KURAN’IN İ’CAZI VE BOYUTLARI  – M.HÜSEYİN FADLULLAH
Bu yazı kez okundu.
8 Kasım 2013 14:59 tarihinde eklendi

KURAN’IN İ’CAZI VE BOYUTLARI

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla…

«Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’an’ın doğ¬ruluğundan şüpheli iseniz, haydi onunkilere benzer bir sure ortaya getiriniz. Ve davanızda sadık iseniz bu hususta Allah’ ın dışındaki şahitlerinizi de yardıma çağırınız. Eğer bunu yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- yakıtı insanlar ile taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış cehennem azabzndan korkunuz.»( [24])

Bu ayetler müşriklerin Peygamber’e yönelttikleri id¬diaları, inkâr ve kuşkuları karşılayan Kur’an ayetlerin¬dendir. Kâfirler, Peygamber’in, kendilerine okuduğu ayet¬lerde sunduğu açık delillere rağmen ilahi bir vahye maz¬har olmadığını, elçilik gibi bir görevi bulunmadığını, bu işe kendi beşeri çabasıyla soyunduğunu iddia ediyorlardı. Kur’an’ın onları düşünceye sevkeden ve normal sonucu ile Peygamberin Allah’ın elçisi olduğunu ispat edecek olan akli yöntemine itibar etmemişler, bu diyalog üzerine dü¬şünüp onlara göre hareket etmeye, tavır koymaya yanaşmamışlardır. Bu durumda Kur’an’ın önünde, düşünceyi muhatab alarak yumuşak hitap yerine, onları şiddetli bir şekilde sarsacak bir meydan okuyuştan başka seçenek kalmamıştır. Kur’an. Onların bu kuşkularını apaçık ortaya koymak, kendilerinin ve diğer insanların gözü önünde bu kuşkuların tüm gerekçelerini iptal etmek için; düşün¬celeri, insan bilincini ve onurunu harekete geçiren mey¬dan okuma yöntemine başvurmuştur. Kur’an getirdiği bu meydan okuyuşla, onların, karşı koymanın tüm malzeme¬lerine sahip olmalarına rağmen, bu meydan okuyuşa karşılık verecek, birtakım ayetler yapabilecek güce sahip ol¬madıklarını yüzlerine vurmuştur. Böyle elektrikli bir at¬mosferde dahi, kendi kişisel güçlerini, kültür ve sa¬natlarını en mükemmel anlamda kullansalar bile bu işin üstesinden gelemeyeceklerini yüzlerine haykırmıştır.

Kur’an’i Meydan Okuyuşun Zirvesi

Bu ayet, ele aldığı konuda meydan okuyuşun zirvesi ¬niteliğindedir. Bu öyle tahrik edici bir üslubtur ki, insa¬nın tüm duygularını, tüm kuvvetlerini çeşitli şekillerde harekete geçirmektedir. Onların onur duygusunu engin bir şekilde etkilemektedir. Artık burada aldırmadan geçip gitmek ve bu iddiayı hala ileri sürmek imkanı kalmamış¬tır. Özellikle bireysel ve kabilevi düzeyde benaniyet (benlik) unsurunun egemen olduğu Arap toplumunda bu mey¬dan okuyuş gerçekten etkili idi. Onlar dilden dile dolaşan şiirler ve konuşma örnekleriyle böbürleniyor, üstünlük taslıyor, bunu bir şeref vesilesi yapıyorlardı. Onlar bu ko¬nuda etkili bir taassubun yetiştirdiği çevrelerdeydiler. İş¬te buna rağmen Kur’an, onların Kur’an surelerine benzer bir sure yazıp getirmelerini istiyordu. Surenin konusu ne olursa olsun, uzunluğu kısalığı hiç önemli değildi. Onlar isterse en kısa sureyi, en basit kelimelerin kullanıldığı, konusu ve anlamıyla en kolay sureyi seçebileceklerdi.

Bu meydan okuyuş ilk etapta belli bir hacim sınırlandırılmadan bu Kur’an’ın bir benzerini getirme düşüncesiyle başlamıştı, Cenab-ı Allah bu meydan okuyuşla il¬gili bir surede şöyle diyordu:
«Ki, And olsun eğer insanlar ve cinler şu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, yine O’nun benzerini getiremezler. İsterse onlar bu konuda birbirlerine destek olup beraber hareket etsinler» ( [25])

Bu düşünce daha sonra biraz daha gelişerek, meydan okuma eylemi biraz daha ileriye götürülmüş ve Kur’an’ın bir benzeri değil de, Kur’an’dan on surenin uydurulup getirilmesi istenmiştir. Surenin hacmi, kolaylığı ve düşün¬celerindeki basitlik burada söz konusu edilmemiştir bile. Cenab’ı Allah şu ayette bu tehditi onlara yöneltmektedir:
«Yoksa ‘onu uydurdu’ mu diyorlar? De ki, öyleyse siz de onun benzeri on uydurulmuş sure getirin. Eğer doğru iseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de (yardıma) çağırın. Eğer size cevap vermedilerse bilin ki (o) Allah’ın bilgisiyle indiril¬miştir. Ve O’ndan başka ilah yoktur. Nasıl, artık Müslüman oldunuz mu?» ( [26])

Böylece görüyoruz ki Allah, onlara, bu tür durumlarda ileri sürebilecekleri her çeşit mazeretIerin, özürler’in önünü kapatmaktadır. Artık onlar hayatın uğraşlarını ve yorgunluklarını mazeret olark ileri süremeyecek¬lerdir. Çünkü meydan okuyuş son haddine varmış bulunmaktadır.

Burada üzerinde durulması gereken bir nokta da şudur: Ayet-i Kerime, onlardan surenin aynısını değil bir benzerini yapmalarını istemiştir. Artık onlar birtakım çevrelerin ileri sürdüğü gibi bu mesafenin icazla ilgili olmadığını ileri süremeyecekler ve şöyle diyemeyeceklerdir: Her insanın üslubu, bu üsluba hükmeden ve onu yönlendiren kişisel özelliklerinden dolayı diğer insanların üslubundan ayrılır. Çoğu zaman insan kendisi gibi bir yazarın üslubunu, sanat düzeyinden aciz kaldığı için değil, bu üsluba etki eden kişisel etkenlerin farklılığından ve ayrılığından dolayı tutturamaz. İşte bu nedenle Kur’an onların bir surenin aynısını değil bir benzerini getirmelerini istemiştir. Çünkü bir benzerini getirmek sanat gücüne sahip olanlar için mümkündür. Sanat eserinin içinde gizli bulunan üstün ifade özelliklerine, özel ve genel tüm inceliklerine ve sırlarına vakıf birisi onun düzeyinde bir sanat eseri meydana getirebilir. Böylece Kur’an-ı Kerim onların, sureyi oluşturan unsurların bir benzerini bir araya getirip ondan bir sanat eseri meydana getirmekten aciz olduklarını ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Çünkü surenin taşıdığı özellikler yüksek düzeyli beşeri bir çaba, bir sanat meselesi değildir. Aksine ortada ilahi vahiy meselesi söz konusudur. İnsan bir beser olarak onların seviyesine ulaşamaz, onların düzeyine yükselemez. Meydan okuyuş ayetinin ve onu izleyen ayetin içerdiği etki unsurlari ise şunlardır: Ayet onlara, Allah dışında çağırdık¬ları şahitlerini davet etmelerini, onların da gelip bu durumu görmelerini ya da daha yakın bir ifadeyle kendilerine destek olmalarını istemiştir. Çünkü onlar bu şahitlerin korkunç bir güce sahip olduklarına inanıyorlardı. Böy¬lece mesele sırf onların kişisel gücü düzeyini aşmakta, onları aşıp şahitlerin gücüne kadar yükselmektedir ki bu¬radaki şahitlerin, Allah dışında ibadet edilen, Allah’a or¬tak koşulan putlar olma ihtimali vardır. Onlar bu putla¬rın Allah’ın gücüne yakın bir güce sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Böylece Kur’an hem onların kişisel güçlerine ve hem de Allah dışında ibadet ettikleri ortaklarının sa¬hip olduğu güce meydan okumuş olmaktadır. İşte bu mey¬dan okuyuşta ortaklarının ellerinde bulunan güçlerin iflası, onlara yakıştırılan her türlü üstünlüğün yok edilişi¬ni en etkili bir şekilde ortaya koymaktadır. Onların bu alanda İleri sürdüğü sözüm ona şüphelerinin hiçbir ge¬rekçesi bulunmadığı net bir şekilde ortaya konmuş ol¬maktadır… Sonra Ayet-i Kerime, onların şu anda böyle bir iddiaya kalkışamadıkları gibi ileride de asla bu surelerin bir benzerini getirme imkanını elde edemeyecekle¬rini kesin bir şekilde pekiştirmektedir. Çünkü burada me¬sele geçici veya sınırlı bir düzeye ilişkin değildir. İleride insan gücünün bu konuda gelişme göstermesi beklenemez. Aksine mesele insanın doğal gücüne gelip dayanmaktadır ki o, bu tabii gücü ile böyle bir işi asla başaramaz.

Sonra onların duyguları daha da kabartılarak bunun kendileri için bir deneyim olması gerektiği dile getirilmektedir. Aslında onların böyle bir şeyi getirmeleri ısrarla istenmemistir ki onların bu işi yapmamıs olmaları bu konuda bir eksiklik sayılsın diye iddia edilmesin. Çün¬kü ayetler’in sonunda böyle bir iddiayı ileri sürüp sonra da sureler’in benzerlerini getiremedikleri halde bu işte ısrar ettikleri, imana dönüş yapmadıkları, inançlarının ve eylemlerinin sonunda, kendilerini, kâfirlere hazırlanmış bulunan ve yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennemden nasıl kurtaracakları vurgulanmaktadır. Hiç şüphesiz bu tasvir ateşin büyüklüğünü, alevlerinin ve sıcaklığının kızgınlığını ifade eder. Öyle ki bu kızgınlık, taşları bile ya¬nıp tutuşan kor haline getirmektedir. Sonra kâfirler ateş¬teki taşlara benzetilerek onurları ayakaltına alınmakta¬dır. Ayet onların yüreklerini dağlamaktadır. Böylece, meydan okuyuşa karşılık vermeleri gerektiği vurgulan¬malda, fakat bu karşı koyma girişimlerinin eninde sonun¬da hüsranla sona ereceği önceden bildirilmiş olmaktadır.

Üstün İfade Gücü, Kur’an’ın Meydan Okuyuşunun Kilit Noktalarını Oluşturmaktadır

Çoğu kimseler Kur’an’ın İ’caz ile sembolize edilen meydan okuyuş sırrının ne olduğunu soruşturabilir. ¬
Cevap: Sözdeki ifadenin sanat üstünlük ve ifade gü¬cü açısından en üst düzeye ulaştığı beyan i’cazı, sözün tüm yönlerini kapsadığından ve insanın tüm duygularına hitabettiğinden, bu boyutların hiçbirini ihmal etmediğin¬den dolayı değer kazanır. Beyan i’cazı; harf, hareket, üslub, hayat fışkıran öz itibarıyla tam bir ahengin ve den¬genin ifadesidir; etkileyici büyüsü, üstünlüğü, gücü ve netliği ortaya çıkar.

İşte Kur’an’ın sözlerinde ve ayetlerindeki ölümsüz sır budur. Kur’an’ın bu sırrı, hareketleriyle ortaya çıkar. İmanın duygularına hitabıyle ruhunu kalbini, vicdanını etkisi altına alır. Onları en güzel şekilde doyurur. İnsanın hayatını yükseklere, yücelere, temizliğe, arı bir düzeye çıkarır. Onun düşüncesinde derin ve engin boyutlarda etki bırakır. Apaydınlık mesajı ve Üslub güzelliğiyle insanın benliğini büyüler.

İşte sözün ölümsüz sırrı budur. Çünkü o sürekli ve büyük bir hayattan sökün edip gelmektedir ki insana ve yeryüzüne, sürekli değişmekte olan hayatın sırrını bağışlasın, ona ölümden bir köprü yaparak sonsuz hayata ulaşma imkânı ve yolunu göstersin. Artık ölümü onun. gözün¬de basite indirsin, ölümün ötesine ulaştırsın onu. Çünkü ölüm, insanın kesif bedeninin hayatının sonunu yaşadığı zaman, karanlıkların yalnızlığında donup kaldığı zaman gizlenip gider. Aydınlığın dalga dalga yayıldığı canlılıktan oraya yaklaşamaz. Tertemiz denizlerde ruhun saflığıyla yüzüp gittiği güzel rüyalar gibi kalır. Artık orada insan her şeyi net olarak görür, kuşkuların her çeşidi, önünde dağılıp gider. İşte Kur’an’ın sözlerinde dolaşıp duran; ru¬hun derinliklerine sevgi, maneviyat, fikir ve hayat bahşe¬den sır budur…

Biz burada Kur’an’ın beyan i’cazını sanat yönünden tahlil edecek değiliz. Bu, belagat ve edebiyat bilimlerinin geniş sahasına girer, biz burada Kur’an’ın somut bir hakikatini uygulamaya çalışıyoruz. Kur’an’ın anlamlarında ve sırlarında mevcut olan tahlil veya tasvire değinmek istiyoruz. O’nun sözlerindeki ve ayetlerindeki gizli belagat sırlarına parmak basmak istiyoruz. Çünkü bunlar olmadan insanın Kur’an’ı okuduğunda veya dinlediğinde ortaya koyduğu manevi, düşünsel ve bilinç haline ulaşması mümkün değildir. Burada problem edebi güzellik için sanat ölçüleri meselesi değildir. Aksine mesele harflerde, sözlerde, anlamlarda ve üslubta yayılmış bulunan üstün, parlak ve etkili ruhtur. İnsan Kur’an okuduğunda bu duyguların, bu düşüncelerin ve bu ufukların ilahi feyz ile insanın içine dolduğunu hisseder fakat bunların bo¬yutlarını kolay kolay tesbit edemez.
Herhalde burada önemli, çok önemli olan; kişinin Kur’an okuması veya ona kulak vermesidir. Fakat bu ara¬da kelimenin anlamını belirlemek için sözlük kitaplarına takılıp kalmaması onlarla meseleyi dondurmamasıdır. Ede¬biyat ve belagat kitaplarının güzel havasına ve sanat öl¬çülerine takılıp bu ufuklarda tıkanmamasıdır. Aslında Kur’an’ın, sözlerin içinde ve onların arasında, önlerinde ve arkalarında yaşayan mesajı; bünyesini kuşatan anlam¬larla, ışıklarla, renklerle, duygularla ve gölgelerle insa¬nın kalbini başka bir dünyaya açan bir olgudur. Öyle ki insan böylece anlamı hisseder. Anlam insanın önünde ge¬nişledikçe genişler. Öyle geniş bir düzeye ulaşır ki orada her kelime, her sözcük kendi nasibini alır. Artık bunlar sözlük kitaplarında dağılıp giden harflere dönüşmez. Ar¬tık onlar hayatın tüm genişliğine dağılır. İnsana sonsuz sırrı aşılamaya çalışır, Onu bu vasıtayla üstün bir düzeye çıkarır. Ona ilahi lütufIarın yakınlığını hissettirir. Onun gizli fısıldaşmalarında yakınlığını idrak ettirir. Böylece, sonsuz hayata doğru yönelinmiş ve ona bir kapı açılmış olur.

İşte bizim, Kur’an’ın ayetlerle ortaya koyduğu mey¬dan okuyuşunun tabiatından anladığımız budur. Bu, risaletin içinde doğup yaşadığı toplumda sırrın değerini ortaya koyan söz ile gerçekleşen bir meydan okuyuştur. Biz böylece görüyoruz ki, risaletin önüne engellerin konduğu, birtakım iddialarla meydan okunduğu durumlarda onlara meydan okunması gerekir. Davayı yolundan alıkoyan ve onun, büyük hedeflerine doğru yol almasını engelleyen toplumlara gerçekten meydan okunması ve bu meydan okunan şeylerin aynı zamanda toplumun yapabileceği ey¬lemler cinsinden olması gerektiğini de anhyoruz. İnsanlar böylece kendi güçlerinin acizliğini anlayacak, risaletin önünde engel olmaktan vazgeçecek ve onunla beraber iman yoluna girecektir. Ya da mücadele meydanını terke¬decek ve alnında mağlubiyetin damgasını taşıyacaktır. Ta ki bu şekilde, her şeyden önce hareket noktasında düşüncenin sağlamlığı esas alınsın, daha sonra hayattaki pratik kuvvete başvurulsun.

Bu yorumun ışığında Hz. Musa’nın, mucizesinin ne¬den büyüyü çıkmaza sokan, büyüye karşı üstünlüğünü ortaya koyan bir mucize olduğunu anlıyoruz. Hz. İsa’nın mucizesinin neden tıbbın büyüklüğüyle, üstünlüğüyle mü¬cadele şeklinde gerçekleştiğini kavrayabiliyoruz; Bu öy¬le bir İ’cazdır ki, onun önünde tıbbın tüm yasaları ve il¬keleri darmadağın olmakta, sönüp gitmektedir..” İşte, meydan okuyuş bu şekilde devam eder gider. Fikirler meydan okumaktan geri çekilir. Bu sefer meydan gürül¬tüye kalır. Fakat bu gürültüler de seslerini uzun süre ve devamlı olarak sürdüremezler. İnsan, ister istemez düşün-cenin uyanıklığına, vicdanın netleşmesine, ruhun aydınlanmasına teslim olmak zorunda kalır. Burada artık bü tün bulutlar dağılmış sesler kesilmiş durumdadır.

Bu demek değildir ki mucize olayı risaletin içinde başladığı ve içinde yaşadığı toplumun çerçevesiyle sınırlıdır, başka toplumlara etki etmez. Yani mucizenin, Pey¬gamberin hayatında ve risalet hareketinde geçici bir olay olduğu anlamına gelmez. Biz böyle demek istemiyoruz. Biz mucizenin canlı bir zaruret olduğu kanısındayız. Mucize ile risaletin Allah’la ilişkisi ortaya konmuş olur. Zira mucize, hayatta alışıla gelen tabiat yasalarına aykırı bir olaydır. Dolayısıyla o risaletin hareket noktasını, ana kaynağını temsil eder. Hayatın ona boyun eğmesi, ilkelerine ve yasalarına göre hareket etmesi, meşruluğunu kabul et¬mesi, Allah’ın iradesi olduğunu vurgulaması mucizeye bağlıdır. Bizim ifade etmek istediğimiz nokta, mucizenin şiddetli sarsıntıya benzeyen bir kuvvet olduğudur. Muci¬ze dolayısıyla küfre dayalı güçler davanın cephesini boz¬maya, onun akış yönünü daha baştan değiştirmeye cesa¬ret edemezler. Böylece risalet zayıf bir noktadan, etrafını kapalılıkların kuşattığı, şüphelerin karıştığı bir noktadan başlamaktan kurtulur.

Davanın başlangıçta güçlü ve apaçık olması gerekir. Zira davanın başlangıçtaki düşmanlarını zalim ve azgın güçler teşkil eder. Risalet, başlangıçta, davanın gelişmesi¬ni ve yayılmasını, başkalarının dava ile diyaloga geçme¬lerini engelleyen acımasız güçlerle karşı karşıyadır. On¬lar davanın gündeme getirdiği meselelere ve iletmek iste¬diği mesaja diğer insanlarla konuşmasına tahammül ede¬mezler. Bu da kuruntuların, şüphelerin ve saptırmaların sahasını genişletir. Davanın yolunda geri kalmasına, çeh¬resinin değişmesine yol açar. Nitekim aynı yöntemlere Firavun da Hz. Musa’ya karşı başvurmuştur. Musa’yı ha¬fife almak ve onun değerini düşürmekle getirdiği mesa¬jın etkisini kırmaya çalışmış, Musa’nın insapların düşün¬celerine ve kanaatlerine ulaşmak için giriştiği her eylemin, yaptığı her çalışmanın karşısına dikilmiştir. İşte Musa’ nın, onların uydurduğu sihirleri Asa mucizesiyle yok et¬meye muvaffak olduğu da budur. İşte bu mucize gerçek¬ten güçlü, sert bir sarsıntıya yol açmış, sihirbazların fıt¬ratını harekete geçirmiş ve onların hiçbir şeyi bekleme¬den secdeye varmasını sağlamıştır. Öyle ki firavun bunun Musa ile onlar arasında tezgâhlanan bir komplo olduğu¬nu düşünmüş, ya da kavminin olayı böyle değerlendirme¬si gerektiğini aşılamaya çalışmıştır. Firavun burada Musa’yı, onlara sihri öğreten büyükleri olarak lanse etmeye çalışmıştır. İşte bu, bütün Peygamberlerin düşmanlarına karşı başvurdukları bir çaredir. Düşmanlarının risaletin önüne koydukları büyük engelleri bertaraf etmek için on¬lara mucize ile karşı koymuşlardır. Böylece mücadelenin yolunda düşmanlarını içten sarsmayı denemişlerdir. Onlar dış görünüş olarak kendi inançlarına ağırlık verseler de bu mücadele yöntemiyle onları silkelemek istemişler-dir.

Kur’an’ın Meydan Okuyuşunda Başka İ’caz Yönleri Var mıdır?

Müfessirlerin çoğu Kur’an’ın i’caz yönünün sırf beyan i’cazı olmadığını, bunun yanında bilimsel i’cazının da mevcut olduğunu kaydetmektedirler. Çünkü Kur’an, indiği sırada henüz insanlar tarafından keşfedilmemiş olan, uzun bir zaman sonra ortaya çıkan ya da Peygambere veya Peygamberin içinde yaşadığı topluma ulaşma ihtima¬li bulunmayan Yunanlılar veya başka milletler tarafın¬dan bilinen birtakım bilimsel konulara da ışık tutmakta¬dır. Peygamberin içinde yaşadığı toplum cahili bir top¬lumdu. Araştırmaya, derin bilgiye önem vermiyordu. Ge¬niş bilgi için yolculuğa önem vermeyi aklına bile getir-miyordu. Onların tüm kültürleri ve önemli buldukları ko¬nular herkesin ortak kültürü olan dar kapsamlı şiir ve nesir ile sınırlı idi. Düşünce boyutu ve genişliği açısından dar anlamlı bir sahaya yönelmişlerdi. Muhammed’in (s.a.a.) de kendisini ulusundan farklı bir konuma getirecek kişisel bir kültürü yoktu. Çünkü O da diğer insanlar gibi kültürünü genişletebilecek imkânlara, vasıtalara sahip de¬ğildi. Okuma yazma imkânından yoksundu, toplumda ve çevresinde gördüğü düşünce ve marifet sahiplerinden sü¬rekli ders alma onlarla düşüp kalkma olanağı yoktu… İş¬te bu şekilde pek çok kimse bilimsel i’cazı Kur’an’ın mey¬dan okuyuşlarından biri olarak ele almakta, buna bağlı olarak iki doğunun ve iki batının Rabbı’ndan veya doğu-ların veya batıların. Rabbı’ndan sözeden ayetler’in yeryü¬zünün küre şeklinde oluşuna işaret ettiğini söylemekte¬dirler. Onlar diyorlar ki: Doğuların veya batıların çoklu¬ğu ancak yeryüzünün küre şeklinde olduğunun kabul edil¬mesiyle doğru şekilde anlaşılabilir. Bu durumda, güneş bir tarafta doğarken öbür tarafta batmış olacak, bir taraf¬ta batarken öbür tarafta doğmuş olacaktır. Ya da bunun evrendeki ikilik yasasıyla anlaşıldığını dile getirmekte¬dirler, Cenab-ı Allah buyuruyor ki:

«Herşeyden iki çift yarattık ki düşünüp öğüt alasınız,» ( [27])

Bu bilginler buna benzer pek çok meseleyi örnek ve¬rerek insanın bir süre sonra keşfettiği sırlara Kur’an’ın ışık tutuşunu bir mucize olarak değerlendirmektedirler.

Yine birçok bilginler Kur’an’ın bu i’caz yönünün ya¬nında bir de gaybi i’cazının bulunduğunu belirtiyorlar. Onlar Kur’an’ın ilerde meydana gelecek olayları haber verişini Kur’an’ın i’cazına bir delil olarak gösteriyorlar. Yüce Allah’ın şu sözlerini bu ilkeye göre yorumluyorlar:

«Elif, Lam, Minı. Rumlar yenildi. En yakın bir yerde. On¬lar bu yenilgilerinden sonra tekrar galib geleceklerdir. Bir kaçyıl içinde. Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da iş tama¬men Allah’ın elindedir…» ( [28])

Tefsirciler bu ayetlerin nüzul sebepleriyle, ilgili ola¬rak diyorlar ki: İranlılar Bizanslıları yendiği zaman Müşrikler Mü’min’lere sataştılar. Çünkü RumIarın Müslüman¬larla, bir tek Allah’a inanma noktasında iman ilkeleri açı¬sından birleştiklerini görüyorlardı. Ayet-i Kerime Bizanslıların ileride İranlılara karşı galip geleceğini bildir¬mek üzere inmiş ve Kur’an’ın haber verdiği bu olay Ayet-i Kerime’de belirtildiği gibi, birkaç sene içinde gerçekleş¬mişti… Bu görüşün sahipleri bu konuya ilişkin başka ayet¬leri de örnek olarak göstermektedirler.
Kur’an’ın i’cazı sadedinde Kur’an’ın nizamını ve üs¬tün hukukunu da söz konusu ediyorlar. Kur’an’ın bu ni¬zamı ve hukuku, onca gelişmelere ve hayati değişikliklere rağmen sürekliliğini ve sağlamlılığını ispat etmiş durum¬dadır. İnsanın ve hayatın problemlerini çözmekte herhan¬gi bir acizliğe düşmemiştir. Tam tersine İslam’ın sarsılmazlıği hukuk ile de ispatlanmış bulunmaktadır. İnsanın daha iyi bir geleceğe doğru gelişme göstermesine değiş¬mez ilkeleriyle ışık tutmuş, bu gelişme esnasında herhan¬gi bir değişikliğe ve tahrifata ihtiyaç duymamıştır.

Sonra i’caz konusunda o kadar çok söz edilmiştir ki insanlar nihayet sayı i’cazına ulaşmışlardır. Artık insan¬lar Kur’an-ı Kerim’de geçen sözcüklerin sayı uygunluğu ile ilgili birtakım keşiflere girişmişlerdir. Buna bağlı ola¬rak dünya ve ahiret kavramlarının Kur’an’da kaç yerde geçtiği tesbit edilmiş ve bu sayının 115 kere olduğu gö¬rülmüştür. Değişik yerlerde geçmelerine rağmen bu eşit¬lik tesadüfî değildir denilmiştir. Aynı şekilde melek ve şeytan kavramları da incelenmiş ve bunun da eşit olduğu, 88 kere geçtiği gözlenmiştir. Böylece bu konudaki örnek¬ler çoğalıp gitmiş, Kur’an’daki pek çok kelimeler değişik yerlerde ve farklı biçimlerde kullanılmalarına rağmen aralarında bir uygunluk bir benzerlik olduğu tesbit edpmiştir.

Bütün bu yaklaşımlar üzerine yapacağımız değerlen¬dirme şudur; Peygamberin doğruluğunu ve Kur’an’ın ger¬çekliğini ispat konusunda iki yöntem vardır:

Birinci Yöntem: Bu, karşılıklı diyaloğa dayanan, in¬sanın birbirine aykırı düşen düşüncelerini; araştırma, tar¬tışma, muhakeme yoluyla harekete geçiren, olayı çeşitli boyutlarıyla ele alıp yeni bir düşünceye ulaşma yöntemi¬dir. Kur’an’ın çoğu zaman kullandığı yöntem budur. Ni¬tekim biz Kur’an’ın, kâfirlerin Peygamberin şahsına, O’ nun kişisel sıfatlarına yönelttikleri karalamalar ve Kur’ an’a, Kur’an’ın Allah veya Peygamber ile ilgisine ait dü¬şünceler konusunda onları sağlıklı bir diyalog ile gerçeğe ulaştırmak istediğini görüyoruz. Kur’an, kâfirlerin, Pey¬gamberin kişiliğini zedelemek, etkisini azaltmak amacıyla O’nun şahsı etrafında geliştirdikleri menfi propaganda ile O’nu şair büyücü, deli, vs. gibi sıfatlarla karalamaya ça¬lıştıklarını bildirir. Kur’an’ın bu usta yöntemi, yumuşak bir havada sözleri birbiri ardınca sıralamakta ya yumu¬şak bir öz ile ya da apaçık güçlü sözlerle insanları sorum¬lu oldukları tutumla ilgili olarak derin ve iyi düşünceye sevketmeyi denemektedir.

Davete muhatap olan ilk toplum Kur’an’ın etrafında bir dizi olumsuz düşünceyi körüklerneye çalışmıştır. Me¬sela onlar, «Kur’an’ı bir İnsan öğretmektedir» diyorlardı. Bu sözlerle, Peygamberin bazı zamanlarda kendisiyle be¬raber oturduğu Mekke’de oturan Bizanslı bir köleye işa¬ret edilmek isteniyordu. Cenab-ı Allah bu konuya ilişkin beyanatında buyurur ki:

«Biz Onların, O ‘na ancak bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz. Haktan saparak ileri sürdükleri adamın dili yabancı¬dır. Bu ise apaçık Arapça bir dildir» ( [29])

Yine onların iddialarından biri de şu idi: «Muhammed okuması ve yazmasıyla bu kültürü bizzat kendisi elde etmiştir.» Buna ilişkin ayet şudur:

«Ey Muhammed, sen bundan önce bir kitap okumuyordun, elinle de onu yazmıyarsun. Eğer öyle olsaydı karşı çıkanlar kuş¬kuya kapılırlardı» ( [30])

Kâfirlerin ileri sürdüğü iddialardan biride şuydu: Onlar Kur’an’ın kıssalarının Peygamberin daha önceleri yaznuş olduğu önceki milletlerin efsaneleri olarak değerlendirmişlerdir. Yüce Allah buyuruyor ki:

«Dediler ki öncekilerin masalları. Onları yazdırmış. Sabah akşam onlar kendisine okunuyor»( [31])

Kur’an-ı Kerim, Kur’an’ın ilahi kaynağını şu şekilde göstermeye çalışmıştır: Konularının farklılığına, indiriliş eyleminin zaman aralıklarıyla gerçekleşmesine rağmen tüm Kur’an ayetlerinin bir düşünce birliğini ortaya koy¬duğuna dikkat edilmelidir. Yüce Allah buyuruyor ki:

«Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkası tara¬fından gönderilmiş olsaydı O’nda birbiriyle çelişen çok şeyler bulurlardı.» ( [32])

Kur’an-ı Kerim onları bir başka açıdan da düşünme¬ye çağırmıştır. Onları Peygamber’in Peygamberlikten ön¬ceki hayatını incelemeye davet etmiştir. O’nun bu hayatı¬nın Kur’an’a davet ve çalışmadan insanlara mesaj iletmek¬ten hayli uzak olduğunu hatırlatmıştır. O’nun önceki ha¬yatıyla davetten sonraki hayatını karşılaştırmalarını iste¬miştir. Kişinin kendisi için seçtiği ve hayatında yaşadığı başkasının da hayatında yaşamasını istediği öyle bir dü¬şünçesi olduğunda zaman zaman bunu dile getireceği ve onu mutlaka pratik eylemlerinde ortaya koyacağını ha¬tırlatmıştır. Çünkü insan, düşüncesini ve ruhi şahsiyetini ne kadar gizlemeye çalışsa da tüm boyutlarıyla ve arzu¬larıyla gizleyeme düşüncesinden, iç dünyasından kendi¬sini soyutlayamaz. Özellikle mesele İslam’ın mesajı ve geleceğe dönük haberler gibi hacimli olduğunda insa¬nın pratik hayatında onun etkilerinden uzaklaşması daha çok zorlaşır. Yüce Allah buyuruyor ki:

«İşte sana da böyle katımızdan bir ruh vahyettik. Sen daha önce Kitap nedir, İman nedir bilmezdin. Biz Onu bir nur yap¬tık. Kullarımızdan dilediğimizi O’nunla hidayete doğru yola iletiyoruz. Ve şüphesiz ki sen, doğru yola götürüyorsun.» ( [33])

«De ki: Eğer Allah dileseydi O’nu size okumazdım ve O’nu size hiç bildirmezdim. Ben ondan önce de aranızda bir ömür bo¬yu kalmıştım. Düşünemiyor musunuz?»( [34])

Biz Peygamberin, Peygamberliğinde samimi olduğu¬nu ve Kur’an’m gerçekten onun eseri olmadığını kapsam¬lı; bilimsel-rasyonel bir araştırmayla da ispatlayabiliriz. Peygamberin hayatını, yetişmesini, çevresini özel ve ge¬nel ilişkilerini inceleyerek, O’nun gelecekteki şahsiyetini, oluşturmada katkısı olabilecek etkenleri inceleyerek bu konudaki olayları, çağrıları inceleyerek, bunların hepsini Kur’an’ın muhtevasıyla, Kur’an’ın kapsadığı İslam şeria¬tıyla, bu şeriatın içerdiği evrensel gerçeklerle, hayatın her alanı ilgili olarak ortaya koyduğu ilkelerle karşılaştırarak bir sonuca varabiliriz. Böyle bir etüt hiç kuşkusuz bizi şu kesin sonuca götürecektir: Kur’an şüphesiz Allah tarafından gönderilen bir kitaptır. Muhammed’in (s.a.v.) yazdığı bir kitap olmaktan çok uzaktır.

İkinci yöntem: Düşünce ve duygu olarak insanı sarsmayı esas alan meydan okuyuş yöntemidir. Bu yöntemle insan önünden, arkasından, sağından ve solundan şiddet, korku ve dehşetle sarsılır. Burada insanın tüm enerjisi, gücü, hem kendisinin ve hem de başkaİannın gözü önünde hafife alınır. Yüce kudret karşısında küçük düşürülür ki, aczini itiraf etsin. Mutlak kudret önünde mutlak ac¬zinin bilincine varmak suretiyle bu kudretin risaletiqe ve şeriatına teslim olsun.

Bunun ışığında görüyoruz ki; Kur’an’ın meydan oku¬yuşu mÜşriklerin karşı koyabileceği aLanlarla ilgili olarak gerçekleşmiştir. Bu da meydan okuyuşun bEyani i’cazla ilgili olmasını gerektirir. Kur’an’ın bilimsel, hukuki ve gaybi i’caz yönlerine gelince, bunların herbiri birinci yöntemin çerçevesinde değerlendirilecek Kur’an’ın doğruluğunu belgeleyen delillerdir. Bunların herbirisi yumuşak diyalog esasına dayanır, meselenin rasyonel ve yumuşak bir atmosferle ele alınıp incelenmesini gerektirir. Bunlar meydan okuyuş niteliğinde değildir. Çünkü meydan okuyuş onların bilmediği konularda, imkânlarına tam sahip olmadıkları alanlarda gerçekleşemez. Çünkü onlar bu durumda konuyla ilgili ihtisasları bulunmadığı veya başka mazeretlerle kendilerini haklı çıkarma yollarını bulabileceklerdir, yani boy ölçüşmeye kalkışmayacaklardır.

Denebilir ki, meydan okuyuş ınsanların tümüne yöneltilmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla bütün insanlara aynı ölçüde ulaştırılması gerekmez mi? Tüm gruplarına ve farklı toplumlarına rağmen onların hepsini meydan oku¬yuşun atmosferine tüm yönleriyle sokmuş olması gerekmez mi?

Bu soruya şu şekilde cevap verilebilir:

1- Meydan okuyuşun, Kur’an’ın indiği asrı kapsamına almaması mümkün değildir. Aksine özellikle davetin, çağdaşı bulunan insanlara yönetilmesi gerekir. Çünkü meydan okuyuş sarsıntısı ile sarsılacak ve yeni davanın önünde silahina sarılacak olan kesim budur. Bu meydan okuyuşun, varlığını ispat etmesi ve her alanda varlı¬ğını sürdürmesi de mümkündür. Fakat bu meydan okuyuşun tüm uzmanlık, alanlarına yayılması zorunlu değildir. Birkaç alanda dahi olsa onları aciz bırakması bu risaletin ilahi kaynaklı olduğunu ispat etmeye yeterlidir. Aynı yaklaşımı diğer peygamberlerin mucizeleri için de söy¬leyebiliriz.

2- Biz bu meydan okuyuşun, mutlak anlamda «on sure veya bir sure getirme» şeklinde ifade edilmesine derin anlamlar veriyoruz. Sonra biz biliyoruz ki, Kur’an surelerinin bazıları, özellikle kısa sureler bilimsel, hukuki ve gaybi hiçbir meseleye değinmemektedir. Bu durumda, meydan okuyuşun bu alanları da kapsadığı nasıl söylene¬bilir? Bir Kur’an getirmekle meydan okuyan ayete gelin¬ce, bu ayetteki «Kur’an» kavramından amacın Kur’an-ı Kerim olduğu açık değildir. Hatta bu sözcüğün Kur’an-ı Kerim anlamında olmadığı açıktır. Çünkü bizzat bu ayet de Kur’an’ın bir parçasıdır. Sonra bu ayetin iniş zamanı Peygamber döneminin sonları değildir. İlahi mesajın iletilmeye başlandığı sıralarda inmiştir. Nitekim daha son¬raki meydan okuyuş merhaleleri de bunu göstermektedir. Bilginlerin görüşlerinden de destek alarak bu görüşü pe¬kiştirebiliriz. Bilginlere göre Kur’an kavramı, hem bir ayet, hem bir sure ve hem de Kur’an-ı Kerim’in hepsi için kullanılır. Belki de burada amaçlanan, ayetlerinin çokluğu ve azlığına bakılmadan, Kur’an’ın özgün yapısı ve nev’i şahsına ait özellikleridir.

Sonra bilim ve gayb konularının, Peygamberin şahsı, içinde yaşadığı toplumun karakteri ve asrının ulaştığı dü¬şünce düzeyi açısından meydan okuyuşa konu olması pek mümkün değildir. Ele alınan konuların niteliği, niceliği meselesine gelince, burada meydana okumaya musait bir alan yoktur. Çünkü bu sonuçlara, özellikle bilimsel so¬nuçlara ulaşmak ne önceki ve ne de şimdiki insanları aciz bırakmaz. İnsanlar, Peygamber asrında veya daha sonra¬ki asırlarda Peygamber’in toplumunun dışındaki bir top-lumda birtakım düşüncelere ulaşmış olabilirler. Kur’an’daki meydan okuyuş ayetleri bu konulara değinmez. Zira meydan okuyuşta önemli olan meydan okuyuşun bizzat Kur’an’dan kaynaklanmasıdır. Peygamberin şahsiyetin¬den, bölgesel şartlarından ve toplumun düşünce aşama¬sının yapısından uzak olmasıdır. Burada «gaybi i’caz» kar¬şısına koyacağımız düşünmeye değer bir nokta vardır. Gayb ile ilgili ayetleri nüzul sebepleri ile açıklayan hadis¬lerin çoğu zihni haberler yolu ile bize aktarılmıştır. Bun¬lar kesinlik ifade etmez. Düşmanlar açısından kesin bir kanaat sağlanmaz. Bu da başkalarının kanaat getirmesine imkan bırakmaz. Çünkü onlar bu ayetleri bu yaklaşımla bağdaşmayan başka şekilde yorumlayabilirler. Buna ila¬ve olarak, Kur’an-ı Kerim’i bilimsel teorilerle yorumla¬maktan aşırı biçimde kaçınmak lazımdır. Biz şimdi Kur’ an ilimlerini değil tefsirle ilgili bir konuyu ele aldığımız için bu kadarla yetinmek zorundayız.

Kur’an’ın i’cazıyla ilgili açıklamaya şu noktayı da ila¬ve etmek istiyoruz. Bizim değerli üstadımız muhakkik Hu¬vai’nin değerli kitabı olan «el-Beyan fi Tefsiril Kur’an»da değindiği konuya işaret edeceğiz: Üstad, Peygamberimi¬zin mucizesi olan Kur’an ile diğer Peygamberlerin mucizeleri arasındaki farktan söz ederken diyor ki: «İslam’ın mucizesi olan Kur’an sonsuza dek geçerli olan bir muci¬zedir. İslam’ın dışındaki dinlerin mucizeleri ise sonsuza dek geçerli değildir. Onlarnı zamanı geçmiştir. Çünkü İs¬lam sonsuza dek geçerli bir dindir, fakat diğer dinler böy¬le değildir.» Üstadın değerlendirmesi şöyledir: «Peygam¬berliği tasdik etme ve O’na iman etmenin yolu Pey¬gamberin, davasını ispat için getirdiği mucize ile sınırlıdır. Daha önceki Peygamberlerin Peygamberlik¬leri kendi zamanlarına ve toplumlarına has oldu¬ğundan hikmet gereği bu mucizelerin de kısa ömürlü ve sınırlı olmalan gerekli olmuştur. Çünkü bunlar, sınırlı birtakım Peygamberliklere şahit, tanık niteliğindedirler. Bazıları Peygamberle beraber yaşıyor, mucizeleri görüyor ve artık onu kabul etmekten başka çareleri kalmıyordu. Sü¬rekli geçerli olan şeriata gelince, onun doğruluğuna tanıklık eden mucizenin de sonsuza dek geçerli olması gerekiyordu. Zira mucize dar kapsamlı, kısa vadeli oldu¬ğundan uzaktakiler göremeyecek ve uzakta kalanların onu tevatür yoluyla öğrenmeleri de kesintiye uğrayabilecekti. Dolayısıyla bu Peygamberliğin doğruluğunu kesin bir şekilde öğrenme imkânları kalmayacaktı. Allah insanı iman etmekle mükellef tuttuğunda şartlan yerinde olmayan bir yükümlülük yüklemiş olurdu. Yüce Allah ise şartlan yerinde olmayan yükümlülükler koymaktan münezzehtir. Bu durumda sürekli bir nübüvvet için sürekli bir mucize ge¬rekiyordu.»

Bu yaklaşıma ilişkin yorumumuz ise iki yönden ola¬caktır:

1- Üstad efendimizin sözünü ettiği mesele süreklilik niteliğine haiz olabilir de olmayabilir de. Bu konu, tevatürün çerçevesine girebilir de girmeyebilir de. Bu, sürekli geçerli olan şeriat için böyle olduğu gibi yüzlerce sene boyunca süren uzun süreli fakat sınırlı şeriatlar ıçin de geçerlidir. Çünkü her nesilde sürekli tevatüre ulaşmak kolay bir şey değildir. Beşyüz veya daha fazla sene süren Hz. İsa’nın risaletinde bir problem ortaya çıkmaktadır. Beşyüz sene boyunca bu şeriatı değiştirmeyen Yüce Allah, bu şeriatın mucizesini müşahede ve tevatürle ispat etmeden insanları nasıl ona iman etmekle yükümlü tu¬tabilir. Eğer beşyüz sene boyunca bu tevatürün gerçek¬leşebileceği ileri sürülse, biz de bu sürenin daha fazla uzayabileceğini söyleyebiliriz.

2- Bizce Peygamberliği ispat etmenin akli yöntem¬leri vardır. Risaletlerin getirdiği düşünceden muhakeme yoluyla Peygamberliği ispat edebiliriz. Bunu, meydan okuyuş niteliği taşıyan mucizeye başvuran Peygamber’in doğruluğunu ortaya koyan belgelere başvurarak yapabi¬liriz. Herhalde Peygamber tarihi insanların Peygamber’e ve Peygamberliğe imanında meydan okuyuşa dayalı mu-cizenin bir ilke olmadığını göstermektedir. Bu imana ne¬den olan başka unsurlar da vardır. Geçici mucizeler, akli yaklaşımlar bulunmaktadır. Nitekim bunu Hz. Nuh’un ri¬saletinde, kendi milletiyle ilgili risaleti sona erdiğinde tu¬fan mucizesinde görüyoruz. Bundan çok sonra Hz. İbra¬him’in ateşe atılarak oradan yanmadan çıkması mucizesi İbrahim’in risaletinde geçici bir mucizedir. Buna benzer mucizeleri Kur’an’ın söz ettiği diğer risaletlerde de gör¬mek mümkündür. Kur’an bunları anlatırken, risaletleri¬nin başlangıcında bir mucizenin varlığını sözknusu etmemektedir. Biz öyle inanıyoruz ki, Peygamberin kudsi şahsiyeti, kutsallığı, diğer tüm boyutları ve Peygamberlikte¬ki engin merhameti insanların genel hayatına yöneltildi¬ğinde, insanlar bunlarla yüzyüze geldiğinde, onlar Pey¬gamberin ve Risaletin doğruluğuna kanaat getirecek ve ona ister istemez boyun eğmeyi gerçekleştireceklerdir.

Biz bu noktayı tartışma konusu yapmak istiyoruz. Böylece bilginlerin tefsirlerinde esas aldıkları kelam me¬todunun çerçevesini aşmak istiyoruz. Peygamberin Pey¬gamberliğini ve onun meydan okuyuşla ilgili mucizeye bağlanmasını, bu konuda akıl yolunun ihmal edilişini bir iman ilkesi olarak gören yaklaşımı aşmak istiyoruz.

Biz, bu konulara ayetin tefsiri açısından değinmiş bu¬lunuyoruz. Böylece Kur’an’ın meydan okuyuş şeklini de öğrenmiş bulunuyoruz. Fakat önümüzde duran i’cazınana ilkelerine ve bu konuyla ilgili ileri sürülen iddialara hala değinmiş değiliz. İnşallah bu konuları da ilerdeki tefsir derslerimizde ele alıp inceleyeceğiz.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv