Başarılı Mücadele ve Aşura Kıyamı – Şehid Ayetullah Muhammed Hüseyin Beheşti
Bu yazı kez okundu.
13 Kasım 2013 12:28 tarihinde eklendi

Hamd, hamdın sahibi Allahadır. Kulu ve Resulü Muhammed Mustafa’ya, aline ve Allah yolunda hakkı ile savaşan ashabına salat-u selam olsun.

Selam olsun Hüseyn’e, oğlu Ali (Zeynul Abidin)’e, onun evladına ve bütün varlıklarını Allah yolunda sarf eden taraftarlarına…

Ey Allahım Muhammed’in ve Ehl-i Beytinin hakkını çiğneyen ilk zalime ve onun yolunu takip ederek Muhammed ve Ehl-i Beyt’ine zulüm eden son kişiye lanet eyle.

Allahım, Hüseyin (a.s)’ ile savaşan grubun ve bu yolda hareket edip, (düşmanlarına) beyat eden ve onlara uyanlara lanet et. Allahım bunların hepsine lanetle.

Allah Teala buyuruyor ki:

“Ey İnananlar! Can yakıcı bir azâbtan kurtaracak kazançlı bir yolu size göstereyim mi? Allah’a ve Peygamberine inanırsınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihad edersiniz; bilseniz, bu sizin için en iyi yoldur. Böyle yaparsanız Allah günahlarınızı bağışlar, sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş yerlere koyar. Büyük kurtuluş budur. Bundan başka sevdiğiniz bir şey daha var o da Allah katından bir yardım ve yakın bir zaferdir. Ey Muhammed inanlara müjde ver.”[1]

İnsan yaratıldığı günden itibaren, mücadele içinde bir yaşantıya sahip olması mukadder kılınmıştır. İnsanın karakteri ve yapısında birbirine zıt unsurlar yaratıldı. İnsana çok çeşitli eğilimler verildi; istek ve arzuları oldukça farklı ve değişiktir. Bazı istek ve arzuları, hayvani istekler diye nitelenen ve heva ile hevesten kaynaklanan isteklerdir. Bu tür istek ve arzulardan güdülen hedef, yemek, içmek, görmek ve benzeri hayvani lezzetlerden yararlanıp zevk almaktır. Bu istek ve arzulara mütekabilen, insanı şehevi lezzetler alanından uzaklaştıran ve daha üstün ve yüce bir mevki olan manevi, insani ve nurani yaşama çekip yücelten diğer bir takım güçlü eğilimler bu çok boyutlu varlığın vücudunda yaratılmıştır.

İnsanın iradesi, yeteneği ve gücü sürekli olarak bu birbirine zıt ve farklı yönde hareket eden iki grup istek ve eğilimler doğrultusunda bir çekişme, mücadele ve ıstırap içerisindedir. Basit bir işi yapmak isteyen bir insanı göz önüne alın, bazen olur ki bu iş onun güncel işlerinden olduğu ve adet edindiği için, hiç düşünmeden adetine dayanarak bu işi yapar. Fakat eğer adet edinmemiş olduğu ve şimdiye kadar yapmadığı bir işi yapması kendisinden istenirse, acaba hiç düşünmeden hemen o işe başlayabilir mi? İlk etapta insandaki farklı eğilimler devreye girer. Çünkü yapılması gereken bu iş o eğilimlerden bazılarına muhalif ve bazılarına ise mutabıktır. Kendi kendine düşünür bu işi yapayım mı yapmayayım mı? İyi midir kötü müdür? Nefsi istekleri yap, akıl ise yapma veya akıl yap, nefsi eğilimler yapma demektedir. İki unsur veya eğilimden birisi zafer elde edinceye kadar iç alemindeki mücadelenin devam eder; farklı yönelişli bu iki eğilimden hangisi muzaffer olursa, irade de onun doğrultusunda devreye geçer ve insan da aynı doğrultuda faaliyete başlar. İnsanın yaratılışının ilk gününden itibaren insanın iç aleminde bir taraftan nefsi istek ve arzular ile maddi hayat cephesi ve diğer taraf tanda, manevi ve insani yaşam cephesi arasındaki savaş süre gelmiştir.

Bir başka ifadeyle yaşam mücadele temeline oturtulmuştur. Sürekli olarak karşı karşıya bulunduğumuz bu iç alemdeki mücadeleyi bir kenara bırakıp dış aleme baktığımızda bir insanın istek ve hedeflerinin gerçekleşmesini sağlayan bir çok sorun ve engel bulunduğunu görmekteyiz. Sürekli olarak bu engellerle ve sorunlarla karşı karşıya bulunduğumuz ve alıştığımız için varlıklarını pek hissetmiyoruz. Aksine biraz dikkatlice konuya yaklaşırsak, günlük yaşantımızda bile günde kaç defa bu tür engellerle karşılaşıp mücadele ettiğimizi görürüz. Anlattıklarımız bir kişinin yaşamının durumu etrafındaydı. Bir de muhtelif sınıflar, kavimler ve milletlerin yaşamını göz önüne alıp nelerin olup bittiğine dikkat edelim. Her yerde mücadele ve savaşın hüküm sürdüğünü göreceğiz. Bu sınıf o sınıfla, bu kavim o kavimle, bu millet o milletle ve bu toplum o toplumla. Sınıfsal, ulusal ve uluslar arası kavga ve savaşlar insanoğlunun yaşam tarihine yön vermektedir. Bunun için insan yaşamında mücadelenin kaçınılmaz olduğunu söylüyoruz.

Bu ne rüyadır! Bu rüyadan uyandırın onları. Sizce sabahları saat 9-10′a kadar evinde istirahat eden ve daha sonra eğer gönlü isterse işe giden ve istemese de gitmeyen, gittiğinde de öğle zamanında eve dönen ve öğleden sonradaki zamanında istirahat edip dinlenen bir adam mutlu ve mücadeleden uzak mıdır, hayır öyle değil, böyle zannettiğiniz kişinin iç aleminde mücadele sürüp gitmektedir. Bu tip bir insanın simasına dikkat edin, bir mücadeleci ve savaş adamının simasında ki gibi onun yüzünde sevinç ve neşeden bir iz göremezsiniz. Bu tip bir insan yürüyen ve yiyip içen bir ölüdür. O sevinç ve kıvançtan mahrum bir ölüdür, aynı zamanda alışıp gittiği daimi bir savaş onun iç aleminde cereyan etmektedir. Belki kendisi de bu savaştan gafildir ve çekişme ile mücadeleden uzak ve emanda kaldığını düşünebilir. Ama durum böyle değildir, bu insan sürekli olarak kendisiyle mücadele ve kavga etmektedir şöyle ki: Niye başkalarından geri kaldım, niye hiç bir yerde benim bir iz ve eserim yok, semeresi ve faydası olmayan bu hayat ne işe yarar, niye bende neşe, sevinç şevk ve heyecan yoktur?

Evet mücadelesiz yaşam mümkün değil, her ferd ve toplumun yaşamında mücadele sırrı ve kanunun varlığı kaçınılmazdır. Kader kalemiyle takdir olunan bu doğal kanun karşısında, varolan mücadele yolları ve metotlarından en yararlısı ve iyisini seçmekten başka bir çaremiz yoktur. Mücadele ve çatışmaya girmeliyiz, fakat yapacağımız mücadele yüce ve mukaddes bir hedef uğrunda bir, başarılı, heyecanlı, yararlı ve dinamik mücadele olmalıdır.

Makalede, bu muzaffer mücadelenin koşulları üzerinde duracağız. Mücadelenin muzaffer ve başarılı olması için bazı şartlara riayet etmek gerekir. O şartları ve adabı bilip onlara riayet ederek ilerlemek gerekir. İlk olarak mücadelenin açık, belli somut ve kesin bir hedefinin bulunması gerek, hedefi bulunmayan mücadelenin anlamı yoktur. Her mücadelenin bir hedefi vardır ama bazen oluyor ki hedefler açık değil, müphemdir (belirsizdir).

Nitekim görüyorsunuz ki bir insan ömrünün tümünü mücadelede geçiriyor fakat bir neticeye varamıyor; neden? Çünkü mücadele boyunca, açık somut ve kesin olan bir hedefe doğru değil de, belirsiz ve karanlık bir noktaya yönelerek zikzaklı bir hareket ortaya koymuştur. Bütün çabalarına rağmen bir başarıya ulaşamamıştır. Milletlerin mücadele tarihinde bu tür mücadelelere çokça rastlıyoruz.

Buna göre mücadelenin açık bir hedefinin bulunması gerekir. İkinci nokta ise mücadelenin hedefinin yüce ve değerli olmasıdır. Bazen görüyorsunuz ki mücadelenin hedefi açık, belirgin ve somuttur. Fakat uğrunda mal ve mülkünü harcanmaya değmez. Bazen oluyor da hedef biraz daha değerlidir gerektiğinde uğrunda malın harcamaya değer ama canını vermeye değmez.

Fakat bazen de hedef o kadar yüce ve mukaddes olabilir ki insan kendi canını ve en sevdiği yakınlarının canlarını da bu yolda ihlasla feda etmeye hazır olur.

Tüm insanların uğrunda mücadele etmeleri ve canlarını vermeleri gerek değen mukaddes hedef işte bu hedeftir. Bu yüce hedef ise Allah’ın rızasıdır. Bu mücadelenin ilk şartıdır.

İkinci şart ise şudur: Mücadeleci insan eylem ve çalışma adamı olmalı, rotasını belirlemeli ve sözünde durmalıdır.

“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da doğruluk ta devam edenlere, onlara melekler ölümleri anında: Korkmayınız, üzülmeyiniz, size söz verilen cennetle sevinin, biz dünya hayatında da, ahirette de size dostuz. Burada canlarınızın istediği, umduğunuz şeyler, bağışlayan ve acıyan Allah katından bir ziyafet olarak size sunulur, diyerek inerler.”[2]

“Ey İnananlar! Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz. Yapmadığınız şeyi (başkalarına) söylemeniz, Allah katında büyük gazapla karşılanır.”[3]

Bu ayetin tefsirinde müfessirler şöyle nakletmekteler: Bedir savaşından sonra Müslümanlardan bir grup, Bedir şehitlerinin Allah, Allah Resulü nezdinde yüce bir makam ve mevkiye eriştiğini ve ne kadar ahiret nimetinin kendilerine nasip olduğunu ve dünyada izzet ve ahirette ise sevaba nail olduklarını görünce oturup şöyle dediler.

“Keşke bizde sizlerle birlikte Bedir savaşına katılmış ve cihad ederek bu izzet ve şerefe kavuşmuş olsaydık.”

Bu grubun her oturduğu yerde sözü bu idi.

Bu arada Uhud savaşı baş gösterdi ve keşke bizde Bedir’de olsaydık cihad etseydik şehid olup şehadetin mutluluğuna erişmiş olsaydık gibi sözleri dillerinde düşürmeyen kimselerden bir grup, savaşın başlangıcında geri kaçmaya başladılar, nihayet savaş başladı, durum öyle bir noktaya vardı ki Peygamberin canı tehlikeye düştü ve bu şehadet arzusunda bulunanlar, Peygamberi İslami ve tüm Müslümanları tehdit eden tehlikeyi önemsemeyip yalnızca kendi canlarının derdine düşmüş ve kendilerini ölümden kurtaracak bir sığınak arıyorlardı.

İşte o zaman Allah-u Teala onlara hitaben şöyle buyurdu:

“Niye yapmayacağınız şeyin sözünü ediyorsunuz…”

Evet bu tür sebatsız insanlar milletlerin zillete duçar eder ve önderleri saptırırlar. Bunlar gerçek mücadelecileri gaflete düşürürler ve etkili mücadeleleri etkisiz ve neticesiz bırakırlar. Allah-u Teala savaş sırasında kurşundan yapılmış duvar gibi düşman karşısında direnen insanları sever.

Mücadelenin oldukça önemli olan üçüncü şartı veya kuralı ise, doğru mücadele metodudur. Mücadele bir çeşit değildir, bir çok mücadele çeşitleri vardır: Ferdi mücadele, toplu mücadele, gizli mücadele, açık mücadele, pasif mücadele, aktif mücadele, silahsız mücadele, silahlı mücadele, bütün bu mücadele metotlarının her birinin bir yeri, zamanı, konumu, kendisine özgü tarzı ve taktiği vardır.

Mücadelecinin, halkın mücadele metoduyla tanışıklığının sağlanması ve mücadele ile hedef arasındaki uyuma oldukça önem vermesi gerekmektedir. Biz kendi gözümüzle bazı insanların tam bir olgunluk ve ihlasla ve bir hedefe olan ilgi ve samimiyetlerinden dolayı bu hedef uğrunda mallarını, zamanlarını ve hatta canlarını feda ettiklerini fakat yoldan saptıklarını, hedefi kaybettiklerini, kendi zanlarınca hedef uğruna vakit, mal harcadıklarını ve canlarını feda ettiklerini görüyoruz. Ancak bunlar yoldan sapmışlar ve yolları hedefleriyle hiç bir uyum sağlamamaktır, işte bu durum bizleri oldukça üzmektedir. Sa’dini ifadesiyle:

Korkarım ki ey bedevi Arap, Kabe’ye ulaşmayasın

Senin gittiğin bu yol Türkistan’a gitmektedir.

Bir kez daha şu noktayı tekrarlıyorum ki, mücadele metodu ve taktiğiyle hedef arasındaki uyum oldukça önem taşımaktadır; birçok mücadele, metodunun yanlış olması veya metodun hedef ile uyum sağlamamasından dolayı başarısızlığa uğramaktadır ve mücadeleciyi hedefe yaklaştırmaktan ziyade uzaklaştırmaktadır. İşte bu üç temel prensibi göz önünde bulundurarak Müslümanlar Kerbela hadisesinde nelerin baş gösterdiğine dikkat etmelidirler. Muaviye ölmüş ve onun açıkça fısku fücurda bulunan oğlu Yezid, İslam sultanı ve İslam Peygamberinin halifesi sıfatıyla Müslümanları yönetmek istiyordu.

Fakat açıkça içki içiyor, kumar oynuyor İslam’a aykırı olarak, İslam’ın sınıfsız toplumunda yeni sınıflar, kavmi ve ailevi ayrıcalıklar oluşturuyordu.

İçki içen, akılsız ve dirayetsiz böyle bir insan Müslümanların hükümetini ele geçirip tahta oturmuştur. Fedakar insanlardan bir grup bu fasid hükümete boyun eğmiyor veya en azından bu hükümetle işbirliğinde bulunmak istemiyorlardı. Ama Yezid onların peşlerini bıraktırmıyordu. Yezid bütün komutan ve valilerine, tüm halk kitlelerinden bilhassa tanınmış kimselerden kendisine biat yani işbirliği misakı almaları emrini veriyordu.

Bu esnada, Kufe’de halktan bir grup toplandılar. Kufe hem çirkin hem de güzel bir şehirdir. Çirkindi, çünkü orada iki yüzlü ve ölü bir kalabalık yaşamaktadır. Güzeldir, çünkü içerisinde sayıları az olmasına rağmen, Ali mektebinde terbiye edilmiş, parlak yıldızlar da vardır. Bu parlak insanlar, kendi aralarında, Yezid’e biat edilip edilmeyeceği hakkında konuşup, biatı reddetme kararına vardılar. “Yezid hiç bir şekilde bu makama layık değildir” dediler. Peki, öyleyse kimin peşine gidelim diye o tarafa, bu tarafa dönüp dolaştılar. Onlar bu durum üzerinde düşünürken Hicaz’da belli başlı tanınmış insanlardan bir çoğunun Yezide biat etmeye yanaşmadıkları ve onların başında Ebu Abdullah Hüseyn bin Ali (a.s)’ın bulunduğu haberi ulaşır. Bu haber üzerine ona mektup yazmaya başladılar. Mektuplarında, “Ya Eba Abdullah! Babanın şehrine doğru gel, burası Ali’nin hilafet merkezidir. Gel, biz senin safında bu hükümetle savaşmak istiyoruz. Mücadele için zemin hazırlanmıştır” diyerek onu davet ettiler. Bu şekilde bir, iki, üç, derken onlarca, yüzlerce mektup geldi. Mektuplar, onlarca imza ila ashabdan ve halktan yığın yığın hazrete ulaşıyordu. Daha sonra durumları yakından incelemek için Müslim İmam Hüseyn (a.s) tarafından Kufe’ye gönderildi. Ne yapmak gerektiğini kararlaştırmak için Müslim, gözlemlerinin neticesini yazıp gönderecekti. İşte, Hüseyn’in kıyam ve mücadelesi bu merhalelerle başlıyor.

Ancak, Eba Abdullah’ın hedefi ne idi? Acaba hükümeti el geçirecek miydi? Acaba, İmam Hüseyn Müslümanların beldeleri ve özellikle Irak ile Kufe üzerinde hakimiyet mi kurmak istiyordu? Hayır, onun hedefi hakimiyet değil İlahi kelimetullah idi. İster hükümete ulaşsın, ister ulaşmasın; hakk ve batılı tanıtıp daha açık bir ufukta hakkı gösterme idi onun hedefi. Eğer, hükümeti ele geçirmeye muvaffak olabilseydi hükümetin güç ve kudretini Allah’ın istediği yönde kullanırdı. Hükümeti el geçirmeye muvaffak olmazsa yine istenilen şeye ulaşılmış olacaktı. Neticede, Kerbela’da, tarihin her zaman için altın harflerle kaydedeceği bir sahne çıkıyor ortaya. Böylece, Aşura hadisesi sonsuza dek Müslümanların mücadelesinde, hakk ile batıl savaşının güzel bir numunesi olarak tanınacaktır. Pek yüce bir hedef… Aynı zamanda, apaçık, müşahhas ve kati… Öyleyse mücadele için seçeceğimiz kimseler, ayağı sürçmeyen insanlar olmalıdır. İçtimai bir mücadeleye yön vermek isteyenler, İmam Hüseyn’den ders almalıdırlar. Daha sonra İmam Hüseyn, savaşa karar veriyor. Savaşta şüphesiz iki grubun katılımı gerekiyor. Birincisi erkandır- ki mücadelenin asıl sütunlarıdır. Ve mücadelenin iskelet kısmını teşkil ederler-. Dizginler, bu kimselerin elindedir. Bu kimseler direnmiş, itimat edilir, idealist, güçlü ve güçlerinin iradesine sahip kimseler olmalıdırlar. Aynı zamanda, vazifesinde müdrik, teşkilatçı ve muti olmalıdırlar. Müslim bin Akil mezkur kimselerin bir numunesidir. Diğer bir numune Kays bin Mezahir; İmam’ın mektubunu Kufe’ye ulaştıran kişidir.

İmam Hüseyin (a.s) bu grubu dikkatle seçti. İkinci grup ise ihtiyaç olduğu zaman güçlerinden istifade edilebilecek sempatizanlardı. Bu grubun seçimine, birinci grubun seçimince olduğu kadar dikkat edilmez. Bunlar, ister istemez arkadan gelen takipçilerdir. İmam Hüseynin kervanına katılanlar arasında bahsettiğimiz böyle takipçiler de vardı.

Müslim bin Akil’in Kufe’ye gitmesi ile birlikte bir takım yeni olaylar cereyan etti. Büyük bir topluluk Müslim bin Akil’in etrafında toplandı. Kufe valisi Numan bin Beşir, Yezid tarafından azledildi ve onun yerine İbn-i Ziyad Kufe valiliğine atandı. İbn-i Ziyad imansız, taş yürekli ve Yezide tam bağlı biriydi. Bu arada Kufe’nin sebatsız halkı 24 saat içerisinde yeni bir değişime uğruyor.[4] Müslim’in ev sahibi olan Hani bin Urve’nin hile ile Dar-ul İmareye götürüldüğü, İbn-i Ziyadın orada kendisine hakaret ettiğini, değnekle başına ve yüzüne vurup kendisinin hapse atılması emrini verdiğini ve Hani’nin şimdilik İbn-i Ziyad’ın zindanında tutulduğu haberi yayılıyor. Durumdan haberdar olan Müslim yakınlarından, halkı Kufe Camisi ve çevresinde bir araya gelmeleri için, çağırmalarını istiyor. Halk bir araya gelmiş ve coşkulu bir şekilde Müslim’in kendilerine hitaben konuşmasını bekliyordu. Bir kaç gün Kufe’de faaliyet gösteren İbn-i Ziyad’ın etrafında otuz görevli polis ile Emevilerin taraftarı olan yirmi kişiden başka kimse yoktu, toplam olarak 50 kişi onun etrafında toplanmıştı. Bunlar Camide olup bitenleri görmek ve gelişmelerden haberdar olmak için Camiye bakan yüksekliklerden halkı gözetlemeye başladılar. Halk İbn-i Ziyad’ın, kendisi dostları ve taraftarlarının kendilerine baktığını görür görmez, onlar aleyhine slogan atıp taşlamaya ve Zilhiccenin sekizinci gününün ikindi vakti Müslim ile İbn-i Ziyad’ın konumu ve Kufe Şehrinin genel durumu özetle böyle idi. İbn-i Ziyad durumu iyice mütalaa edip gerekli olan değerlendirmeği yaptı. İbn-i Ziyad, burada ayrıntıları açıklamama fırsatın olmayan hileleriyle, üç-dört kişiyi halktan koparmayı başardı.. Bunu müteakiben halk grup grup dağılmaya başladı. Akşam namazı yaklaştığında ve Müslim namaz kılmak istediğinde yalnızca otuz kişi Kufe Camisinde kalmıştı. Müslim otuz kişiyle akşam namazını kıldıktan sonra Camiden çıkmak istediğinde sağa sola bir baktı ve hiç kimsenin kalmadığını gördü. Gideceği yeri doğru dürüst bilemeyen, Kufe’nin caddelerine aşina olmayan garip Müslim yapa yalnız ve tek başına ortada kaldı, ona kılavuzluk edecek bir kimse dahi yoktu. İşte Kufe’nin o kaypak insanlarının durumu buydu. Bunlar istikrarsızlığın en bariz örnekleridirler. İmam Hüseyin (a.s) Müslim’in yazdıklarına binaen Mekke’den hareket etti, yolda çok sayıda kimse Hüseynin kervanına katıldı, ta ki Irak sınırına vardı, orada İmam’a durumun Müslim’in yazdığı gibi olmadığı, yeni gelişmelerin baş gösterdiği, durumun değiştiği, Müslim ve Hani’nin öldürüldüğü, İmam’ın Müslim ve Kufe halkına mektuplarını götüren Abdullah bin Yaktir’in katledildiği bildirildi. Fakat bu korkunç haberlere rağmen Hz. Hüseynin mücadelesi durmadı, yalnızca taktik ve metod değiştirildi çünkü durum değişmişti. Yeni durumu dikkate alan İmam, yanında bulunanların hepsinin toplanmasını emretti; sonra elinde bulunan bir yazıyı okudu. Allah’a hamd-u senada bulunduktan sonra şöyle dedi:

“Haberiniz olsun Kufe’den korkunç haberler ulaşmaktadır, Müslim, Hani ve Abdullah bin Yaktiri öldürmüşler. Kufe halkı bize hiyanet etmiştir, ben öldürülünceye kadar bu yolda gitmeliyim. Sizlerden kim bu saate kadar mal-mülk, rahat yaşam, makam ve mevki ümidiyle benimle gelmişse gidebilir.

Yolda kervana katılanların çoğu geri döndüler. Nihayeten Hüseyin İbn-i Ali Medine’den kendisiyle çıkan grupla yolda ona katılanlardan bir kaç kişiyle birlikte kaldı. Mücadele sahnesi değiştiği için artık tereddütlü ve kuşkulu insanların Hüseyn’in ordusunda kalmaması gerekiyordu. Çünkü mücadele metodu değişmişti. Bunun için yalnızca aşk ve sefa dolu ve tabiat bataklığından kurtulmuş olan insanların onun etrafında kalması lazım geliyordu.

Mücadelelerde oldukça önem taşıyan sorunlardan biri, güvenilir ve doğru çalışan bir irtibat mekanizmasının varlığıdır. Bu mekanizmanın çevik, imanlı ve ülkü sahibi insanlardan oluşturulması gerek. Kays İbn-i Musehher değerli bir mümin olarak bu hususta örnek gösterilebilir.. Hüseynin mesajını halka ulaştırması gerekiyordu. Mektubu alıp Kufe’ye doğru harekete geçti. Kadisiye yakınlarında İbn-i Ziyad’ın görevlilerinden Hasin b. Numeyr kendisini tutukladı. İbn-i Ziyad kendisine şöyle dedi: “Eğer canının emanda kalması ve ölümden kurtulmak istiyorsan, minbere çık ve Hüseyin İbn-i Aliye küfür et, Kays minbere çıkıp ayakta durarak şöyle dedi: Allah’a hamd olsun ey halk! Hüseyin İnb-i Ali Allah’ın en iyi kullarındandır. O Allah’ın Resulünun kızı Fatime’nin oğludur, mesajını sizlere ulaştırmam için beni gönderdi, kıyam edin, ona yardım edin, daha sonra Hz. Ali ve Hüseyin İbn-i Aliye selam gönderip, Muaviye, Yezid ve Ubeydullah İbn-i Ziyad’a lanet okudu. Böylece son sözünü söyleyip misyonunu yerine getirmiş oldu. Ubeydullah’ın, emriyle, bu fedakar askeri saray damından aşağıya atarak öldürdüler. Hüseyin İbn-i Ali böyle bir grupla Kufe’ye doğru hareket ediyor. Yolda Hürr İbn-i Yezid-er Riyahi[5] ile karşılaştı…

İmam Hüseyin Medine’den Mekke’ye ve Mekke’den Kerbela’ya doğru uzayan seferinin başından beri cereyan eden hadisleri gözden geçirdi. Hedef açık ve belliydi; dinin, hak ve hakikatin müdafaası ve İslam’ın izzetinin korunması. Yol ve yöntem de belliydi, Hüseyin bin Ali dönüşü olmayan bir yola girmesi gerektiğini biliyordu. Yol esnasında, hatta Aşura gününde halka ve İbn-i Ziyad’ın memurlarına “Eğer Kufe halkı benim, kendi şehirlerine gelmeme razı değillerse, bırakın döneyim” diyordu. İşin içerisinde başka hedefler vardı tabi. Yoksa İmam, yolda berberindekilere defalarca: “bu gittiğimiz yol dönüşü olmayan bir yoldur.” demişti. İmam Hüseyn, Beni Mugatil’in evinden ayrılır ve yoluna devam eder. Henüz Hürr’ün mektubunun cevabı İbn-i Ziyad’a ulaşmamış ve durum açığa kavuşmamıştı. Akabe b. Sem’an şöyle diyor: “Ben İmam’a yakın idim, bir ara onun bineği üzerinde daldığını gördüm. Sonra aniden uyandı ve iki üç defa: “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun vel hamdu lillahi rabbil alemin” dedi. Oğlu ve ciğerparesi Ali bin Hüseyn gelip,: “Ne oldu baba, neden İnna lillah… diyorsun?” diye sorunca, şöyle cevap verdi: “Oğlum, uykuda idim, bunların (yanındakiler) ölüme doğru yürüdüklerini ve ölümün de bunlara doğru yürüdüğünü gördüm.” Oğlu Ali, “Baba, biz hak üzere değil miyiz? diye sorunca İmam: “Elbette” buyurdular. Ali b. Hüseyn, “Öyleyse ölümden korku da ne demek? dedi, hayatta olduğumuz müddetçe Hak’tan ayrılmayız. Ölüm, bizim beklentilerimiz arasındadır.” Hüseyn bin Ali ile birlikte Kerbela’ya işte böyle insanlar gelmelidir. Hazret, Neyneva ve Kerbela topraklarına ulaşmadan önce: “Bizler ölümle karşı karşıya gelmeye gidiyoruz.” demiştir. Ancak, insanlar, sonraları onun hakkında yanlış yorum yapıp: “Hükümetin kendi eline geçemeyeceğini görünce, bunu kendine yedirmeyip, ölümü yaşamına tercih etti” dediler. “Zira, hükümeti ele geçirememenin acısına tahammül edemezdi.” demesinler diye tekrar tekrar: “Eğer istemiyorsanız, dönüp gideyim” diyordu. Hükümetten mahrum olduğumdan dolayı, artık yaşamaya takatimin olmadığı ve kendi elimle kendimi öldürmeye geldiğim zehabına kapılmayayım.

“…kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın…”

Ayetinin onun hakkında okunmaması için ısrarla, eğer istemezlerse dönüp gideceğini tekrarlıyordu. Tekrar tekrar söylenen bu sözü tarih kaydetmelidir ki, Kerbela olayı doğru tefsir edilsin. Bütün bu süre zarfında Aşura gününe kadar vuku bulmuş en küçük ve en sade hadiseler tefsir edilmelidir. İmam Hüseyn, Kerbela vakıasında meydana gelen değişikliklere ve düşman saflarından saptırma uğraşılarına rağmen, gelecek toplumlar ve nesiller için, bu olayların tecrübelerinin öretici bir ders olmasını istemiştir. Aşura gününde, safları belirleyip savaşmak gerektiğine inanmıştır. Çadırları getirip ve bir yerde toplamaları için emir verdi. Çadırların arka taraflarında kazdıkları hendeklere yeteri kadar çalı çırpı koydular. İmam Hüseyn, düşman kuvvetlerinin arkadan saldırmaması için çalıların yakılmasını emretti.

Yetmiş küsür kişilik ordu, günün ordu düzenine göre şekil aldı, sağ kol, sol kol,rota kol ve sancaktar belirlendi. Hazret, orduyu düzene koymakla meşgulken, düşman ordusundan bir grup arkadan saldırmayı düşünmüşlerdi. Şimr’in komutasındakiler hücum için geldiklerinde, hendeklerle karşılaştılar. Sanki büyük bir savaş olacakmış gibi ateş dolu hendekler kazmışlardı. Hüseyn bin Ali’nin bu ince hesabından dolayı son derece rahatsız oldular ve Şimr, “Hüseyn…! Ahirette seni bekleyen ateşi, dünyada kendin için hazırlamışsın, “diye bağırdı öfkeyle, bu cümle, zehirli bir ok gibi Hüseyn’in düşmanla son kez konuşmak üzere, atına, binip olanca vakarla düşman ordusu önünde durdu ve şöyle dedi: “Ey insanlar! Eğer beni tanımıyorsanız gidiniz ve beni aranızda Peygamber soyunu bilenlerden sorunuz. Peygamber torunu olduğumu bilmiyor musunuz? Sonra münafık ve hain insanlar: “İbn Ziyad bizi kandırdı, başka birinin geldiğini zannetmiştik. Eğer, gelenin Hüseyn bin Ali olduğunu bilseydik kesinlikle onunla savaşmazdık. Hatta ona yardım dahi ederdik.” şeklinde nifaklarına bahane bulamasınlar diye bir uyarıdır bu… Zira, münafıkların hakikatleri saptırmaları için o devirde zemine oldukça uygundu, haberleşme yolların azlığı ve ilkelliği sebebiyle, hükümeti ellerinde bulunduranlar, o dönemin bütün haberleşme malzemelerini tekellerine almışlardı. Böyle bir dönemde, hakikatleri tahrif etmek gayet kolay bir işti. Nitekim Muaviye’nin Ali’yi Şamlılara nasıl tanıttığı bilinmektedir. Böylece halkın, eğer Hüseyn kendisini bize tanıtsaydı veya bu davet edilen misafirin,halk tarafından davet edildiğini bilseydik onu korurduk demelerinden Hüseyn’in endişe duymuş olması gayet tabiidir. İmam, kendisini tanıtıp şöyle seslendi “Ey Kufe Halkı!… Siz değil miydiniz beni davet eden!? Öyleyse, beni öldürmek için burada toplanmanız niye?! Yoksa, davetinizle, buraya gelmeniz arasındaki müddet zarfında benden bir günah veya hata mı sadır oldu da kanımı dökmeyi mubah ve reva görüyorsunuz?! Yoksa sizden birini mi öldürdüm? Malınızı mı gasp ettim? Ne suç işledim ki kanımı helali görüyor ve benimle savaşmayı vacip biliyorsunuz? Haramı helal, helal de haram mı yaptım yoksa?” Hüseyin bunları söylemeyecek olsa hakikat hile ve desiselerle örtbas edilecek ve Kufe halkının kimler tarafından saptırılıp aldatıldığı perde arkasında kalacaktı. Haliyle, hükümet aleyhine kıyam eden herkes nifakla suçlanacak ve kanı helal sayılacaktır.

Hazret, ısrarla şunu anlatmak istiyordu: “Sizler, beni davet ettiniz. Ben de, davetinize icabet ettim. Allah’ın dini ayaklar altına alınıyor dediniz, O’nun dinini korumak için Medine’yi terk edip bu topraklara geldim, o halde insanlara Hüseyn’i davet ettiğinizi, sonra da toplanıp onu Kerbela’da şehid ettiğinizi nasıl izah edeceksiniz?” Evet, bunlar Kerbela hadisesinde vuku bulan öğretici noktalardan sadece birkaçı… Müslümanlar, Hüseyn’in dostları, taraftarları ve bu yolun aşıkları bilmelidirler ki, mücadele yaşamın kaçınılmaz bir parçasıdır. Aynı zamanda, tembellik ve inzivadan kurtulmalı, yeryüzünde tek bir insan bile yaşamaya devam ettiği müddetçe, kavganın da beraberinde devam edeceğini idrak etmelidirler. Bilsinler ki, kavgaların en güzeli, hakk lehinde, batıl aleyhine olanıdır. Kavga, hakk düşüncesini canlı tutabilmek ve hakkın kanunlarını icra edebilmek içindir. Mücadelenin kendisine mahsus bir sünneti ve kanunu vardır: kavgalarında muvaffak olmak isteyenler açık ve müşahhas bir hedef peşinde olmalıdırlar. Aynı zamanda bu hedef, insanlara sunulmaya layık ve itimat edilir olmalıdır. Ayrıca kendileri direnç sahibi sağlam iradeli fedakar ve hedefleri uğrunda canlarını verebilecek insanlar olmalıdırlar. Bütün bunlarla birlikte, mücadelelerinde doğru yöntemler seçmelidirler.

O zaman Allah onlara yardım edecektir: “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O’da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar!”

“Eğer, can ve malınızı Allah yolunda verdiyseniz biliniz ki herşeyden önce saadet ehli, ikinci olarak cennet ehli, üçüncü olarak zafer ehlisiniz.”
————————————————————————————————–
[1]- Saff/10-13.
[2]- Fussilet/ 30-32.
[3]- Saff/ 2-3.
[4]- Şeyh Müfid İrşad kitabında şöyle diyor: Müslim’in Kufe’deki kıyamı, Zilhicce’nin 8’i salı günü başlamış ve Arafe gününe rastalayan dokuz Zilhicce çarşamba günü de Müslim şehid edilmiş. El-İrşad, s.198.
[5]- Hür daha sonra yaptığından pişman olup Aşura günü Ömer İbn-i Sa’dın ordusundan ayrılıp İmamın tarafına geçti ve şehit oluncaya kadar çarpıştı.

Yazan : Ayetullah Şehid Dr. Hüseyin Beheşti

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv