NİFAK  –  M. HÜSEYİN FADLULLAH
Bu yazı kez okundu.
8 Kasım 2013 14:52 tarihinde eklendi

NİFAK

KESAT BİR TİCARET, KÖTÜ BİR SON… VE DAHA BÜYÜK OLAN ALLAH’IN GAZABI

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla…

«Onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın alan kimseler¬dir. Bu yüzden yaptıkları ticaretten kazanç elde etmemişler ve hidayete ermemişlerdir. Onların durumu karanlıkta ateş yakan kimse gibidir. Ateş etrafını aydınlattığı zaman Allah onun aydınlığını gidererek, kendisini, hiçbir şey göremeyeceği koyu bir karanlıkta bırakır. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler bu yüzden geri dönmezler. Ya da Onların durumu koyu bulutlu, şimşekli ve gürültülü bir gökyüzünün yağmuruna tutulmuş ölüm kor¬kusu içinde yıldırımlara karşı parmaklarıyla kulaklarını tıka¬yan kimselere benzer. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatır. Şimşek Onların görme yeteneğini nerede ise alıverecek. Çevrelerini aydınlatınca şimşeğin ışığı altında yürürler. Fakat üzerlerine karanlık çökünce oldukları yerde kala kalırlar. Allah dileseydi, Onların işitme ve görme yeteneklerini büsbütün giderirdi. Hiç kuşkusuz Allah her şeye gücü yetendir. Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratmış olan Allah’a kulluk ediniz ki Allah’ ın azabından korunasınız. O ki, size yeri döşek, göğü tavan yaptı ve gökten su indirip onun aracılığı ile size rızık olarak topraktan çeşitli ürünler çıkardı. O halde O’na bile bile eşler koşmayınız» ( [16])

Bu, Gerçeğe Dayanan Bir Tasvirdir… Gerçekten Alınan Örnek Bir Derstir

Belki de bu Ayet-i Kerimeler daha önce onların karakterlerini belirleyen ayetlerin ardından, onların yaptığı işlerin sonuçlarını ortaya koymaktadır. Bu¬nunla insana, onlardan uzaklaşması gerektiği, onların ha¬yatta izlediği yola kapılmamaları, kötü sonuçlara neden olan böyle bir hayata iltifat etmemeleri gerektiği bildirilrnek istenmiştir.

Onlar, ikiyüzlülüğe dayalı planlarında ve hayatla¬rında sapıklığı satın almışlar, yolun çirkeflerinde ve sü¬rekli değişen çölün kumlarında gittikçe batmışlardır. Ora¬da hedefe gidecek her türlü işareti kaybetmiş ve bütün planlarını yitirmişlerdir. Buna bağlı olarak, insanlara yolun başlangıcını ve sonunu hiçbir eğriliği ve sapıklığı bu¬lunmayan değişmez bir çizgide gösteren hidayeti de ter¬ketmişlerdir.

Burada Kur’an-ı Kerim’in bu Ayetle ve başka Ayet¬lerinde kullandığı «Satın alma» kavramı üzerinde biraz durmak gerekir. Ayetlerden anlaşıldığına göre «satın al¬ma» insanın, hayatında işlediği iyilik ve kötülük sonuçla¬rına dayanan her türlü eylemini kapsamaktadır. Yani in¬sanın tüm yaptığı işler hayatta bir ticaret niteliğindedir. Özel ve genel yapısında kar ve zarara elverişli birer ey¬lemdirler. İnsanın ortaya koyduğu her hareketin ifade ettiği her sözde, kar ve zarar söz konusudur. İnsan bazı ey¬lemleriyle kendisini, gidişatını ve hayatını satın alabilir. Yeter ki bu eylemi iyi sonuçlar doğursun, hayatını ve gi-dişatını iyi tarafa sevketsin. Bu konuda maddi düzeyi ile manevi düzeyi arasında fark yoktur. Hatta insanın, canını ve malını karşılıksız olarak feda ettiği durumlar bile bu alana girer.

Çünkü burada eylem yine karşılıksız kalmaz. Fakat buradaki karşılık Mü’minler için ahirette verilecektir ve onları genel olarak, psikolojik olarak rahatlatacaktır. Bununla ilgili birtakım ayetleri burada örnek olarak vermeyi uygun görüyoruz.
«Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşı¬lığında satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, öldürülürler. Bu, Allah’ın üzerine bir boçtur. Gerek Tevrat’ta, gerek İncil’de, gerek Kur’an’da Allah’tan daha çok ahdini yerine getiren kim olabilir? O halde O’nunla yaptığınız bu alış verişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu, büyük kurtuluş¬tur» ( [17])

«Kimi insan da her iki benliğini Allah’ın rızasını kazanmaya adar. Hiç kuşkusuz, Allah kullarına karşı çok şefkatlidir»( [18])

«Ey iman edenler, size, sizi acı azabdan kurtaracak bir tiçaret göstereyim mi? Allah’a ve Resulüne inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz sizin için en iyisi budur. Böylece Allah sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan Cennetlere, Adn Cennetlerinde hoş konutlara koyar. İşte büyük kurtuluş budur.»( [19])

Böylece hayatın tamamı, tüm alanlarında ve tüm mücadelelerinde ya Allah’la, ya da şeytan ile bir alışveriş eylemine dönüşür. İnsan ne verirse mutlaka onun bir kar¬şılığı vardır. Eğer sonuçlar iyi ise, satıcı ve alıcının yara¬rına ise bu alışveriş kar getirir. Eğer bu her ikisinin de yararına değilse, alışveriş zarara neden olur. İşte bunun ışığında bu münafıkların ne tür bir ticaret yaptıklarını da¬ha rahat anlayabiliriz. Onlar hem dünyada, hem de ahiret¬te kendilerini zarara sokacak bir şeyi satın almış veya öy¬le bir tutum takınmışlardır. Kendi elleriyle kendilerini sonsuz bir hayrete ve yıkılmışlığa itmişlerdir. Bunun kar¬şılığında hem dünyada ve hem de ahirette kendilerine kuvvet, kurtuluş ve’ ruh sağlığı bahşedecek doğru yolu bırakmışlardır. Dolayısıyla yaptıkları ticaret umdukları karı kendilerine sağlayamayacaktır. Aynı zamanda onlar, yollarını da şaşırmışlar, sürekli bir şaşkınlığa ve daimi bir karışıklığa müstehak olmuşlardır. Allah tarafından gönderilen manevi ışığın kaynaklarından sürekli olarak, Mü’minlerin kalplerine akan nuru ve aydınlığı engelleyen bir iç karanlığa, bunalıma düşmüşlerdir.

Allah’a davet yolunda çaba sarfeden Mü’minlerin Al¬lah’a davet alanında Kur’an’ın kullandığı bu yöntemi gü¬zelce kavramaları gerekmektedir. Davetçiler dünya haya¬tını, kar ve zarar açısından yaptıkları hesaplara göre de¬ğerlendiren insanlarla karşılaşacaklardır. Bu durumda onların, bu arzularını Allah’ın çizgisiyle uyum sağlayacak bir şekilde kanalize etmeleri ya da onları bu çizgiden uzaklaştırmaları söz konusudur. Davetçiler sapıklığın olumsuzluklarını, hidayetin de dünya hayatındaki fonk¬siyonunu ciddi bir şekilde incelemelidirler. Ondan sonra insanları ahiret yurdunun problemlerine yöneltmeli ve bu alanın da diğer alanlar gibi kar ve zarar hesaplarına dayanan bir hayat olduğunu kavratmalıdırlar. Bunu söz ko-nusu hayatın kesin bir çizgisi şeklinde sunmalıdırlar. Nitekim Cenab-ı Allah da birtakım Ayet-i Kerime’lerde bu kar ve zarardan sözetmektedir:
«De ki: ziyana uğrayanlar kimlerdir? Kıyamet günü hem kendilerini hem de ailelerini ziyana sokanlardır. Dikkat edin, işte bu apaçık bir ziyandır» ( [20])

«… Ve inkâr edenler cehenneme sürükleneceklerdir ki, Allah murdarı temizden ayıklasın ve bütün murdarları birbiri üzere koyup yığsın da hepsini cehenneme atsın. İşte ziyana uğrayanlar onlardır.» ( [21])
Cenab-ı Allah bize, ahiret kurtuluşu konusunda, bir kurtuluş kriteri olarak sözetmektedir. Şöyle ki:
«Herkes ölümü tadacaktır. Kıyamet günü mükafallarınız size eksiksiz olarak verilecektir. Kim ki hemen ateşin elinden kurtarılır da Cennet’e sokulursa işte o kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı aldatıcı zevkten başka bir şey değildir.» ( [22])

«Allah, inanan erkeklere ve kadınlara altlarından ırmaklar akan içinde ebedi kalacakları cennetler ve And Cennetlerinde güzel meskenler va’detmiştir. Allah’ın rızası ise daha büyüktür. İşte büyük kurtuluş budur.» ( [23])
Davetçinin Kur’an düşüncesinden hareketle insanlara Ahiret kazancını ve Ahirette hüsrana uğramayı canlı bir şekilde tasvir etmesi gerekir. İnsanlar bu tasvir karşısında meselenin gerçekten en azindan dünyanın karı ve zararı kadar önemli olduğunu kavramalıdır, hatta ahiret kar ve zararlarının daha önemli olduğunu idrak etmelidir. Bu yöntem Kur’an’ın hedefiyle ilgi kurma açısından her¬ halde daha etkili bir yöntemdir. Davetçiler bu çalışmalarıyla insanları ahiret yurdunun havasına çekmeli dünya hayatının her alanında bu hayatı göz önünde bulundurmalarını sağlamalıdırlar. Böylece insanlar yaşam tarzlarında ruhi tesirlerin atmosferine girecek Allah’ın yardımıyla dini coşkuları hayatlarında pratiğe aktarmaya çalışacaklardır.

Ayetlerin Işığında Münafıklarm Durumu

Daha sonra sure münafıkların tablolarını, şaşkınlıklarını, yıkılmışlıklarını ve umutlarının suya düşüşlerini tasvir etmeye geçmektedir. Onların iç dünyasını gözle görülebilecek şekilde tasvir ettikten sonra, ikinci olarak bu alana yönelmektedir. Onların hayattaki realitelerini, yaşadıkları olayları izah ederek ve örnekler vererek açıklamaya çalışmaktadır. Bu yöntem Kur’an’ın çoğu zaman soyut konuları açıklarken başvurduğu etkili bir yöntemdir. Bu örneklerle mesele daha net ve canlı bir şekilde ortaya konulmaktadır. Kur’an soyut şeyleri açıklarken maddi örneklerle meseleyi izah eder; göze, vicdana ve bilince etki edecek, onları sarsıp harekete geçirecek bir tasvir metodu kullanır. Böylece mesele insanın gönlünde daha derin bir düşünceye dönüşmekte ve insanın vicdanına daha yakın bir hal almaktadır. Somut örneklerle izah edil¬mesi konunun daha net biçimde anlaşılmasını sağlamak¬tadır. Çünkü somut şeyler insanın hayatı üzerinde ma¬nevi şeylerden daha fazla etkili olmakta ve onun benliği üzerinde daha derin tesir bırakmaktadır. O’nun içindir ki, bu tasvir yöntemi çocukların eğitiminde tercihe şayan bir eğitim yöntemidir Çünkü çocuklar, soyut şeyleri somut şeyler örnek verilmeden anlayacak kapasitede değildirler. Çocuk, gördüğü ve yaşadığı örneklerle o soyut konuyu muhakeme ederek anlamaya çalışır. Örnek vermek sure¬tiyle insanın zihnine ve ruhuna yerleştirilmek istenen dü¬şünceye nakşedilmek istenen yakınlığıyla pratik bir şonu¬ca da dönüşebilir. Kur’an-ı Kerim’in pratik hayatta ya¬şanan gözle görülen örneklerle onların iç dünyasını orta¬ya koymaya çalışmasının sırrı şudur; Cenab-ı Allah, hak batıl konusunda insanları bu tür sapık yönelişlerden uzak¬laştırmak istemiştir. Burada kullanılan yöntemde olayın çirkinliği ve nefret edilecek yönleri, olabildiğince geniş ölçüde somut örneklerle ortaya konmakta, bu karanlık, boğucu ve katı atmosferden tiksindirilmeye çalışılmakta¬dır.

Cenab-ı Allah münafıkların durumlarını tabiattan aldığı iki somut örnekle tasvir etmiştir:
Birinci örnek, Yüce Allah’ın şu sözlerinde yeralmaktadır;

«Onların durumu karanlıkta ateş yakan kimse gibidir. Ateş etrafını aydınlattığı zaman Allah Onun aydınlığını gidererek, kendisini, hiçbir şey göremeyeceği koyu bir karanlığa bırakır. Onlar sağır, dilsiz ve kördür/er bu yüzden geri dönmezler.»

Kendini karanlık bir sahrada düşün. Orada hiçbir ay¬dınlık parçası yoktur. Uzaktan şeffaf ve güzel mehtabıy¬la kumların üzerine dökülen Ay ışığı, bir mehtab söz konusu değildir. Uzaktan coşup gelen karanlığın etrafını, yine uzaktan gelen beyaz aydınlığı ile parlatan, utangaç¬lığı ve mahcubiyetiyle kucak açan yıldızlar da yoktur ki kişinin önündeki yolun hiç olmazsa bir kısmını aydınla¬tabilsin. Senin önünde karanlıklarla kuşatılmış karanlıklardan başka bir şey yoktur… Sonra… Sen birdenbire bir ateş yakmayı başardın. Ve ateşinin alevleri havaya yük¬seldi, etrafını, yolunu ve bulunduğup yeri aydınlattı. Son¬ra bir rüzgar ateşini söndürdü. Ortada kopan fırtına sonu¬cu, yakmaya çalıştığın ateş birden kül oluverdi. Hedefe yaklaşma amacıyla girişilen bu eylemin umutsuzluk ve perişanlıkla sona ermesiyle, insanın psikolojisi üzerinde ne kadar olumsuz etki bırakacağını düşün. Ümitsizlikten sonra bir aydınlığa kavuşan ve fakat bu aydınlığı acımasız bir şekilde söndürülen adamın durumundan daha kötü durum ne olabilir? Adam aydınlığa muhtaç olduğu hal¬de bu aydınlığı elinden alınmaktadır.
İşte bu; kuşkudan, şaşkınlıktan başıboşluktan, darmadağınıklıktan oluşan karanlıkların içinde yaşayan mü¬nafıkın halidir. Onun durumu da küfrü, inkarı ve reddet¬meyi yaşayan diğer insanların haline tıpa tıp benzemek¬tedir. Sonra Allah’ın Peygamberi’ne indirdiği nur gelmiş Onlara yollarını göstermeye, hedeflerini belirlemeye, ken¬dilerini şaşkınlıktan, darmadağınıklıktan ve başıboşluk¬tan kurtarmaya çalışmıştır. Onlara gönül huzuru ve net¬lik kazandıracak bir görüş, doğru hedeflerini belirleyecek bir düşünce vermeye çalışmıştır. Onlar bununla iman ve itaat eylemine girebilir, karanlıklardan aydınlığa çıkabi¬lirlerdi. Fakat onların içinde hastalığa dönüşen köklü bir kompleks olduğundan, bu aydınlık ile karşılaşmaları ve hidayete doğru yol almaları mümkün olmamıştır. Dolayısıyla onlar çeşitli şeytani oyunlarla, yöntemlerle o kompleksIerini süslemeye çalışan tavırlarını sürdürnüş¬lerdir. Hem kafirlerden, hem de iman edenlerden yararla¬narak, planladıkları sonuçlara varabileceklerini, katma ve karıştırma yöntemi ile kurtulabileceklerini telkin eden bir oyundur bu. Bu nedenle, Allah’ın nurunu tepkiyle karşıladıklarından dolayı Allah nurunu geri çekmiş ve onları yeniden karanlığa terketmiştir. Zira onlar, ne istediğini ve ne yapmayı planladığını bilmeyen çılgın iradelerinin etkisinde kalmışlardır. bolayısıyla tercihlerini aydınlığa kavuşmak için değil, karanlıkta kalmak için kullanmışlar¬dır. Allah da onları yüz üstü bırakmış, kendi halleriyle başbaşa kalmalarını sağlamış ve onları, hiçbir şeyi göre¬meyecekleri karanlıklara terketmiştir.

İkinci ayet onların bu sapık yönelişe neden kapıldık¬larını açık bir biçimde ortaya koymaktadır ve onların AI¬lah’ın kendilerine verdiği vasıtaları kapsamlı dir bilgiye ulaşmak için kullanmadıklarını öğretmektedir. Onlar Allah’ın verdiği imkânları dondurmaya çalışmışlardır. Ce¬nab-ı Allah onlara işitme organı bahşetmiş, böylece apaçık gerçekleri ifade eden sözlere kulak vermelerini, içlerinde işittikleri bu sözleri düşünmelerini, ölçüp tartmaları¬nı istemiştir. Gerçek bir marifete kavuşabilmeleri için, bilmedikleri ve şüphe ettikleri her şeyi sorabilmeleri için onlara dil ve konuşma yeteneği vermiştir. Allah’ın her türlü sırlarla ve delillerle donattığı insanları, Allah’ın azametinin bilincine varmaya ve O’nun birliğine iman etmeye sevkeden evrensel ayetleri görebilmeleri için onla¬ra görme imkânı vermiştir. Cenab-ı Allah onlara tüm bu imkânları verirken onları bilgiye varmak için, marifete ulaşmak için kullanmalarını dilemiştir. Fakat onlar bu imkânlardan yararlanmamış ve bu imkanları bulunma¬yanlarla aynı düzeye düşmüşlerdir. Zira insandaki duyu organlarının değeri, onları dondurmakla değil onları ha¬reketli bir şekilde kullanmakla ancak anlaşılabilir. İnsan¬lara bilgi ve marifet bahşedecek hayatı daha iyi anlamaya etki edecek, insanın kalbine düşünmek için yol açacak her türlü eylemle değerleri anlaşılacaktır. İşte bu organlarını bilgi yolunda kullanmayan ve onların doğal birer araç olduğunu düşünüp onlan değerlendirmeyenIerin gerçeğe ve doğruya dönüş yapmaları asla mümkün değildir…

«Ya da Onların durumu koyu bulutlu şimşekli ve gürül¬tülü bir gökyüzünün yağmuruna tutulmuş, ölüm korkusu için¬de yıldırımlara karşı parmaklarıyla kulaklarını tıkayan kimse¬ye benzer. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatandır. Şimşek Onla¬rın görme yeteneklerini nerede ise alıverecek çevrelerini ay-dınlatınca şimşeğin ışığı altında yürürler. Fakat üzerlerine karanlık çökünce oldukları yerde kala kalırlar. Allah dileseydi onların işitme ve görme yeteneklerini büsbütün giderirdi. Hiç kuşkusuz Allah’ın her şeye gücü yeter.»

Bazı tefsirciler bu örnekteki benzetmeyi tabloda bu¬lunan tüm boyutlan kapsayacak biçimde yorumlamaya çalışmışlardır: Onlar İslam’ı, İslam’daki doğru yolda yü¬rüyenlerin yolunu aydınlatan ışığı, zifiri karanlıkların al¬tında yürüyen insanlara yol gösteren şimşeğe benzetmiş¬lerdir. Karanlıklar da insanları düşünce ve ruhsal açı¬dan şaşkınlığa düşüren, küfrün ve sapıklığın şüphelerine benzetmişlerdir. Bunlar insanı karanlık yolun aşamalarında şaşkın bırakan karanlıklardır. Buradaki gök gürültüsü ve yıldırım ise, Kur’an’ın, doğru yoldan sapan ve saptı¬ranları tehdit ettiği azap ve korku ile uyarmaya benzetil¬miştir.

Böylece teşbihte yer alan bütün unsurlar benzetilen de de bulunacaktır. Dolayısıyla tablo bir benzetme olmak¬tan çıkacak ve benzeten ile benzetilen arasında herhangi bir fark görülemeye-cektir. Böyle bir söz, böyle bir yaklaşım ifade biçimlerinde bile ileri sürülebilir. Fakat buradaki durumun genel havası, bu benzetmenin tüm boyut¬ları kuşatacak bir teşbihten uzak olduğuna işaret etmek¬tedir. Çünkü burada problem, münafıkların iç durumunu, düşünce ve bilinçte içe dönük bir çifte standardı yaşadığını yansıtmaktır. Münafığın kişiliği üzerindeki şaşkınlık ve korku halinin, tertemiz arı-duru ışıklarla kötülük işa-retleri arasında bir tercih yapamamasının yansıtılmasıdır. Düşüncelerinin, iyilik düşünceleri ile kötülük düşünceleri arasında çelişkiye düştüğünü, onun işitme organında aza¬bın tehditleri ile nimetin nağmelerinin birbirine karıştığı anlatılmaktadır. Bu tablo ile biz, münafıkın pratik haya¬tında yaşadığı çifte standardın aslında onun düşüncesin¬de ve bilincinde yer eden içteki çifte standarttan kaynaklandığını öğreniyoruz. Her halde benzetmenin bu çerçevede kalması, tablonun hareket ile sarsılması, hayat ile coşması bizce daha önemli bir gerçeğe parmak basmaktatadır. Böyle bir anlayış, benzetmenin tüm boyutlanyla gerçeğe uyduğunu ileri süren yaklaşımdan daha tabii bir düşüncedir. Ve insanın duygularını ve düşüncelerini ha¬rekete geçirmesi açısından daha uyumlu ve ahenkli bir yapı arzetmektedir.

Bu örneklerin herbiri münafıkın kişiliğini değişik açı¬dan tasvir etmiş de olabilir. Buna göre birinci örnekte münafıkın durumu şöyle tasvir, edilmektedir: Münafık ken¬disine ruhu, kalbi ve düşünceyi aydınlatan nuru ile doğru yolu, gösteren çağrıyı reddetmekte, buna karşılık kalbini köreden, gözlerini perdeleyen ve kulaklarını sağır eden karanlıklarla dolu eğri yola doğru koşmaktadır.
İkinci örnekte münafıkın hali şöyle tasvir edilmek¬tedir: Münafık dünya hayatında nifak atmosferinde ya¬şamakta, karanlık ile aydınlık, şimşek ile gökgürültüsü arasında sarsıntılar geçiren tavırlar sergilemektedir. Böy¬lece yıkıcı bir şaşkınlığa düşüvermekte, kalbini yiyip bi¬tirmekte, ruhunu paramparça etmektedir. Şüphesiz ki Al¬lah, ayetlerinin sırlarını daha iyi bilendir.

Düşünme Çağrısı

«Ey insanlar, Sizi ve sizden öncekileri yaratmış olan Allah’a kulluk edin ki; Allah’ın azabından korunabilesiniz. O ki size yeri döşek, göğü tavan yaptı ve gökten su indirip onun aracılığı ile size rızık olarak topraktan çeşitli ürünler çıkardı. O halde O’na bile bile eşler koşmayınız»

Surenin bu bölümünün başında küfür ve iman konu¬sunda kesin bir tavır koymayı içeren bir çağrı vardır. İbadet ederek iman çizgisini korumaya, Tevhid ve Şirk düşüncesini açık delillerle incelemeye, hayat boyunca tevhide taraftar olmaya yönelik bir davet vardır. Herhalde, biz bu düşünceyi birkaç noktada özetleyebiliriz:

1- Bu ayette Kur’an’ın davet yöntemini öğreniyoruz. Buradan anlaşıldığına göre Kur’an’ın davet metodu; düşünce tarafı eylem tarafından ayrı bir düşünce yoluyla, meseleleri sırf düşünmekle imana çağrı değildir. Burada insan iki saha ile düşünce sahası ve eylem aşamaları ile karşı karşıya değildir. Burada felsefi düşünce yöntemi kullanılmaz. Çünkü felsefi düşünce yönteminde, düşünce yönü ayrı ve eylem yönü ayrıdır. Aksine imanla beraber Allah’la pratik bir bağlılığı sağlayan ibadet de hemen gündeme girer ve İnsanın psikolojik yapısı üzerinde Allah’a iman meselesinin kabul veya reddetmeyi gerektiren tartışma alanlarından, düşünce sorunlarından biri olmadığını hissettirir. İman meselesinin vicdana dayalı probemlerden biri olduğunu ortaya koyar. Yani burada insan, etrafını, kuşatan evrensel delillerden, evrenin güzelliklerinden yola çıkarak içinden coşup gelen bir duygu teme¬line dayanan vicdani düşünce ile karşı karşıyadır. Artık: o, yüce Allah’ın varlığını bilincinin, görüşünün ve bakışı¬nın bütün enginliği ile hisseder konuma gelmiştir. Artık o, tereddütsüz veya durmaksızın boşu boşuna düşünme havasından ibadet atmosferine geçer.

2- Ayetten anlaşıldığına göre Allah’a imana ve ona ibadete çağrı insanın hayatından ve bilincinden uzak fik¬ri bir tavra boyun eğmez. Hayata ilişkin birtakım düşün¬ce problemleri, hayatın gerçeklerinden biri olmalarıyla uyum sağlayan ve bundan öteye geçmeyen düşünce problemleri gibi değildir. İnsanın bilinciyle hiçbir ilgisi ol¬mayan felsefi çağrılar gibi değildir. Bu çağrı insanın ken¬di varlığını ve kendisinden önceki insanların varlığını kav¬ramasıyla ilgilidir. O’nun yaşam tarzı ile alakalıdır. İnsa yeryüzünde dolaşarak bu çağrıya hayat problemlerini uydurmaya çalışır. Allah’ın ululuğunu, büyüklüğünü kav-rayabilmek için göğe açılır, yeryüzünü bolluk ve bereket tarlasına çeviren, insanın bu hayattaki imkânlarını bollaş¬tırmak amacıyla rızkını çoğaltan bereketler indirir. İşte bu şekilde insan Allah’a ibadetinde hayatın her alanında kendisini kuşatan Allah’ın yüceliğini yerden fışkıran ni¬metlerini gökten gönderilen hayır, bereket ve bolluğu da¬ha rahat bir şekilde gözlemleyebilir. Bu anlayış onun ibadetini basit ve beyinsiz bir boyun eğişten uzaklaştırır. Onun ibadetini, Allah’ın azametinin bilincine varmaya, nimetlerini gözlemlemeye, O’nun bu güzel nimetlerini şükranla karşılamaya dönüştürür. Artık insanın Allah’la ilişkisi soyut düşüncelerden ibaret kalmaz, samimi duy¬gulara dönüşür. İşte Ayetin, ibadetin amacı olarak saydı¬ğı takvayı insanlara kazandıran budur. Çünkü insan tak¬va ile sorumlu bir imana, pratik hayatta gerçekleşen bir bağlılığa ulaşır. İçten bütün duygularıyla Allah’ ın çizgisi¬ne bağlı kalması ve onun gösterdiği yolu engin bir ruh ile izlemesi gerektiğini kavrar.

İşte Allah yoluna davette bulunan Mü’minlerin kav¬raması gereken noktalardan biri de budur. Onlar Kur’an’ ın davet atmosferini esas alarak pratik davet çağnlarında onu uygulamalıdırlar. Soyut felsefi tartışmalardan uzak bir yöntem kullanmak zorundadırlar. Çünkü felsefi hava insana kuvvetli bir fikir verebilir. Fakat bu insana içten bir iman hareketini gerçekleştirme ve bu hareketi hayatın tüm boyutlarına varıncaya kadar engin bir şekilde uygulama imkânı veremez.
3- Bu Ayet-i Kerime’de yeryüzünün bir döşek, gök¬yüzünün bir bina yapıldığı ifade edilmektedir. Bunlar in¬ce bir nükteye işaret eden kapalı sözlerdir. Çünkü döşek kavramı insanın bu hayatta rahatını ifade eder. Yeryü¬zü, Allah’ın burada belirlediği yasalarla insanın gerçek¬ten rahat edeceği bir yerdir. İnsan yeryüzünde öyle rahat eder ki onun bu rahatı, yorucu bir günün sonunda gelip döşeğine uzanan adamın rahatını hatırlatır. Bina kavramı ise kuvveti ve kenetleşmeyi ifade eder ki, göğün yeryü¬zünde sabit direklere dayanmadığı halde düşmediğini gös¬terir.

4- Yeryüzünde Allah’ın koyduğu yasalan öğrenmek, Allah’ın bağışladığı nimetleri görüp takdir etmek, gökyüzünün kenetlenişini, insanlara hayır ve bereket ge¬tirişini, evrenin dehşet verici büyüklüğü ile Allah’ın bü¬yüklüğünü kavramak bizi Allah’a şirk, ortak koşmak-tan uzaklaştırır. Allah’ın yalnız başına her şeye gücü ye¬ten tek varlık olması yönünden bütün varlıkların yaratı¬cısı olduğunda hiçbir kuşkumuz kalmaz. Bu konuda kesin bir kanaate ulaşmış oluruz.
5- Bazı tefsirciler Yüce Allah’ın «Ta ki Allah’ın aza¬bından korunabilesiniz» cümlesinin yaradılışın amacı ol¬duğunu söylemişlerdir. Yani insanın yaratılmasındaki amaç, onu takvaya ulaştırmaktır… Fakat biz ayet üzerin¬de düşündüğümüzde bunun insanın yaratılış amacı değil, ibadetin yapılış amacı olduğunu görüyoruz. Bu görüşü¬müzü iki delil ile de pekiştirebiliriz.

a) Burada söz konusu olan, ibadetin emredilmesidir. Dolayısıyla asılolan ibadettir. Yaratma ise Allah’ın sı¬fatlarından biri olarak verilmiştir ki insan O’na ibadet edişinde Allah’a karşı sorumluluğunu kayrayabilsin. Bu nedenle amacın, yaratılışa izafe edilmesi uygun düşmez.

b) Amacın, yapılan işin normal sonucu olması gerekir. Fakat biz biliyoruz ki sırf yaratmanın amaçla ilgisi yoktur. Aksine onu gerçekleştiren, ibadetin kendisidir. Çünkü insan ancak ibadetle içindeki Allah bilincini, ona boyun eğmeyi geliştirebilir. Buda onun Allah karşısın¬daki sürekli sorumluluğunu kavramasına neden olur. Sü¬rekli olarak hak üzere yürümesi, bu uğurda pratik çaba sarfetmesi de onun bu hedefe gitmesini daha da kolaylaştırır.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv