İSLAM’DA ŞEHİD VE ŞEHADET – HİZBULLAH HAKVERDİ
Bu yazı kez okundu.
11 Kasım 2013 15:25 tarihinde eklendi

İSLAM’DA ŞEHİD VE ŞEHADET

Lüğavî olarak, ‘şe-hi-de’ fiilinden gelip feil vezninden sıfat-ı müşebbehe olan, fail olarak şahid, mef’ul olarak da meşhud anlamlarını kapsayan ve aynı zamanda, Esma-i Hüsna-i İlâhîyye’den olan şehid; ve onun masdarı olan şehadet (ve şuhûd) kelimeleri, iştikakları ve müradifleri ile birlikte, hem basar, hem de basiret, hem zahirî-dünyevî, hem de batınî-uhrevî cihetiyle..; “Şahid olma, şahid oluş, müşahede ve murakabe etme-eden, hüccet-delil ve örnek olma-olan, müşahede edilen tasdik ve ikrar etme ve eden, hazır ve yardımcı, huzurda olma ve durma, hakem-hakim-kefil ve vekil olma, görme ve görülme, kesinleştirme ve istikrara kavuşma, koruma-korunma, bilme-erme ve i’lan etme, güç ve kuvvete sahip olma, gözlem ve gözetleme” gibi., geniş anlamlara gelmekte;… Istılahî olarak da, “İ’la-yı kelimatullah ve fisebilillah Din-i İslam’ın hükümranlığı ve her türlü şirk – küfür – fısk ve zulmün yıkılması amacıyla ‘halisen lillah’ yapılan İslamî cihad ve mukatelede ölüme aşk ve şevkle koşarak ebediyete intikal etmek…” gibi ulvî ve mukaddes anlamları ihtiva etmektedir…[1]

Yüce Kitab-ı Kerim’de, mezkür anlamların tamamı ayrı ayrı söz konusu edilmekte, muhtelif ayetlerde bu kelimelere (şehid-

şehadet ve iştikaklarına) çok mütenevvî ve şümullu anlamlar yüklenmektedir… Bunlardan vereceğimiz bir kısım örneklerle konu daha iyi ve net olarak anlaşılmış olacaktır:

“Muhakkak ki Allah, melekler ve adaleti ikame eden ilim sahipleri şahidlik etmiştir ki, O’ndan başka ilah yoktur. (Evet,) Aziz ve Hakim olan O’ndan başka ilah yoktur!” (Al-i İmran: 18);

“O’nun dışında tapmakta oldukları, şefaatte bulunmağa malik değildirler; ancak kendileri bilerek ‘hakka şahidlik edenler’ müstesnadır.” (Zuhruf: 86);

“Kıyamet gününde, ‘Biz bundan habersizdik!’ demeyesiniz diye, Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyyetlerini aldı ve onları kendilerine ‘şahid’ tuttu ve ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dedi. (Onlar da:) ‘Evet, (Rabbimiz olduğuna) şahid olduk!’ dediler.” (A’raf: 172);

“Kendilerine apaçık deliller geldiği ve Peygamber’in ‘hak’ olduğuna ‘şahid’ oldukları halde, imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi, Allah nasıl hidayete eriştirir? Allah, zalimler kavmine hidayet etmez!” (Al-i İmran: 86);

“De ki: Şehadet bakımından hangi şey daha büyüktür? De ki: ‘Allah benimle sizin aranızda şahiddir. Sizi -ve kime ulaşırsa- kendisiyle uyarıp-korkutmam için bana şu Kur’an vahyedildi. Gerçekten Allah’la beraber başka ilahların da bulunduğuna siz mi şahidlik ediyorsunuz?’ De ki: ‘Ben şehadet etmem.’ De ki: ‘O, ancak bir tek olan İlah’tır ve gerçekten ben, sizin şirk koşmakta olduklarınızdan beriyim!’ ” (En’am: 19);

“Fakat Allah, sana indirdiği ile şahidlik eder ki, O, bunu kendi ilmiyle indirmiştir. Ve (buna) melekler de şahidlik ederler ve (zaten) şahid olarak Allah kâfidir.” (Nisa: 166); “… Yeminlerinizin bağladığı kimselere de paylarını verin! Muhakkak ki Allah, herşeye şehid olandır.” (Nisa: 33);2[2]…

“İçinizden bazıları vardır ki, pek ağır davranırlar. Eğer size bir musibet isabet ederse: ‘Allah bana in’am etti de onlarla beraber ‘şehid’ olmadım (bulunmadım)’ der!” (Nisa: 72);

“Ve işte sizi vasat bir ümmet kıldık. Ta ki siz, tüm İnsanlar üzerine ‘şahidler’ olasınız, Resul de sizin üzerinize ‘şehid’ (örnek-mürakıb) olsun!., (diye…)” (Bakara: 143);

“Her ümmetten bir ‘şehid’ getirdiğimiz ve onların da üzerine seni ‘şehid’ olarak getirdiğimiz zaman (onların) durumları nasıl olacak?!.” (Nisa: 41);… Ayet-i Kerimeleri genel olarak, (sırasıyla); şehidin (ve siğalarının);… ‘şahid-meşhud, kendisinin ve başkalarının kendisine şahid oluşu, i’lan-tasdik ve kabul ediş’, ‘uyan-itaat üzere bulunan-doğrulayan’, ‘görmek, bilmek-öğrenmek-muttali olmak, basar ile müşahedeye ve basiret ile de yakine ulaşmak ve ihticac etmek’, ‘hakem-hakim olma, hüküm ve karar verme’, ‘ilzam etme-kesinleştirme’, ‘usvetün-hasenetün’, ‘nümune-i imtisal’, ‘mukteda-bih’, ‘delil-hüccet’, ‘takip-kontrol-murakabe etme’, ‘isbatlama’, ‘nişan ve alamet kılma’ gibi., çok kapsamlı ve muhtelif boyutlu anlamları ihtivâ ve ifade etmektedir…

Hayatın ve mükevvenâtın bütün sırlarını mutazammın bulunan, her şeye her yönden ışık tutucu ve yol gösterici İlâhî özellikleri taşıyan Kur’an-ı Kerim’in, konuyla (şehid, şehadet vb. ile) alâkalı olan ayet-i kerimelerinin bir kısmını daha sunmaya devam ediyoruz:

“Rabbinden apaçık bir ‘beyyine’ üzerinde bulunan, O’nu, O’ndan bir ‘şahid’in (Kur’an, akıl-istidlal veya mucizenin) izlediği, ayrıca kendisinden önce bir ‘imam’ ve bir ‘rahmet’ olarak Musa’nın kitabı (kendisini doğrulayıcı) olan kimse (inkarcılar gibi) midir?…” (Hud: 17);

“Şüphesiz, biz seni bir ‘şahid’, bir ‘müjdeleyici’ ve bir ‘inzar edici’ olarak irsal ettik. Ki, (mü’minler olarak hepiniz) Allah’a ve Resulü’ne iman edesiniz ve ona destek olasınız ve ona saygı gösteresiniz ve sabah-akşam O’nu teşbih edesiniz!..”

(Feth: 8-9);

“Hiç şüphesiz biz size, üzerinize ‘şahid’ olacak bir resul gönderdik. Fir’avn’a da bir ‘resul’ gönderdiğimiz gibi!… Fakat, Fir’avn resule isyan etti, biz de onu, pek vahim bir tarzda yakalayıverdik.” (Müzemmil: 15-16);

“Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve Peygamber’e uyduk. Böylece bizi ‘şahidlerle beraber’ yaz!” (Al-i İmran: 53);

“Resul’e indirileni dinlediklerinde, ‘hakkı’ tanıdıklarından dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. (Ve:) ‘Rabbimiz! iman ettik, öyleyse bizi (hakka) şahidlerle beraber yaz!’ “ (Maide: 83);

“Hani Allah, peygamberlerden misak almıştı da: ‘ Andolsun size kitap ve hikmetten verip, sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız!’ demişti ki: ‘Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?’ Onlar: ‘İkrar ettik’ demişlerdi de: ‘Öyleyse ‘şahid’ olun, ben de sizinle beraber ‘şahid’ olanlardanım!’ demişti.” (Al-i İmran: 81);

“(Havariler): ‘Ondan yemek istiyoruz ve kalplerimiz tatmin olsun ve senin de gerçekten bize doğru söylediğini bilelim ve buna ‘şahid’ olanlardan olalım!’ demişlerdi.”

(Maide: 113);

(İbrahim): ‘Hayır’ dedi. ‘Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları O yaratmıştır. Ve ben de buna ‘şahid’ olanlardanım!’ ” (Enbiya: 56);

“Eğer siz bir yara aldıysanız, o kavme de (Bedir’de) benzeri bir yara değmiştir. İşte böylece biz, o günleri, insanlar arasında ‘devl’ ettiririz. Bu (tedavül-devletli kılış), Allah’ın, iman edenleri belirginleştirmesi ve sizden de ‘şehidler’ edinmesi içindir. Allah, şüphesiz zalimleri sevmez!” (Al-i İmran: 140);

“Kim ki Allah’a ve Resul’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine ‘ni’met verdiği’ peygamberler, sıddıklar, ‘şehidler’ ve sâlihlerle beraberdir. Onlar, ne güzel arkadaştır!..” (Nisa: 69);

“Kendisini tek olarak (yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı bana bırak. Ki ben ona, alabildiğine geniş kapsamlı bir mal ve göz önünde-hazır (şuhûden) oğullar verdim. Ve önüne sayısız fırsat ve imkânları döşeyip-serdim!” (Müddessir: 11-14);

“Andolsun burçları olan göğe! O, vaadedilen güne!.. Ve ‘şahide’ ve ‘meşhude’!..; Kahrolsun ‘ashab-ı uhdud!’ ki, tutuşturucu-yakıt dolu bir ateş! (ile mü’minleri yakmışlardı!) ve kendileri de (hendeğin kenarı) üzerinde oturuyor, mü’minlere yaptıkları (o şenaatları)nı temaşa (şuhûd) ediyorlardı. Onlardan (mü’minlerden), sadece Aziz ve Hamid olan Allah’a iman ettiklerinden dolayı ‘intikam’ alıyorlardı. O (Allah) ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Allah, her şeyin üzerinde ‘şahid’ olandır.” (Burûc: 1-9); İlaahir…

Mezkûr ayet-i kerimelerde; akıl, Kur’an, mu’cize, yardımcı güç, yön verici-yönlendirme, yol gösterici-gösterme, tebliğ ve da’vet edici, inanma-inandırma ve mutmain olma, hakka teksif-i nazar etme ve onda erime, tanıma-tanıtma, kesin kanaat, künhüne vukufiyet ve teslimiyet, düşmandan alınan darbe ile imtiyazlı olma-şehid olma, hakkın hak ve batılın da batıl oluşuna aşina olma ve onu ilan etme, vasıl oluş, gözde-rağbette ve huzurda oluş, parlak-aydınlık, güçlü – kudretli – gözetleyici, temaşa etme, toplanılan ve azm-ü cezm gibi., çok geniş anlamları bulunan şehid ve şehadet (ve müştakları olan kelimeler)in muhtelif vecihleri ve boyutları bulunmaktadır. Ki bunlar:

A/a-) Allah-u Teala’nın (cc), bizzat kendisine olan şehadeti..

A/b-) Allah-u Teala’nın, kendi sun’una, ef’aline ve kudretine olan şehadeti..

A/c-) Allah-u Teala’nın, mahlukatına yönelik olan, ve; 1-) Gidişatlarını-hal ve vaziyetlerini gözleyici.. 2-) Başta enbiya (as) olarak, sâlih kullarını ve fiillerini tasdik edici ve destekleyici.. cihetleri bulunan şehadetleri…

B/a-) Mahlûkatın, bâhusus-başta nebîler ve sâlihler olarak-insanların, Allah-u Tealâ’ya (cc) olan çok yönlü şehadetleri…

B/b-) Keza, insanların, âlem-i gaybe ve sakinlerine-temel unsurlarına olan manevî-gaybî şehadetleri…

B/c-) İnsanların, Din-i Hakk’a. ve tüm umde-ahkâm ve prensiplerine olan şehadetleri.. Ve nübüvvetin misyonuna tabi olucu şehadetleri…

B/d-) İnsanların (mü’minlerin), hakkın zıddı olan tüm batılların butlaniyetine olan kesin şehadetleri…

B/e-) Mü’minlerin, kendilerine ve biribirlerine yönelik muhasebe ve murakabe edici, yahut da tasdik edici, yani doğru veya yanlış oluşumlarda hakemliği muhtevî olan şehadet ve ‘şehidlik-şahidlik… İlh.

Bu şehid – şahid oluş ve şehadet – şuhûd – meşhud kavramlarının mezkür vecih ve boyutlarının da muhtelif cilveleri-tecellileri ve tezahürleri bulunduğu-bulunacağı izahtan vârestedir… Tabiatıyla konumuz olan “Allah yolunda ve İ’la-yı Kelimetullah için cihad ederek-savaşarak ölen..” yani “‘şehid’ olan ve ‘şehadet’ şerbetini içen..” boyutunu bahis konusu etmekle yetinecek, diğer boyutlardan sarf-ı nazar etmek zorunda kalacağız… Zira; gerek konunun, gerekse sahifelerin istiab hacminin buna müsait olamayacağı açıktır…

Konuya ışık tutacak ve daha geniş anlamlar kazandıracak olan şu ayet-i kerimelerin de kaydedilmesi faydalı olacaktır:

“Ey iman edenler! Allah için, ‘hakkı’ ‘ikame eden kaimler’ ve adaletle ‘şahid’ olanlardan olun!..” (Maide: 8);

“Yer, Rabbinin nuruyla ‘işrak’ edip parıldadı!; (ortaya) kitap da kondu. Peygamber ve ‘şehidler’ de getirildi.. Ve aralarında ‘hak’ ile hüküm verildi. Onlar, zulme uğratılmazlar!” (Zümer: 69);

“Allah’a ve O’nun Resulü’ne iman edenler; işte onlar Rableri katında sıddıklar ve ‘şehidler’dir. Onların ecirleri ve ‘nurları’ vardır. Küfredip de ayetlerimizi yalanlayanlar ise; işte onlar cehennem eshabıdır.” (Hadid: 19);

“De ki: Yapıp-edin! Allah sizin yaptıklarınızı görecektir, O’nun Resulü ve mü’minler de! (göreceklerdir). Yakında, hem ‘ğaybı’ hem ‘şehadeti’ bilene döndürüleceksiniz. Ve O, size, yaptıklarınızı haber verecektir.” (Tevbe: 105);

“O (Allah) ‘ğaybı’ da, ‘şehadeti’ de bilendir. (Ve O) çok büyüktür, çok yücedir!” (Ra’d: 9)[3];

“Onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler. Ve onlar ki ‘şehadetlerini’ ikame ederler (kaim olurlar)! Ve onlar ki, namazlarını muhafaza ederler!..” (Meâric: 32-34);

“Ahiret azabından korkanlar için bunda kesin ayetler vardır. O, bütün insanların kendisinde toplanacağı bir gündür ve o gün, bir ‘yevm-i meşhud’dur.” (Hud: 103);

“Güneşin kaymasından, gecenin kararmasına kadar namazı ikame et! Ve ‘fecir’ Kur’an’ını da! (ikame et!). Çünkü ‘fecir Kur’an’ı’, ‘meşhud’ olandır!” (İsra: 78) Ayet-i kerimeleri, Kur’an-ı Kerim’in arş-ı nuranîsinden saçtığı muhtelif ve kapsamlı İlâhî ışıklarla, konumuzu da aydınlatmakta; gideceğimiz yerleri ve atacağımız adımları tek tek göstermektedir…

Mezkûr ayetlerin, hatta bütünüyle Kur’an-ı Kerim’in zî-şuur ve müşâhhas tecellisi olan, (tekvinî olarak ‘genel’, teşriî ve iradî olarak da ‘özel’) Esma-i İlâhîyyenin ayine-i camiî ve ma’kes ve cilvesi-şu’lesi olan şehid;.. Din-i İslam’ın ihya ve ibkasmm, şirk ve küfrün imha ve ifnâsının saiki ve vesilesi durumunda bulunan, bundan dolayı da sonsuz İlâhî takdir-taltif ve medh-ü senaya mazhar ve sezâ olan mücahid mü’minlerin, en önde ve zirvede bulunanlarındandır… Evet;

“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını

ara(yıp kazan)mak amacıyla, (cennet karşılığı) nefsini satın alır. Allah, kullarına çok şefkatlidir!” (Bakara: 207);

“Öyleyse, dünya hayatına karşılık ahireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsınlar! Kim, Allah yolunda savaşırken öldürülür veya galip gelirse, ona büyük bir ecir vereceğiz!”

(Nisa: 74);

“Mü’minlerden öyle erkek-adamlar vardır ki, üzerinde Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler. Böylece; onlardan kimi adağını gerçekleştirdi (şehid oldu), kimi de (şehid olmayı) beklemektedir. Onlar, hiçbir bedel ile (ahidlerini) değiştirmediler.” (Ahzab: 23);

“Muhakkak ki Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda öldürürler ve öldürülürler…” (Tevbe: 111);.. gibi ayetlerle, kahramanlıkları terennüm edilen yüce şehidler;

“Cihadı terk eden ümmetlerin-milletlerin zillete düşeceğini.. ‘[4];

“Cihada niyet etmeden ölenlerin ‘nifak’ şu’besi üzerine öleceğini.. “[5]; “Cihad için her türlü silah-binek hazırlığının şart olduğunu..”[6] “En faziletli cihadın ‘en ön saflarda’ ve ‘ribat’ halinde-göğüs göğüse olanın olduğunu “[7]; ve, “Cihaddan-savaştan kaçmanın da, asla imanla bağdaşamayacağını..”[8] ;.. Yakinen bilen, ve;

“Cennetin, kılıçların gölgesi altında olduğunun!”[9]; “Cennetin kapılarının, kılıç-silah anahtarlarıyla açılacağının!“[10];… şuur ve bilincinde olan kâmil mü’min ve yiğit mücahidlerdir… Bu yüce halet-i ruhîyeleri, kendilerini visal-i hakka ve makam-ı şehadete ve şuhûda îsâl etmiştir… Bu ulvî haslettir ki; İslam düşmanlarının, “bizim dünyaya ve hayata olan rağbetimiz derecesinde ve hatta daha ziyade, “onlar ölüme rağbet ediyor ve onun için yarışıyorlar!…” Hayret-engiz itiraflarına (sürekli olarak) sebep olmuştur… Bundan dolayı Yüce Rabbimiz (cc), kendilerini fedâiyâne. bir tarzda düşman saflarına ve toplumlarına vuran İslam yiğitlerini dâsitânî bir üslupla övmektedir:

“Andolsun (cihad meydanlarında) soluk soluğa koşan (at)Iara!.. (Tırnaklarıyla) ateş çakıp (kıvılcımlar) saçanlara!.. Sabah vakti (düşmana) baskın yapanlara!., derken, orada tozu dumana katanlara!.. Bununla, bir (düşman) topluluğunun ta orta yerine kadar dalanlara!…” (Adiyat: 1-5);…[11]

Bu gibi ve daha nice İlâhî sır ve hikmetlere mebnî olarak, Allah-u Teâlâ(cc) tarafından, mücahidlerin öncüleri olan şehidler övülmeye devam edilmektedir:

“Ey iman edenler! ‘Sabırla ve namazla’ (Allah’tan) yardım dileyin! Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir. Ve sakın, Allah yolunda öldürülünlere ‘ölüler’ demeyin! Bilakis, onlar diridirler; fakat, siz bunun şuurunda değilsiniz!..” (Bakara: 153-154);.

“Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür yada ölürseniz, Allah’tan olan bir mağfiret ve bir rahmet, onların bütün toplamakta olduklarından daha hayırlıdır!. Andolsun, ölseniz de, öldürülürseniz de şüphesiz, Allah’a (varıp O’nun huzurunda) toplanacaksınız.” (Al-i İmran: 157-158);

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler saymayın. Hayır, (bilakis) onlar, Rableri katında diridirler, (hem de) rızıklanmaktadırlar. Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdeler vermektedirler ki, onlara hiçbir korku yoktur ve mahzun da olacak değillerdir!..” (Al-i İmran: 169-170);

“İyi bilin ki, Allah’ın velilerine asla korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. Onlar, iman edenler ve ‘takva’ya ermiş olanlardır. Onlar için, dünya hayatında da ahirette de müjde vardır. Allah’ın ‘kelimeleri’ için asla değişiklik yoktur! İşte, büyük kurtuluş ve mutluluk budur!” (Yûnus: 62-64)[12];

“Onlar ‘adn’ cennetlerine girerler; babalarından, eşlerinden ve soylarından ‘sâlih davranışlarda’ bulunanlar da!..(Adn cennetine girerler!) Ve melekler de, her kapıdan onların yanına girip: ‘Sabrettiğinize mukabil, size selam olsun! İşte (gördünüz!), dâr’ın (dünyanın) ‘akibeti’ (olan cennet); ne güzel!..” (Ra’d: 23-24);[13];.. Ayet-i kerimeleri, özellikle şehidleri tebcil etmekte, Allah-u Teâlâ’nın (cc) yanında ne kadar kıymetli ve faziletli olduklarını göstermektedir…

“… O’ndan başka ilah yoktur, O’nun ‘vech’inden başka her şey helak olucudur!…” (Kasas: 88) Ayet-i kerimesinin müfeessiri durumunda olan;

“Sur’a üflendi(ğinde), ‘Allah’ın diledikleri hariç’, göklerde ve yerde bulunanların hepsi hemen çarpılıp-yıkılıverecektir. Sonra ona bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakakalacaklardır!” (Zümer: 68) Ayetinde geçen; ” ‘Allah’ın diledikleri hariç’ denip de, Allah’ın düşüp-ölmelerini istemediği ve istisna ettiği kimselerin kim olduğunu? ” soran Resul-ü Ekrem (sav)’e, Hz. Cebrail; “Onlar, Allah yolunda şehid olanlardır!” cevabını vermiş[14], böylece, şehidlerin ulvî derecelerini bir daha te’yid etmiştir. Ki, zaten mezkür ayetin siyakı olan;

“Yeryüzü Rabbinin nuru ile parıldayıp-aydınlanır. (ortaya) kitap da konulur; peygamberler ve şehidler getirilir; (insanların) aralarında hak ile hüküm verilir ve onlara asla zulüm (haksızlık) edilmez!” (Zümer: 69) Ayetinde geçen peygamberler ve şehidler ifadesi, (Hz. Cebrail’in beyanından sonra), mezkür (Zümer: 68) ayetteki istisnasının izahı ve tefsiri olduğunu isbatlamış bulunmaktadır…

Peygamberlerin (as) ve Eimme-i Ma’sume’nin (as) seçilme ve mümtaz kılınmaları, nasıl ki İlâhî nasslarla tescil edilmiş ise, şehidlerin de diğer veli ve sâlih kullardan farklı bir imtiyaza sahip bulundukları da, keza, yine nasslarla tebyin ve tasrih edilmiş olmaktadır. Ki; Din-i Hakk’ı pâk kanlarıyla sulayarak ihya ve ibka eden, buna vesile kılınan şehidlerin bu derece taltif-takdir ve tebcil kılınmaları, gayet tabiîdir…

Şu ayet-i kerimeler dahi, bu İlâhî ihsan ve in’amların tadat edilmesi zımnındadır:

“Allah’a ve Resul’e kim itaat ederse, işte onlar; Allah’ın kendilerine ni’met verdiği ‘peygamberler’, ‘sıddıklar’, ‘şehidler’ ve ‘salihlerle’ beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!…” (Nisa: 69)[15]; ve bizler, her namazda ve zamanda; “… Bizi ‘sırat-ı müstakime’ hidayet eyle, şunların sıratına ki; üzerlerine ni’metler (yağdırıp) verdin…” (Fatiha: 6-7) Duâ ve niyazıyla beraber olmayı istediğimiz ve onun aşkıyla yandığımız o arkadaşlar, gerçekten, ‘… ne de güzel arkadaştırlar!…‘

Hatta, (ta’bir caiz ise) Allah-u Teâlâ(cc) dahi, şehidlere olan sevgisi ve rağbeti vesilesiyle, cihadda, müslümanlarm bazen yara almasını takdir etmiş bulunmakta, bununla şehidliğin bir mektep ve meslek olarak devamını (Allah-u A’lem) amaçlamaktadır. Ki, şu ayet de buna işaret etmektedir:

“Eğer siz, (Uhud’da) bir ‘yara’ aldıysanız, o kavme de benzeri bir ‘yara’ (Bedir’de) değmiştir. O günleri; biz onları, insanlar arasında ‘devl’ (mütedavil) ettirir-dururuz. Bu, Allah’ın, ‘iman edenleri belirlemesi’ ve sizden de ‘şehidler’ ittihaz edinmesi içindir. Allah, zalimleri asla sevmez!” (Al-i İmran: 140) Ayet-i kerimesi, açıkça, Allah-u Teâlâ’nın (cc) kendisi için şehidler ittihâz edindiğini, bunun için de, Sünnetullah gereği olan vesileler vaz’ ettiğini beyan etmektedir…[16]

Şu hadis-i şerif de bu hususu nâtık bulunmaktadır:

“Üç sınıf‘(insan) vardır ki, Allah onları sever, onlara güler ve onlardan razı olur: (Onları müjdeler) bir düşman topluluğu belirince, Allah azze ve celle için, canı ile onlara karşı savaşır. Böylece, ya öldürülür (şehid olur), ya da Allah kendisine nusret verir, kâfi gelir. Ve: ‘Şu kuluma bakınız!’ sabredip de canıyla benim için nasıl savaştı?., buyurur (Ve onurla övünmüş olur)…[17]

“Onlar öyle kimselerdir ki, ‘nas’ kendilerine: (Düşmanınız olan tüm) insanlar size karşı toplandılar, artık onlardan korkun! Dedi de, bu söz onların imanını gittikçe arttırdı ve: ‘Allah bize kâfidir ve O, ne güzel Vekil’dir!’ dediler.” (Al-i İmran: 173);

“Mü’minler (düşman) birliklerini gördüklerinde; ‘İşte, Allah ve Resulü’nün bize va’dettiği! Allah ve Resulü doğru söylemiştir!’ dediler. Ve bu, sadece onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı!” (Ahzab: 22) Ayet-i kerimeleri de, mezkür hadis-i şerif ile aynı anlamda olup, ona ve benzerlerine ‘temel’ kaynaklık yapmaktadır…

“Şehadet, ‘şehid’in bütün günahlarına kefaret olup hepsini affettirir.”[18]; “Şehid, yakınlarından yetmiş (veya yetmişiki) kişiye şefaat etme yetkisine haiz olacaktır!”[19]; “Cennet ehlinden hiç kimse yeniden dünyaya dönmek istemez, yalnız ‘şehidler’ hariç! (Her) şehid, gördüğü eşsiz-sonsuz ikramdan ve in’amdan dolayı, yeniden dünyaya dönüp, cihad edip de yeniden şehid olmayı ister!.. “[20]; gibi hadis-i şerifler de, şehadet makamının ne derece yüce ve büyük olduğunu pekiştirmektedir. Hatta, Peygamber Efendimiz (sav) dahi, şehid olma arzu ve temennilerini şu hadis-i şerif ile dile getirmişlerdir:

“… Muhammed’in nefsi yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, ben Allah yolunda ‘gaza’ edip öldürülmemi, sonra (diriltilip) tekrar savaşıp, yeniden öldürülmemi, sonra tekrar savaşıp öldürülmemi pek severim!”[21];… Hatem’ül-enbiya ve Rahmet’el-lil âlemin olan Yüce Resul’ün (sav) bile, aşkla-şevkle ve iştiyakla arzuladığı şehidliğin, ne kadar ulvî ve kudsî bir dereceyi hâiz bulunduğu, böylece fehm-ü kıyas edilsin!…

“Şehidin başında kılıçların (silahların) parlaması, onun için imtihan olarak yeter!.. “[22]; “… Onlar cennetteki köşklere yaslanırlar. Rabbin, kendilerinden ‘razı olur’ ve Allah bir topluluktan razı olunca, onları hesaba çekmez!”[23] “… Şehidlerin cennetteki köşkleri, köşklerin en güzelidir!”[24]; “… (Şimdiden) şehidler, cennetin kapısındaki nehrin yanında ‘yeşil kubbe’nin içerisindedirler. Sabah ve akşam rızıkları kendilerine cennetten gelir!” (Al-i İmran: 169′a telmihen)[25];….

“Gerçek mü’min, canı ve malıyla Allah yolunda cihad eder, düşmanla karşılaşınca öldürülünceye kadar savaşır. İşte bu (Hucurat: 3′deki) imtihana tabi tutulan şehid, Allah’ın arşının altındaki (en yüksek) cennettedir. Ondan, ancak peygamberler peygamberlik’ derecesinin fazileti ile üstün olurlar… “[26];

” (Bir kısım şehidler de).. Muhakkak ki o muttakiler, cennetlerde ve ırmakların kenarlarında, oldukça kudretli ve mülkünün sonu olmayan (Allah)’m yanında ‘sıdk’ makamındadırlar!” (Kamer: 54-55). Ayet-i kerimesinde işaret edilen; “Allah-u Teâlâ’nın huzurunda, Hz. İbrahim Halil’ur-Rahman (as) ile beraber olur!”[27];… ve “.. Beni kudret ve iradesi ile yaşatan Allah’a yemin ederim ki, o kimse (şehid), bunu (bize yer açınız! sözünü) İbrahim Halil’ur-Rahman’a (as) veya peygamberlerden herhangi birine söylese, o peygamber, bu şehidlere karşı, yerine getirilmesi gereken bir ‘hak’ olduğunu bildiğinden dolayı, şehidler ‘arş’ın altındaki ‘nur’dan minberlere gelinceye kadar, onların ‘yolundan’ çekilir (onlara yol verir). Onlar da, bu minberler üzerine oturup, insanlar arasında nasıl hükmedileceğine bakarlar… “[28];…

“… (Mahşer günü) Allah azze ve celle: ‘Benim yolumda savaşıp da şehid düşen, eziyete uğrayan ve cihad eden kullarım nerede? Giriniz cennete!’ Der. Onlar da hesaba çekilmeksizin cennete girerler… “[29];… gibi, nice hadis-i şerifler, ayrı ayrı yönleriyle-boyutlarıyla şehidlerin ve şehadetin mazhar bulundukları İlâhî nur ve füyûzâtı terennüm etmekte, gerçek mü’minleri ve akl-ı selim sahibi olanları, bu İlâhî feyz-ni’met-rahmet ve bereketten mahrum olmamaları hususunda uyarmaktadır…

Şu fanî-kesif ve zâil dünya hayatını, çok az bir çaba ve emekle ebedîleştiren, âlem-i lâhût ve melekûtta müşahede makamında, Esma-i İlâhîyyenin muhtelif elvamyla insibağ ettiren ve nurlaştıran şehid-i mü’min, bu, fenadan bekaya âlem-i zulümattan âlem-i nura geçiş merhalesi olan kabz-ı ervahı da, çok rahat-sakin ve sûhuletle atlatmakta, ölüm ve teslim-i ruh denen ameliyede sünnetullahtan olan acı ve sızıyı en asgarî düzeyde tatmakta, bununla da diğer sâlih mü’minlerden imtiyazlı durumda bulunmaktadır…

Evet; şu mübarek hadis-i şerif dahi, bu İlâhî-mucizevî hakikati alenen tasrih ve ilan etmektedir:

“… Şehidler, ölüm acısını duymazlar! Ve kabirlerinde keder hissetmezler!…”[30]; “Şehidin ölümden duyduğu acı, ancak sizden birinin çimdiklemeden duyduğu acı gibidir!… “[31]

İşte;.. bu muhteşem İlâhî nusret ve rahmettir ki, şehidlerde tüm beşerî-dünyevî ve behimî his-istek-irtibat ve etkileri yıkmış, vech-i hak ile ve O’nun (cc) İlâhî müşahedesi ile itminana kavuşmuştur…

Konunun daha da vûzuha kavuşması için, ahsen’el-kasas olan Sûre-i Yûsuf’taki şu olayı, Yüce Rabbimizin (cc) tekellüm-ü İlâhîyyesinden dinleyelim:

“Şehirde, (bir takım) kadınlar: ‘Aziz (vezir)’in karısı, kendi ‘fetası’nın nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki, ‘sevgi’ onun bağrına sinmiş. Doğrusu biz, onu apaçık bir sapıklık içinde görmekteyiz!’ Dedi. (Azizin karısı) onların düzenlerini (dedikodularını) işitince, onlara (bir davetçi) yolladı, oturup dayanacakları yerler hazırladı ve her birinin eline (önlerine koydukları meyveleri soymaları için) bıçak verdi. (Yûsuf a da) çık, onlara! (görün!) dedi. Böylece onlar (kadınlar) onu görünce; (cazibesine kapılıp) onu büyüttüler de (medhûş bir şekilde) ellerini kestiler ve dediler ki: ‘Allah’ı tenzih ederiz; bu asla bir beşer değildir, gerçekten bu kerim bir melekten başkası değildir!…’ (Vezirin karısı:) ‘İşte, hakkında beni kınadığınız (kimse) budur!’ Dedi…” (Yûsuf: 30-32);

Çok derin ve ibret-amiz İlâhî-ruhî ve manevî tablolar sergileyen bu kıssanın çok kısa bir tahlilini yapacak olursak;

Âlem-i ğayb ve şehadette mevcut olan ve gelecek durumda bulunan bütün varlıkların çok yönlü-muhtelif tüm güzellikleri, Esma-i Hüsna-yı İlâhîyyeden olan Cemalullah’ın, sonsuz-sınırsız güzelliğinin sadece nâkıs ve cüz’î bir aksi-gölgesi ve tecellisinden ibarettir. Hz. Yûsuf’un (as) güzelliği ise; bu sonsuz İlâhî tecellinin sadece küçücük bir zerreciği ve zerrecik bir kabarcığıdır. Bu kadar cüz’î ve zerrecik bir güzelliğin, şûhud ehli olan kadınlar üzerinde uyandırdığı sevgi ve cazibe, bütün duygularını ve onun gayrı olan tüm zevklerini ve bağlantılarını yıkıp-yok etmiştir.

Hz. Yûsuf’u (as), çok kısa ve âni bir bakışla müşahede eden ve onun (as) cismânî güzelliğine şahid olan kadınlar: a-) Önlerinde bulunan ve dünya ni’metlerini temsil eden meyveleri yemeyi unutmuş ve ondan daha tatlı ve zevkli olan bir temaşa, onları, daldırdığı âlemle (Yûsuf’la) başbaşa bırakarak, meyveleri kendilerine terk ettirmiştir, b-) O müşahedenin, kendi varlıkları üzerinde bıraktığı eşsiz-kapsayıcı ve bîhuş edici etkisi ve mest edici cazibesi, meyveleri soymakta oldukları bıçaklarla ellerini kesmekte olduklarının farkına vardırtmamış, akıl ve şuurları, bu hususta (geçici bir süre için) fonksiyonunu kaybetmiştir, c-) Gözleri, ellerinde akmakta olan kanları görmemiş, muhatabına müteveccih şehâdetleri ve şûhudları, başka şeye, hatta kendilerine ve kesilen uzuvlarına bile bakışlarını (gayr-î ihtiyarî) engellemiştir, d-) Kesilen ellerinden dolayı, hasb’el-beşer duyulacak olan acı-sızı ve ağrıya asla vakıf olamamışlar, yani, böyle bir acıyı asla duymamışlardır. Zira; müşahede ettikleri varlığın güzelliği ve onun tevlid ettiği tat-lezzet, ellerin kesilmesinden dolayı duyulması tabi olan acı-sızı ve ağrıyı kat-kat bastırmış, adeta sıfıra indirmiştir… Ve işin enteresan yanı, toplu halde bulunan bu kadınların hepsinin aynı hâlete müstağrak olmuş olmaları, istisnasının bulunmaması, reaksiyoner ve psikolojik olarak, önceden aleyhte şartlanmış bulunmalarıdır!.. Ve hâkezâ…

Netice; “Vezirin karısının ma’zur, hatta haklı olduğu görüşü ile noktalanmakta,… ‘bu, kerim bir melekten başkası olamaz!’… denerek, ona (Yûsuf’a) yönelik müşahedeye hatta vuslata devamda, karar kılınmış olmaktadır.. .”[32];…

İşte böylece; “Şehidler, ölürken ölüm acısını duymazlar; ancak sizden birinin çimdiklemeden duyduğu ‘acı’ kadar acı duyarlar!.. ” Anlamındaki hadis-i şerifin İlâhî sırrı ve gerçekliği de anlaşılmış, derinliğine doğru aklî ve irfanî bir kapı açılmış bulunmakta; kıyas-ı vahidi ile aşk-ı mecaziden aşk-ı hakikîye ve aşk-ı İlâhîye geçiş güzer-gâhında bulunan perdeler aralanmış olmaktadır!…

Âşık ile maşuk, yani kul ile ma’bud arasında bulunan zulûmât ve nur perdelerinin kalkması ve aralanması oranında hasıl olacak kurbiyetin intac edeceği şuhûdun derecesine göre bir tad-zevk-haz ve lezzet-i ruhanîyye ve manevîyyeye mazhar da (yani, şehid de), bedenî-dünyevî ve fanî varlıklara-zevk ve lezzetlere olan tüm rağbet ve teveccühleri mecazî duruma ve gittikçe sıfıra indirecek, kendisini müşahede-i manevîyye içerisinde mustağrak kılarak itminana ulaştırmış olacaktır…

Müşahede-i manevîyye; âlem-i nur ve melekuttaki ulvî varlıklardan, makamlardan-mazhariyetlerden, Esma-i İlâhîyyenin muhtelif cilvelerine ve tecellilerine;… onlarla insibağ etmelere ve nihayet zat-ı Uluhiyyet-i Mutlaka ‘da (bil-müşahede) fanî olmaya ve Vahdet’üş- şuhûd[33] ile ebedîleşmeye kadar., bir seyr-i süluk çizgisi takip etmekte; bu derecelerin herhangi birinde ‘Fisebilillah cehd-ü gayret’ (cihad) içerisinde iken, cismanî ilişkinin kesilmesi (mevt ameliyesi) ile zuhur eden şehadet ile, me’mul olan maksuda ve maşuka vasıl olunmuş olmaktadır. Ki; bu tatlı ve muhteşem-nuranî cazibelere gark olmuş bir zatın (şehidin), bu merhaleye geçişi sağlayan (sebep olan) ölümün acısını-sızısını gerçek anlamıyla hissetmesi elbette, muhal ender muhal olacaktır…

Bilhassa, Zat-ı Uluhiyyetin eş-Şehid isminin özel tecellisinin simgesi ve o kanaldan, doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ ve Tekaddes ile irtibat kurma durumunda olanların, her türlü beşerî-kesif-cismanî ve arızî etkilerden ve arazlardan beri ve müstağni bulunacakları (daha da) tabiî olacaktır…

Bu İlâhî şuhûd ve şehadetin meftûn kılıcı cazibe-i nuranîyyesidir ki…; geçmiş tağutlann ateşe atma [34], ateş çukurlarına doldurma [35], kol ve bacakları çapraz kesme, asma [36], canlı canlı topraklara gömerek baştan ayağa testere ile biçme ve demir taraklarla derileri yüzme[37], sürekli-en ağır işkencelerle ölümlerden ölümlere sürükleme[38], koyun gibi boğazlama ve bedenleri lime lime doğrama[39] gibi… akla ve hayale gelmeyecek derecede, nice bireysel ve toplumsal zulüm, işkence, vahşet, cinayet ve canîyâne-ğaddarâne katliamları;.. Yüce İslam’ın savunulması ve batıl düzenlerin yıkılması uğrunda verilen mücahedeyi daha da şiddetlendirmiş, şehadete olan rağbeti aşk düzeyine ve daha da ileri seviyeye çıkarmış, bu da, zalim-tağutî düzenlerin yıkılışını ve tarihin çöplüğüne atılışını doğurmuştur…

Günümüz dünyasının, tarihte benzeri görülmemiş hunhar zalimlerinin ve canavarlaşmış olan tağutî-şeytanî güçlerin ve düzenlerin; kezâ icrâ ettikleri müthiş vahşet-cinayet ve katliamları da, şehadetin tüm nesillere ve çağlara şamil-yıkılmaz İlâhî bir mektep ve meslek olduğunu sağlamış, Öz Muhammedi İslam‘ın muhafazasını ve müdafaasını deruhte eden nuranî bir zırh ve kal’a konumuna getirmiş, çıkardığı vâris-i Muhammedi, İbrahimî, Hüseynî, ve Humeynîlerle..; ve onların izleyicileri-fedaileri olan milyonluk kafileler halindeki Hizbullahî yiğitlerle arz-u semayı cuş-u huruşa getirmiş ve tüm şeytanî-tağutî düzenleri de sarsmaya ve saltanatlarını yıkmaya başlamıştır…

Binaenaleyh;., bu realite ve vâkıâ, şehadetin, ferdî faziletinden daha çok hayat-ı içtimaîyye-i İslamîyye (sosyo-İslamî ve sosyo-ideolojik) cihetiyle, sonsuz İlâhî nur-huzur-rahmet-bereket ve feyiz kaynağı olduğunu göstermiş, onda mündemiç bulunan esrarengiz İlâhî güç ve kudreti (ta’bir caiz ise) deşifre etmiştir!.. (Hizbullahî yiğit müslümanların, tağutları titreten istişhadî operasyonları, şehadetteki sonsuz İlâhî gücün, cüz’î bir tezahürüdür!…)…

Hülâsa olarak, konuyla alakalı buraya kadar derc edilmiş bulunan naslar ve dermeyân edilen hakikatler muvacehesinde, diyebiliriz ki:

Şehid, müşahede ettiği İlâhî nurlar ve füyûzata olan sonsuz aşk ve prestiji ile, fanîyat ile olan tüm alakasını kesmiş, ebedîyete ve onun tek kaynağı olan Allah-u Teâlâ’ya doğru yönelmiştir;., bu yönelişi ile, beşerî hayat ve nazar için ğayb olanlar, şuhûda ve şehadete dönüşmüştür…

Esma-i İlâhîyyenin nuruyla iştial eden (ışıklanan) şehid, ğayb âlemine ve sakinlerine şahid olduğu gibi, ışıklanmış olmasından dolayı da, o ana kadar kendisini görmemiş-görememiş muhtelif gaybî varlıklara görülür olmaya, yani meşhud olmaya başlamış, böylece; şahid ve meşhudu şahsında cem edici bir özelliğe kavuşmuştur… (Zira; ışığı olmayan önünü dahi göremez, ışıklı olmayan da başkası tarafından görülemez. Kâinatta nice varlıklar vardır ki, ışıksız olduklarından dolayı görülememektedirler…)

Şehid eriyen bir mum gibi değil; ebede nazır bir sirac-ı münirdir! (nur saçan bir kandildir)!… Böylece; saçtığı ışıklarla, şehid adaylarının yollarını ebede kadar aydınlatmaya, onlara yol göstermeye devam edip-gitmektedir…

Şehid; güneşler kehkeşanı özelliğini taşıyan veraset-i nübüvvetin, şehadet güneşi olan Seyyid’üş-Şüheda’nın nuranî cazibesine ve manzumesine merbut, şule-feşân bir kamer ve parıldayan bir yıldızdır. Ki, hem bu âlem-i zulûmata ışık saçmakta, hem de mensubu bulunduğu o muhteşem manzume ile birlikte şems’üs-şümusda müstekarr olmak üzere, Zat-ı Zü’l-Celal-i Ve’l-İkram’a doğru (sonsuzluk fezasında) müteharrik olup, akıp-gitmektedir…[40]

Şehid; mevt ile mahiyet ve hayat değil, yer ve yön değiştirmiştir. Kesif ve fanî âleme müteveccih yüzü, oradan ufûl etmiş; nuranî-lâtif ve bakî aleme tulu’ etmiş; yansıttığı şu’leler ile de fanî âleme müteveccih olan ayları ve yıldızları nurlandırmış, onlar kanalıyla yüz çevirdiği âlem-i fenayı aydınlatmayı sürdürmüştür…

Kişi, inandığı veya en çok sevdiği şeyi yaşatma ve ona ulaşabilme amacıyla yaşar. Gerçek mü’minin inandığı, en çok sevdiği ve gerçek zevkine ve hakikatına ulaşabilmek için çırpındığı tek şey, Hakaik-i İmaniyye ve İslamîyye’dir. Bunları, toplum hayatında hükümran olarak yaşadığı oranda ve boyutta, onlara inanmış olup da onlarla var olanların da hayat-dar olmaları tabiîdir. İşte şehid; bu ulvî hakikatin ve ulvî davanın yaşaması-yaşatılmasma yaptığı katkı ile yaşamakta, onunla özdeşleşerek ebedîleşmektedir…

Şehid; seve seve verdiği ve akıttığı ter, gözyaşı ve kan damlalarıyla, Şecere-i Mübareke ve Tayyibe olan İslam ağacını sulamakta, neşv-ü nema bulan ve güçleşen-gürbüzleşen bu mübarek ağacın kökleşmesine, âlem-i mülk ve melekutta dal-budak salmasına ve nuranî-daimî meyveler-ürünler vermesine şahid olmakta, bunlarla da “Rabbinin indinde ‘huzur’ ve neş’e ile ‘merzuk’ bulunmakta..”, tüm sevdiklerinin de bu İlâhî ni’mete mazhar olmasını dört gözle beklemektedir…

Şehid; kemiyeten küçük, lakin keyfıyeten istinad ve intisab ettiği merci ve merkez cihetiyle (ki O, Allah-u Teâlâ’dır (cc) ) sonsuz bir gücü tazammun eden İlâhî bir nüve (ta’bir caiz ise, atom çekirdeği) hükmündedir. Ki, inşikakı (parçalanması), yani ruhu ile bedeninin ayrılması, yani şehadeti ile müthiş bir olay, bir infilak husûle gelmekte, bu; hak cephe için (ışık-ısı ve hareket noktasında) güçlü bir (ta’bir caiz ise nükleer) enerji santrali ve kaynağı olmakta, batıl cephe için ise, yok edici ve yıkıcı bir nükleer bomba hüviyetini ve fonksiyonunu taşımaktadır… Bu sırdandır ki, “şehidler, İslam’ın kaybı değil; en büyük ve en bereketli kazancıdır!..” kanaat-i vicdaniyyesi, ehl-i hak ve hakikat nezdinde yakınî ve muhkem bir kaziye haline gelmiş bulunmaktadır…

Evet;.. İ’la-yı Kelimetullah uğruna, aziz şehidlerin akan mübarek kanlan, İslamî izzet ve şehâmetin ve hükümranlığın İlâhî garantisi ve sigortası olurken, tağutî ve şeytanî güçlerin ve düzenlerin de yıkılmasının, tar-u mar olmasının İlâhî sebebi ve vesilesi olmaktadır. Yüce Rabbimizden (cc); bizleri de, bu İlâhî nur ve feyz kaynağından doyurmasını niyaz-eyleriz, inşaallah…
[1] El-Müfredat: 392-395; Lisan’ül-Arab: 3/238-243; El-Müncid: 406; El-Mu’cem’ül-Vesit: 499-500; Hak Dini Kur’an Dili (E. Hamdi Yazır): 1/524-525, 546-552; 2/1055-1062, 1229-1233; Tefsir-i Razî: 4/74-96; 7/196-209; İ. Kesir: 4/1440-1490.

[2] Allah ‘ın şahid-şehid oluşu ile alâkalı olan şu ayetlere de bakınız; [Nisa(4): 79]; [Yûnus(l0): 29]; [Ra'd(13): 43]; [İsra(17): 96]; [Ankebût(29): 52]: [Ahzab(33): 55]; [Ahkaf(46): 8]; [Maide(5): 117]; [Enbiya(21): 78]; [Fussilet(41): 53]; [Feth(48): 28];…

[3] “Allah ğaybı da, ‘şehadeti’ de bilendir!” Bakınız; [Mü'minun(23): 92] ; [Secde(32): 6]; Zümer(39): 46]; [Haşr(59): 22]; [Cum'a(62): 8]; [Teğabün(64): 18];…

[4] Ebu Davud’dan, Et-Terğib ve’t-Terhib: 3/244,246;…

[5] Sahih-i Müslim: K. İmare/158; (Terc): 9/122; Ebu Davud: 3/421; Sünen-i Neseî: K. Cihad/2; (Terc): 6/372; Et-Terğib: 3/245; Riyaz’us-Sâlihin: 789; Büluğ’ul-Meram (S. Yollar): 4/90;…

[6] Bakınız; [Nisa(4): 71]; [Enfal(8): 60]; Sahih-i Müslim: K. İmare: 96, 97- 105; (Terc): 9/56-60, 134; Et-Terğib: 3/114-vd., 148, 157; R. Sâlihin: 784- 787.

[7] Ebu Davud: K. Cihad/16; (Terc): 3/419; Sahih-i Müslim: K.İmare/122-127; (Terc): 9/83-86, 129; R. Sâlihin: 765, 773; Et-Terğib: 3/99, .106, 128-130, 225-226;…

[8] Bakınız; [Enfal(8): 15-16]; [Al-i İmran(3): 151]; [Feth(48): 22]; [Haşr(59): 12-16]; Sahih-i Müslim: K. İman/145; (Terc): 1/373; Neseî: K. Cihad/3; (Terc): 6/372; Et-Terğib: 3/193, 196; Ebu Davud: 3/514;…

[9] Sahih-i Müslim: K. İmare/146; (Terc): 9/104; R.Sâlihin: 772,783; Buharî: K.Cihad/22,156; Z. Buharî: 500; Tecrid: 8/356; Tirmizî: K. Cihad/23; (Terc): 3/205; Müsned-i Ahmed: 4/354, 396,411;…

[10] Et-Terğib: 3/231 ;…

[11] “… Bununla bir (düşman) topluluğunun tâ., orta yerine dalanlara!” (Adiyat: 5) Ayeti, açıkça istişhadî operasyonlar için., medh edici Kur’anî-ulvî bir dayanaktır! Ayrıca; (Bakara: 207; Nisa: 74; Tevbe: 111; gibi., nice ayet-i kerimeler dahi aynı-benzer (îslamî fedaîyâne) eylemler ve kahramanlıklar için İlâhî terğibâtı ihtiva etmektedir…

[12] Allah yolunda şehid olan mü’minlerin, Allah-u Teâlâ (cc)’nın büyük evliyasından oldukları, açıktır. Bunlar için de, tabiatıyla “Hiçbir korku ve hüzün yoktur!..” Ve olamaz da!.. (Bakınız; Bakara: 112, 155, 262, 274, 277; Maide: 69; En’am: 48; A’raf: 35,49; Ahkaf: 13.

[13] Bakınız; Et-Terğib: 3/227; Ayrıca; “Şehidler, yakın akrabalarından yetmiş (veya yetmiş iki) kişiye şefaat edecektir!..” anlamındaki hadis için, bakınız; Et-Terğib: 3/221,228.

[14] Bakınız; Et-Terğib: 3/241.

[15] “Mü’minlerden öyle yiğitler var ki, üzerinde Allah ile yaptıkları ‘ahd’e ‘sadakat’ gösterdiler. Böylece, onlardan kimi adağını gerçekleştirdi (şehid oldu);., kimi de (şehadeti) beklemektedir. Onlar, hiçbir bedel ile (bu ahidlerini) tebdil etmediler!” (Ahzab: 23) Ayet-i kerimesi, Nisa: 69′da geçen şühedanın mukabilindeki sıddıklardan da şehidlerin büyük hissesi bulunduğunu göstermektedir.

[16] Al-i İmran: 140′ta geçen şüheda (şehidler), açık ve sarih olarak Allah yolunda mukatelede ölen şehidlerdir. Bu, lafzen açık olduğu gibi, aynı ayette geçen, “Eğer siz bir yara (karh) aldıysanız, o kavme de benzeri bir karh (yara) değmiştir…” beyanı da, karineden öte, yine sarahaten aynı anlamı takviye etmektedir…

[17] Et-Terğib: 3/238.

[18] Bazı kaynaklarda “Ancak, kul hakkı müstesnadır!..” kaydı da bulunmaktadır. Bakınız; Sahih-i Müslim: K. İmare/117-120; (Terc): 9/77-79; Tirmizî: K. Cihad/32; (Terc): 3/238; Sünen-i Neseî: K. Cihad/32; (Terc): 6/407; Darımî: K. Cihad/20; Müsned-i Ahmed: 2/220, 308, 330; 3/310, 365; 5/792, 304, 308; İbn-i Mâce: K. Cihad/10; (Terc): 7/493; Muvatta: K. Cihad/31; (Terc): 1/583-584;…

[19] Et-Terğib: 3/221; Ebu Davud: K. Cihad/28; (Terc): 3/435, Tirmizî: 3/207.

[20] Sahih-i Müslim: K. İmare/108,121; (Terc): 9/68-69, 80-82; Riyaz’us- Sâlihin: 775; Sünen-i Tirmizî: K. Cihad/13,25; (Terc): 3/193-194, 207; Zübdet’ül-Buharî: 473-474; Terğib: 3/211-214,241.

[21] Sahih-i Müslim: K. İmare/103; (Terc): 9/62-63; İbn-i Mâce: K. Cihad/1; (Terc): 7/463-464; Müsned-i Ahmed: 2/231, 384; Et-Terğib: 3/212;…

[22] Et-Terğib: 3/235; Neseî: K. Cenâiz/112; (Terc): 4/509;…

[23] Et-Terğib: 3/226; ve “Kılıç, tüm hataları siler., kişiyi cennete sokar!” Müsned-i Ahmed: 4/185;…

[24] Buharî’den naklen, Et-Terğib: 3/216.

[25] Hakim, îbn-i Hibban ve Müsned-i Ahmed’den naklen, Terğib: 3/233-234.

[26] Et-Terğib: 3/222; Müsned-i Ahmed: 4/185; Darımî: K. Cihad/19;.. Müsned-i Ahmed’de, “Bunlar, Allah’ın, arşın altındaki çadırında övündüğü kimselerdir!” kaydı da bulunmaktadır. (4/185);…

[27] Mezkûr Kamer: 54, 55′in Şehidler hakkında olduğu..na dair, bakınız; Beyhaki ve Bezzar’dan naklen, Et-Terğib: 3/224;…

[28] Et-Terğib: 3/224;…

[29] Et-Terğib: 3/226-227;…

[30] Et-Terğib: 3/224;…

[31] Sünen-i Neseî:K. Cihad/35; (Terc): 6/409; Darımi: K. Cihad/16; Müsned-i Ahmed:2/297; İbn-i Mâce: K. Cihad/16; (Terc): 7/527; Sünen-i Tirmizî: K. Cihad/25; (Terc): 3/210; R. Sâlihin: 783; Et-Terğib: 3/221.

[32] Ayet-i Kerime şöyle devam etmektedir: “… (Vezir’in karısı dedi ki): Andolsun, onun nefsinden ben murad almak istedim, o ise (kendini) korudu. Ve (yine) andolsun ki, eğer o, kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka o, zindana atılacak ve mutlaka küçük düşürülenlerden olacak! (Yûsuf ise:) ‘Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. Onların kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, (muhtemel ki) onlara eğilim gösteririm de cahillerden olurum!..’ dedi.” [Yûsuf(12): 32-33];…

[33] “Allah ile beraber başka bir ‘ilah’a duâ edip-çağırma. (Zira) ondan başka hiçbir ilah yoktur; her şey ‘helak’ olucudur, ancak O’nun ‘vechi’ (yüzü ve zatı) müstesnadır! (Her türlü) ‘hüküm’ de yalnız O’na aittir ve hep O’na döndürüleceksiniz!” [Kasas(26): 88];.. Ayet-i kerimesinde geçen vech; yüz-suret-sima olarak mütalaa edilince, Vahdet’üş-Şühud penceresi tezahür etmiş olur. Zira her şey, Esma-i İlâhiyye’nin ayinesi olduğundan, ayine ise, kendinden ziyade kendine aksedeni yansıtacağı, O’na bakanlar, ayineyi değil, yansıyanı müşahede edecekleri.. Esma’nm, müsemmanın aynısı olmasından, müsemmamn da (haliyle) Vahid-i Ehad olduğu.. O’nun bakî, ayine olan her şeyin dahi helak olucu bir özellikte bulunduğu., gibi.., irfanî hakikatler, Vahdet’üş-Şühûd’un temel unsurlarıdır…

Mezkûr ayette geçen vech; zat-vücut-varlık olarak ele alındığı.. Esma-i İlâhîyye‘nin de Efal-i İlâhîyye olarak mütalaa edildiği., tüm yaratıklar (her şey) dahi, bu İlâhî ef’alin ve sun’un tezahürleri olarak., idrak edildiği durumda ise , Vahdet’ül-Viicûd mektebi, (daha başka nassların da te’yidi ile..) Kur’anî dayanağını bulmuş olmaktadır. Zira; Her şey helak olucu olunca, ind-i İlâhî’de zaman mefhumu söz konusu olamayacağından, bu helak oluş, an hükmündedir. Ki, tüm varlıklar yok hükmünde varsayılmakta, ancak O’nun vechi (yani, Zat ve Vücûd-u İlâhîsi) var olan varlık olarak tecelli etmektedir. Tabiî ki; Merhum İmam’ın (ra); “Bu tür sırlara bizim gibilerin aklı ve idraki kâfi gelmez.. O, ehli olanların işidir!…” şeklindeki (tevazükârâne) ifadeleri, nazar-ı itibara alınmalı, bu tür akademik., ve felsefî… içerikli konular (gerekmediği ve ehil olunmadığı takdirde) medar-ı münazara edilmemeli, pratik hayatta gerekli olacak olan mesâil üzerine tüm mesailer yoğunlaştırılmalıdır, ve’s-selam…

[34] Örnek olarak bakınız; Bakara: 258; Enbiya: 67-68; Ankebût: 24-25;…

[35] Bakınız; Bürûc: 4-8;..’in tafsili olarak; Sahih-i Müslim: K. Zühd/73; (Terc): 11/478-481; Tirmizî: K. Tefsir/75; (Terc): 5/446-451; Müsned-i Ahmed: 6/17;,İbn-i Esir(terc): 1/384-388; İbn-i Mâce: 10/260-262;

[36] Örneğin; Tâ-hâ(20): 203;…

[37] Tecrid-i Sarih: 9/302, Zübdet’ül-Buharî: 640;…

[38] Bakınız; İbn-i Esir: 1/335-342;…

[39] Bir-İki örnek için, bakınız; İbn-i Esir: 1/233-235, 272-279;…

[40] Nitekim, şu âlem-i kevn ve fesadın yıldızları, kamerleri ve güneşleri dahi, kendi manzumeleri ve kehkeşanları içerisinde ve onlarla birlikte, aynı hedefe doğru (maddî ve cismanî olarak) hareket etmektedirler!.. Örneğin; “Güneş de, kendisi için (tespit edilmiş) olan ‘müstakarra’ (karar bulacağı bir zamana ve mekâna..) doğru akıp-gitmektedir. Bu, Aziz-Alim olan (Allah)’ın takdiridir. Kamer’e gelince, biz onun için de bir takım menziller (uğrak yerleri) takdir ettik; sonunda o, eğri hurma dalı gibi (hilal şeklinde) olur da geri döner, (böylece) ne Güneş Ay’a yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Bunların her biri, belli bir yörüngede (hep birlikte) yüzüp-gitmektedirler!” [Yasin(26): 38-40]; İlaahir… Bunlar için tek sözümüz; “Fetebarekallahu Ahsen’ül-Halıkin…”dir…

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv