MUTTAKİLER – M. HÜSEYİN FADLULLAH
Bu yazı kez okundu.
1 Kasım 2013 13:13 tarihinde eklendi

MUTTAKİLER
SİMALARI… SIFATLARI…
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla…

«Onlar görmediklerine inanırlar, Namaz kılarlar ve ken¬dilerine: verdiğimiz rızıktan başkalarına verirler. Yine onlar ge¬rek sana ve gerekse senden önce indirilen kitaplara inanırlar ve ahiretten hiç kuşku duymazlar. İşte onlar Rableri”nden ge¬len hidayet yolundadırlar ve onlar kurtuluşa erenlerdir»( [7])

Biz bu ayetlerde muttakilerin sıfatlarını görüyoruz. İmanlarını ve yaşantılarını gözlemiyoruz. Bunlar akide¬nin temelini belirleyen niteliklerdir. Akide hareketinin hayattaki ana ilkelerini kapsamına almaktadır. Biz bura¬da bu sıfatları; maddi ve manevi hayatımızdaki fonksi¬yonları, anlamları ve yapıları ile incelemek istiyoruz.

Gaybe İman Etmekten Amaç Nedir?

«Onlar ki, gaybe iman ederler» işte muttakilerin ilk sıfatı budur. Bu sözcüğün, değişik alanlara ulaşan taraf¬ları vardır. Öyleyse gaybe iman etmek ne demektir?
«Gaybe iman», duyguların doğrudan olarak ulaşama¬dığı şeylere inanmaktır. Allah’a iman da gaybe iman ko¬nusuna girer. İnsan, Allah’ın eserleri ve yarattığı varlık¬lar yolu ile Allah’a iman eder. Bu koca evrendeki eser¬leriyle ona iman eder. Fakat O’nu görmek ve O’na do¬kunmak mümkün değildir. Çünkü insanın vicdanı Allah’ ın varlığını bilimsel ve akli temellere dayanan kesin bir gerçek olarak görür. İşte bu eylemle, düşünce planındaki takva içte bir harekete dönüşür. Orada yakin’i harekete geçirir. İmana doğru sevk eder. Muttaki olmayanlar ise, gözlem ve deneyin dışında bir şeye inanmazlar. Bunların ötesinde kalan kurallara, ilkelere nüfuz edemezler. Buna göre, düşünce alanında herhangi bir değeri olan şeyler, mutlak olarak gözleme dayalı değerlendirmelere boyun eğen şeylerdir. Önceden düşünce ve akli alanda herhangi bir yaklaşıma yer vermeyen düşüncelerdir. Zira gözleme iman etmek bazılarının dediği gibi insanın tabii ölçüler elde etmesini sağlar. İşte bu ölçülerle hak ile batılı tespit etmek mümkün olur. Zira başarı ve başarısızlık hallerinde insanlar, deneyin sonuçlarını görebilmektedir. Eğer ba¬şarı elde edilirse, hayat onunla beraber devam eder, deney tekrar edilerek başarının tüm boyutları ortaya çıkarılır. Eğer deney başarısız kalırsa, deneyin sınırlarında belli merhalelerde durulur. Tekrar edilmez. Çünkü yanlış, de-neyin tekrar edilişi ile düzelmez…

Akli düşüncelere gelince… İnsan, sağlıklı bile olsa vicdana dayalı bir yöntemle hak ve batılın boyutlarını göremez. Çünkü bu konuda herhangi bir ölçümüz yoktur. İmanın sağlam temellere dayandırılmasını sağlayacak, düşünce ve değerlendirmeye boyun eğen gözle görünen şeyler yoktur.. Herhalde bu, gözlemlerin akılcılara karşı ileri sürdüğü en önemli şüphelerden biridir. Akılcılar, bil¬ginin gözlemden başka bir temeli olduğunu söylemekte¬dir.

Fakat bu şüpheyi cevap niteliğinde bir değerlendir¬meye tabi tuttuğumuzda tenkit karşısında sağlam çıkma¬dığını görürüz.
Birinci olarak: Akla başvurmanın yanlış olduğuna dair ileri sürdükleri delil akli bir delildir. Sırf düşünceye ve değerlendirmeye dayanmaktadır. Çünkü onlar diyor¬lar ki: Eğer bilginin kaynağı olarak gözlem ve deneyi al¬mazsak doğru ve yanlışın sağlıklı bir ölçüsüne kavuşama¬yız. Bu da onlara bir soru yöneltmemize neden olmakta¬dır: Sizin bu yaklaşımınızın düşünce temeli sırf gözleme mi yoksa başka şeylere mi dayanıyor? Eğer sırf gözleme dayanmıyorsa, o zaman siz akli bir delili yine akli bir de¬lille reddetmeye çalışıyorsunuz. Bu da deneyin dışında inancın, kanaatin, düşüncenin ve vicdanın bir ilke olarak bir delili bulunduğunu desteklemekte ve onu pekiştir¬mektedir.

İkincisi: Gözlem ve deney, akli yargılar olmadan ge¬nel bilginin bir ilkesi olarak alınamaz. Çünkü deney sü¬rekli biçimde belli yer ve zamana bağımlı, onlarla sınırlı¬dır. Dolayısıyla deney ancak deneyin hacmi ölçüsünde sınırlı sonuçlar verebilir. Bu deneyin, çerçevesini aşan meydana gelmemiş diğer deneylere uzanan genel çerçeve¬de, herhangi bir açıklama getirmesi mümkün değildir. Belli bir deney yapıp, belli bir sonuca ulaştıktan sonra aynı deneyi tekrar eder ve yine aynı sonucu alırsak ve bunu defalarca tekrar edersek yine de gözlem mantığı bu¬rada benzer bir hüküm vermemize izin vermez. Çünkü gerçekleşmeyen deneyler hakkında herhangi bir hüküm vermek gözleme dayanmış olmaz. İkinci deneyin birinci deneyle çeliştiği durumlarda yanlışı tespit etmek müm¬kün olmaz. Çünkü bunların hepsi belli şartlarla gerçekleşmiştir. Her biri, içinde yaşadığı zamanın şartlarına bo¬yun eğer. Dolayısıyla her bir deney örneğinin kendi şart¬larını aşacak nitelikte bir hüküm ortaya koyması bekle¬nemez.

Yalnız, akli mantıktır ki, deneyin sonuçlarını daha geniş boyutlara ulaştırır. Yer ve zamanın şartlarını aşa¬cak niteliğe kavuşturur. Buna bir Örnek vermek gerekir¬se: Eğer biz hareketin bir milyon halini deneyden geçirdikten sonra bilimsel bir kanunla, mesela «Hareket, ısı doğurur» kanunu ile karşı karşıya gelsek, sırf akli hükümlerin temeline dayanmadan bu kanunu genel-geçer, kapsamlı bilimsel bir kanun diye niteleyemeyiz. «Yani, caiz olanda ve caiz olmayanda, birbirine benzer şeylerin hükmü aynıdır» gibi bir kanuna dayanmamız zorunludur. «Özellikleri ve şartları aynı olan nesnelerin sonuçlan da aynı olur» demektir bu. «Bir, çoktan meydana gelmez.» «Bir ancak birden meydana gelir», «Bir şeyin hem ken¬disi hem de karşıtı doğru olamaz». Evet işte buna benzer sağlıklı akli ilkelere dayanmadan deneyi kendi sahasının dışına doğru genelleştirmemiz mümkün olmaz. Çünkü birinci ilke deney altına alınmayan halleri de hesaba kat¬mamızı garanti etmektedir. Bunlar deney altına girmemiş olsa da, onların, benzerleri gibi aynı sonuçlar vereceğini kestirebilme olanağı sağlamaktadır. İkinci ilke, sebep aynı olduğundan bir milyon hareketin sonucunun da aynı olacağını görmemizi sağlamaktadır. Bu, hareketin yapısı gereğidir. Her birinin özelliklerinden uzak haldedir. Çünkü bir tek sıcaklığın bir milyon sebepten doğmuş olması mümkün değildir. Üçüncü ilke doğrunun kesin olduğu yerde yanlışın da varlığını ortadan kaldırıyor. Çünkü doğrunun olduğu yerde yanlış olma ihtimali birleşme imkanı olmayan iki zıt şeyi bir araya getirmeye vardırır.. Bunlar ışığında diyebiliriz ki: Sınırlı deneylerle genel hükümlere, düşüncelere varmamızı sağlayan şey deney¬ler değil, akli kurallardır. Eğer bu akli ilkeler olmasaydı gözleme dayalı deneylerin bilimsel genel yasalarda ve ha¬yatın genel ilkelerinde insanlara bilimsel ve fikri zengin¬lik kazandırması beklenemezdi. .

Burada üçüncü bir ilkeye daha işaret etmemizde ya¬rar vardır. Apaçık akli ilkelerin doğru ve yanlışı belirlemek için bir ölçü olduğunu kesin biçimde gösteren ör¬neklerden biri de: varlık ve yokluğun aynı zamanda, aynı yönde, tek bir çerçevede bir araya gelemeyeceğidir. Bu düşünce hiçbir kuşku götürmeyen ve hiçbir bilim dalının kendisinden müstağni olmadığı akli-kesin delillerden bi¬ridir. Bilimin hiçbir yöntemi, varılan doğru sonucun kar¬şıtının da doğru olma olasılığı bulunduğu durumlarda cid¬di bir sonuca ve öneme sahip olamaz. Çünkü mesele bu durumda hem doğru ve hem yanlış olma ihtimalini beraberinde taşıyor demektir. Bu iki ihtimalin birini ortadan kaldırmak, ancak, hiçbir normal deneysel temele dayanmayan bu, akli kurala dayanmakla mümkün olabilir.

Özet olarak belirtirsek. Deney, doğru ve yanlışı tanımanın biricik yolu değildir. Dolayısıyla bilgi de gözlemin sınırları ile dondurulamaz. Gözlemin yanında akıl da vardır. Akıl yolu ile hem soyut düşünceler ve hem de deney¬sel düşüncelerle insan bilginin kaynağı konusunda sağlam bir ilkeye ulaşmış olur.

Buradan hareketle, gözle görülmeyen birtakım güç¬lerin, âlemlerin ve nesnelerin varlığına inanan dini düşüncenin sağlıklı olduğunu çıkarabiliriz. Zira realiteler dünyasında bu nesnelerin varlığını gösteren rasyonel il¬keler olduğunda kuşku yoktur. Ve bunlar değişmez akli delillerle desteklenmektedir… İşte Yüce Allah’ın varlığına iman da bunun gibidir. Çünkü O’nu gözlerimizle görmesek de, bütün imkânlarımızla onu gözlemleyemesek bile etrafımızdaki her şey O’nun varlığını göstermektedir. Zira akli ilkeye göre, var olan her şeyin başka sebeplere boyun eğmeyen bir sebebe dayanması gerekir. Bunu, başka açıklama yöntemleri ile daha da aydınlatabiliriz. Evren de, görmediğimiz halde iman ettiğimiz bazı nesneler vardır. Fakat biz pratik hayatımız da görmediğimiz bu nesnelerin varlığını gösteren yeteri kadar ikna edici vasıtaya
sahip bulunuyoruz. Bu da ilkenin, -gözlemlenemeyen bir takım şeylere inanma ilkesinin- sağlıklı ve bir realite olduğunu göstermektedir. Bunlar ileride gözle görme imkanının varlığı veya yokluğu, konunun hükmünü değiştirmez. Bu ise, gaybe imanın, gözlem ve deneyin bilginin kaynağı açısından biricik kaynak olmadığını, bunların yanında aklın da bulunduğunu ortaya koyduğu; aklın, gözlemle beraber hareket ettiği ve böylece bilgi kaynağımızın hem gözlem ve hem de akıl olduğu şeklinde özetlenebile¬cek düşüncenin bir devamıdır.

Dinin Hepsi mi Gaybtır?

Şimdi burada gerçekten önemli bir noktaya değin¬mek istiyoruz. O da, eğer din gaybe imana dayanıyorsa bu din yalnız gaybe iman üzerine kurulmuş anlamına gelir mi? İmanın kapsamında, şahısların değerlendirilme¬sinde, toplumsal ve evrensel olayların, hadiselerin tahlilinde temel ilke gaybe iman mıdır? Bazılarının söylediği ve¬ya inandığı yahut yorumladığı gibi, tabii olayların hepsi veya çoğu, insan düşüncesinin ulaşmadığı gaybi yorumlara mı boyun eğmektedir! İnsan aklının bazı merhalele¬rinde sağlık, hastalık, mağlubiyet, zafer, ekonomik ve si¬yasal problemlerdeki geri kalışlarda veya pratik hayatın dışında kalan konularda, tabii olayların nedenlerini, se¬beplerini açıklamaya kalkıştığı durumlarda Allah’ın ev¬rende belirlediği, evrenin ve hayatın düzenini kendisine bağladığı eşyadaki doğal nedenler ilkesini göz önünde bulundurmadan sadece Allah’a havale etmekle yetindiği yak¬laşımlar gibi midir? Yoksa başka bir yorumu var mıdır? İşte bu anlayıştır ki bazı anormal mü’minleri, bilimin pek çok sonuçlarına karşı bu tür sonuçlarla bağdaşmaz kabul ettikleri zihinsel gayb ile çeliştiğinden olumsuz tavır almalarına neden olmuştur. Onlardan bazıları daha aşırı giderek kâinattaki olayların evrende geçerli olan doğal yasalara bağlı olarak gerçekleştiğine inanan insanları tek¬fir etmektedirler. Zira onlar bunu, iman ile küfrün arası¬nı ayıran bir ilke niteliğinde görmektedirler. Buna göre, sebeplerin gayb olduğuna inananlar iman tarafında, on¬ların birer realite veya maddi olduğuna inananlar ise kü¬für tarafında yer almış olur.

İşte bu atmosferde, bazı zaman dilimlerinde hayatın bütün alanlarını kuşatmak üzere Allah’ın evrene koydu¬ğu doğal yasalar hiç açıklanmadan gaybi tarafın açıklan¬ması öğütlerin o tarafa yöneltilmesi üzerinde durulmuş¬tur. Bu anlayışta bütün doğal olaylar doğrudan Al1ah’a bağlanır. Belki de geçen asırlarda Müslümanları ilerle¬mekten geri bırakan, evrende egemen bulunan yasaları anlamak suretiyle evreni anlamaya yönelmesine engel olan sebeplerden biri de budur. Gaybi bir akla, gaybi duygulara sahip, geçmişi ve geleceği gaybi adımlarla araştıran gay¬bi şahsiyetin oluşmasına katkıda bulunan nedenlerden biri de budur. Geleceği gaybi araştırmalarla karşılayan, böylece kâhinlere, gaybten haber verenlere, insanların duyguları ve hisleriyle «fal açma» oyunları vasıtasıyla oynayanlara yol açan bir geleceğe yönelir. Biz, politika ile uğraşan çok kimselerin ve başka şeyleri meslek edinenle¬rin politik ve duygusal geleceklerini öğrenmeye önem ver¬diklerini görmüşüzdür. Bunlar kendi geleceklerini gaybi bir yolla öğrenmek için cadılara ve kâhinlere yönelirler, onlara başvururlar.

Biz gaybe iman hareketini, insanların özel ve tüzel bütün hayatlarını kapsayacak ölçüde geniş şekilde anla¬mıyor ve gaybe böyle iman etmiyoruz. Biz, bizi Allah’a bağlayan gayba inanıyoruz. Bu, dar kapsamlı bir gayb an¬layışıdır. Bu nedenle biz İslam’ın, gaybi anlayışı düşünce ve hayatın realitesinden uzaklaştırmak, gaybe iman an¬layışını akide bölgesinde, insanın içinde yaşayan bir dün¬yaya dönüştürmek için, gaybten haber verenleri, gaybten haber vermeyi, fala bakmayı, fala bakanları şiddetli bi¬çimde eleştirdiğini görüyoruz. Bu gayb anlayışı ile insan maddenin kör dünyasında boğulmaz. Hayatın her alanın-da gözünü daha geniş, daha yüksek ufuklara diker. Sü¬rekli Allah ile beraber olduğu bilincinde olur. Dar kap¬samlı sınırlı bir çerçevede donup kalmaz.

Biz, anlamadığımız çoğu konularda cesur bir biçim¬de gaybe inanırız. Veya kendi anlayışımıza göre, gaybi bir tarafı da olabilecek doğal yasalara karşı geliriz. Çünkü biz biliyoruz ki, hayat sürekli olarak maddi yorumlara boyun eğmez. Zira her birimizin hayatında rızık, sağlık ve başka alanlarda gaybi birtakım olaylar vardır. Bazı has¬talıkların şifası bir peygamberi, bir veliyi veya bir duayı, ibadete ilişkin bir, eylemi, içe dönük bir atmosferde Allah’a vasıta kılmakla elde edilebilir ve bu olay bilimsel, psikolojik yorumla uyum sağlamayabilir.

Biz insanın manevi bir tarafı olduğunu, insanı gözetip, hayatına etki ettiğini inkâr etmiyoruz. Fakat İslami bir bakış açısı ile meseleye baktığımızda hayatta ilkenin şu olduğunu görürüz. Hayat, politik, sosyal ve ekonomik alanların hepsinde, gizli açık tüm meselelerinde, olayların da Allah’ın evrende geçerli kıldığı doğal yasalara boyun eğer. Bu, Kur’an’ın bir dizi ayetinde ve Allah’ın evrensel yasalardan söz eden açıklamalarında açıkça anlaşılan bir olgudur:

«Sizden öncekiler arasında da Allah’ın geçerli olan yasası buydu. Allah’ın yasası değiştirilemez»( [8])
«Bu, Allah’ın öteden beri geçerli olan yasasıdır. Allah’ın yasasının değiştirildiğini, Allah’ın yasasının başkalaştığını göremezsin»( [9])
Bu nedenle biz gaybe imanımızın yanında hayat ve doğada meydana gelen her olayın nedenlerini, sırlarını anlamaya çalışabiliriz. Allah bizzat Kur’an-ı. Kerim’de tefekkür, düşünme, muhakeme ayetlerinde bizim evrene ve tarihe bakmamızı istemekte onların hepsini öğrenmemizi
Ön görmektedir ki, bu yolla Allah’ın ululuğunu kavrayalım. Buna bağlı olarak İslam düşüncesi, evrene, hayata ve düşünceye hükmedecek bilimsel kuralları araştırmaya çalışan, hayatı ve insanı inceleyen tüm bilimleri dengeli ve eksiksiz bir biçimde beslemeye çalışır. Bu bilimlerin hepsini realiteye yöneltir ki, onların tamamını insanın, hayatta Allah tarafından belirlenen temel görevine paralel düşecek biçimde yorumlasın. ¬

Namaz Kılarlar

Kur’an-ı Kerim «Allah’a iman» ile sembolize edilen gaybe iman konusundan söz eder ve onu pratik bir eyleme bağlar. Böylece İslam’daki imanın sadece insanın dü¬şüncesinde yer alan sırf akli birtakım değişikliklere neden olan teorik bir iman olmadığı, bu imanın, insanın gönlünde yer ederken hayatın pratik eylemleri sahasında da varlığını ortaya koyan bir iman olduğunu anlatmak ister. Bu nedenle imana, İslam’a dayalı şahsiyet, akidenin düşünce tarafına dayandığı gibi hayatın pratik eylemlerine de aynı şekilde dayanır. .

Namaz İnanç Sistemine Dayanan Uygulamanın Bir Görüntüsüdür.

Kur’an-ı Kerim, pratik eylem alanında iki örnek vermiş bulunuyor.

Birincisi: Akidenin pratik eylemlere dönüşmesi, imanın içten dışa doğru tezahürü olan namazdır. Namaz ile bütün arzularına kavuşur. Sürekli olarak Allah ile engin bir bağ içine girer, Hatta imanda tekâmül gösterme pratik bir eyleme, canlı bir ifadeye ihtiyaç duyabilir. Böylece insanın içindeki gizli duygular ve sözlerle, hareketlerle, tutumlarla, şuurlarla kendisini ifade etme olanağı elde eder. Böylece insanın gönlüne geniş ufuklar açılmış olur. Artık o, imana ilişkin tutumunu daha derin duygularla, düşünce yolu ile sağlamlaştırır, dış etkiler ve yönlendirmelerle değil. Bu, artık verimlilik dönemidir. Bir pınar gibi içten fışkırıp gelir. Başkasından Öğrenme, başkasının verdiğini almak değildir. İşte buna namaz adı verilir. Burada söylenen her söz, yapılan her hareket bu manevi havaya uygundur. İnsanın Allah’a karşı hassasiye¬tini harekete geçirmeye yöneliktir. -Böylece insanın eyle¬mi sevgiye, ibadete, doğruluğa dönüşür. İnsanın ruhu Al¬lah tarafından kendisine bağışlanan değerli bir diriliş ile dirilir. Bu atmosferde kendisini kaybeder. Allah’ın huzu¬runda duruşunun kendisine bağışladığı ruh ile hayattaki büyük görevine, sorumluluğunun bilincine varır. Böyle¬ce iman eylemine daha hazırlıklı hale gelir. Yıpratıcı etkenlere ve güçlerin saldırılarına karşı ona güçlü direnme imkânı verir. Böylece kuvvetin ana kaynağından uzak düşmez. Dayandığı, varlığını ona borçlu olduğu, her alan¬da ve her sahada kendisinin koruyucusu olan güçten ay¬rılmaz. Böylece Allah’ın huzurunda tam bir bağlılığı ve sağlamlığı gerçekleştirme imkânına kavuşur.
İkincisi: Allah’ın verdiği rızıktan fakirlere dağıtmak¬tır. Ayet-i Kerime bunu şu şekilde ifade etmektedir:

«Onlara rızık olarak verdiklerimizden dağıtırlar.»

İnfak Kavramı ve Sahaları

İşte bu, hayatla ilgili olan ikinci taraftır. Böylece in¬san tam bir olgunluğa ulaşır. Bir taraftan Allah’a bağla¬nır, hayatta dip diri bir bilinç ile hareket eder. Bir taraf¬tan da hayata bağlanır. Yaşaması gerektiğini, Allah’ın kendisine rızık olarak verdiği nimetlerden dağıtması için yaşaması gerektiğini kavrar. Bunu yaparken de kendili¬ğinden saptığını sanmaz. O, Allah yolunda dağıtmanın bir görev ve sorumluluk meselesi olduğunun bilincindedir. Burada onların düzeyleri daha da yükselir. Net bir biçim¬de malı asıl kaynağı olan Allah’a nispet ederler. Böylece infak eylemi, dağıttıkları şeylerin kendi özel malları ol-madığını, kendi özel mülkiyetlerinden tasarrufta bulun¬madıklarını hatırlatarak onların bağış bencilliğini kırmak¬tadır. Onların tüm yaptıkları Allah’ın verdiği rızıktan in¬fak etmektir. Bu telkin, asıl verenin Allah olduğunu ha¬tırlatmakla daha da geniş boyuta kavuşmaktadır. Böyle¬ce insan, Allah’ın kendisine verdiği bütün rızıklardan so¬rumlu olduğunu, onu dağıtması ve Allah yolunda verme¬si gerektiğini, bu sorumluluktan kurtulması lazım geldi¬ğini anlamaktadır. İnsan malını istediği biçimde, dilediği şekilde özgürce harcayamaz. Bu ayet ile desteklenen bir¬takım hadislerden anlaşıldığına göre, aslında infak olayı malın boyutlarını bile aşmaktadır. Sorumluluk daha ge¬nişlemekte ve insanın sahip olduğu, başkasının muhtaç olduğu her enerjiyi, her gücü kapsamına almaktadır. Bu ayetin uygulama sahasında İmam Caferi Sadık (as)’tan gelen bir hadiste deniyor ki: «Bizim onlara bağışladığımız ilimden dağıtırlar». Pek tabiidir ki İmam Sadık bu ayetin anlamını sırf ilim infakı ile sınırlamak istememiştir: Çün¬kü ayetin sözlük anlamı daha geniştir. Ayrıca buna ben¬zer pek çok Kur’an ayetlerinde infakın malla ilgili olduğu veya malın sahasını da aşan bir genişliğe sahip olduğu açıkça belirtilmektedir. Açıkça anlaşılıyor ki, İmam, bu ayetten sadece malın infakını anlayanlara ilmin infakınında gerektiğini hatırlatmak istemiştir. Yani ilme sahip olan¬lar, ilme muhtaç olan insanlardan ilimlerini saklamamak, ona ihtiyacı olanlara bu ilmi dağıtmak zorundadırlar. Bu aynı zamanda, ileri gelen imanlı şahsiyetlerin önemli özelliklerinden biridir ki Kur’an buna ışık tutmaktadır. Biz bu konuyu daha geniş alanlara çekebiliriz: Makam, şöhret, çalışma, deneyim ve diğer konulardaki enerjiler ve güçler de böyledir. Bu tür imkânları ve nimetleri olanlar onları sırf kendileri için saklamamak, aksine buna ihtiyacı olan insanlara dağıtmak durumundadırlar.

Bu ana düşünceyi özetlersek, mü’min, Allah’ın ken¬disine verdiği maldan, bilgiden, çalışmadan, şöhretten Al¬lah yolunda infak etmesi gerektiği bilincinde ve bunun sorumluluğunu üstlenmiş bulunmaktadır. Her hangi bir alanla ilgili olan bu sorumluluk, arta kalan şeyi verme niteliğinde değil, bir görevi yerine getirme sorumluluğu¬dur.

Bazıları kelimenin sözlük anlamını esas alarak bu yaklaşıma itiraz edebilirler. Hâlbuki kavramın sözlük anlamı, dondurulmuş belli bir anlama girmez. Hayatın içi¬ne doğru genişleyen ve hayatın her durumunu, her tutu¬munu, her eşyasını kapsamına alabilecek engin bir kapa¬siteye sahiptir.

Semavi Risaletlere İman Değişmez Bir Şarttır

«Sana indirilene ve Senden önceki indirilene iman edenler»

İşte bu, muttakilerin dördüncü sıfatıdır. Bu sıfat, Hz. Muhammed’e indirilen vahye iman etmeleridir. Böylece imanlarında İslam’ın tüm kavramlarına, bütün hükümle¬rine ve uygulamalarına paralel bir konuma düşerler: Ar¬tık bundan sonra insan, hayatının herhangi bir alanında başkasının düşüncelerine ve hukukuna yönelmez. Düşün¬ce, hukuk ve maneviyat olarak tamamıyla İslam’a yöne¬lir. Hayatın her alanında bu düşünce, bu vicdan ve bu kanuna göre düzenlenen bir yaşam tarzını pratiğe aktar¬maya çalışır.

Sonra… Tüm risaletlerin birliğine iman… Mü’minler, Senin risaletinin önceki risaletlerin bir devamı olduğuna inananlardır.

Bunların beşeri risaletler değil, Yüce Allah tarafın¬dan vahyedilen risaletler olduğuna inananlardır. Bu du¬rumda biz Müslüman insanın, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi diğer risaletlere karşı psikolojik bir komplekse kapıl¬madığını, onların temel ilkelerini reddetmediğini görüyo¬ruz. Onların da temelde gerçekten kutsal olduklarını ka¬bul eder. Müslüman insan diğer dinlere ve mukaddesata da’ inanan kimsedir. Fakat geçmiş risaletlerle ilgili bu iman Allah’ın onlar için yaşamayı dilediği belirli zaman dilimiyle sınırlıdır. Çünkü İslam, kendisinden önceki tüm dinlerin birbirini tamamladıkları gibi kendisinin de diğer dinlerin tamamlayıcısı ve bir devamı olduğunu ifade et¬mektedir. İsa’dan gelen rivayete göre O, «Ben temel ya¬sayı tamamlamak için gönderildim» buyurmuştur. Pey¬gamberimiz de bu konuda şöyle demektedir. «Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.»

Bunların hepsinden anlıyoruz ki İslam; Hıristiyanlık, Yahudilik, İbrahim’in dini ve daha önceki peygamberlerin dinlerindeki tüm ana özellikleri kendisinde toplamıştır. Buna ilave olarak daha önceki risaletlerin, fonksiyon¬ larını icra etmelerinden sonra hayatta meydana gelen yeniliklerin doğurduğu tabii ihtiyaçlara karşılık verecek ye¬ni özelliklere de sahiptir. Onun içindir ki, daha önce de dediğimiz gibi Müslüman bu açıdan onlara karşı her hangi bir psikolojik komplekse kapılmaz. Aksine bu iki dinin saptırılmış olan inançlarına ve yasalarına karşı koyar. Nitekim Kur’an-ı Kerim pek çok yerde Tevrat’ın ve İncil’in Ehl-i kitap tarafından tahrif edildiğinden söz eder. Bura¬dan şu sonucu çıkarabiliriz: Müslüman, diğer dinlere karşı çözülmesi imkânsız bir grup taassubuna kapılmaz. Sa¬dece İslam’ın ana ilkelerine bağlı kalır. Bununla beraber Müslüman’ın hayatında pratik şartların veya sosyal bir et¬kenin tesiri ile bir takım olumsuz tavırların sergilendiği¬ni görüyoruz. Diğer dinlere karşı, takınılan bu tavırlar, ifade etmeye çalıştığımız ilkeyi değiştiremez. Aslında bu olumsuzlukların kaynağı, Müslüman’ların diğer dinlere ve mukaddesatlarına karşı tavrını ortaya koymaz. Öte yan¬dan bu, sırf İslam’ın yaptığı bir değerlendirme değildir. Mesela Yahudiler, Hıristiyanlık ve İslamiyet’i bir din ola¬rak kabul etmezler. Hıristiyanlar da İslam’ı bir din ola¬rak görmezler. İşte onların bize karşı dini açıdan bir kompleks içinde oldukları böylece ortaya çıkmaktadır.

Ahiret İnancının Fonksiyonu

«Onlar ahirete kesin inanırlar». Kesin inanç, itikad diye ifade olunur. Ahirete iman muttakilerin beşinci sıfa¬tıdır. Takva esasına dayalı İslami şahsiyetin oluşturulma¬sında bu sıfat, akidenin en güçlü ilkesini oluşturur. İler¬deki ayetlerden anlaşılacağı gibi Allah’a ve Ahiret gününe İman gerçekten çok önemlidir. İnsan böylece sorum¬luluğunun bilincini büyük ölçüde elde eder: Çünkü bu an¬layış hayatın bir hedefini gösterir. Hayatın, kendisini göz¬lemlediğimiz, yaşadığımız boyutlarını daha geniş boyut¬lara, alanlara kavuşturur. Böylece insan, Allah’a ve Ahiret gününe iman temeli üzerinde kurulan yüce değerle¬re daha engin bir şekilde bağlılık gösterir.

İnsanın içinde ve pratiğinde bu sıfatlar bir araya ge¬lince Rabbi tarafından gösterilen doğru yol üzerinde yü¬rüdüğünü düşündüğü ve yaptığı şeylerin doğru olduğuna dünya ve ahirette kurtuluşa ve başarıya doğru hareket ettiğine gönül huzuru ile inanma imkânını elde eder. Bu nedenle «Bunlar Rableri katından bir hidayet üzeredirler.» düsturuna mazhar olur. Bunlar Allah’a, vahye ve ahirete iman edenlerdir. Onlar doğru yol üzerinde yürümektedir¬ler. Çünkü Allah’a iman, insanın önünde hayatın ufukla¬rını açar. Risaletlere iman: etmek ise O’nun hayatını bir programa bağlar. Ahirete imana gelince, bu da hayatın büyük bir hedefini gösterir. İnsan bu anlayışla o hedefe varmak için çalışma azmi ve imkanı elde eder.
İşte bunlar akidenin üç ana ilkesidir. Bunları akide¬nin pratik tezahürleri olan iki eylem takip eder. Bunlarda insanı Allah’a bağlayan namaz ve insanı hayata bağ¬layan unsur olarak Allah’ın verdiği rızıktan dağıtmadır.

«İşte bunlar kurtuluşa erenlerdir.» Çünkü başarı ve kurtuluş, insanın yolunun başlangıcını, sonunu ve aşama¬larını iyi bilmesiyle sembolize olunur. İşte Müslüman in¬sanın akide noktasında hareket mantığı budur. Böylece anlıyoruz ki, takva imandan ayrı, imandan başka bir şey değildir, aksine takva, düşünce ve hayatı etkisi altına alan bir imandır.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv