DİN – İMAM ALİ HAMANEY
Bu yazı kez okundu.
8 Kasım 2013 12:15 tarihinde eklendi

Din

Din, her şeyden önce bir dünya görüşü ve tanıma biçimidir. Bu alemin tanınması, insanın tanınması, gittiği yol ve varmak istediği hedefin bilinmesidir. Bütün bu marifetin toplamı, dinin temellerini oluşturur. Din, insanı dünyanın ana ekseni bilmektedir. İnsan bu alemin tek öznesi olarak fikrini devreye sokup çaba harcar ve meçhul noktaları fethetmeyi becerir.
Dünya, dinin en temel görev ve sorumluluk alanıdır. Din, bu büyük ve çeşitlilik içeren sahnede insanın harcadığı çabaları şekillendirmek ve ona yön verip hidayete kavuşturmak için gelmiştir. Din ve dünya, bu anlam çerçevesinde birbirinden koparılamaz. Din, görevini yerine getirebilmek için dünyadan ayrı bir alan bulamaz kendisine… Dünya da, dinin mühendisliği olmaksızın, yaratıcının, dini vücuda getirenin katkısı olmadan, maneviyat, hakikat, muhabbet ve ruhsuz bir varlığa dönüşecektir. İnsanın yaşama çevresi anlamındaki dünya, din olmaksızın orman kanunlarına esir olur. İnsan bu büyük sahnede güvenlik ve huzur hissetmeli ve yükseliş ve tekamül yolundaki engelleri aşmalıdır.
Bu anlamda, din ve dünyanın birbirinden ayrılması, hayat, siyaset ve ekonominin maneviyattan arındırılması, adaletin ve maneviyatın yokedilmesi demektir. Dünya, insan hayatının getirdiği fırsatlar, dünya çapındaki çeşitli nimetler, güzellikler, tatlılıklar, musibetler ve burukluklar, insanın gelişimi ve tekamülü için bir araç olarak anlam ifade eder. Bunlar, din açısından da insanın tekamülü için gerekli yolun azığı durumundadırlar ve Allah bu yetenekleri beşerin varlığına eklemiştir. İşte bu anlamdaki dünya, dinden koparılamaz. Ancak, dünyanın bir başka anlamı daha vardır. İslami metinlerde dünya, nefsaniyet, bencillik, heva ve heveslere tutsaklık ve başkalarını da kendi heva ve heveslerine esir etme gibi anlamlarda kullanılmıştır. Dini rivayetlerde reddedilmekte olan böyle bir dünya anlayışının dinle bir arada bulunması imkan dahilinde değildir.
Bize göre, halk tüm meseleleri çok iyi değerlendirmektedir. İslam düşüncesinde tanrı ve insan eksenli düşünce biçimleri birbirleriyle çatışmadığı gibi, birbirleriyle örtüşmektedirler. Öncelikle, halkın bir dine bağlı olmadığı bir toplumda dini bir devlet oluşturulamaz ve dini bir topluma da ulaşılamaz. Bu yüzden, bir ülkede dini bir devletin varlığını iddia edebilmek için, oradaki halkın ne denli mütedeyyin olup olmadığına göz atılmalıdır. Yani, halk böyle bir devleti istediği için, bu sistem kurulabilmiştir.
Allah dininin hakimiyetinden güdülen hedef, mazlumlara yardım, farzların yerine getirilmesi, ilahi ahkam ve sünnetlerin uygulanmasıdır. Çünkü, saadet, dini ahkamın uygulanmasından geçer. Adalet, dini hükümlerin icrasıyla gerçekleşir. İnsanın özgürlüğü, dini kuralların benimsenmesiyle elde edilebilir. Özgürlüğü nerede bulabilmek mümkündür ? İnsanların tüm isteklerine cevap verebilen dini hükümlerin şemsiyesi altında…
Günümüz insanı ile bin yıl ya da on bin yıl önceki bir insanın temel ihtiyaçları arasında hiç bir farklılık yoktur. İnsanın temel ihtiyaçları nedir ? İnsan ne ister ? Güvenlik ister, özgürlük ister, bilgilenmek ister, rahat bir yaşantı ister, ayırımdan kaçınır, zulümden uzak durur. Zamane ihtiyaçları ve çağdaş şartlarda niyaz duyulan arzular ise işbu temel ihtiyaçlar çerçevesinde ve onlar sayesinde temin edilebilir. Oysa, bu temel ihtiyaçlar, yalnızca Allah dininin bereketi sayesinde elde edilebilir.
Yüce peygamberimiz, getirdiği dinle maneviyata dayandı ama sürekli olarak maddi araçları da halka sunmaktaydı. Yeri geldiğinde halka hayatın nasıl yönlendirilmesi gerektiğini de öğretti. İşlerin karmaşık hale geldiği zamanlarda da insanları bilime ve bilgi edinimine sürükledi.
Ortaçağ, Avrupa’lılar için çok karanlık yüzyılları içerir. Oysa bu dönem, bilimin müslümanlar arasında şahlanışı dönemidir. Avrupa’lılar, bu hakikati gizliyor ve Batı’lı tarihçiler de bu gerçekten söz etmiyorlar. Biz de bu duruma artık alıştık ve neredeyse biz de böyle düşünmeye başladık.
Batı dünyasında bilimsel araştırmaların zirveye tırmandığı 19. yüzyılda dinin beşer hayatından kenara itildiğini görmekteyiz. Bu düşünce biçimi ülkemizde de etkisini göstermiş olup, üniversitelerimizin temelleri din dışı kriterler üzerinde yükselmiştir. Bu yüzden ulema üniversiteye sırt çevirmiş ve üniversite de ulemadan uzak durmuştur.
Dini savunma iddiasındaki kimilerinin ‘din siyasi işlere karışmamalıdır’ şeklindeki sözleri, İslam’ın hakimiyeti ve İslam’ın yeniden ihyası karşısında dikilmek isteyen sömürücü emperyalistlerin bir propaganda yönteminden başka bir şey değildir. Elbette din ve siyasetin ayrılığı üzerine asırlardır süren tartışmalar var. Toplumu idare etmekte olan despotlar, istedikleri her türlü zulmü özgürce işleyebilmek için bu tezi ortaya attılar ve İslam ahkamının, İslam taraftarlarının onların yönetim biçimlerine müdahelede bulunmasını önlemeye çalıştılar. Bu yüzden, despot sultanlar ve yöneticiler, din ve siyasetin ayrılığı şeklindeki sapık düşünce tarzının ilk öncüleri sayılırlar.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv