Hendek Sahibleriyle Sihirbaz, Rahip ve Çocuk Kıssası
Bu yazı kez okundu.
29 Ekim 2013 15:00 tarihinde eklendi

HENDEK SAHİPLERİYLE SİHİRBAZ, RAHİP VE ÇOCUĞUN KISSASI
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
“Sizden öncekiler arasında bir hükümdar vardı. Bu hükümdarın bir sihirbazı vardı. Sihirbaz ihtiyarlayınca hükümdara:
- Ben ihtiyarladım. İmdi bana bir çocuk gönder de, sihri ona öğreteyim, dedi. O da öğretmek için kendisine bir çocuk gönderdi. Çocuk yoluna çekildiği vakit bir râhibe tesâdüf etti. Hemen yanına oturarak konuşmasını dinledi ve beğendi. Artık sihirbazın yanına giderken râhibe uğrar, yanında otururdu. Sihirbaza geldiğinde ise, sihirbaz kendisini döverdi. Çocuk bunu râhibe şikayet etti. Râhib şunu söyledi:
- Sihirbazdan korktuğun vakit, beni âilem salmadı de! Ailenden korktuğun vakit de beni sihirbaz salmadı deyiver!
Çocuk bu minval üzere devam ederken büyük bir hayvanın üzerine geldi. Bu hayvan insanları hapsetmişti. (Kendi kendine) sihirbaz mı efdal, yoksa râhib mi bu gün anlayacağım, dedi. Ve bir taş alarak:
- Allahım! Eğer râhibin işi senin indinde sihirbazın işinden daha makbul ise, bu hayvanı öldür de, insanlar işlerine gitsinler, dedi. Ve taşı attı. Hayvanı öldürdü. İnsanlar da işlerine gittiler. Arkacığından râhibe gelerek (hadiseyi) ona haber verdi. Râhib ona:
- Ey oğulcuğum! Bugün sen benden daha faziletlisin. Senin halin gördüğüm raddeye ulaşmıştır. Sen muhakkak imtihan olunacaksın. Şayet imtihan olursan, benim nerede olduğumu söyleme, dedi. Çocuk körlerle abraşları düzeltiyor, sâir ilaçlardan insanları tedâvi ediyordu. Derken hükümdârın maiyetinde bulunanlardan kör olmuş birisi bunu işitti. Ve kendisine birçok hediyeler getirerek:
- Eğer beni düzeltebilirsen, şuradaki şeylerin hepsi senin olsun! dedi.
Çocuk:
- Ben hiç kimseyi düzeltemem. Şifâyı ancak Allah verir. Eğer sen Allah’a iman ediyorsan, ben Allah’a dua ederim. O da şifâyı verir, dedi. Adam Allah’a iman etti. Allah da şifasını verdi. Müteakiben hükümdarın yanına gelerek eskiden oturduğu gibi oturdu. Hükümdar ona:
- Senin gözünü sana kim iade etti? diye sordu.
Adam:
- Rabbim! cevabını verdi.
- Senin benden başka Rabbin var mı? Dedi.
(Adam):
- Benim Rabbim de, senin Rabbin de Allah’tır cevâbını verdi. Bunun üzerine hükümdar onu tevkif etti. Ve kendisine işkenceye başladı. Nihayet o adam çocuğun yerini söyledi. Çocuğu da getirdiler. Hükümdar ona:
- Ey oğulcuğum! Sihrin körleri ve abraşları düzeltecek ve şöyle şöyle yapacağın dereceyi bulmuş, dedi. Çocuk:
- Ben hiçbir kimseyi düzeltemem! Şifayı veren ancak Allah’tır, dedi. Bunun üzerine hükümdar onu da tevkif etti. Ve ona işkenceye başladı. Nihayet çocuk rahibin yerini söyledi. Rahibi de getirdiler. Kendisine:
- Dininden dön! denildi. O râzı olmadı. Hemen testereyi başının ortasına koyarak, başını onunla yardı hatta iki parçası yere düştü. Sonra hükümdarın maiyet adamı getirildi. Ve kendisine:
- Dininden dön! denildi. O da râzı olmadı. Hemen testereyi başının ortasına koyarak, başını onunla yardı hatta iki parçası yere düştü. Sonra çocuk getirildi. Ona da:
- Dininden dön! denildi. Fakat O da kabul etmedi. Bunun üzerine çocuğu maiyetinden bazı kimselere vererek: Bunu filân dağa götürün. Dağın üzerine çıkarın. Zirvesine ulaştığında dininize dönerse ne âlâ! Dönmezse aşağı atın, dedi. Çocuğu götürdüler ve dağa çıkardılar. Çocuk:
- Allahım! Bunlar hakkında bana dilediğin gibi kifâyet et! dedi. Bunun üzerine dağ onları salladı ve (aşağı) düştüler. Derken yürüyerek hükümdara geldi. Hükümdar ona
- Arkadaşların sana ne yaptı? diye sordu.
Çocuk:
- Onlar hakkında Allah bana kâfi geldi, dedi. Hükümdar onu yine maiyetinden birkaç kişiye vererek:
- Bunu götürün, bir gemiye yükleyerek denizin ortasına varın. Eğer dininden dönerse ne âlâ! Aksi takdirde denize atın! dedi. Çocuğu götürdüler. (O yine):
- Allahım! Bunlar hakkında bana dilediğin şeyle kifâyet et! diye dua etti. Hemen gemileri alabora olarak boğuldular. Çocuk yine yürüyerek hükümdara geldi. Hükümdar ona:
- Arkadaşların sana ne yaptı? diye sordu.
Çocuk:
- Onlar hakkında Allah bana kâfi geldi, dedi. Ve hükümdara şunu söyledi:
- Sana emredeceğim şeyi yapmadıkça, sen beni öldüremezsin!
Hükümdar:
- Nedir o? diye sordu.
- Halkı bir yere toplarsın ve beni bir ağaca asarsın. Sonra torbamdan bir ok alıp bu oku yayın ortasına koyarsın. Sonra bu çocuğun Rabbi olan Allah’ın ismiyle diyerek bana atarsın. Bunu yaparsan beni öldürürsün, dedi. Hükümdar hemen halkı bir yere topladı ve onu bir ağaca astı. Sonra torbasından bir ok aldı ve oku yayın ortasına koydu. Sonra: bu çocuğun Rabbi olan Allah’ın ismiyle diyerek çocuğa attı. Çocuk elini şakağına, okun vurduğu yere koydu ve öldü. Bunun üzerine halk:
- Çocuğun Rabbine iman ettik! Çocuğun Rabbine iman ettik! Çocuğun Rabbine iman ettik! dediler. Ve hemen hükümdara gidilerek:
- Ne buyurursun, korktuğun vallahi başına geldi. Halk iman etti, denildi. Bunun üzerine hükümdar yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti. Ve kazıldı. Ateşler de yakıldı. Ve:
- Kim dininden dönmezse, onu buraya atın! dedi. Yahut hükümdara sen at, denildi. Bunu da yaptılar. Nihayet beraberinde çocuğu olan bir kadın geldi. Kadın oraya düşmekten çekindi. Bunun üzerine çocuk ona:
- Ey anneciğim, sabret! Çünkü sen hak üzeresin! dedi.
(Sahih-i Müslim: 11/478-481; İbn’ül-Esir:1/384/388)
Dünyayı zulüm, cinâyet ve vahşetle kasıp kavuran tağutlardan bir tağutun ve onun habis düzeninin irtikâb ettiği fecââtten bir sahneyi ifâde eden mezkûr hadis-i şerif’de geçen vâkıâ, Büruc Suresi’nde de (ayet: 1-16) genel hatlarıyla beyan edilmiş, zâlimlerin de ‘helaketi’ bildirilmiştir. Burada bizim ‘ders ve ibret’ alacağımız bazı noktalar vardır. Ki, bunların en önemlisi; “Genç ve çocuk yaşta bir mücahidin şehâdet aşkı ile tutuşması ve bunun İslâm’a kazandırdıkları”dır.
Evet; koca bir memleket baştan başa şirk-küfür ve isyanla çalkalanıyor. Tağutî bir rejim ve onun başındaki zorba, kendini ‘Rab’ olarak insan topluluklarına empoze ediyor ve hiç kimseden de en küçük bir red ve ititrâz sesi çıkmıyor. Etrafında sihirbazlar, saray mollaları ‘kuyruk sallama’ yarışına giriyor ve böylece ‘ulûfelerle’, ‘kese altınlarla’ köşeleri dönüyor; dinlerini-imanlarını-vicdanlarını ve haysiyetlerini arkaya atıyor; ülkenin biçare halkının tüm gelirini bu bir avuç egemen-kukla sınıf hâr vurup harmân savuruyor. Yalnız toplumdan soyutlanmış ve inzivaya çekilmiş bir muvahhid (râhib), meselenin önemini ve da’vânın ağırlığını kavrayarak gizliden gizliye tebliğ faaliyetlerini sürdürüyor, derken, ‘Bahtiyâr bir genç’ kendisine uğrayarak, ‘İslâm’ın nurlu hidâyetine’ kavuşuyor. Zaman geçtikçe, bahtiyar gencin maddî ve ma’nevî tekâmülü, terâkkisi ve kerâmeti, hakim olan rejimin dikkatini çekiyor. Tebliğ’in genişlemesi, “Tağutî” sarayın çevresini de sarması üzerine, celbedilen mübarek ‘genc’in kâinatın yegâne Rabbi, Maliki ve Halıkı olan Allah-u Teâlâ’ya teslim olmuş gerçek bir muvahhid ve Müslüman olduğu anlaşılıyor. Araştırmalardan-baskılardan sonra ‘genc’in hidâyetine ve yetişmesine vesile olan ‘Rahib’ getiriliyor ve çocuğun gözleri önünde o ve diğerleri ‘iki parçaya’ bölünüyor. Sıra çocuğa gelince, o da aslâ ta’viz vermeden ‘gerçeği’ haykırıyor!..
Nihâyet; defalarca ‘ölümlere’ maruz bırakılan ‘kahraman genç’, Allah’ın izni ve emirleriyle her defasında tekrar salimen geri dönüyor ve bu durum tağutî rejimin çevresini moral yönünden çökertiyor ve bu; ülke halkının da gündemini oluşturuyor, ‘olağanüstü ve harika bir olay’ olarak dikkatlerini çekiyor. “Hani sen ‘Rab’dın? Sen ‘İlah’dın? Bir genç çocuğu bile öldüremiyorsun? Demek öldürme-yaşatma senin elinde değil…” kabilinden sözler ve suâller, tabiî ki halkın kalbinden geçiyor ve dilinden dökülüyor… Böylece; “gerçek Rabb’ın tek İlâh’ın kim olduğunu”, koca bir topluma bildirecek, isbatlayacak bir tür tebliğe ‘hararetle’ ihtiyaç hasıl olmuş; toplumun bütün gözleri o mübarek ‘genc’e ve O’nun diyeceğine çevrilmiş oluyor… Toplumun bu denli heyecanlı, tağutun ve uşaklarının da bu kadar ‘hüzünlü ve ümitsiz’ oldukları ve ‘nasıl etsek de, şu tek gencin vücudunun yok edebilsek!..’ dedikleri bir zamanda ; “İslâm’ın hidâyet nuru ile mesrur ve mes’ud” olan şehâdet âşıkı muvahhid genç;Tağut Kral’a: “Beni ancak dediklerimi yaparsan öldürebilirsin..” “O da; bütün halkı toplar, onların huzurunda beni ağaca bağlar, oku yayın içerisine koyar ve bana doğru doğrultarak, yüksek sesle: “Bu çocuğun Rabbi olan Allah’ın adıyla!..” diyerek bana atarsın, işte, o zaman beni öldürürsün” der. Gözünü kan bürümüş cani Melik de, onun dediğini yapar ve tüm halkın huzurunda; “Bu çocuğun Rabbi olan Allah’ın adıyla!..” deyip, oku atar ve mübarek genç de hemen düşüp şehid olur… İşte, asıl olay şimdi patlak verecek, koca bir ülke halkı hep birden: “Biz de, o çocuğun Rabbine iman ettik, O’nun Rabbine inandık!..” diyerek İslâm’a girecek ve iman edecektir…
Kefere güçler ve onların başı olan tağut, büyük paniğe kapılmış, hüsrana uğramıştır. Zirâ; tek kişinin öldürülmesi (şehid edilmesi) pahâsına ülkenin çoğunluğu itaatten çıkmış, Müslüman olmuştu… Tehditler, işkenceler, zulümler, ölümler bu iman aşıklarını, Hak dinlerinden ve yüce Rab’lerinden aslâ ayıramıyor; kazılan hendeklerde-çukurlarda yakılan ateşlerle cayır cayır yakmalar-yanmalar bile hiç kâr etmiyor, kafile kafile, ‘şehâdet kervânlarına’ dehâletler ve iltihâklar görülüyordu. Bu şehâdet fırtınâsı, ‘Eshâb-ı Uhdud’ (hendek sahibi, kazıcıları) denen cânilerin saltanatını târ-u mâr etmiştir. Ki; “Kasem olsun burçlar sahibi semâya, o va’d edilen gün’e, şâhid’e ve meşhûda (görene ve görülene) ki; Eshâb-ı Uhdud katledildi (mahv-ü perişan, tel’in ve tenkil edildi). (Onlar) o çıralı ateşin, o vakit ki üzerine oturmuştular. Mü’minlere yaptıklarına karşı şâhid de oluyorlardı…” (Bururc: 1-7) ayetleri de bunu nâtık bulunmaktadır.
Şu halde, iman edenlerin tek gâyesi; Allah’ın yüce dinini insanlara ulaştırmak, biçâre insanlığı uzak bulunduğu Din-i Hakka isâl etmeğe çalışmak, bunun için büyük cehd-ü gayret sarf etmek olmalıdır. Bir da’vânın önemi ve büyüklüğü, onun uğruna fedâ edilen ‘değerlerle’ ölçülür. Bir insanın da önemi, intisâb ettiği da’vasının kimliği ve o da’va için fedâ ettiği ‘kıymetlerinin’ bahâsı ile anlaşılır. İnsanlığın önderleri olan tüm enbiya’nın, evliyâ’nın, sulehâ’nın, ulemâ’nın ve kahraman izleyicilerinin ‘gözlerini kırpmadan’ ‘bütün varlıklarını-benliklerini’ İslâm uğrunda fedâ etmekle, İslâm’ın azizliğini (avâm-havas) tüm dünyaya isbatlamışlardır. Bu muhteşem fedâilik, bu şerefli kurban oluşlardır ki; İslâm’ın bütün cihâna en kısa zamanda yayılmasına sebeb olmuş ve zulümâtlar içerisinde kıvranan insanlığın kalblerini feth etmeğe başlamış; insanların fevc fevc din-i Hakka gelmelerini sağlamıştır…
Evet; her ağacın ‘Su’ya, sulanmaya’ ihtiyâcı vardır. Şecere-i Mübareke olan İslâm’ın da ‘tertemiz ve pâk şühedâ kanıyla’ sulanmaya, gıdalanmaya iştiyakı, -tabir caiz ise- ihtiyacı vardır. İnsanlık için ‘tahâssungâh’ olan İslâm ağacı, şehidlerin pâk kanlarıyla sulanınca parlayacak, neşv-ü nemâ bulacakve tap taze meyveler verecek, cennet râyıhâsı saçan güller ve lâleler açacak, bunalmış olan insanlık, ‘kurtuluş!..’ nidâlarıyla O’nun himâyesine (gölgesine) sığınacak, ‘Sââdeti Dâreyn’e ve huzura kavuşacaktır. İşte, bu hadis-i şerifde, bâhis konusu olan kahraman genç şehid, bunun müşâhhas bir örneği haline gelmiş ve dökülen mübarek kanı, koca bir toplumun imana gelmesine ve sââdete kavuşmasına vesile olmuştur…
Onun için Allah’ın dininin kaldırıldığı, beşerî-tağutî hükümlerin ‘Din’ diye empoze edildiği, aksi ile amel edenlerin ‘baskıya’ ve ta’kibata maruz bırakıldığı memleketlerde, ‘bu kahraman İslâm gencinin’ benzerlerine büyük ölçüde ihtiyaç vardır. Toplumların gafletinin, tağutî rejimlerin hâbis çehresini bir türlü tanıyamamasının esbâb-ı mucibesi, büyük ölçüde bu olması gerek!.. Bu tip kahraman gençler, ‘Allah’ın nizamı olan İslâm’ı ve şeriatı canları pahâsına’ müdafaa etmedikleri; bu mukaddes din-i mübini İslâm uğrunda ‘Dâr ağaçlarında’ sallanmaları ve kurşunlara dizilmeleri gözüne almadıkları müddetçe, bedbaht toplumların öyle kolay kolay ‘uyanmaları, şâha ve kıyâma kalkmaları’ gayet zor olacak; belki de mümkün olmayacaktır… Evet, toplumdaki gafletle birlikte, Müslümanların ‘Sünnetullah’a’ riâyet etmeyişi ve yüce dinleri uğrunda ‘kan’ vermeyişinin büyük rolü vardır. Zira; eğer, hadisde kıssâsı geçen genç, canını seve seve fedâ etmemiş, kanı ile halkı uyandırma yoluna başvurmamış olsaydı; belki de o toplumun ‘İman’ etme ihtimâli olmayacaktı. Allah-u Teâlâ, madem ki ‘sebepler kanununu’ vaz’ etmiş ve her şeyi bir sebebe bağlamıştır; toplumun ‘ıslâhını’, kafir güçleri tanıyarak onlara ‘itaatı’ red etmesini de “şehidlerin mübarek kanlarına” bağlamış ve İlâhi rızâsı ve irâdesi bu yolda tecelli etmiştir.
İslâm İnkılâbı’nın tarihi seyrini ta’kib ederseniz, bunu bâriz bir şekilde görebilirsiniz. Bütün enbiyâ’nın, bâhusus son nebi Hz. Muhammed (s.a.a) efendimizin mübarek hayatları, kudsi eshâbının ve Tâhir Ehl-i Beyt’inin mücadeleleri ve bunların neticeleri bu gerçeğin bâriz tezâhürüdür. Günümüz’de de bunu müşâhede edebiliriz: İşte İran İslâm İnkılabı!.. İşte, Afganistan Cihâdı!.. İşte, Lübnan ve Filistin Kıyamları!…
Evet; ‘İslâm için gönüllü-bilinçli olarak’ kan verilmeyen bölgelerde yaşayan insan toplulukları ve Müslüman yığınlar, büyük bir atâlet, uyku, gaflet ve uyuşukluk içerisinde kıvranmakta; beş paralık kefere rejimlere boyun bükerek zelîl ve sefîl bir hayatın girdâbında yuvarlanıp gitmektedir. Şu halde, bu menhûs-mülevves karanlık tabloyu yıtmanın; toplumu nurlu ufuklara doğru sevk edebilmenin; yeni ve canlı bir uyanışın-şâhlanışın adımını atmanın tek yolu vardır, o da: “Allah’ın dinini müdafââ uğrunda gerçek mü’minlerin gerekirse (ki, gerektiği açıktır) can vermesi, kan akıtması, yani şehâdet kapılarını açmasıdır…” Cenâb-ı Hak’dan –bu kutlu kapının açıcıları olarak- biz âcizleri bununla şeref-yâb kılmasını niyâz ederiz. İnşallah…
Kaynak : İslami Davet Dergisi – Ocak-90 Sayısı

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv