MÜNAFIKLAR – M.HÜSEYİN FADLULLAH
Bu yazı kez okundu.
8 Kasım 2013 14:49 tarihinde eklendi

MÜNAFIKLAR…

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla…

«Kimi insanlar var ki; Allah’a ve Ahiret gününe inandık derler, ama aslında inanmamışlardır. Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatıyor¬lar, ama bunun farkında değildirler. Onların kalplerinde. has¬talık vardır. Allah da bu hastalıklarını artırmıştır. Yalancılık¬ları yüzünden onları acı bir azab beklemektedir. Onlara yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın denildiği zaman, biz yapı¬cı, düzeltici kimseleriz derler. İyi bilesiniz ki Onlar bozgun¬cuların ta kendileridir, fakat bunun farkında değildirler. On¬lara halk nasıl iman etti ise siz de öyle iman edin denildiği zaman, biz hiç beyinsiz ayak takımı gibi iman eder miyiz? Derler. Asıl beyinsiz ayak takımı kendileridir. Ama bunu bil¬miyorlar. Onlar mü’minler ile karşılaştıkları zaman inandık, derler. Fakat şeytanları, elebaşları ile baş başa kaldıkları, zaman: biz sizin yanındayız. Onlarla sadece alay ediyoruz derler. Aslında Onlarla alay eden ve kendilerini azgınlıkları içinde debelenmeye bırakan Allah’tır» ( [14])

Münafıklar… Ümmetin En Tehlikeli Düşmanları

Bu, insanların iman ve küfür meselesi karşısında düşünme ve eylem planında takındıkları üçüncü tavırdır. Bunlar insanların üçüncü bir tipidir. İslam, ilk asrında bunlarla yüz yüze gelmiş veya onların pek çok hilelerine, saptırmalarına, oyunlarına ve kurnazlıklarına tanık olmuş¬tur.

İslam toplumunun gerçekleştirdiği İslami hayatı karıştırmak için başvurdukları içe ve dışa yönelik oyunla¬rına, bu oyunlara ortak olduklarına şahit olmuştur.

Münafıklardan söz eden o ayetleri incelediğimizde on¬ların kişiliğini, karakterlerini ortaya koyan ayetlerin kâfirlerden söz eden ayetlerden daha çok ve daha geniş kap¬samlı olduğunu görürüz. Herhalde bunun sebebi de şu¬dur: Küfür meselesi de iman meselesi gibidir. Bunların her ikisi de kesin birer çizgiyi ifade eder. Çünkü bunlar insanın hayatında akide ve hayat konusundaki tavrını net ve açık olarak ortaya koymaktadır. Artık burada realiteyi karşılamada herhangi bir kompleks söz konusu olmadığı gibi onu dile getirmede de bir çarpıtma yoktur. Dolayı¬sıyla mü’minleri ve kâfirleri hayattaki hareketlerinden tanınmak kolaydır. Yeter ki iman ve küfrün karakterini bilmiş olalım.

Münafıklara gelince; Onlar içlerinde gizledikleri tu¬tum ile insanların önünde açığa vurdukları arasında bir sentez yapmaya çalışan kimselerdir. Yani bunlar çifte standartlı bir hayata sahiptirler. Dolayısıyla onları tanı¬mak ve ortaya çıkarmak da karmaşık bir problemdir. On¬ları tespit edebilmek için sözlerine ve eylemlerine dikkat etmek, Onların hayatlarında ortaya çıkan korku etkenlerini tespit etmek ve genel ve özel hayatlarını kontrol altında tutmakla ancak mümkün olabilir.

Belki de bu nedenle Kur’an-ı Kerim bu kompleks sahibi insan tipini ortaya koyarken daha fazla ayette onlara yer vermiştir. Böylece Onların insanlara yönelttikleri sözlerindeki iki, yüzlülük, kullandıkları sloganlar toplum ha¬yatında takındıkları pratik tavırlar, hep ayetlerde yer al¬mıştır, amaç insanların onları tanımalarını sağlamak, hem şimdi ve hem de ilerde onların zararlarından kurtulmalarını sağlamaktır.

Kur’an Kılavuzumuzdur

İnsanların bu tipini Kur’an-ı Kerim’in ayetferiyle okuduğumuz zaman normal hayatımızda, iman-küfür me¬selesindeki acı mücadelemiz de bu tür insanları pratik olarak görme ihtiyacı duyarız. Zira Kur’anı okumanın de¬ğeri ve Kur’an’i dirilişin karakteri, Kur’an ayetlerini yalnız harfi ve tarihi olarak anlamakla gerçekleşemez. Onu pratik olarak da görmek gerekir. İnsanların gelecek hayatlarında Kur’an’i bir ışık hareketini temsil eden çeşitli olaylarda, şekillerde, mücadelelerde ana meselelerin hep¬sinde, tüm aşamalarda varlığını ve yaşantısını sürdüren gerçeği de görmek gerekir. Çünkü biz Kur’an’la beraber yaşamak istiyoruz. Çünkü Kur’an Yüce Allah’ın insanlar için belirlediği büyük hedefe doğru hayatı yönlendirirken bizimle beraber işte Kur’an okuyuşlarımıza ve Kur’an’ı anlayışımıza hükmetmesi gereken budur. Ancak böylece Kur’an bizim için tertemiz, berrak bir ayna olur. Orada kendimizi ve hayatımızı net biçimde görebiliriz. Onun, âlemlere rahmet ve aydınlık olarak kabul ettiğimiz ayet¬lerinde kendimizi, görürüz. Nitekim Ehl-i Beyt imamla¬rından gelen hadislerde bu noktaya işaret edilmiştir: On¬lar bazı hadislerinde diyorlar ki, Kur’an; güneş, ay, Gece ve Gündüz gibi akıp gider… Hayat gün geçtikçe değiş¬mektedir. Fakat gece ve gündüz aynen kalmakta hayatın hareketine hükmetmektedir. Evren de yenilenmekte, fa¬kat güneş ve ay sürekli olarak aynı kalmakta hayatı ay¬dınlık ışık ve nur1arıyla aydınlatmaktadır.

Şimdi ayeti kerimeleri incelemeye geçebiliriz.

Tahlil Karşısında Bir Örnek

«İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah ve’ Ahiret gününe inandık derler hâlbuki onlar inanmış değillerdir.»

Bu, münafıkların sıfatlarından biridir. Onlar insanla¬ra karşı iman ettiklerini ilan eder ve bunun gereklerini yerine getirirler. Böylece insanlar onların sözlerine ka¬nar, yaptıkları hareketlerle İslam’a bağlı olduklarını zanneder. Onlar da insanların güvenlerini elde eder, hareketlerine güvenle bakar. Arılara karşı güvende olduklarını hissederler, bu da onların daha rahat hareket etmelerini, oyun ve saptırmalarını daha geniş alanlara yaymalarını, tam bir serbestlik içinde hareket etmelerini sağlar.

Bu tür tavırlar küfre dayalı ilkeleri kabul eden bazı insanlar tarafından da ortaya konabilir. Bunlar iman ve İslam şiarlarını sözlerinde birer slogan olarak kullanırlar. Fakat ana ilkelerini küfür ve inkâr temeline dayandırırlar. Artık bu dayanaklarının doğrudan veya dolaylı küfür olması arasında ciddi bir fark yoktur. Onlar imanlı top¬lumun kendilerine güvenmesini sağlamak için bu tür slo¬ganlar kullanır ve onların hayatlarına egemen olmaya ça¬lışırlar.
«Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Fakat On¬lar ancak kendilerini aldatıyorlar. Onlar inanmış değildirler.»

Yani onlar aldatmak isteyen adam gibi hareket eder¬ler, gizli yollar deneyerek hedeflerine varmaya çalışırlar, aldatılan kimseye meseleyi çaktırmamak isterler. Kendi¬lerini, olmadıkları bir halde gösterirler ki güven ve hu¬zura kavuşsunlar. Bu nedenle iman ettiklerini, amaçları¬nın iyi olduğunu söylerler. Fakat Onların çabaları boşa gider. Çünkü Onlar ancak kendilerini aldatırlar. Bu tür eğri yanlış yöntemlerle başarıya ulaşabileceklerini san¬malarıyla aldanmış olurlar. Allah’ın göz açıp kapatmayı, kalplerden geçenleri bildiğine dikkat etmemekle aldan¬mış olurlar. Allah’ın Onların içyüzünü mü’minlere bildi¬rip sakınmalarını telkin edeceğini hesaba katmamakla aldanmış olurlar. İşte bu sapıklığı esas aldığında durumu, kendi arzu ve şehevi duygularını tatmin etmek için çaba sarfeden ve üzerinde bulunduğu yol, içinde gittikçe derin¬leşen sapık insanın durumu gibidir. O’nun bu yönelişi iş¬lerin gerçek yüzünü görmesine ve normal tutumlara yönelmesine yol vermez. Arkadaşlarıyla birlikte izledikleri yolun neden olduğu kötülüklerin sonuçlarını düşünmeden, yöneldikleri taraftan başarıya ulaşacaklarını sanarak yola koyulurlar. İste kendilerinin mü’minler tarafından deşifre olunacağını bilmeyen münafıkların durumu da budur. Onlar kendi tavırlarının, perde arkasında gizli kalacağını zannederler. Fakat iman güneşi onların hem iç ve hem de dış durumlarını apaçık ortaya koyar, farkında olmadan tüm oyunları deşifre olur.

«Kalplerinde hastalık vardır», burada nifak olayı açık¬lanmakta, sebepleri tesbit edilmektedir. Buna göre nifak insanın içini kemiren psikolojik veya manevi bir hastalıktır. Psikolojik bir komplekstir. Çünkü insan bir şeye ya iman eder, ya da iman etmez. Her iki durumda da durum normaldir, sağlıklıdır. Tercihinin gereğini yaşayıp gider. Eğer iman etmişse iman çizgisini sürdürür. Hayatını ona göre düzenler. Eğer mü’min değilse bu sefer küfür onun hayatına bir takım programlar yerleştirir. Bu program¬ların imanla yakından uzaktan hiçbir ilgisi yoktur. Bu, içe dönük duygularda böyle olduğu gibi pratik adımlarda da böyledir. Fakat insanın iman etmeyi reddedip mü’min gibi amel işlemesi, hayatında normal bir tavır değildir. Çün¬kü burada, tabii olan eylemi imanından ve düşüncesin¬den kaynaklanmış olmalıdır, hâlbuki burada tam bir çe¬lişki vardır. Tabii olmayan herhangi bir hareketin insan hayatında bir hastalığın belirtisi olduğunu söylemek için ciddi bir ıspata gerek yoktur. Artık bu hastalığın insanın bedenin¬de olması ile ruhunda veya düşüncesinde olması arasında da bir fark yoktur. İşte bu nedenle Cenab-ı Allah nifakı bir hastalık olarak saymıştır, bu insanın içindeki psikolo¬jik bir kompleksi ifade eder. Çifte standartlı bir hayatın bir şahsiyetin hareket ve tavır olarak içten dışa doğru yansımasıdır. Yani kişinin içi dışına benzememekte dışı da içiyle uyum sağlamamaktadır.

Bu kompleks veya hastalık insanın kendi arzularından kaynaklanmayabilir de. Düşünceleriyle ve tutumla¬rıyla toplumla çelişme durumunun doğurduğu bir korku ve endişeden de kaynaklanabilir. İnsanın özel hesaplarından arzularından da kaynaklanabilir. Kişi, inancı doğ¬
rultusunda tavır koyduğu zaman çıkarının zedeleneceğini hesaplayarak farklı bir tavır içine girebilir. Hayatın her¬hangi bir alanında insanın geçirdiği bir tereddütten bir hayret halinden de kaynaklanmış olabilir. İnsan endişeli olduğundan sağlıklı bir tercih olanağını kullanamayabilir. Kur’an ayetlerinden anlaşıldığına göre nifak kompleksi, İslam çağrısının başlangıcından bugüne dek İslam’ın realitesiyle beraber münafıkların hayatında pratik olarak ya¬şanıp gelmiştir. «Allah da Onlann hastalıklarını artırdı»İnsan, Allah’a izafe edilen bu arttırma eyleminin nedenini soruşturabilir. Acaba Allah bu hastalığı doğrudan mı arttırmayı dilemiştir? Allah nasıl olur da bu münafıkla¬rın içindeki nifakı artıkmak ister. Çünkü Allah hem ni¬fakı hem de münafıkları lanetlemektedir.

Bu sorunun cevabı şöyle olabilir, bu ifade tarzı Kur’ an’da kullanılan diğer ifade tarzlarına aynen benzemekte¬dir. Kur’an’da Allah’a izafe edilen diğer fiillerde olduğu gibi bu fiil de Allah’a izafe edilmiş bulunmaktadır. Bura¬da fiilin Allah’a izafe edilişi eşyanın tabiatı gereği olarak Allah’ın belirlediği doğal yasalar açısındandır, yani bu fii¬lin gerçekleşmesi için gereken şartları ve imkânı hazır¬layan Yüce Allah’tır. Yani sebepleri sebep yapan ve eş¬yaya hükmeden yasaları belirleyen Allah’tır. Fakat bu yaklaşım aynı fiilin insana da izafe edilişine aykırı değil¬dir. Çünkü kendi iradesiyle bu eylemi bizzat gerçekleş¬tiren insanın kendisidir. Akıl ve fikir hareketinden yola çıkarak iradesini bu yönde kullanan insandır.
İşte bu yorumun ışığında ayetleri daha rahat anlıyo¬ruz. Yani onların hayatlarındaki bu kompleks onların ira¬desi ve seçimlerinin sonucu olmaktan öteye geçemez. Çaresiz bir hastalık olarak devam etmesinde iradelerinin ro¬lü büyüktür. Onlar kendi iradelerini bu yönde kullanmış, yaptıkları eylemleriyle o hastalıkların içte ve dışta daha da müzmin hale gelmesine neden olmuşlardır. Bu da has¬talığın daha da artmasını ve alanını genişletmesini sağla¬mıştır. Onların durumu, hastalığını ihmal edip zamanın¬da tedavi etmeyen, buna rağmen hastalığının sebeplerini artırmaya çalışan adamın durumu gibidir. Tabii ki bu ada¬mın bu tavrı hastalığını daha da artırmaktan başka işe yaramaz. Bu, Yüce Allah’ın evrende geçerli kıldığı doğal ya¬saların gereğidir. Bunlar, sağlık ve hastalık konusunda değişmez yasalardır. Hastalığın ve sağlığın bedensel ve¬ya ruhsal olması arasında da bir fark yoktur.
«Bu yalancılıkları, yüzünden onları acı bir azap bek¬lemektedir» Onlar yaşadıkları bu hayatın tüm sorumlu¬luklarıın yükleneceklerdir. Sözde, tavırda ve eylemde iş¬ledikleri günahın, söyledikleri yalanın cezasını çekecek¬lerdir. Kasıtlı ve ısrarlı işledikleri suçun cezasını çeke¬ceklerdir. Olay ne kadar hastalık haline de gelmiş olsa her hangi bir eylemi meşru kılacak nitelikte değildir. Çün¬kü hastalık baştan tercihe dayalıdır. Çünkü onlar böyle bir duruma gelmeyebilirlerdi. Şu anda da ondan vazgeç¬me imkânlarını yitirmiş değillerdir. İstedikleri anda on¬dan kurtulurlar.

«Onlara yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın denil¬diği zaman biz yapıcı, düzeltici kimseleriz derler»

Bu Ayet-i Kerime Münafıkların İslami hayat içinde bir takım işler ve bazı sloganlar atarak iman çizgisini ka¬raladıklarını ve bozgunculuk hareketine akidede, yaş an¬tıda ve ilişkilerde zemin hazırladıklarını gösterebilir. Onların bu alandaki faaliyetleri bazen günah işlemekle ve insanları dolaylı yollarla imandan uzaklaştırmakla gerçekleşiyordu. Nitekim İbni Abbas’tan böyle bir rivayet aktarılmaktadır. Ya da Onlar kâfirlere bir takım eğilim¬ler duymaktaydılar. Böylece İslam’ı horlamaya çalışıyorlardı. Nitekim Ebu Ali de bu görüştedir. Ya da Dahhak’ın belirttiği gibi dini ve Kitab’ı tahrif etmeye uğraşıyorlar¬dı. Onların bu tavırları müfessirlerin belirttiği gibi daha başka şekillerle de gerçekleşmiş olabilir. Açık olan odur ki bu tür yorumlar Peygamber’den aktarılan dini bir hükümden gelmemektedir.

Sadece münafıklardan sözeden bazı ayetlerden yola çıkılarak onların Peygamber’e karşı nasıl bir tutum izledikleri belirtilmeye çalışılmaktadır. Onun için münafıkların bu tür girişimlerini herhangi bir eylem grubu ile sınırlandırmak mümkün değildir. Onların yaptığı menfi çalışmanın genel olarak İslam düşüncesine ilişkin boyutları verilmeye çalışılmaktadır.

Bunun ışığında diyebiliriz ki, Ayet-i Kerime nifak hareketinin toplum içindeki bütün çalışmalarını, her alanla ilgili olumsuz tutumlarını kapsamına almaktadır. Onların bu faaliyetleri ilk etapta yapıcı nitelik arzetse de hedef¬leri, etkenleri ve yöntemleri açısından bozgunculuğa iten çalışmalardır. Münafıkların bu anlayışı ve faaliyetleri bugün pek çok kimsede görülen ve herhangi bir toplumda düzeltme ve yapıcı faaliyet adı altında yürürlüğe konan anarşik ve teröre yönelik akımlarda da gözlenebilmektedir. Bunlar toplumu kökünden söküp atmak ve re aliteyi değiştirmek için anarşiyi ve zorbalığı meşru görmektedirler. Aynı şey; kötülük, çözülme, her türlü arzu ve istekler, özgürlük çağrıları ve çalışmaları ile ortaya çıkıp toplumu bu tür eylemlere çağırmaya çalışan akımların, bu yaptıklarını; donukluğu yok etmek, insanın iradesini psi¬kolojik komplekslerin etkisinden kurtarmak ve özgürleş¬tirmek, bireyin ve toplumun hareketlerinde bir takım ak¬saklıklara neden olan psikolojik hastalıkları önlemek ama¬cını taşıdıkları izahı ile gizlemeye çalışan çevreler için de geçerlidir. Bu hüküm, dekolte kıyafetleri ve belli bir amaç taşıyan çıplaklığı çeşitli bahanelerle topluma kabul ettir¬meye çalışan kesimler için de geçerlidir. Onlar bu tür ça¬lışmalarla insanı psikolojik açıdan sağlığa kavuşturduk¬larını ve iç kompleksIerden kurtardıklarını paravana ola¬rak kullanırlar.

Giyinme özgürlüğü hareketinin psikolojik bazı tahlil¬lerinde elbisenin mümkün olduğu kadar kısaltılmasının şu şekilde yorumlanması ilginçtir: Mesele sırf elbisenin kı¬saltılması meselesi değildir. Sorun kadının düşüncesi ve yaşantısında, hayat hareketinde kadının içe dönük psiko¬lojik engellerini ortadan kaldırmaktır. Herhangi bir ör¬tünme çeşidini kaldırdığımızda ya da elbiseyi biraz daha kısalttığımızda kadının psikolojik bir engelini, manevi bir kompleksini ortadan kaldırmış oluruz. Onlar, dâhili çö¬zülme meselesini dünyadaki özgürlük sorunuyla ilişkin olarak ele almaktadır. Fakat bu değerlerin kendisine dayandığı manevi, ahlaki ve sosyal ilkelere, dinin kendisine çağırdığı ve uyulmasını istediği yasalara ve ilkelere hiç yer vermemekte ve onları gözönünde bulundurmamak-tadırlar. İşte bu temel ilkeyi gözönünde bıılundurduğu¬muzda Ayeti daha rahat anlayabiliriz. «Onlara yeryüzün¬de bozgunculuk çıkarmayın denildiği zaman biz yapıcı, düzeltici kimseleriz derler». Hâlbuki biz onların bozgun¬culuk yaptıklarını gözlerimizle görüyoruz, fakat bunlar Onun felsefesini yapmaya çalışıyor, yapıcılık vasıflarını kendilerine yakıştırmak için yollar arıyorlar. Onlar dün¬yadaki geleneksel değerleri değiştirmeyi amaçladıklarını ileri sürerek kendilerine yapıcı, düzeltici payesini yakıştırmaya çalışıyorlar.

Ayet-i Kerime kendi üslubuyla açıklıyor ki, Onlar bu iddialarında kesin bir görüşe sahip değillerdir. Fakat onlar kendi arzularını gerçekleştirmeye çalışıyorlar, dolayısıyla sorunu gerçekçi bir anlamda çözüme kavuşturmakla uğraşmıyorlar. Çünkü Onlar hayatta kesin, gerçekçi bir tavır takınmaya yanaşmıyorlar. Toplumun temel ilkelerini yıpratmak ve yıkmak için dolambaçlı, gizli yollar arıyorlar.

Böylece toplumun bu ana temellerinden kaynaklanan kapsamlı mesajı saptırmanın yollarını arıyorlar.
Kur’an-ı Kerim bunların fikri realitesini deşifre et¬mekle onların konumlarını kesin bir şekilde belirliyor ve yapıcılıkta ne kadar tutarlı (!) bir yol izlediklerini ortaya koyuyor. «İyi biliniz ki, Onlar bozguncuların ta kendileridir». Bireylerin ve toplumların hayatlarında bıraktıkları kötü etkiler, attıkları kötü sloganlar ve işledikleri çirkin eylemlerle bozgunculuğu yaymaktadırlar. «Fakat bunun farkında değildirler». Çünkü Onlar değerlere ilişkin temiz bir atmosferi de yaşamıyorlar. Dolayısıyla, böylesine işledilderi eylemlerin kötü sonuçlarını bilemiyorlar. Nesnelerin reel ölçülerine göre olayı değerlendiremiyor¬lar. Onlar, kendi arzularına ve şehvetlerine öyle delicesine bağlanmışlardır ki her türlü ölçüyü kötü değerlere ulaşmak için, realiteyi değerlendirmek ve tahlil etmek için kullanıyorlar.

«Onlara halk nasıl iman ettiyse siz de öyle iman edin denildiği zaman biz hiç beyinsiz ayak takımı gibi iman eder miyiz? Derler». İşte bu, münafıkların en önemli karakterlerinden biridir. Onlar kamuoyunu, büyüklük taslamakla, onlara karşı Üstünlük iddiasında bulunmakla karşılayarak; onları, düşünce seviyeleri, iman yapıları ve hayat yolları açısından horgörürler. Çünkü onlar kendilerini düşünce ve akıl düzeyi olarak diğer insanların düzeyinin üstünde farzederler. Özellikle tartışmalarını sağlayan bir kültüre sahip oldukları zaman bu iddiayı daha rahat bir şekilde ileri sürerler. Tartışmaya girerler olayları çözümlemeye, yorumlamaya ve değerlendirmeye çalışmak için dillerini harekete geçirirler. Bilimsel terminolojiye dayanarak ahkâm keserler. Böylece sözleri biraz da bilimsellik kazanmış olur. Yine bazı çevreler, sosyal nitelikli problemleri normal şartları içinde değil kendi anlayışları çerçevesinde ele almakta ve bunların düşünce ile inançla hiçbir ilgisi olmadığını düşünerek değerlendirmeye çalışmaktadırlar. Bu problemleri, insanları Allah’a bağlayan ve iman etmeye sevkeden dini ve evrensel gerçeklerle izah etmeye kalktığımız zaman da onlar, «bu yaklaşım bilimsel değildir» deyip işin içinden çıkmaktadırlar. Bizim yaklaşımlarımızı halk kitlelerinin yaklaşımı olarak nitelemekte, onun basit bir düşünce, inanç olduğunu ileri sürmekte ve bu yaklaşımların, bilim ve felsefenin uzmanları tarafından ileri sürülen düşünceler olmadığını söylemektedirler.

Herhalde tertemiz insanın fıtratından rahatlıkla ve kolaylıkla coşup gelen imana çağrılan münafıkların kapıldıkları hava da bu türden bir hava idi. Yani onlar, imanın dayandığı ana ilkelerin sağlam düşüncelere dayanma¬dığını, aksine rahat ve net bir şekille ortaya çıkan vicdani bir düşünceye dayandığını ileri sürüp, «biz böyle basit bir şekilde İman etmeyiz» diyorlardı. Çünkü bu, yaşam tarzında ne tür ilkelere dayandıklarını bilmeyen halk kitlelerinin imanıdır. Ayet-i Kerime onların, İmanın aslını de¬ğil türünü reddettiklerini de gösterebilir. Çünkü bu ayet¬lerden anlaşıldığına göre onlar ilke olarak imanı kabul et¬tiklerini söylüyorlardı. Fakat Yüce Allah onların bu boş büyüklenmelerini ve yalancı böbürlenmelerini, üstünlük taslamalarını deşifre etmiş, onların tavırlarını, hareketle¬rini, konumlarını göz önünde bulundurarak düşünce ve ey¬lem planındaki realiteleriyle diğer insanlardan daha çok kendilerinin beyinsiz olduğunu pekiştirmiştir. «Asıl be¬yinsiz ayak takımı kendileridir.» Çünkü beyinsiz; zayıf ira¬deli, cahil, yararını ve zararını ıyi bilemeyen kimsedir. İşte onların, cehalet ve düşünce zayıflığını somutlaştıran içteki küfre bağlılıklarıyla iman alddesinin sağlam ilke¬leri arasında kesin bir tercih yapamamaları, onların be¬yinsiz olduğunu pekiştirmektedir. Çünkü onların bu ey¬lemleri kendilerini hem dünyada, hem de ahirette fela¬kete götüreceği halde onlar bunu kestirememektedir. Özel¬likle böyle çifte standartlı bir hayata yönelmeleri, içle¬rindeki küfürlerinin deşifre edilmesinden duydukları endi¬şenin içlerinde sürekli, bir rahatsızlığa neden olması ve münafık eylemleriyle bunu gizlemeye çalışmaları da be¬yinsizliklerini ortaya koyrnaktadır. Onlar düşüncelerinde ve hareketlerinde gerçekten beyinsizlik yapmaktadırlar. «Ama bunu bilmiyorlar». Çünkü Onlar bilimin, marifetin geniş ufuklarına açılmıyorlar. İşlerin gerçek sonuçlarına varmak istemiyorlar. Bilimin değerinin, gerçeği yansıt¬masında olduğunu idrak edemiyorlar. İşin sonunda bu bilimsel verilen sağlıklı fıtrat ve vicdanın sağduyusu ile bağdaşması gerektiğini düşünemiyorlar. Böyle olma¬yan delile dayalı bir sonucun vicdani bir temele dayan-mayacağını, marifet sahasında değerli bir gerçeği temsil etmeyeceğini idrak edemiyorlar. Böylece anlaşılıyor ki, fıtri iman, değişmez, sağlıklı bir temele dayanan tertemiz inancı sembolize etmektedir. Öte yandan, fıtratla uzaktan yakından ilgisi olmayan inançların sağlıklı bir te¬meli olamayacağını bilemiyorlar. Bu nedenle biz fıtri imanı, berraklığı ve netliği ile imanı temsil ettiğinden dolayı saygı ile karşılıyoruz. Onlar tartışmanın ve bilim¬sel mücadelenin yolunu bilmeseler de onların bu iman¬ları saygı duyulmaya layıktır.

Burada ayetlerle ilgili şöyle bir soru sorulabilir: «On¬lara yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın denildiği zaman biz yapıcı, düzeltici kimseleriz derler iyi bilesiniz ki on¬lar bozguncuların ta kendileridir, fakat bunun farkında değildirler» ayetinde neden «İyi bilesiniz ki Onlar boz¬guncularm ta kendileridir, fakat bunun farkında değil¬dirler» denilerek onların bu bozgunculuk sıfatına farkın¬da olmadan sahip oldukları ifade edilmiş, arkasındaki ayette ise, «asıl beyinsiz ayak takımı kendileridir. Ama bunu bilmiyorlar» denilerek bu beyinsizliği bilmedikleri ifade edilmiştir? Neden bu sıfatların yeri değiştirilme¬miştir? Ya da bu iki ayet aynı sözlerle neden ifade edilmemiştir?
Cevap: Herhalde bunlar arasındaki farkın şu olması gerektir; bozgunculuğun ortaya çıkarılması meselesi düşünceye dayalı bir problem değildir. Aksine bilince ve gözleme dayalı bir problemdir, Yani bunlar eziyet ve lez¬zetin kaynaklarıyla karşılaştığı zaman bu acı ve lezzetin tamamından yararlanabilirler. Çünkü bozgunculuk, haya¬tın genel ve özel konularında hayatın pratik seyrini boz-mak demektir. Bunun farkına varabilmek için konuyu bilinçli bir şekilde kavramak yeterlidir. Fakat hisleri ve duyguları değişenler ve bozgunculuğun havasında boğu¬lanlar ise onu tamamiyle farkedemezler. Bunlar bedenlerindeki duyarlılıklarını yitirmiş, duyu organları dondurulmuş, insanın artık acıyı duymaması gibi bir konuma gelmişlerdir.

Beyinsizlik meselesine gelince: Bu, düşünce ve anlayışla ilgili bir problemdir. Kişinin karını zararını farketmesine ilişkin bir olaydır. Karşılaştığı problemlerde, girmiş olduğu ilişki ve uygulamalar da ortaya çıkar.

Bunun deşifre edilebilmesi için bilimsel boyutlarda bir bilgiye ihtiyaç vardır. Ancak bu şekilde insanların hayatları, sağlıklı ölçülere göre harekete geçebilir. Bu konudaki dengenin yapısını bilmeyenler ise tabii olarak tüm bunlara karşı konumlarını da tesbit edemeyebilirler.

«Onlar, Mü’minler ile karşılaştıkları zaman inandık derler. Fakat şeytanları, elebaşlarıyla başbaşa kaldıkları zaman biz sizin yanınızdayız, onlarla sadece alay ediyoruz derler». Onlar iman ettiklerini söylüyorlar Mü’min’ler gibi namaz kılıyor, oruç tutuyor ve diğer görevlerini yerine getiriyorlar ki toplumsal güvenlerini elde etsinler ve hedeflerine doğru yol alsınlar. Sonra şeytan ka-rakterli topluluklarına gidip gizlice onlarla buluşuyorlar, temel çizgilerinin onlarla beraber yürümek olduğunu perde arkasından söylüyorlar, Mü’minlerle beraber yaşamalarından doğacak kuşkuları bertaraf ediyorlar. Bu yaptıklarını temize çıkarmak için Mü’minlerle alay ettiklerini, Onların herşeyin dış görünüşünü kabul etmelerini, işin iç taraflarına nüfuz edemeyişlerini bir basitlik olarak değerlendirip onları sömürdüklerini söylüyorlar. Bu halleriyle Mü’minlerin, düşmanlarının tuzaklarına kolaylıkla düşebileceklerini, düşmanların işlerini kolaylaştırdıklarını dostlarına anlatıyorlar.

Bu ayetlerin hükmü, politik olan ve olmayan bir takım akımlarla irtibat içine girip onlara katılan, fakat aynı zamanda normal Mü’minlerle karşılaştıklarında onları aldatmak, onların özel ve genel hayatlarına nüfuz etmek için kendilerinin Mü’min olduğunu söyleyenler için de geçerlidir. Bunların, imanla ve Mü’minlerin maslahatlarıyla uzaktan yakından ilgisi bulunmuyor. Çirkin hedeflerine varmak için böyle çifte standartlı bir tavır takınıyor¬lardı. Fakat kendi özel meclislerine gittiklerinde çirkin kahkahalar patlatıyor; Mü’minlerle, Mü’minlerin ibadetleri ve sözleriyle eğlendiklerini, onlarla alay ettiklerini çeşitli şekillerde dile getiriyor, tiksindirici alaylara ve hakaretlere başvuruyorIardı.

Kur’an-ı- Kerim, İslam’ın ilk asırlarında yaşanan canlı örnekleri önümüze getirmektedir. Böylece, içinde yaşadığımız toplumların, içinde gözlerimizi açtığımız toplumların yapısını kavramamız ı sağlamaya çalışmaktadır. Bu örneklerle, toplum içinde başkasıyla ilişkiye geçtiği¬
mizde gevşek davranmamamızı, sürekli olarak onlara karşı uyanık hareket etmemiz gerektiğini hatırlatmakta¬dır. Bu metoda göre biz insanlara karşı bilgiye dayanma¬dan hüküm vermeyecek, fakat onları tam güven ve gönül huzuru ile tanımadan işlerimizi teslim etmeyeceğiz. Bu konuda, normal ilişkiler ile liderlik ilişkileri arasın¬da herhangi bir fark yoktur. Toplumun gözüne girmek için yapılan çalışmaları da bu ilkeye göre değerlendir¬mek gerekir. Tüm bu alanlarda, ilişkilerde ve önderlik makamında sosyal hayatımıza girme çalışmalarında önem¬li bir konumu bulunan, ciddi bir görevi bulunan bütün şahısların arka taraflarını, arkasındaki güçleri de göz önünde bulundurmak zorundayız. Onları harekete geçiren politika ve düşüncenin ana ilkelerini kavramak zorundayız. Biz beraber yaşadığımız bireylere karşı mücadele eden satılmış şahsiyetlere dönüşmek istemiyoruz. Biz realiteyi gerçek bir şekilde kavrayan ve buna göre konumunu belirleyen ümmet olmak istiyoruz. Buna göre biz ancak başlarını ve sonlarını ortaya koyduğumuz bir yola girebiliriz. Biz liderliğimizi ve eğer varsa sırlarımızı ancak pratik olarak denemeden geçirdiğimniz, içe yönelik yapısını araştırdığımız ve iyi sonuçlara vardığımız şahsiyetlere verebiliriz. Ta ki böylece kurumlarımız sağlıklı bir temele otursun, sarsıntıya uğramasın, tahrif edilmesin ve başkası tarafından sömürülmesin.

«Aslında onlarla alay eden Allah’tır.» Onlara, bu hi¬leIerinin Mü’minler tarafından yutulduğunu ve bu çifte standartlı kişiliklerinin deşifre edilmeyeceğini düşünme¬lerini sağlayan Allah’tır. «Ve kendilerini azgınlıklar için¬de debelenmeye bırakan Allah’tır.» Onları anında cezalandırmayan, güvenle yollarına devam ettiklerini hisset¬tiren, planlarında, hilelerinde tezgâhlarında bu içe dönük şahsiyetleri ile dış tutumları arasında debelenip durma¬larına, bu alanda güvenle çalışmalarına izin veren Allah’ tır. Hâlbuki Onların bu tutumları gerçekten eğlencelidir. Gülünçtür. Hangi tutum, toplum içinde ürkek fare gibi hareket eden, herhangi bir hareketinden dolayı cezalan¬dırılmaktan korkan, tesbit edilcek bir suçundan dolayı endişe eden münafıkların tutumundan daha alaya müsait, eğlence edinmeye elverişli olabilir. Sonra onun tutumu zaten ikiyüzlüdür. Tavrının ortaya çıkmasından, olduğu gibi anlaşılmasından, sonuçlarının ortaya çıkmasından en¬dişe etmektedir…
Burada şöyle bir soru gelebilir: Ayet alay etme fiilini Allah’a izafe etmektedir. Hâlbuki bu O’nun yüce azame¬tiyle bağdaşmayan bir eylemdir. Çünkü alay etmek bir çeşit aldatmadır. Zira alay eden, sözünü ciddi söylediği imajını verirken öbür taraftan bir takım el, yüz hareke¬tiyle alay ettiğini hissettirmeye çalışır.

Cevap: Burada ifade, başkasının sözlerini aktarmaya yöneliktir. Olduğu gibi anlaşılmaya müsait değildir. Ni¬tekim şu ayet de bunun gibidir.

«Buna göre size saldırana, size saldırdığı kadar, siz de saldırın»( [15]) Saldırıya bir benzeriyle karşılık vermek, saldırana karşı saldırmak demek değildir. Çünkü saldırı, kişinin haksız bir şekilde savaşa girmesidir. Burada ifade benzerliği, bu eylemin de diğer eyleme benzediğini ifa¬de etmek içindir. Yani burada sert ve katı davranılacak ve insanlara acı tattırılacaktır. İstihza (alay) kavramında-ki mesele de bunun gibi olabilir. Çünkü alay sözcüğü horlamayı ve saldırmamayı ifade eder. Burada sanki Yüce Allah onların azgınlıklarını arttırmak suretiyle onlarla alay etmiş olmaktadır. Nitekim bazı insanların dalga geçmek amacıyla saygı belirten ifade tarzı kullandıkları çokça gö¬rülmektedir.

Burada Yüce Allah’ın onların azgınlıklarını arttıra¬rak, bu azgınlık içinde debelenmelerini sağlaması ifade¬sine takılmak mümkündür. Fakat bu ifade iki yönlüdür. Bir yönü olumlu, bir yönü olumsuzdur. Azgınlığını artır¬mak, kişiyi çeşitli yöntemlerle bu işe daha derinlemesine cesaretlendirmeyi ifade edebilir. Yani burada insan istemekte, ona doğru hareket etmekte ve bu yola girmiş ol¬maktadır. Azgınlığı artırmak kendisinin daha fazla zu¬lümlere uğramasını engellemekle de gerçekleşebilir. Allah onu bu eylemden alıkoymakla, onun bu yolda yürüme¬sini sağlayan gücünü elinden almakla da daha fazla zulme uğramaktan kurtarabilir. Herhalde Ayetten amaçlanan da budur. Çünkü Allah Onların bu eylemlerini sürdür¬rnelerini ölümle veya başka engelleme vasıtalarıyla engelleyebilirdi. Fakat Allah onları engellememiş, onları ken¬dileriyle başbaşa bırakmış, realiteyi, özgürlük ve seçim hakkını kendilerinin kullanmasına izin vermiştir. Bunun sonucu olarak: onlar ellerinde bulunan imkânları kulla¬narak azgınlıklarını artırmışlar ve onun içinde debelenip gitmişlerdir… Fakat bu, insanın küfründe, imanında, sa¬pıklığında ve hidayetinde özgür olduğu şeklindeki inancımıza aykırı düşmez.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv