KÂFİRLER – M.HÜSEYİN FADLULLAH
Bu yazı kez okundu.
1 Kasım 2013 13:31 tarihinde eklendi

KÂFİRLER…

CEBR ve İHTİYAR ÇERÇEVESİNDE HİDAYET ve KÜFÜR

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

«Kâfirlere gelince onları uyarsan da uyarmasan da fark etmez; Onlar iman etmezler. Allah Onların kalplerini ve kulak¬larını mühürlemiştir. Onların gözlerinde perde vardır. Onları büyük bir azab beklemektedir.» ( [10])

Başka bir Örnek… Kâfirler

Bu ikinci örnektir, İman ve küfür meselesinde deği¬şik tutum takınan insan tiplerinin ikincisidir. Bunlar kâfirlerdir.

Açıktır ki ayet bu örneği kapsamlı tabiatıyla ele al¬mamaktadır, yalnız İslam çağrısını başından beri karşı¬sına alan, kalplerini düşünüp değerlendirmek için, mu¬hakeme ve münakaşa edip bir kanaat belirtmek için İs¬lam’a açmayan, reddetmek bile olsa, bilinçli olarak red¬detmeye yanaşmayan kimselerdir. Bunlar tutumunda ıs¬rar eden, inatçı bir tavır takınanlardır. Ne kendisinin, ne de başkasının takınılan tavrın doğruluğu veya yanlışlığı konusunda herhangi bir düşünce deneyimine veya pratik bir diyaloga girmesine müsaade etmeyen bir kesimdir.

İşte teşvik ve korkutmanın fayda vermediği kesim budur. Bunlar için uyarmak ile uyarmamak aynıdır. Çün¬kü onlar Allah’ın ayetlerini dinlemeye çağrıldıkları şeyi düşünmeye hazır değillerdir. Basiretlerini kullanmaya, Allah’ın yüceliğini takdir etmelerini aşılamaya çalışan et¬rafını kuşatmış koca kainatı ibretle incelemeye hazır de¬ğillerdir.

Onun için kanaatin ve imanın vasıtalarına ulaşmaları beklenemezdi. Herhalde dava yolunda sürekli tecrübenin, kendi ken¬disine ve Rabbi’ne karşı sorumluluğunun, bilincinde olan insanların iman ve küfür konusunda daha olumlu tavır takınmaları normal bir şeydir. Çünkü bu, dünya ve ahire¬tin gidişatını temsil eden bir meseledir. Bu konudaki ta¬vırları daha fazla düşünmelerine ve sorumluluklarına da¬ha da düşkün olmalarına neden olmuştur. Çünkü öbür ta¬raftakiler gözlerinin evrendeki realiteleri görmesine mü¬saade etmiyor, iman ve düşünce konularına kulak verip, değerlendirmelerine izin vermiyor, kalplerinin düşünme-sine, tartışmasına ve muhakeme etmesine fırsat vermi¬yorlar. Biz Peygamberin, bu grubun hidayete gelmesi için birçok defalar değişik vasıtalar ve yöntemler kullanarak çalıştığını, karşılaştığı nankörlük, inkâr, psikolojik ve ma¬nevi komplekslere rağmen bu çabasından geri durmadığı¬nı biliyoruz. Peygamber İslam’ın ana ilkelerinden hare¬ketle davet eylemini gerçekleştirmiş, bu yolda her çeşit meşru vasıtaya başvurmuş, insanın aklına, düşüncesine, bilincine ulaşmaya bu yolla iman etme kanaatini yerleştirmeye çaba sarf ediyordu.

Fakat Peygamber’in bu çabası somut bir sonuç getirmeden zayi olup gitmiştir. Çünkü karşıdaki toplum tavır ve tutumlarını düşünceye ve imana değil, inada ve büyüklük taslamaya dayandırmıştır. Onun için Ayet-i Kerime Peygamber’in onlara karşı konumunu belirlemeye gelmiştir. Artık Peygamber sonuçsuz kalacağını kesin bildiği bir davetle zamanını harcamamalı, bu alandaki enerji¬sini ve çabasını başka bir tarafa aktarmalıdır. Davasını, gönlünü bu mesaja açacak başka cemaatlere yönelmelidir. Kalplerini imana açan, gözlerini Sırat-ı Müstakime diken ve faydalı sözlere kulak veren başka topluluklara çağrı¬da bulunmalıdır.

2. ayet bu düşünceyi daha somut bir biçimde ortaya koymak ve önceki ayetin hükmünü pekiştirmek için gel¬miştir… Artık Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Allah onların işitme organlarına da mühür vurmuştur. Ar¬tık onlar hiçbir yararlı sözü işitemezler, gözlerine gelin¬ce, onların üzerinde görmeyi engelleyen bir perde vardır. Onlar bu halleriyle ahirette kendilerini bekleyen acıklı azaba müstahak olmuşlardır.

Burada üzerinde durulması gereken iki mesele var¬dır. Yani bu Ayet-i Kerime’leri iki açıdan ele almalıyız:

Çağdaş Bir Hareket İçinde Bu iki Ayetin Konumu

1. Çağdaş hayatımızda bu iki ayetin sahası ve önemi nedir? Başka bir ifadeyle Allah’a çağırmak, Allah’a davet etmek isteyen bir Müslüman bu çağrıya meydan okuyan kâfir güçlere karşı nasıl bir tutum izleyecektir?

Biz bugünkü küfrün durumu ve sapıklığının dünkü küfrün durumundan hiç de farklı olmadığına inanıyoruz. Küfrün genel karakteri, kâfir toplulukların ana özellikleri değişmemiştir. Onların her zamanki hali, psikolojik bir kompleks içinde olmaları, küfür ve iman konusunda güvenli değişmez bir tutum izlemelerine yol açacak ma¬nevi bir bilgiyi gözlemlemeleridir. Onlar sürekli ola¬rak inat, büyüklük taslama ve sapıklıkta ısrar etmektedirler. Zira onların hayatları, işlerine hükme¬den psikolojik havanın etkisindedir. Onlar hayatı, kişi¬sel menfaatler, arzular ve şehvetlerin mantığıyla değer¬lendirirler. Onların doğru veya eğri hayatlarını planlayan bu olgulardır. Onlar Rablerine, kendilerine ve hayatla¬rına karşı sorumluluklarından uzak bir hayata taliptirler. Bunlar düşüncelerini karakterlerine ve duygularına bo¬yun eğdirenlerdir. Yollarını kendi karakterlerine bağımlı olarak çizenlerdir. Hayatla ilgili problemlerini duygusal olarak çözüme kavuşturanlardır. Bunlar iman ve küfür meselelerinde duygularını ve karakterlerini esas alırlar. Bu konuları doğrudan doğruya incelemeye, muhakemeye yanaşmayan kimselerdir. Dolayısıyla iman-küfür mesele¬sini ana konunun bir dalı olarak görür, dalın bir kökü ola¬rak görmezler. Nitekim bugün realite de odur. Bugün aynı gruplar politik, sosyal, ekonomik ve şehevi’ mesele¬lerini de bu şekilde halletmektedirler. Özel ve genel tüm problemleri çözüme kavuşturmada bir takım akımlar ta¬rafından ileri sürülen hayat anlayışlarını akidevi tutum¬lar olarak esas almakta ve ona göre vaziyet almaktadırlar.

Buna göre Müslüman insanın, içinde yaşadığı toplum¬ları bilinçli bir şekilde incelemesi gerekir. Orada yaşayan insanların verdiğimiz insan tiplerinden hangisine girdik¬lerinin belirlemesi gerekmektedir. Ondan sonra artık o in¬sanlara karşı Kur’an’i bir tavır koymalıdır. Eğer karşı kar¬şıya bulunduğu topluluklar düşünce ve eylem olarak inat¬çı bir tutum takınıyorlarsa onlarla diyaloga geçmek, bo¬şuna harcanan bir enerjidir. Eğer onlar düşünce yoluyla akide meselelerine, hatta hayatla ilgili konulara vakıf değillerse, doğrudan bir diyaloga hazır değillerse Müslüman, onlarla iman arasındaki engeli, psikolojik duvarı yıkmak için başka yollar aramalıdır. Ondan sonra, insan ve düşünce önündeki tüm engelleri yok ettikten sonra onlarla yeniden bir diyaloga girmeyi denemelidir.

Cebr ve İhtiyar Açısından İki Ayetin Değerlendirilmesi

«Allah onların kalplerini mühürledi» fiilindeki ey¬lemin Allah’a isnad edilişini nasıl açıklayabiliriz ve bu ayet, kendisine iman ettiğimiz zatın seçme özgürlüğü düşüncesiyle nasıl bağdaşır? Bu ayet acaba kalbin küfür veya imana ve bunların sonuçları olan itaat ve isyana mecbur olduklarını iddia eden Cebr düşüncesini destekliyor mu?

Cevap: Bu ayetin yorumuyla ilgili olarak iki yakla¬şım vardır:

1. Bu yaklaşıma göre, burada mesele mecazi bir teşbih konumundadır. Zamahşeri, Keşşaf tefsirinde diyor ki: «Eğer desen ki mühürleme eylemi neden Allah’a isnad edildi, hâlbuki bir eylemin Allah’a isnad edilmesi, doğruyu kabul etmelerini, doğruya ulaşmanın yollarını engellediğini gösterir ki, bu çirkin bir iştir ve Allah bu tür çirkin işlerden tamamen münezzehtir. Çünkü O çirkin olan şeyleri çok iyi bilmekte ve buna ihtiyacı olmadığını bildirmektedir. Bizzat kendisi de bu konuda şu ayetleri in¬dirmiştir:

‘Ben kullara zulmedici değilim’ ( [11])
‘Biz Onlara zulmetmedik yalnız Onların kendileri zalim¬lerdi’ ( [12])
‘De ki Allah kötülükleri emretmez’( [13])
Buna benzer tenzihi ifadelere Kur’an’da çokça rast¬lanır. Ben de derim ki bu, kalplerin bir sıfatıdır. Yani On¬lara sanki mühür vurulmuştur. Bu mühürleme işinin Allah’a isnad edilmesi ise, bu sıfatın sağlamlığına ve iyice yer ettiğine, geçici değil kalıcı bir şey olduğuna dikkat çekmek içindir. Nitekim Arap edebiyatında ‘falan adam şu karaktere sahipti’ dendiği zaman o kişinin bu işte sebat ettiğini ifade etmiş oluruz. Bu cümleyi, yani Allah’ın on¬ların kalplerini mühürleyişini şu şekilde de yorumlayabi¬liriz: ‘öldüğü zaman vadi onu alıp götürdü. Uzun süre kay¬bolan Anka kuşu onu alıp uçurdu’… Yani burada ne vadi¬nin ne de Anka’nın O’nun ölümünde veya uzun süre kay¬bolduğunda hiçbir fonksiyonu yoktur. Bu bir örnektir. Ölümü vadinin götürdüğü adamın ölümüne benzetilmiş, uzun zaman kayboluşu da Anka’nın uçurduğu kişiye benze¬tilmiştir. İşte aynı bu cümlede olduğu gibi Onların kalp¬lerinin hali de Allah’ın mühürlediği kalplerin haline ben¬zetilmiştir. Onların kalpleri anlayışsızlıktan hayvanların kalplerine benzetilmiştir. Ya da, gücü olduğu halde Allah’ ın mühürlediği kalbin haline benzetilmiştir. Bu bir şey anlamayan ve bir şey duymayan bir kalptir. Fakat Yüce Allah’ın onların haktan uzak duruşunda, onu kabul etmekten geri kalmalarında hiçbir rolü yoktur. O böyle bir işten tamamen münezzehtir.

2. Bu, Ehl’i Beyt imamları tarafından açık¬lanan İslam düşüncesi temeline dayalı bir yaklaşımdır. Ehl-i Beyt imamları diyor ki: «Ne Cebr var ne serbestlik ikisi arasında bir şey». Bu anlayışa göre kulların eylemleri kendilerine izafe edilir. Çünkü kendi iradeleriyle seçmekte ve onları gerçekleştirmektedirler. Fakat on¬ların bu eylemleri bir taraftan da Allah’a izafe edilir. Çünkü her şeyin başlıca sebebi Allah’tır. Kullarına o eylemi yapma gücünü veren veya bu gücü vermeyebilen de yine Allah’tır. Ellerindeki imkânları ve etrafındaki imkânları onlara bahşeden, günah veya itaat yapmalarına izin veren, onların seçim eylemine müdahale etmeyen Allah’tır.

Böylece fiilin Allah’a nispet edilişi de doğru olmaktadır. Zira eylemin gerçekleşmesinde O’nun da bir etkisi vardır. Belki O’nun bu etkisi dolaylı yollarla gerçekleş¬mektedir denebilir. Bu durumda Allah insanı belli bir konumda yaratmıştır. Eğer insan küfrü seçer ve bu konuda ısrar ederse Allah da O’nun kalbini kapatır, işitme duygularını köreltir. Gözlerinin görmesini engeller, artık o bu haliyle imana ulaşamaz. Yani eylem insanın seçimiyle başlıyor ve bu seçimden söz konusu sonuca varılıyor. Fa¬kat sebep sonuç ilişkisi Allah’ın, insanın varlığı için koymuş olduğu kanunlara boyun eğer, bu kanunlarda sonuçlar daha önceki sebeplere bağlıdır.
Tabidir ki böyle bir yaklaşım bizi ne Cebr konumu¬na sokar, ne de seçme özgürlüğüne gölge düşürür. Çünkü bu anlayış Allah’ın hayat ve insan için koyduğu tabii kanunlara bağımlı olarak irade hürriyetine gölge düşür¬memektir, dolayısıyla çirkin şeylerin Allah’a izafe edilişi ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.
Eğer ‘acaba Kur’an, pek çok insanı şüphelere, kuruntulara sürükleyen, insanların bir cevap ve yorum peşinde sürüklenmelerine yol açan böyle bir yöntemi ne¬den kullanmıştır?’ denecek olursa, bunu gelecek yorumda izah edeceğiz. Bu yorumun özeti şudur, Kur’an-ı. Kerim, çok tanrıcı şirk düşüncesine karşı tevhid düşüncesini kök¬lü bir şekilde çözüme kavuşturmayı amaçlamıştır.’ Şirk düşüncesi, insanın hayatında, çeşitli ilahlara yönelerek in¬sanları ya da evrendeki ay, güneş ve yıldızlar gibi bazı büyük gerçekleri veya cansız putları taştan veya madenlerden yapılan heykelleri ilah konumunda görme temeline dayanır. Şirk düşüncesi de böyle hayali sapık bir yaklaşıma bağımlı kalır. İşte Kur’an-ı Kerim bu nedenle ev¬rende bulunan her varlığın evrenin hareketinde veya insanın hayatı üzerinde hiçbir gücü ve fonksiyonu olmadığını açıklamak istemiştir ki bu gücü, her şeyi yaratan ve her sebebin var edicisi olan yalnız Yüce Allah’a teslim etsin, gözlerimizle gördüğümüz tüm kuvvetlerin aslında tüm bu kuvvetlere kendisinin belirlediği, yürürlüğe koyduğu yasalarla ve vasıtalarla hükmeden ona kuvvet veren tarafından yönlendirildiğini yerleştirsin.

Böylece işlerin Allah’a havale edilmesi, her şeyin arkasında, her şeyle beraber Allah’ın varlığının aşılanması esasına dayanır. Fakat bu, doğrudan Allah’ın varlığının aşılanması esasına dayanır. Fakat bu, doğrudan bir ilke değildir. İnsanın seçme hakkını ve özgür iradesini elinden almaz. Çünkü burada önemli olan evrendeki her şeyde Allah’ın gücünün geniş bir çerçevede muhafaza edilmesi, varlıktaki görünümlere bu varlığının yansıtılmasıdır. Fa¬kat bu, insanın bu genel çerçevede hareket eden bireysel gücünü elinden almaz, böylece Kur’an’ın pratik olarak doğal sebepleri ortadan kaldırmadan hidayet ve sapıklığı, iyilik ve kötülüğü, rızık ve hayatı, hastalık ve sağlığı neden doğrudan değil de dolaylı olarak Allah’a izafe ettiğini anlayabiliriz.

Herhalde bu yaklaşım Ayet-i Kerime’nin ifade tarzına da uygun düşen en sağlıklı yaklaşımdır.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv