İRAN İSLAM İNKILABI – MUTAHHARİ
Bu yazı kez okundu.
17 Kasım 2013 14:02 tarihinde eklendi

İRAN İSLAM HAREKETİ
Çağdaş tarihçilerin ve bilginlerin itiraflarına göre, bü¬tün İslam ülkelerinde veya çoğunda bu asrın ikinci yarı¬sında, İslamî hareketler gizli ve açık bir şekilde şekillen¬me halindedir. Şu anda, İslamî gruplarla istibdat güçleri, kapitalist sömürü güçleri veya yeni sömürüye bağlı olan maddeci ideolojiler (çoğu kez her ikisi) arasında müca¬dele ve muhasaralar fiilen cereyan etmektedir. Uzmanlar, Müslümanların bir çöküntü ve zihinsel çözülme dönemin¬den sonra, kapitalist batı ve komünist doğuya karşı, bu defa daha kendi İslamî hüviyetlerini aradıklarını itiraf edi¬yorlar. Ama hiç bir İslam ülkesinde, 1342 yılında (miladi 1963) başlayan gün geçtikçe genişleyen, İran İslam hare¬keti gibi köklü ve geniş bir hareket mevcut değildir. Bu çok değeri hareketi incelememiz gerekir:
Halk fiilen hareketin gidişatı içinde yer almaktadır. Bu durum onları hareketin mahiyetini tahlilden yoksun etmemektedir. Cereyan halinde olan her hareket bünyesinde yer alan halk için daha çok incelenmeye ve tahlile muh¬taçtır, onun dışında veya içinde olan halk için oluşum aşa¬masında sonuç aşamasından daha çok incelenmeye muh¬taçtır.
Hareketin gidişatı sırasında müşahede etmek veya gö¬rüntülemek istediğimiz zaman meydan toz duman içindeki bir sahne gibidir. Elbette hareketin sona erdiği toz dumanın çekildiği sahne ve biraz da zordur. Her halükârda bu hareketin gerek katılan çağdaş halk, gerek tarihin gelecek nesillerinin onun hakkında hüküm vermeleri, gerekse şim¬di için oldukça zaruri ve hayatîdir. Aşağıdaki meselelerin incelenmesi gerekir.
Hareketin mahiyeti
Hareketin hedefi
Hareketin rehberi
Hareketi bekleyen felâketler.

HAREKETİN MAHİYETİ

Sosyal ve tarihsel olaylar, doğal işaretler gibi mahiyet açısından muhtemelen birbirleriyle farklıdırlar. Bütün tarihî hareketler, mahiyet açısından aynı kabul edilemez¬ler. Peygamber dönemindeki İslamî devrimin mahiyeti ile, Büyük Fransız Devriminin mahiyeti veya Rusya Ekim Dev¬riminin mahiyeti asla bir değildir.
Bir hareketin mahiyetini çeşitli yollardan teşhis etmek mümkündür: Hareketin yükünü omuzlayan şahısların ve grupların yoluyla, hareketin alanını genişleten sebep ve kökenler yoluyla, o hareketin takip ettiği hedefler yoluyla, o harekete güç, hayat ve dinamizm bahşeden sloganlar yoluyla…
Şimdiki İran İslam hareketi, İran halkının özel bir sı¬nıfına veya özel bir zümresine mahsus bir hareket değildir. Ne işçi, ne çiftçi, ne öğrenci, ne kültür ve ne de burjuvazi hareketidir. Bu harekette zengin-fakir, kadın-erkek, şehirli-köylü, medrese öğrencisi-okul öğrencisi, esnaf-sanatkâr, tüccar-çiftçi, ruhani-öğretmen, tahsilli-tahsilsiz, hepsi eşit olarak katılmıştır. Hareketin rehberliğini yapan kıymetli büyük merciler tarafından yayınlanan bir bildiri ülkenin ta¬mamında ve bütün halk arasında eşit ve aynı şekilde yan¬kılanıyor. Şehirlerde, köylerde aynı etkiyi gösteriyor. Ho¬rasan’ın, Azerbaycan’ın her yerinde Avrupa ve Amerika’nın en uzak şehirlerindeki İranlı öğrenciler arasında aynı ahenge sahiptir. Mazlumu, ezileni aynı ölçüde heyecana getiri¬yor. Kenarda kalmışlarda, sömürüye uğramamışlarda bile, ezilenler kadar sömürüye karşı bir duygu meydana getiri¬yor.
Bu hareket, her toplumsal hareketi sınıfsal çelişkilerin bir yansıması kabul eden, her şeyin sebebini kendi tarafı¬na yontan, bütün yollar mide ile sonuçlanır diyen, mater¬yalist tarih yorumcularının, iktisadı toplumun alt yapısı olarak alan, tarihsel materyalizm taraftarlarının, nazariyelerinin asılsızlığını apaçık ortaya koyan, yüzlerce tarihî gerçek olaydan yalnızca bir tanesidir.
Bu hareket peygamberlerin hareketleri tipinden bir harekettir, yani «ilahî bilinçten», «Allah bilincinden» aya¬ğa kalkmış ve hareket etmiştir. Kendini bilmenin bu kökü, insan fıtratının derinlikleridir, insanın içyüzünden kaynak¬lanıyor. Peygamberi çizgideki hatırlatmalar yaratıcısına, aslına, kökenine, geldiği diyara, gizli bir aşinalık hissettiği beldeye karşı insanın fıtrî bilincini uyarır. Bu uyarı kendi¬liğinden yüce zata yönelişle sonuçlanıyor. Allah’a gönül bağlama, değerler dizisinin başıdır. Gönül bağlamak, peşin¬den mükemmellik, adalet, eşitlik, fedakârlık, faydalandırma ve hayır işleme meydana getirir
Peygamberlerin insanda uyandırdıkları hissetme, yani her insanın fıtratında gizlenmiş olan, onu yüce olanı ara¬maya teşvik eden noksan ve aşağılık olan her zuhur kay¬nağından nefret ettiren, insana ide veren, onu menfaatlerine bağlı yöne değil, hak ve hakikat taraftarı eden, insanı batıl ve hiçliğe düşman eden, her menfaatten uzak olarak batılı batıl, hiçi hiç görmesini sağlayan, ilahî değerler olan adalet, eşitlik, doğruluk ve dürüstlüğe taraftar eden, sırf hayattaki kavga için bir zafer aracı olarak değil, kendiliğin¬den bir hedef ve istenilen olarak ortaya çıkmasını sağlayan Allah’ı arama ve Allaha tapma hissidir.
İlahî bir uyanışa erişen, yüce insanî değerleri kendine hedef edinen insan, bir şahsa şahıs olarak taraftar veya düşman olma konusunda özgür oluyor. O şahıs artık ada¬letin taraftarıdır, adilin değil. Zulmün düşmanıdır zalimin değil. Adil olana taraftarlığı ve zalime düşmanlığı bireysel ve ruhsal problemlere, sorunlara dayanmıyor, sistemli ve metotsaldır.
Toplumumuzun uyanan İslamî vicdanı onu İslamî değerleri aramak için ayağa kaldırmıştır. Bu ortak vicdan ve coşan ruh, toplumdur. Çeşitli sınıflar (muhtemelen zıt sı¬nıflar) uyum içerisinde oldukları bir hareket için yola düş¬müşlerdir.
Bu hareketin kökenine gelince: Hareketin kökenini, ülkede son yarım yüzyılda olan çeşitli olayların kaynağını, toplumun İslamî ruhunda aramak gerekir.
Son yarım yüzyılda İslam’ın yüce hedeflerinin aksine hareketler meydana gelmiştir, bunlar son yüzyıldaki ıslahçıların ideallerinin aksine olmuştur, böyle hareketler şimdi de vardır, doğal olarak toplumumuz bu tarz hareketlere sürekli tepkisiz kalamazdı.
Son yarım asırda İran İslam toplumunda şunlar olmuş¬tur:
Her çeşit özgürlüğü inkâr ve reddeden vahşi bir istibdat.
Yeni sömürünün nüfuzu, yani gerek siyasi, gerek iktisadi, gerekse kültürel yönden tehlikeli bir sömürü.
Dinin siyasetten uzaklaştırılması, belki de dinin siyaset sahnesinden uzaklaştırılması.
İran’ın, İslam’dan önceki cahiliye ye geri dönüşü için çaba sarf edilmesi. Mecusi sloganların ihya edilişi, İslam’ın asil sloganlarının sahneden uzaklaştırılması, Hicri Muham¬medi takvimin, Mecusi takvimi ile değiştirilmesi bunun bir örneğidir.
Değerli İslam kültürünün değiştirilmesi, tahrif edilme¬si, bu kültüre asılsız İran kültürü adıyla sahte bir hüviyet çıkarılması ve uydurulması
— Devlet Marksizm’inin yayılması ve propagandasının yapılması Yani Marksizm’in mülhit siyasi ve sosyal yönlerinin yayılması; Çünkü biliyorum, satılmış Marksist un¬surlar hükümetle yaptıkları bir mutabakat gereği istekleri¬ne nail oldular. Bu propaganda mülhit ve materyalist Marksizm’in dine karşı olan yönlerinin propagandasıdır, siyasi ve toplumsal yönlerin durduğu bir propaganda. Biz üniversitede egemen yönetimin himayesi ve şemsiyesi altında gelişen, mutlu olarak yaşayan Marksist unsurların, bu tarz faaliyetlerine şahit oluyorduk.
Acımasız katliamlar, İranlı Müslümanların kanları¬nın bir değere haiz olmadığına inanılması. Zindanlar, siya-si tutuklulara yapılan işkenceler.
Gün geçtikçe artan ayrıcalıklar. İddia edilen şekil-sel reformların aksine sınıfsal uçurumun artması;
— Müslüman olmayan unsurların, devlette ve sair^ makamlarda Müslümanlara musallat ve egemen olması;
İslamî kanunların ve esasların gerek doğrudan doğ¬ruya, gerekse yayılma neticesi çiğnenmesi, ihlal edilmesi. Bütün kültürel ve sosyal konularda fesat propagandasının yapılması, fesadın yaygınlaşması,
Dildeki yabancı kelimelerle mücadele adı altında, farsça İslam edebiyatı ile mücadele edilmesi. Hafız, ede¬biyatta İran’ın İslamî ruhunun bekçisidir.
Gayrı İslamî (ekseriya İslam’a karşı olan) ülkelerle ilişkiler, İsrail bunun bir örneğidir.
Bu işler ve benzerleri, yarım asır boyunca toplumumu¬zun dinî vicdanını yaraladı, bunlar patlamaya hazır sorun¬lar, problemler şeklinde ortaya çıktı.
Diğer taraftan gelişen bir takım gidişat ve olaylar batının yalancı, liberal siyasi propaganda çehresini ve sos¬yalist doğu bloğunun çehresini açıklığa kavuşturdu. Aydın sınıfların bu iki kutba bağladıkları ümit, ümitsizliğe dö¬nüştü.
Üçüncü olarak da, geçen otuz küsur yıllık zaman zar¬fında, yani 20 şehriverden bugüne kadar, Müslüman ya¬zarlar, konuşmacılar ve araştırmacılar gerçek İslam’ın çe¬kici güzel çehresini bir sınıra kadar çağdaş nesle tanıt¬mayı başardılar.
Geçmişteki nahoş hareketlerden eziyet görmüş İran’ın bilgili, cesur ve mücadeleci ruhaniyetinin ayağa kalkması için uygun bir fırsat meydana geldi. Bu şartlarda ruhaniyet ayağa kalktı. Batıcılığa kaymış veya batıya yönelmiş, elli senedir eziyet çekmiş ve bezmiş olan nesil, İslam’ın kurtuluş bağışlayan öğretisi ile tanıştı. Bütün vücut ve varlığı ile ruhaniyetin sesine lebbeyk dedi, böylesi kök¬lerle İran İslam hareketi maya tuttu.
Hareketin İslamî sloganları, merkezden en uzak sınır köylerine kadar ülkenin her tarafını sarmıştır. Kimse bunu halka dikte etmemiş ve halk için slogan seçmemiştir. Halk bu sloganları kendi bünyesinin İslamî derinliklerinden il¬ham alıyor. Bu halkın kendiliğinden icat ettiği sloganların tümünde, acaba İslamî olmayan bir tek slogan görülmüş müdür?

HAREKETİN HEDEFİ

Bu hareket hangi hedefi takip ediyor ve ne istiyor? Demokrasi mi istiyor? Sömürünün bu ülkedeki kolunu mu kesmek istiyor? Bugün insan haklan olarak adlandırılan şeyleri savunmak için mi ayağa kalkmış? Ayrıcalıkları ve eşitsizlikleri mi yok etmek istiyor? Zulmün kökünü mü ka¬zımak istiyor? Materyalizmi mi yok etmek istiyor?…
Bu soruların cevabını, hem hareketin mahiyeti ve kökenleri konusunda açıkladıklarımızdan, hem de hareketin liderlerinin açıklama ve bildirilerinden elde etmek müm¬kündür. Burada, bu sorulara verilebilecek kısa cevaplar şudur: Evet ve hayır.
Evet, yani bütün bu hedefler hareketin hedeflerinin bir parçasıdır. Hayır, yani onların hiç birisi ile sınırlı değildir İslamî bir hareket, hedef bakımından sınırlı olamaz. Zira İslam kendi şahsında «parçalanma kabul etmez bir bütün»dür, o hedeflerden hiç birisinin elde edilmesiyle sona ermez.
Elbette bu, hareketin taktik ve strateji açısından diğer bazı hedeflere göre öncelik taşıyan bir takım hedeflere sa¬hip olmadığı anlamında değildir. İslam’ın kendisi de taktik açısından tedrici olarak yürürlüğe, konmadı mı? Bugün ha¬reket inkâr ve ret aşamasındadır, sömürü ve istibdadı ez¬mektedir ve kendi yolunda yürümektedir. Yarın bu aşama¬dan geçip yapıcılık ve ispat aşamasına ulaştığı zaman di¬ğer hedefleri takip edecektir.
Konuşmanın başlangıcında muttakilerin efendisinden, onun ıslah hedefi ile ilgili Nehcül Belağa’dan cümleler naklettim. Hem de onun seçkin evladı Hüseyn’in (R.A) de maksadı olan hareket için, hac mevsiminde Muaviye’nin ahdinde olan sahabelerin önde gelen seçkin İslam şahsi¬yetlerine aynı cümleleri söylediğini nakletmiştim. Bunlar, bütün İslamî hareketlerin kısaca bütünsel hedeflerini açık¬layan cümlelerdir. Elbette her dönemde, her hareketin ken¬dine özgü bir takım fer’i ve cüz’i hedefleri de vardır. Külli hedefler dört cümlede açıklamıştır : (İslam’ın gerçek usu¬lünden bir parça olma dışında bir şey olmayan) Allahın yo¬lunun mahvedilmiş işaretlerini geri getirmek. Yani fikir¬lerde ve düşüncelerde bir ıslah, İslam’ın kendi ortamında, ruhlarda, insanın içyüzünde hüküm verme ve adaleti icra etmede bir değişme.

Beldende gözle görünen bir ıslah: Ona bakan her şahsın nazarını celp eden köklü, belli ve göze çarpan bir ıslah. Şehirlerde, topluluklarda, yaşayış bölgelerinde halkın yaşayış durumunun iyileştirilmesi işaretlerinin tam olarak açığa çıkması; Bununla ilgili işleri icra edelim. Yani Allah’ın halkının yaşayış durumunda, yapısal bir değişiklik
Kullarından mazlum olanların eman bulması: Allah’ın mazlum kullarının zalimlerin şerrinden korunması ve eman bulması. Zalimlerin tecavüzkâr ellerinin, mazlumların ba¬şından uzaklaştırılması ve kısaltılması Yani insanların sosyal ilişkilerinde ıslah
Senin atıl bırakılmış sınırlarını ikame etmek: Allah’ın tatil edilmiş esaslarının, İslam’ın çiğnenmiş ve bir kenara kaldırılmış kanunlarının bir kez daha ayağa kaldırılması ve halkın sosyal hayatına hakim kılınması. Yani toplumun medeni ve sosyal sistemlerinde İslamî ve faydalı bir de¬ğişme.
Bu dört esası pratikte icra etmeyi başaran her ıslah edici fikirleri ve düşünceleri gerçek İslam’a yöneltirse, aidatları ve hurafeleri beyinlerden dışarı atarsa, genel ha¬yatı, beslenme ve konut açısından iyileştirip, eğitim ve öğ¬retimi faydalı, verimli yaparsa, insanların insanî ilişkilerini kardeşlik duygusu ve eşitlik esasları üzerinde tayin eder¬se, toplumun yapısını İslamî, ilahî modelin sistem ve esa¬sına göre kararlaştırırsa, azamî ölçüde başarıya ulaşmıştır.

HAREKETİN REHBERLİĞİ

Her hareket bir rehber ve rehberliğe (liderliğe) muh¬taçtır, bunun gereği konusunda söz söylemeye bile ihtiyaç yoktur. İslamî bir mahiyete sahip olan ve bütün hedefleri İslamî olan bir harekete, kimler ve hangi grup tarafından rehberlik yapılabilir? Ve ya rehberlik yapılması gerekir?
Liderliğin genel şartlarına ilave olarak, gerçekten is-lamı apaçık olarak bilen, İslam’ın ahlâkî felsefesi, sosyal, siyasî ve manevî hedeflerine tam olarak vakıf olan, bun¬ları bilen, tanıyan, İslam’ın dünya görüşünü, yani İslam’ın varlık alemi yaratılış, başlangıç, varlığın yaratıcısı, varlı¬ğın yönü’ ve zarureti hakkındaki görüşünü bilen, insan ve insan toplumu hakkında İslam’ın görüşünü tam ve mükemmel olarak bilen, İslam’ın ideolojisini, yani insanın nasıl olması gerektiği, nasıl yaşaması gerektiği, kendisini ve kendi toplumunu nasıl yapması ve eğitmesi gerektiği, kendi hareketini nasıl devam ettirmesi gerektiği, hangi şeylerle savaşması gerektiği konularında İslam’ın planını bilen, kısacası hangi yolu seçmesi gerektiğini, nasıl git¬mesi gerektiğini, nasıl yapması gerektiğini, nasıl yaşaması gerektiğini… Bilen ve idrak eden şahsiyetler lider olabilir.
Hiç şüphesiz böylesi rehberliğin, sorumluluğunu ala¬bilecek fertlerin İslami kültürün içinde eğitilmiş ve ter¬biye edilmiş olmaları gerektiği apaçıktır. Kur’an’ı, sünneti, fıkhı, İslamî maarifi bilmeleri ve tam olarak vakıf olmaları gerekir. Bu açıdan sadece ruhaniyet (İslam uleması), İslamî harekete liderlik yapabilir.
Bundan bir yıl sekiz ay kadar önce, yani hicri 1397 yı¬lında Muharremin onikinci gecesi bazı Müslüman beylerin ve hanımların bulunduğu bir toplantıya davet edilmiştim. Özel dostlarımdan meydan gelen üç dört kişilik bir toplan¬tıya gitmem gerektiğini düşünmüştüm. O toplantı da görüş sahibi İslam düşünürlerden üç dört kişi daha vardı, onların bazıları şimdi İran dışında bulunuyor, bazıları sürgün edil¬miş durumda, bazıları ise Allah’ın rahmetine kavuştu.
Doğal olarak konum ve zamanın durumu, toplantıda bu¬lunanların hepsinin Müslüman ve ilgi duyanlar olması, ha¬zır bulunanlardan bir kaç şahsiyetin görüş sahibi olması nedeniyle, o üç dört kişiden ve bönden, hazır bulunanlar için faydalı olacak bir konunun ortaya konulması rica edildi. Diğer arkadaşların her biri faydalı ve istifade edilecek ko¬nular açıkladılar, kendi şahsıma onlardan istifade ettim.
Bendeniz, hangi meseleyi ortaya koyayım diye düşü¬nüyordum. Bütün söylenenlerin özellikle kaydedilmesi ve bu sözlerin öğrencilere mesaj olması kararlaştırılmıştı ( [33]). Bu arada toplantının sorumlularından olmayan biri bir cüm¬le söyledi, bu cümle benim konuşmamın önemli bir kısmı oldu.
O şahsın dediği cümlenin özeti şöyleydi: Halkı bu eğitim deryasının (İslamî maarif) şerrinden rahatlatmak gerekir.
O toplantıda söylediğim şeyleri faydalı olacağı düşün¬cesiyle burada tekrarlıyorum. Dedim ki: Aristo’nun bir cümlesi var, felsefe hakkında diyor ki : «Eğer filozofluk yapılmak isteniyorsa felsefe yapmak gerekir, eğer felsefe yapmamak gerekiyorsa, yine felsefe yapmak gerekir. Aris¬to’nun maksadı şudur; felsefe ya doğrudur, onu te’yid et¬mek gerekir veya yanlıştır onu reddetmek gerekir, diye açıklama yaptım. Eğer doğruysa ve te’yid edilmesi müm¬künse filozof olmak gerekir, filozoflukla felsefeyi te’yid et¬mek gerekir. Eğer yanlışsa ve reddedilmesi gerekiyorsa yi¬ne filozof olup, felsefeyi öğrenip felsefeye yönelişi reddetmek ve tard etmek gerekir. O halde her durumda felse¬feyi öğrenmek, zımnen bilmek gerekir, felsefenin her çe¬şit inkârı da bir çeşit felsefedir. Bazı ilimleri felsefeyle iç içe olmadan, sadece felsefeden kopararak alma şeklinde düşünen, felsefeyi ret ve inkâr eden bazı kişiler şiddetli bir yanlışın içerisindedirler. Şunları da ilave ettim. Benim şu anda, İslam âlimlerinin bin küsur yıllık zaman zarfında dünya kültürüne, eği¬timine, medeniyetine, matematik ilimlere, beşeri ilimlere, tabiat ilimlerine, felsefi ilimlere, hukuka… ve edebiyata bir hizmet yapıp yapmadıkları ile bir işim yok, ama elbette hizmet yapmışlardır.
Ama diyorum ki bizim fıkhımızı, felsefemizi, irfanımızı, hareketimizi, ahlâkımızı, yaşayış felsefemizi, eğitim ve öğretim felsefemizi, tefsirimizi, hadisimizi, edebiyatımızı, hukukumuzu kabul etmek ve benimsemek gerekir, fakih olmak gerekir veya filozof olmak gerekir, arif ve sâlik ol¬mak gerekir veya… Eğer reddetmek gerekiyorsa yine on¬ları öğrenmek, anlamak gerekir, o zaman onları reddetmek, inkâr etmek gerekir, bu ret yönleri ile süslemek gerekir.
Eline verilen bir fıkıh kitabını sağdan mı soldan mı tutacağını bilmeyen bir adamın, reddetme ve tard etme tekliflerinde bulunması doğru bir şey değildir.
O zaman şöyle dedim: Şu anda fiilen mevcut olan bir harekete sahibiz, her toplumsal hareketin fikri ve kül¬türel harekete sahip olması ve onlar tarafından desteklen¬mesi gerekir, eğer bu olmazsa kültürel sermayeye sahip akımların tuzağına düşer, onların cazibesine kapılır, gidiş yönü değişir, gidişat sapmasına uğrar.
İslam’ın kültürel sermayesinden faydalanmamış bir grubun sinekvari şekilde diğerlerinin örümcek ağı tuzağı¬na nasıl yakalandıklarını gördük. Diğer taraftan toplumsal hareketimizin ardında gerçekten onun destekçisi olmak is¬teyen her İslamî kültürel hareketin eski kültürümüzden vücuda gelmesi ve beslenmesi gerekir, diğer kültürden değil. Eğer biz diğer kültürlere, mesela Marksist kültüre, egzistansiyalist kültüre v.b kültürlere bulaşırsak bunlardan bazı kısımlar alırsak, bunların üzerine İslam’dan bir kılıf geçirirsek, hareketin İslamî gidişat yolunda bunun kılavuzluk yapmasını istersek, bu İslam’a aykırıdır ve yetersiz bir harekettir.
Bizim, ahlâk felsefesini, tarih felsefesini, siyasi felse¬feyi, iktisadi felsefeyi, din felsefesini, İslam’ın talimatla¬rından, İslam öğretisinden, İslam’ın kendi ilahî felsefesin¬den almamız ve tedvin etmemiz gerekir, bunu bireylerimi¬ze sunmamız gerekir.
Rehberliğin görevini açıklığa kavuşturmak için, bugün de bizim İbni Sina’lara, Hoca Nasiruddün’lere, Molla Sadra’lara, Şeyh Ensari’lere, Şeyh Behai’lere, araştırmacı ve Allame Hillilere ihtiyacımız var, ama hicri ondördüncü asır¬daki (miladi yirminci asır) Hoca Nasiruddine ihtiyacımız var hicri yedinci asırdaki Hoca Nasiruddine değil, hicri ondördüncü asırdaki İbni Sinaya ihtiyacımız var, hicri dör¬düncü asırdaki İbni Sina’ya değil, hicri ondördüncü asır¬daki Şeyh Ensarî’ye ihtiyacımız var, onüçüncü asırdaki Şeyh Ensari’ye değil, dedim. Yani bütün o kültürel ölçülere ilave olarak bu asır ile ilgili kültürel gerekleri bilen bu asrın kültürel ihtiyaçlarını hisseden Hoca Nasiruddin, İbni Sina ve Şeyh Ensari.
Yine ilave ettim, dedim ki: Şu anda hissettiğim gidişat, kalbimde büyük bir ümidi aydınlatmaktadır. Üniversite devresini bitirmiş veya bitirmekte olan bazı imanlı genç¬lerimiz üniversite sertifikası alıyorlar veya pek yakın bir zamanda alacaklar. Bu gençler benimle meşveret ediyor¬lar, talebe olup İslamî ilimleri öğrenmek istiyorlar. Bazıları öyle huzursuzlar ki üniversite öğrenimlerini bırakıp onun yerine İslamî ilimleri tahsil etmeye başlamak istiyorlar. Elbette ben üniversite öğrenimlerini bırakmak isteyenleri men etmişimdir ve ediyorum, üniversite öğreniminin bili¬minden sonra bu öğrenime başlayınız diyorum. Çoğuna üni¬versite öğrenimlerinin bitmesinden sonra vakitlerinin bir bölümünü bu branşa (İslamî ilimleri öğrenmeye) sarf etmelerini söylemişimdir. Bu branşta öğrenimi tamamlamış¬lar diğer bir kısmı ise sırf İslamî ilimler branşında çalış¬malarını genişletmişlerdir. Zira geçimlerini temin etmeleri açısından, ilim havzasının genel bütçesine muhtaç olmala¬rını tasvip etmiyorum.
Dedim ki netice şu olmuştur; bugün lisans diploması almış olanların bir kısmı İslamî ilimleri tahsil etmeye yö¬nelmişlerdir, gerçekten bunlar İslamî ilimlerle asrın ilim¬lerinin irtibat halkasıdır, bu mübarek bir bağlılıktır, çok de¬ğerli İslamî kültürün daha da meyveli olmasına sebep olur.
O toplantıda söylediklerim bunlardı, aldığım netice şuydu:
«Bu zengin ve büyük İslamî kültürün gerçek hareketin destekçisi olması gerekir ve İslamî kültür bu güce sahip¬tir. Bu büyük kültürde ihtisas sahibi olan, zamanı bilen, zamandan haberdar olan İslam âlimlerinin harekete lider¬lik yapmaları gerekir ve bu liderliği yapabilirler.»
Birkaç gün önce arkadaşlardan biri bana bir kitap gös¬terdi, bazı makalelerin bir toplamıydı. Beni o makalelerden birinin okumaya ve hakkında görüş açıklamaya teşvik etti. Makalenin başlığı «Metodun içinden» adını taşıyordu. Yıl¬lardır Avrupa’da olan seçkin dostlardan biri tarafından ya¬zılmıştı, gıyaben kendilerine sevgim vardır, zira işittiğim ve bilgi edindiğim kadarıyla hüsnüniyet sahibi Müslüman bir adamdır. Bu makalenin bir kısmında «sözde gelenekçi liderlik» adıyla meseleyi tenkit etmişti.
Makalenin başlangıcında «hareket» ve «yapı», hareke¬tin yapıya dönüşmesi konusu ortaya konmuş. — Hangi tarz hareketler ve akımlar mahiyet değişimine uğruyor, nizam¬lar ve kalıplar şeklinde ortaya çıkıyorlar, «hareket eden» bir emir ve iş, «duran» bir işe dönüşüyor. — Sosyal kuvvet¬lerimiz eğer böyle bir hareket için ayağa kalkıyorsa, hareketin yapıya dönüşmesi sebebiyle cezp oluyorlar, bu dü¬şünce ve hareketin kalıp bulması sebebiyledir, o halde ilk iş kalıp veya kalıpları kırmamız gereğidir. O zaman şu mesele ortaya konmuş oluyor; İslam gençlerin dinidir, genç kalıp kırandır, o halde İslam kalıp kırma dinidir, söz şu anda söz konusu olan rehberlik meselesine çekilmiş ve «geleneksel liderlik» ile başlamış:
Makale şöyle diyor:
«Kültürel yapıların muhafızı olan geleneksel liderlikle bir iş yapılamamıştır. Çünkü geçen iki asırlık süre zarfın¬da bütün düşünce alanlarını ondan almış ve alıyorlar.
Bu rehberlik bazen işi kabul eden direnişlerde bulunu¬yor ve teslim oluyor. Bu rehberliğin arasında elbette Seyyid Cemaleddin, Müderris, Humeyni, Taleganî… gibi lider¬ler de çıkmışlardır, ama bu gelenekçi liderlik, düşmanı zor durumda bırakacağına, bunları (bu liderleri) aciz bırakmış ve bırakıyor, bunlar dosttur, bunlara yardım ulaştırması gerekir ve bunlardan yardım alması gerekir.»
Bu seçkin aziz dostun konuşmasında ilmî bir tahlil ve tespit ortaya konursa, biz kendi payımıza şayet konuşma¬larımızda bir zaaf müşahede ettilerse hatırlatmalarına ha¬zırız. Hatırlatmalarından memnun olacağız.
Aziz dostumuz ilk önce güya hareket ve aksiyonun gereği olarak işde hiç bir sabitliğin olmaması gerektiğini düşünmüştür. Kendileri şuna dikkat etmemişlerdir; eğer hareket olup, hiç bir şekilde bir sabitlik olmazsa bu karmakarışıklıktır, düzensizliktir, tekâmül değildir. Kur’an ha¬reket ve tekâmülü öğretiyor, sırat-ı müstakimi (doğru yo¬lu) de gösteriyor. İnsan sırat-ı müstakimde araştıran, ha¬reket eden bir duruma sahiptir, ama sırat-ı müstakimin kendisi nasıldır?
Acaba sırat-ı müstakimin kendisi de hareket eden, sabit olmayan bir durumda mıdır? Acaba yol içinde yol var mıdır? Acaba sırat-ı müstakimin muhafızı olan araş¬tırmacıların ve hareket halinde olanların denetleyicisi mi¬dirler ki, sırat-ı müstakimden sapmasınlar? Bu, hareketin yapıya dönüşmesinin etkeni midir? Acaba geleneksel li¬derliğin sırat-ı müstakim üzerinde olan hareket ve tekâmül kültürünün, kültürel muhafızı olması günah mıdır? İkbal ne kadar güzel diyor : «Hayatın özünün değişmesinin basit bir şey olmadığını unutmayalım, kendi içinde beka ve devam unsurlarına da sahiptir» Yine o diyor ki «İslam Allah’a karşı vefakarlığı değil, çünkü Allah, her hayatın nihai ruhani temelidir, Allah’a karşı vefakarlık ameli olarak onun kendi misali tabiatına ve zatına vefakarlık gibidir, gerçeklerden böyle bir tasavvur üzerine bina edilmiş bir topluluğun ken¬di hayatında «ebediyet» ve «değişme» konularını birbiriy¬le uygun bir hale sokması gerekir. Kendi sosyal hayatı için ebedi bir yönteme sahip olması gerekir. Ebedî ve daimi olan şey bu daimi değişim dünyasında bizim için sağlam temeli olan bir yer yapmaktadır.»
Azız dostumuz sabit olmayı, sakin (hareketsiz) olma ile karıştırmıştır, eğer İslam kültürüne vakıf olmuş olsaydı sabitlik olmadan değişimin olmayacağını, değişimin de sa¬bit olan olmadan mümkün olmadığını bilirdi. Her hareketli, (en azından, yer ve aşama değişimine uğrayan her hare¬ketli), tekâmül hareketinde belli ve müşahhas bir arz daire¬sinde, yani sabit bir arz dairesinde, kendi hareketini de¬vam ettiriyor. Hareketle mevcudun geçtiği ve geride bı¬raktığı şey, aşama ve menzildir, arz dairesi ve geçiş yolu değildir.
İkinci olarak, eğer aziz dostumuz her şey için, hatta usul, hakikatler, ideolojiler, kültürler (her köküyle her kül¬tür) için «tarihi bir vücuda» inanıyorsa, o halde canı gönül¬den savunduğu bindörtyüz yıl önceki İslam’dan ne istiyor?
Diyeceksiniz ki: İslam’ın kendisi hareket ve aksiyondur, kendi varlığını devam ettiriyor, temel ve nizam ile de¬ğil. Buna cevap şudur; İslam ne harekettir, ne hareketlidir ne kımıldanıştır, ne kımıldanandır, İslam’ın arz dairesinde ve sırat-ı müstakimde hareket halinde olan İslam toplu¬mudur veya İslam toplumunun hareket halinde olması ge¬rekir, İslam’ın değil.
Üçüncü olarak, şüphesiz bazen bir akımın aksiyoner ve sosyal hareket doğuran ruhunu kayb ettiği doğrudur, o hareketten geride bir dizi adâb ve merasimden başka bir şey kalmıyor. Müminlerin Emiri şöyle buyurdu; İslam Emevilerin elinde içindeki muhtevası dökülen bir kap gibi ola¬cak, kabın kendisinden başka geride bir şey kalmayacak¬tır.» Tepe takla oluyor ve muhteva dökülüyor. Biz sizin¬le dostluk yapıp bu sosyal işareti, hareketin temele dönüş¬mesi olarak isimlendiriyoruz. Bir örnek vererek açıklıyo¬rum:
Geleneksel olarak İmam Hüseyn’in yasını tutma, bugün hareketin temele dönüşmesi olmuştur. Ağlama ve ağlar hale gelme için büyük bir değere inanılmıştır. Bunun fel¬sefesinin aslı, hislerin Hüseyn ve Hüseynîlerin lehine, Yezidlerin ve İbni Ziyadların aleyhine coşturulması olmuştur. Hüseyn belli bir zamanda, bir mektebin sahibidir, belli bir toplumsal yolun ve metodun sahibidir. Bu yol ve metot, mevcut olan diğer bir yol ve metodu reddetmektedir. Bu yol için bir damla gözyaşı dökmek, gerçekten bir nevi asker olmaktır, acımasız Yezidî şartlarda, Hüseynîlerin hiz¬bine katılmak, şehitlere ağlamak şeklinde iştirak etmek hak ehli grubuna bir çeşit bağlılığını ilan etmektir, batıl eh¬line bir çeşit savaş ilan etmek ve kendini feda etmektir. Burada Hüseyn İbni Ali’ye tutulan yas bir harekettir, bir aksiyondur, sosyal bir mücadeledir.
Fakat tedricen bu düsturun, ruhu ve felsefesi unutuluyor, bu kabın kapsamı dökülüyor, mesele bir gelenek şek¬lini alıyor, halk birbiri etrafında toplanıyor yas tutma merasimiyle meşgul oluyor, sosyal bir taraf tutmayı ifade et¬meyen, toplumsal açıdan anlam taşımayan bir hareket olu¬yor, sadece sevap kazanmak için bir hareket (elbette bu¬rada artık işin içinde bir sevabın olması da söz konusu olmayacaktır), sosyal mücerret bir görev olarak yerine ge¬tiriliyor. Zamanın Hüseynleri ile ilgisiz, zamanın egemen Yezidleri ve Ubeydullahları ile ilgisiz mücerret bir sosyal görev. Burası hareketin temele dönüştüğü yerdir. Yani adetin olduğu, kabın muhtevasının döküldüğü yerdir, sa¬dece boş bir kabın kaldığı yerdir. Yezid Bin Muaviye kab¬rinden ayağa kalksa böyle bir merasime katılmaya hazır olur, belki de böylesi merasimlerin en büyüğünü düzenler, ona mükâfat verir, tonlarca göz yaşı döksek bile böyle me-rasim bir işe yaramaz.
Bu konu doğrudur, defalarca bunun hakkında konuş¬tuk ve açıklama yaptık. Ama bizim aziz dostumuza sorumuz şudur; acaba geleneksel liderliğin muhafızlığını yaptığı «eski kültürümüz» böyle şeyler midir? Acaba Seyyid Cemaleddin, Müderris, Ayetullah Humeyni, Talegani… gibi¬ler bu merasimin ve geleneklerin muhafızı mıdırlar?
Dördüncüsü hangi liderlik, bu geleneksel liderlik gibi bir hareket ve aksiyon yaratabilmiştir? Bu son yüzyıl zar¬fında batıya gitmiş geleneksel olmayan modern aydınlar¬dan hangisi geleneksel liderliğin meydana getirdiği, hare¬ketin onda biri kadar bir hareket meydana getirebilmiştir?
Bazı kimseler de, başka bir şekilde İslamî hareketin liderliğinin ruhaniyetten (ulemadan), sözde «aydın» sınıfa geçmesi gerektiğinin zarureti konusunda inançlarını açık¬lamışlardır. O da şudur; bugünkü İran toplumu dinî bir toplumdur, bugünkü İran sosyal zaman açısından onbeşinci ve onaltıncı asırdaki Avrupa gibidir, o dönemin Avrupa’sı dinî bir atmosferi teneffüs ediyordu, sadece dinî sloganlarla coşuyordu. Diğer taraftan, bu halkın dini İslam’dır, özellikle devrimci, hareket yaratan Şiî İslam mezhebidir. Üçüncü olarak (her toplumda» insanî bilgiye sahip olan ve bugünkü insanın dertlerini hisseden aydınlar grubu, ken¬di toplumlarını kurtarma konusunda sorumlu olan tek grup¬tur. Bugün İran toplumundaki aydınların, İran’ı bugünkü Avrupa’yla karıştırmamaları gerekir. Sartre ve Russel gibi¬lerin çağdaş Avrupa için uygun gördükleri reçeteleri İran için uygun görüp önermemeleri gerekir, onların ilk önce bugünkü İran toplumunun onbeş, onaltıncı asırdaki Avru¬pa düzeyinde olduğunu bilmeleri gerekir. Yirminci asırdaki Avrupa düzeyinde değil. İkincisi İslam Hıristiyanlık değildir. İslam, özellikle Şii İslam; hareket, devrim, kan, özgürlük, cihat ve şahadet dinidir. İranlı aydın bugünkü Avrupa’da dinin bir fonksiyon ifa etmediği ve fonksiyonunu geçmişte ifa ettiği ithamıyla, İran’da da dinin fonksiyonun tamamlan¬mış olduğunu zannetmesin, ne İran Avrupa’dır, ne İslam Hıristiyanlıktır. İranlı aydının kendi halkının kurtuluşu için, bu büyük kaynaktan enerji alması gerekir. Bu, elbette bir takım şartlan gerektirir: İlk şart şudur; dinî fiilen savu¬nanlara ve dinin temsilcilerine sahip çıkması gerekir.
Bu saygıdeğer aydınlara cevaben arz etmem gerekir ki evvela İslam kendi zatında bir hakikattir, bir maslahat değil. Bir hedeftir, araç değil. Sadece İslam’a bir hedef ve hakikat gözüyle bakanlar, sosyal bir enerji kaynağı olarak ondan faydalanabilirler, maslahat ve araç gözüyle bakan şahıslar değil. İslam bir alet ve araç değildir ki onaltıncı asrın gereklerine göre ondan faydalanılabilsin ve yirminci asrın gerekleri ile birlikte tarihe gömülsün. İslam insanlı¬ğın sıratı müstakimidir, medeni insan da yarı vahşi insan ölçüsünde ona muhtaçtır. Uygar insana da ilkel insan ka¬dar kurtuluş ve saadet bahşetmektedir. İslam’ı bir araç ve maslahat gözüyle gören bilahare geçici bir emir ve iş gözüyle bakan, sadece özel evrensel ve sosyal şartlarda işin içine sokan ilkel insan İslam’ı doğru tanımamıştır ve ona yabancıdır. O halde, onu bir hakikat ve hedef olarak görenlere bırakmamız, onu bir araç ve maslahat olarak görenlere bırakmaktan daha iyidir. Onu mutlak görenlere bırakmak gerekir, nispi görenlere değil.
İkincisi İslam bir araç ve alet olarak becerikli olursa kesinlikle gerçek İslam ve doğru İslam’dır, basmakalıplığa uğramış İslam adıyla anılan şey değildir. Her araç ve aletten faydalanma ihtisas gerektirir de nasıl bu araçtan faydalanma ihtisas gerektirmez? Falanca profesörle bir kaç gün sa¬bah kahvaltısı yaptığı iddiasında bulunan her aydının, ger¬çek İslam’ı sahte İslam’dan ayırabileceğini ve toplumun fay-dasına ondan istifade edeceğini mi zannettiniz?
Üçüncüsü, arz etmem gerekir ki maalesef bu muhte¬rem aydınlar biraz geç uyanmışlardır. Zira bu hareket ve enerjinin büyük kaynağının eski temsilcileri, bu büyük kaynaktan istifade etme yöntemini çok iyi bildiklerini1 gös¬terdiler, binaenaleyh el koyma fırsatını kimseye vermeye¬ceklerdir.
Her sabah el koyma ümidiyle kalkan, her gece bunun rüyasını gören aydınların, insanlık âlemine başka bir hiz¬mette bulunma düşüncesinde olmaları daha iyi olacaktır. Bıraksınlar İslam, İslamî enerji ve ruh kaynakları bu tem¬silcilerde kalsın. O atmosferde eğitim ve terbiye görmüş, o rengi ve kokuyu bulmuş şahıslarda kalsın. Halkımız da onların (ulemanın) sesi ve ahengiyle daha iyi tanışmıştır.
«İslam Binasını yenileyen Mimar Seyyid Cemaleddin» ve onun geniş, yaygın hareketinin kapsamı, ayrıca tek bir gömleğinden başka şeyi olmayan bu kişinin İslam dünyasında uyandırdığı hareket için İkbal şöyle der :
«Bütün bu güç ve nüfuz neden? Bu tek başına insanın feryadının, kalplerin derinliklerine ve en uzak yerlere ka¬dar ulaşmasına, nüfuz etmesine hangi etken neden oldu?
Müslüman ulusların bu davet sesini, tanıdık bir ses olarak hissetmelerinden başka hiç bir şey değildi. Bu sesin, ken¬dilerinin iftihar ve kahramanlık dolu tarihlerinin ve kültür re! ruhlarının derinliklerinden geldiğini hissettiler. Bu ses, Hira’da, Mekke’de, Medine’de, Uhud’da, Kadisiye’de, Beytül Makdis’te (Mescidi Aksa’da), Cebelitarık’ta, haçlı savaşla¬rında yankılanan sestir. Bu ses cihada, izzete, kudrete da-vet eden, hayat bahşeden sestir. İslam’ın kahramanlık do¬lu tarihinin kulaklarında çınlamaktadır.»
Evet, dostumuzun sözü bu, Seyyid Cemaleddin’in sesi kulaklarda, zihinlerde, kalplerde çınlıyordu, İslam’ın ifti¬har dolu tarih ve kültüründen ayağa kalkıyordu. Bu ses niçin böyle bir ruhun derinliklerinde ayağa kalktı? Zira Seyyid Cemaleddin’in kendisi de bu kültürle terbiye edil¬mişti. Ruhunun boyutları bu kültürün atmosferinde yapıl¬mıştı.
Şu anda liderliğini şuurlu, cesur, savaşçı merciler uh¬desine aldıkları için İran İslam hareketi iftihar ediyor. Za¬manın ihtiyaçlarını teşhis ediyorlar, halkla aynı derdi pay¬laşıyorlar, İslam’ın yükselmesi sevdasını taşıyorlar, kendi¬lerinde, İblis askerlerinin vasıflarından olan korku, ümitsiz¬lik ve ye’se yer vermiyorlar.
Bugün hareketin liderliğini uhdelerine almış olan mer¬ciler ve bunlara bağlı olan merciler oldukça genişlemiştir. Taklit edenlerin sayısı ise oldukça artmıştır. Ama şimdiye kadar bu derece sevgi, nüfuz, halkın ruhu ve canıyla, bu derece kaynaşmış olma durumu yoktu veya önceleri daha zayıftı.
Bu büyük liderlerin liderliğini değerli ve saygın görü¬yoruz, takdir ediyoruz, hayırla zikredilmelerini tarihe bı¬rakıyoruz. Güçlüklerle mücadelede daha başarılı olmalarını, keskin görüşe sahip olmalarını yüce Allah’tan temenni edi¬yoruz. Hak kelimesinin yüceltilmesi için faydalı ve etkin adımlar atan Kum’un büyük mercileri; Ayetullah Uzma Şeriat Medari, Ayetullah Uzma Gulpayeganî, Ayetullah Uzma Mer’aşi Necefî, İslam’ın ve Müslümanların iftihar özü olan bu şahsiyetlerin, memleket tarihinde isimleri her zaman iyilikle hatırlanacaktır.
Ama yüzlerce gönül kafilesinin yoldaş olduğu şahsiyet, adı, hatırı, sözleri, sıcak ve coşan ruhu, çelikten azmi, iradesi, yönü, cesareti, imanı, açık ve net görüşü, herkesin dilinde olan, gönülden sevilen şahsiyet, kahramanlar kah¬ramanı İran milletinin aziz göz nuru, büyük üstad Ayetullah Uzma Humeyni (Allah ömrünü uzatsın), Allah’ın asrımıza, zamanımıza inayet ettiği bir hasenedir. Oniki yıl bu büyük üstadın feyzinden ruhsal ve manevi yönünden faydalandık¬tan sonra, bu fazilet ve cömertlik kaynağından istifade et¬tikten sonra kalem, bu çoğu şeyin az bir kısmını ifade et¬meme yetersiz kalıyor.
«Bu nefs canımın, eteğine ışık saçmıştır
Yusuf’un gömleğinin kokusunu almıştır
Yıllarca «hakikatin sohbeti» için büzülüp,
O sevinçlerden bir remzi ifşa etmek;
Ta ki yer ve gök şen ola Akıl, ruh, göz yüzlerce ola
Dedim ki ey sevgiliden uzak düşmüş olan
Doktordan uzak hasta gibisin.
Bir damarım uyanık değil, ben ne diyeyim?
Ona dost olmayan, dostun izahı
Bu hicranın ve ciğer kanın izahıdır
Bu zamanı bir diğer zamana kadar bırak
Fitne, kan dökücülük, karışıklık arama
Bundan fazla Şems-i Tebrizî’den söz etme

O halde:
Bu İslamî harekete katılmış olan ruhani şahsiyetler ve diğer insanların, her birinin büyük bir katkısının olduğu apaçıktır. Bazı şahıslar ve gruplar, hareketin başlamasın¬dan önceki yıllar verimli İslamî, fikrî ve amelî faaliyetlerde bulunmuşlardır, bu çalışmalar bugünkü neslin büyük İslamî katılımında etkin ve kesin bir rol ifa etmiştir. Diğer bazı¬ları fedakârlıklara, zindanlara, sürgünlere katlanmakla bu harekete kesinlik ve değer bahşetmişlerdir. Bazıları ise hareketi zirveye tırmandırma ve genişletme konusunda muhtemelen ona kendine özgü bir yön vermede etkin bir faktör sayılıyorlar. Bazıları yolun ortasında kalmış, yere düşmüş veya geri dönmüşlerdir, bazıları gidiş yollarını de¬ğiştirmişler, diğer ideolojilerin cazibesine kapılmışlar, kendi saflarına darbe vurmuşlardır. Bu hareket hakkında, itham ve taassuplardan uzak, ilmî araştırmaya dayanan bir, tarih yazılacak olsa bunun büyük bir kitap hacminde ola¬cağı kesindir. Şimdi bu kısa konuda, o mevzulara girmeye¬ceğiz. Bu İslamî hareketin kutsal hedeflerinin devamı uğ¬runda doğruluk ve iyi niyetle gayret göstermiş olanlara yüce Allah’tan hayır, sevap, başarı ve rahmet temenni edi¬yoruz.

HAREKETİ BEKLEYEN FELÂKETLER
Hareketlerin de diğer bütün işaretler gibi sapma ve fesa¬da mahkûm olması mümkündür. Bunu önlemek hareketin li¬derinin görevidir. Eğer afet, nüfuz ettiyse emrinde olan ve olması gereken araçlarla afetle mücadele etmesi gere¬kir. Bir hareketin lideri belaya dikkat etmemişse, belayla mücadelede gevşeklik göstermişse, o hareket kesinlikle kısırlaşır ve kendine zıt bir harekete dönüşür, aksi yönde etkiler gösterir. Gözümüze çarpmış olan tehlikeleri (hepsi hakkında derin bir incelemede bulunduk iddiasında bulun¬madan) hatırlatalım:
Yabancı düşüncelerin nüfuzu (sızması): Yabancı düşünceler iki yoldan sızıp, nüfuz ediyorlar : Biri düşman¬lar yoluyla; Sosyal bir hareket zirveye ulaşıp, cazibe kazan¬dığı, diğer ideolojileri ışınlarının etkisi altına aldığı zaman, diğer ideolojileri takip edenler o harekete sızmak, onda bir gedik açmak, onu içten çürütmek için, o harekete yaban¬cı düşünceleri hareketin ve mektebin içine sokarlar. O ha¬reketin özelliğini, bu şekilde yok ederler veya azaltırlar.
Bunun örneğini İslam’ın ilk asırlarında görüyoruz. İs-lamın yayılmasından ve dünyanın büyük bir kısmını zapt et¬mesinden sonra, İslam’a muhalif olanlar, İslam’la mücadele¬ye tahrif yoluyla başladılar. Düşüncelerini hileli yollarla İslam’a sokmaya başladılar. İsrailiyat, Mecusiyat, Manûiyat çeşitli yollarla hadise, tefsire, Müslümanların fikirlerine ve düşüncelerine sızıp nüfuz etmeye başladı. İslam’ın ba¬şına gelenler bundan sonra geldi. Memnuniyetle söylemek gerekir ki İslam âlimleri bu noktayı anladılar, bu afet ve tehlikeyle mücadelede büyük ölçüde muvaffak oldular. Bu mücadele şimdi de devam ediyor.
Diğer yol ise, dostlar ve takipçiler yoluyla nüfuz et¬mesidir. Bazen ideolojinin kendi mensupları ideolojiyi doğ¬ru tanımamaları nedeniyle bir dizi yabancı düşüncelerin cazibesine kapılırlar, bilinçli veya bilinçsiz o nazariyelere kendi ideolojilerinin rengini verip, onları sunarlar.
Bunun örnekleri de İslam’ın ilk asırlarında görülmekte¬dir. Örneğin Yunan felsefesinin, İran âdâb ve gelenekleri¬nin, Hint tasavvufunun çarpılmışları, bu düşünce ve naza¬riyeleri ihanet maksadıyla değil, hizmet amacıyla İslamî düşüncelere soktular, sevinerek belirtelim ki, keskin görüş¬lü İslam uleması bu noktayı da gördü. Bu konularda da dü¬şüncenin araştırılması, iyi ve kötü yönlerinin ortaya kon¬masıyla ilgili bir akım görüyoruz, bu çalışma düşünceler¬deki değişmelerin seyrini göstermiş, yabancı düşüncelerin silinmesi konusunda yol göstermiştir.
Bugün İran İslam hareketi zirveye ulaşmıştır, «İzm»leri ve ideolojileri ışınlarının etkisi altına almıştır, şimdi adı geçen bu akımların her ikisini de müşahede ediyoruz. Bir grubun gerçekten diğer ideolojilere, özellikle materyalist ideolojilere bağlı olduğunu görüyoruz, bunlar İranlı genç¬leri, materyalist slogan ve işaretlerle daha az avlayabileceklerini biliyorlar, yabancı düşünceleri İslamî işaretlerle sunuyorlar. Materyalist bir muhtevayla bir gencin beynine aşılanan İslam’ın, sadece İslam’ın kabuğunu taşıyacağı ap-açıktır, bu düşünce o genci süratle İslam’dan uzaklaştır¬maktadır. Yine şunu da görüyoruz; Bazı Müslüman, ama İslam’ın öğretisine vakıf olmayan, İslamî bilmeyen, başka ideolojilere aşık olmuş şahısların, İslam adıyla ahlâk yaz¬dıklarını, bunun propagandasını yaptıklarını görüyoruz, fa¬kat yabancı ahlâk, yabancı tarih felsefesi yazıyorlar aynı şekilde, din ve nübüvvet felsefesi yazıyorlar aynı şekilde, iktisat yazıyorlar aynı şekilde, dünya görüşü yazıyorlar, aynı şekilde, Kur’an tefsiri yazıyorlar aynı şekilde…
Ben, ilahî sorumlulukla yükümlü bir fert olarak büyük saygı duyduğum İslam hareketi liderlerinin hepsini uyarı¬yorum, kendimle yüce Allah arasında delili tamamlıyorum, İslam’a yabancı düşüncelerin İslam düşüncesi adıyla ve İslamî işaretlerle yayınlanması, bunların harekete nüfuzu, is¬ter kötü niyetle olsun, ister olmasın bir tehlikedir ve İslam’ın temelini tehdit ediyor.
Günün lisanıyla çeşitli İslamî konularda yeterli kitap arz etmediğimiz için sorumluyuz. Eğer biz yeterli miktarda berrak ve temiz su sunmuş olsaydık insanlar bulaşık sula¬rın ardından gitmezlerdi. «Eğer bu arklar boş olmasaydı Hoca, bu sokaklarda neden susuz koşup dururdu.»
Mücadelenin yolu, bu ideoloji ve mektebi bütün ko¬nularda günün lisanıyla doğru sunmaktır. Böyle şuur ve heyecana erişmiş, sosyal faaliyetlerde bulunan ilim hav¬zalarımızın bugün büyük bilimsel ve düşünsel sorumluluklarından haberdar olmaları gerekir. Bilimsel ve düşünsel çabalarını on misli artırmaları gerekir. Sadece fıkıh ve resmi usul ile uğraşmanın çağdaş neslin problemlerine ce¬vap veremeyeceğini bilmeleri gerekir.
Aşırı bir yenileşmeye yöneliş. (Aşırı bir rönesansa yöneliş). Her işte ifrat ve tefritten sakınmak, itidale yönelmek, o kadar basit ve kolay bir şey değildir. İtidal yolu daima ince bir yoldur, küçük bir dikkatsizlik ondan sapmaya sebep olur. Dinî eserlerde «sırat» kıldan daha incedir denilmesi bu nükteye işaret etmektedir, her işte itidale riayet etmek zordur.
İnsanlık toplumunda yeni problemlerin doğduğu, yeni problemlerin de yeni çözüm yolları gerektirdiği apaçıktır. «El havadisul vakıa», yeni zuhur eden işaretlerden başka bir şey değildir, İslamî bilgilere sahip olanlar bunları hal¬letmekle yükümlüdür. Her dönemde müçtehidin olması za¬ruretinin sırrı, taklidin zarureti ve sağ olan bir müçtehide müracaatın sırrı budur. Ancak bazı meselelerde ölü veya sağ müçtehitlerden birini taklit etme arasında bir fark yoktur. Eğer müçtehit günün problemlerine ve zorlukları¬na dikkat etmezse, onlara ilgi duymazsa, onu da ölüler sa¬fında saymak gerekir. İfrat ve tefrit burada belli oluyor.
Bazıları o kadar avamzede ki ölçüleri sadece halkın zevkidir. Halk ise geçmişe yönelir, şimdi ve gelecekle bir işi yoktur. Günün sorunlarına dikkat eden, gelecek hakkın¬da düşünen bazılarıysa maalesef cömertçe İslam’ı harcı¬yorlar, günün zevkini de ölçü ve mihenk taşı alıyorlar ve «hür içtihat» adıyla açıklama getiriyorlar, İslam’ı zamanın hak ve batılına mihenk taşı ve ölçü yapacaklarına, zamana egemen zevk ve ruhu İslam’a ölçü yapıyorlar. Örneğin «Mehirin olmaması gerekir, çünkü zaman beğenmiyor» diyorlar. «Teaddüd-ü zevcât (birden dörde kadar kadınla evlenebil¬me – Ç) kadının kölelik ahdinin bir anısıdır, örtünme aynı şekilde, kirayı mudarebe (sermaye, emek ortaklığı) muzare’e (ziraat antlaşması) feodalizm döneminin hatırasıdır, falan hüküm filan ahdin hatırasıdır. İslam akıl ve içtihat dinidir. İçtihat böyle veya öyle hükmediyor» diyorlar.
Dikkat etmemiz gerekir, hatta Abduh ve İkbal gibi ehl-i sünnetin ileri ve bilgin aydınlarının yeni problemlerin çö¬zümünde gösterdikleri mihenk taşlan bile, örneğin ibadet¬ler ve muamelat arasında temayüze inanmaları, icma içti¬hat, şûra ve diğer sorunlar için yaptıkları özel yorumlar, yine onların sunmuş olduğu İslamî dünya görüşünün, ileri İslamî Şia kültürüyle beslenmiş olan bizler tarafından ka¬bulü mümkün değildir, bizim için model olamaz. Şia fıkhı, Şia hadisi, Şia kelamı, Şia felsefesi, Şia tefsiri, Şia’nın sos¬yal felsefesi, Sünni dünyasındakilerden daha çok gelişmiş¬tir ve problemleri daha çok cevaplandırıyor.
Her ne kadar Sünni dünyası (coğrafi ve diğer sebep¬lerle yeni medeniyet ve bu medeniyetin meydana getirdiği sorunlarla şii dünyasından önce tanımış, çözüm yollarını aramaya başlamış, şia kendi nazariyelerini daha geç arz etmişse de, bu son seneler zarfında şia dünyasında arz edilmiş olan şeylerle Sünni dünyasında arz edilmiş olan şeylerin mukayese edilmesi şu sonuca ulaştırıyor; ehli beyti takip eden Şii nazariyeleri daha köklü ve daha man¬tıklıdır. Bizim, Abduh, İkbal, Ferid Vecdi, Seyyid Kutub, Muhammed Kutub, Muhammed Gazali ve benzerlerini ör¬nek (model) almaya ihtiyacımız yok.
Her halükarda hem Şia hem de Ehl-i sünnette olmuş ve hâlâ olan aşırı yenileşmeye yöneliş, hakikatte şundan ibarettir; İslam’da yok zannettikleri meseleleri İslam’a ilave etmek ve İslam’da olan da çağa uymuyor diye çağın ren¬gine boyamaktır. İşte bu hareket için en büyük afettir. Ön¬derin görevi bunları önlemektir.
Yarıda bırakmak. Son yüzyıldaki İslamî hareketler tarihi maalesef, ruhaniyetin rehberliğinde bir noksanlığı gösteriyor. Bu noksanlık, ruhaniyetin düşmana karşı zafer aşamasına kadar liderliği devam ettirmesi, ondan sonra bırakıp işine dönmüş olmasıdır. Ruhaniyetin zahmetlerinin neticesini başkaları (muhtemelen düşmanları) almışlardır. Tıpkı gasp edilmiş toprağını, şiddet ve güçle elinden alın¬mış olan hakkını, kuvvetini, malını, canını harcayarak düş¬manın elinden alan, fakat aldıktan sonra ona bir tohum bile ekmeden evine gidip oturan kimsenin durumu gibi. Ardın¬dan başkalarının gidip ondan faydalanmaları gibi
Irak devrimi, Şia ruhaniyetinin yardımıyla neticeye ulaştı, ama ruhaniyet onun neticesini değerlendirmedi, devam ettirmedi, bu devrimin bugün nasıl bir sonuca dö¬nüştüğünü maalesef görüyoruz. İran meşrutiyetini, ruhani¬yet sonuca ulaştırdı, fakat onu devam ettirmedi işe sahip çıkmadı, bu nedenle kısa bir süre sonra acımasız bir dik¬tatörlük iş başına geldi. Meşrutiyetten geride kalan, sa¬dece bir isim oldu. Belki de halkta zamanla, «istibdat re¬jimi meşrutiyet rejiminden daha güzeldi, meşrutiyet gü¬nahtır» fikri meydana geldi. Hatta Tömbeki hareketinde bi¬le şu üzüntü açıklanıyor; imtiyazların iptal edilmesiyle ru¬haniyet işinin tamamlandığını sandı, hâlbuki ondan sonra halkın gerçekten İslamî bir düzene hazır oluşunu değerlen¬dirip, böyle bir düzen kurabilirdi.
İran İslam hareketi şu anda ret ve inkâr aşamasında¬dır, İran halkı birleşip baskı ve sömürüye karşı kıyam et¬miştir. İnkâr ve ret aşamasının ardından yapım ve ispat aşaması gelir. «La ilahe» aşamasından sonra «illallah» aşa¬masının gelmesi gerekir. Her harekette, yapım ve ispat aşaması, ret ve inkâr aşamasından daha zordur. Zeki ve uyanık halkta şimdi şu merak ve endişe ortaya çıkmış¬tır; acaba ruhaniyet (ulema) tekrar işini yarıda mı bıraka¬cak?
Fırsatçıların sızması: Fırsatçıların bir harekete sızması o hareket için büyük bir tehlike ve beladır. Ger¬çek liderlerin büyük görevlerinden biri de böyle şahısların sızmalarına set çekmektir.
Zor olan birinci aşamayı geride bırakan her hareketin ağırlığı mü’min, ihlâslı ve fedakâr insanların omzundadır, Fakat semeresini vermeye başladığı zaman veya en azın¬dan meyve verme işaretleri görülüp ağacın çiçekleri belli olmaya başladığı zaman, fırsatçı şahıslar türemeye başlar. Zorluklar günden güne azalmaya başlar, vaat edilen mey¬velerin derilmesi daha da yaklaşır, fırsatçılar daha sağlam ve daha bilinçli bir şekilde hareketin bayrağını göğüslerin¬de taşımaya başlarlar, bu duruma hareketin ilk mü’min devrimcilerini ve fedakârlarını tedricen sahneden atana kadar devam ederler. Bu gidiş öylesine genellik kazanmış¬tır ki şöyle diyorlar: «Devrim kendi evlatlarını yer», güya devrimin özelliği şudur: neticeye ulaştıktan sonra kendi evlatlarını tek tek yok eder. Hâlbuki devrim, evlatlarını yiyen bir hareket değildir, bu faciaya sebep olan şey; fır¬satçıların sızmalarına^ nüfuz etmelerine karşı gaflet gös¬terilmesidir.
Uzağa gitmeyelim, İran meşrutiyet devrimini kimler neticeye ulaştırdı? Devrimin neticeye ulaşmasından sonra, makam ve mevkileri hangi çehreler işgal etti? Nihai so¬nucu ne oldu?
Özgürlük kahramanları, ulusal liderler hep bir köşeye dağıldılar ve unutulmaya mahkûm oldular, sonunda açlık ve sefalet içinde öldüler. Ama düne kadar istibdat bayra¬ğı altında devrimcilere karşı savaşan ve devrimcilerin boy¬nuna idam ipi atan sair devletliler sadrazamlık makamına ulaştılar. Nihai sonuç, meşrutiyet şeklindeki bir istibdat oldu.
Yüce İslam tarihinde de fırsatçılık uğursuz etkisini gösterdi. Osman döneminde fırsatçılar, İslam’a ve İslam’ın hedeflerine inanmış fertlerin yerini aldılar «Tarid»ler ve¬zir oldu, Ka’bul Ahbarlar, müşavir oldu. Ama Ebu Zer’ler, Ammar’lar sürgüne gönderildiler veya ayakaltı oldular.
Kur’an’ı Kerim niçin Mekke’nin fethinden önceki infak ve cihad ile Mekke’nin fethinden sonraki infak ve cihad, Mekke’nin fethinden önce infak eden mücahit mü’minle Mekke’nin fethinden sonraki infak eden mücahit mü’min arasındaki farkı gösteriyor? «Göklerin ve yerin mirasçısı» Allah olduğu halde Allah yolunda siz niçin sarf etmiyorsunuz? İçinizden Mekke’nin fethinden önce sarf eden ve savaşan kimseler, daha sonra sarf edip savaşan kimseler¬le bir değildirler, berikiler daha üstün derecededirler. Allah hepsine cenneti vaat etmiştir. Allah işlediklerinizden haber¬dardır.» (Hadid; 10)
İşin sırrı açıktır, Mekke’nin fethinden önceki şey zor¬luk ve meşakkate tahammül idi, imanlar daha halisti, infaklar ve cihatlar şaibeden daha uzaktı, fırsatçılık ruhun¬dan daha uzaktı. Aksine Mekke’nin fethinden sonraki infak ve cihat onun kadar şaibeden uzak değildi.
Kur’an önceki mücahitler hakkında şöyle buyuruyor : «Sizin yirmi kişiniz kâfirlerin ikiyüz kişisine karşıdır (eşit¬tir).» Fakat İslam ruhunu tam anlamıyla kavramamış, İslam devriminin hedeflerine tam olarak inanmamış unsurlar işin içine girince (bunların o sırada İslam’ı zaman zaman bir fır¬sat saydıkları görülüyordu), sizin yüz kişiniz onların ikiyüz kişisi ile karşılaşır, diyor.
Hareketi ıslahçı başlatır, fırsatçı değil. Yine hareketi, hareketin hedeflerine inanan ıslahçı devam ettirir, çıkar¬larının peşinde olan fırsatçı değil.
Fırsatçıların aldatıcı görünüşlerine rağmen her halü¬kârda onlarla mücadele edilmesi, bir hareketin asıl gidiş yolunda devam edebilmesinin temel şartlarından biridir.
Gelecekle ilgili planların müphemliği: Eskimiş, güçsüz bir yapıda rahatsızlık olduğunu gördüğümüzü ve bu binayı yıkmak istediğimizi düşünelim. Onun yerine, yeni ve önceki noksanların olmadığı ve huzurumuzu tam olarak temin edecek güzel bir bina yapmak istiyoruz. Burada iki duyguya sahibiz; biri bir an önce şerrinden kurtulmak is¬tediğimiz eski yapı, diğeriyse yapmak istediğimiz bina hakkındaki olumlu duygudur. Bu yeni binada mümkün olduğu kadar erken ve ideal bir aile yaşantısı meydana ge¬tirmek istiyoruz. Olumsuz duygu açısından yıkılacak bi¬nayla ilgili görevimiz açıktır, bunun yıkılması için geniş
bir izahatın yapılmasına ihtiyacımız yoktur, zira pratikte rahatsızlıklara dokunup, onları müşahede ediyoruz. Fakat olumlu duygu açısından önümüze belli bir plan ve proje
koyup gelecekteki apartman budur diye ayrıca bir maket hazırlayıp önümüze korlarsa, bu meziyetlerde, güzelliklerde ve toplamında bir noksanlık görmezsek kesinlikle tes¬lim olur. Kabul ederiz. Fakat eğer bir plan ve proje göste¬rilmez ancak kısaca; güvenilir uzmanlarca bina yıkıldıktan sonra onun yerine çok muazzam bir bina yapacağız deni¬lirse şevkimizin artacağı ama aynı zamanda kalbimizde bir çeşit titremenin de olacağı apaçıktır.
İki grup mühendisin yeni bina için tekliflerini verdiklerini düşünelim. Bir grup mühendis kapının, mutfağın, misafir salonunun, banyonun, lavabonun şeklini ölçülerini ve nerede olduğunu gösteren belli bir planı şimdi verir, ama şahsiyetlerine güvendiğimiz diğer grup plan ve projelerini hiçbir zaman göstermiyor, sadece en iyi binaları biz yapacağız diye vaat ediyorlarsa bu grubun planının açık olmayışı bu noktada bizi diğer grubun tarafına çekebilir.
Ruhaniyet toplumun güvendiği sosyal mühendis gibi¬dir, özel nedenlerle geleceğin planında yetersiz davranmış veya en azından imza aşamasına ulaşmış bir plan göster¬memiştir. Fakat buna karşı, planları ve projeleri belirgin gruplar vardır, onların ideal toplumlarının hükümet, kanun, özgürlük, mülkiyet, ahlâk… açısından nasıl bir toplum olduğu bellidir. Deneyimler, gelecekle ilgili planın açık ol¬mayışının insanî zayiat oluşturduğunu göstermiştir.
Hareketin kesinlikle açık, müphemliklerden uzak, ka¬bulü mümkün ve liderler tarafından gösterilen planlara sahip olması gerekir ki, zayiatlar önlenebilsin. Kültürel materyaller açısından oldukça zengin olduğumuz için se¬vinçliyiz, Allah’a şükrediyoruz, bu açıdan başka hiç bir kaynağa ihtiyacımız yok. Yapmamız gereken tek şey hü¬küm çıkarmak, tasfiye etmek ve bu kültürel materyalleri istifade edilebilir şekle sokmak için gerekli kalbî uyanık¬lığı göstermek, iş yapmak, vakit ayırmaktır.
İlim havzalarımızda bu uyanış başlamış olduğu için sevinçliyiz. Gün geçtikçe bunun artmasını, bir an önce arzu ettiğimiz dereceye ulaşmasını ümit ediyorum. Allah’ım ümidimizi gerçekleştir, amellerimizi kabul et.
İlahî bir hareketi tehdit eden altıncı felâket ise, düşüncelerin bir nevi yön değiştirmesidir. Niyetlerin gidiş yolunun bir nevi sapmaya uğramasıdır. İlahî hareketin, Allah için başlaması ve Allah için devam etmesi gerekir. Ona ilâhî olmayan hiç bir hatıra ve düşüncenin sızmaması gere¬kir ki ilâhî inayet ve yardım, hareketi kapsasın. Eğer böyle olmazsa, «ilâhî gayret rüzgârı» yüzlerce dikenle onu peri¬şan bir leş görünümüne çevirir. İlâhî hareketi başlatan kimsenin Allah dışında hiç bir şeyi düşünmemesi gerekir, Allah’ın kutsal zatına tevekkül etmesi gerekir. Daima zihninde Allah’ı hatırlaması ve ona dönüş haline hazır olması gerekir. Kur’an Şuayb peygamberin dilinden şöyle diyor: «… Gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir dile¬ğim yoktur. Başarım ancak Allah’tandır. O’na güvendim O’na yönetiyorum, dedi.» (Hûd; 88). İslam mücahitlerinden bir grup bir savaştan sonra Medine’ye döndükleri zaman Allah’ın Resulü onlara hitaben şöyle buyurdu : «Küçük cihadı yerine getirip, büyük cihadı henüz kalmış olan gruba (kavme) se¬lam olsun», Ya Resulallah en büyük cihat nedir? dediler. «Nefisle cihaddır» buyurdu.
Ret ve inkâr aşamasında, dış düşmanla olan muhasa¬ralarda, güçlüklerde, düşünce ve niyeti temiz tutmak da¬ha kolaydır. Hareket sonuca ulaştığı, sıra yapım, ispat ve ganimetlerin taksimine geldiği zaman İhlâsın korunması daha zordur.
Kur’an’ı Kerim’in son surelerinden biri olan Maide su¬resi, peygamberin ömrünün son iki-üç ayında nazil olan bir suredir, bu dönem müşriklerin dize geldiği ve İslam’ın on¬lar tarafından tehdit edilmediği bir zamandır, bu sırada Gadir-i Gum ile Ali’nin (A.R.) imameti ve hilafeti Allah’ın emriyle ilan edilmiştir. Bu sırada bütün Müslümanların bir tehlikeye karşı Allah tarafından ikaz edildiğini görüyoruz. O da şudur; şimdiye kadar düşmanın kökünüzü kazımasın¬dan korkuyordunuz, şimdi o tehlike ortadan kalkmıştır, bundan sonra kâfirlerden ve dış düşmanlardan korkmayınız, Allah’tan korkunuz: «… Bugün, inkâr edenler sizi dininizden etmekten umutlarını kesmişlerdir., onlardan kork¬mayın, Benden korkun. Bugün size dininizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslamiyet’i beğendim…» (Maide; 3).
Yani İslam toplumu, bundan sonra içten tehdit ediliyor, ihlâs dolu Allah yolundan sapıp, Allah’ı unutma teh¬likesiyle karşı karşıyadır. Allah’ın, ahlâkî yönden içten de¬ğişen bir toplumun alın yazısını değiştirmesi değişmez bir ilahî sünnettir. «… Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir milletin fenalığını
dileyince artık onun önüne geçilmez…» (R’ad; 11)

ISLAHÇININ BAŞARI ŞARTLARI

Şimdi yolun sonuna geldik. Sözlerimizi ıslahçıların başarıya ulaşmasıyla ilgili muttakilerin efendisinin Nehcül Belağa’da geçen bir cümlesiyle süsleyelim, onun tefsirine başlayalım.
«İnnema yukîmu emrellahi sübhanehu men la yusaniu vela yudariu vela yettebiul metâmia.» Bu cümlelerde Al¬lah’ın fermanının egemen kılınmasından söz edilmektedir, yüz yıl önce İslamî düşünceleri ihya etmek isteyen İslam ıslahçılarının bahsettiği konulardan söz edilmektedir. Al¬lah’ın emirlerinin yere düştüğü bir toplumda, yeniden te¬mel olarak alınmasından söz edilmektedir. Bu peygamber işi kimin yapabileceğinden mi söz ediliyor? Acaba bütün ruhsal ve ahlâkî şartlar çerçevesinde her fert, uygun her çeşit manevi şahsiyetle böyle peygamberi bir adımın so¬rumluluğunu kaldırabilir mi?
Ali’nin (R.A.) kullandığı «innema» kelimesinin sınırla¬masıyla böyle bir başarıyı elde edecek şahsın şu üç sı¬fattan uzak olması gerekir; Mesania, medaria ve tamaha kulluk.
Mesania kelimesinin tam karşılığı Farsça bir kelime henüz bulamadım. Bu kelimeye yakın kelimeler olarak tâvizkârlık, mülahazakârlık, davranışçılık kelimeleri kullanı¬labilir, fakat bunların hepsi mesania olmasına rağmen onu tam olarak ifade etmiyor, mesania bunlardan fazla bir şey¬dir. Ali’nin, Muaviye’yi azletmede kusurlu davrandığı id¬diası ortaya atılınca, bu durum Ali ve dostlarının ifadele¬rinde «Mesania» olarak geçiyor, hatta Ali «maslahat» için olsa bile (politikacıların uyguladıklarını söyledikleri maslahatlar), işinin başında kalması için Muaviye’ye bir saat izin vermesinin bile «mesania» (taviz) olacağını kabul edi-yordu.
Muhtemelen ashap ve dostlar gelip, huzurunda onu övüyorlardı, onu muhteşem sayıyorlardı, bazı unvan ve lakaplarla anıyorlardı, işlerde gözlerine bir noksanlık çar¬parsa bunu söylemekten sakınıyorlardı. Ali onların bu metotlarını şiddetle yasaklıyordu, reddediyordu, onların bu durumunu bir nevi «mesania» (taviz) sayıyordu. Diyordu ki : «Benimle mesania (taviz) yöntemiyle konuşmayın, benim¬le cebbarlar ve zalimlerle konuşulan bir tarzda konu¬şun» diyorum. Yani dalkavukça konuşmayın, yaldızlı, tantanalı, haşmetli lakaplarla konuşmayın. Açıkça benimle karşı karşıya geldikleri zaman halkın sıkılma ve övgüler ye¬rine, gözlerine çarpan eksikliklerimi, ayıplarımı tam bir açıklıkla söylemelerini seviyorum diyordu.
Allah’ın emirlerini icra ederken tavizkâr davranmak «mesania»dır. Dost, arkadaş, evlat ve müridin işlere mü¬dahalesine göz yummak, onları gözetlemek mesaniadır (tavizdir).
Kur’an’ı Kerîm «İdhan» kelimesini kullanmıştır. Bu ke¬lime bugünkü örfte, genellikle «meddahça» (dalkavukça) kelimesi ile ifade edilmektedir.
İdhan, yani yağ çekmedir, bugün Farsça konuşanların dilinde bu kelimenin karşılığı örtbas etme ve yağcılıktır. Bu kavram genellikle bir işin ciddi olarak yapılması yeri¬ne özüne riayet edilmeksizin şeklen yapılmasını ifade eder, Kur’an, kâfirler senin övülmeyi sevenlerden olmanı ister¬lerdi, diyor. O zaman meddahlık ve dalkavukluk yaparlar¬dı. Mesela tevhidin, kardeşlik ve eşitliğin, faizin yasaklan¬masının şeklî korunmuş idi. Ama hakikat ve muhteva? Hayır. Kısacası kâfirler, peygamberin tavizkâr olmasını ister¬lerdi, peygamber öyle değildi. O halde şekilciliğe rıza gös¬termek mesaniadır.
Arkadaş kayırmanın, dostları gözetmenin, arkadaş ak¬raba ve müritlerin Allah’ın emrinin icra edilmesinde mü¬dahalelerine göz yummanın «mesania» olduğunu söyledik. Ali’yle (R.A.) ilgili bir kıssayı tarih de naklediyor, bu kıs¬sa oldukça eğitici ve faydalı:
Ali (R.A.) komutasındaki bir orduyla Yemen’den dön¬düğü zaman beraberinde Beytülmal’e ait Yemen hırkaları (elbiseleri) vardı, bunlardan herhangi birini ne kendisi giy¬di ne de kimsenin almasına izin verdi. Mekke’ye bir iki menzil yaklaştılar (Allah’ın peygamberi o zaman hacc ne¬deniyle Mekke’ye gelmişti) Ali rapor vermek için peygam¬berin huzuruna geldi, sonra askerlerinin yanında döndü, birlikte Mekke’ye girdiler, askerlerin yanına vardığında askerlerin bu hırkaları çıkarıp giymiş olduklarını gördü. Ali bir an bile tereddüt etmeden, politik yarar düşünce ve endişesinden uzak olarak hepsini onların bedenlerinden çıkardı, önceki yerlerine koydu. Askerler rahatsız oldular. Allah’ın resulünün huzuruna vardıkları zaman, peygambe¬rin onlara sorduğu şeylerden biri de komutanınızın gidişa¬tından memnun musunuz? Sorusuydu. Evet dediler ama… Hırka hikâyesini anlattılar. Allah’ın peygamberi burada Ali hakkındaki tarihi cümlesini söyledi : «İnnehu leuhayşinun fi zatillah.» (O Allah’ın zatında (nazarında) en haşin ferttir.) Yani A!i, Allah’ın emrinin söz konusu olduğu yerde her çeşit tavizden (mesaniadan) ve müsahamahadan uzaktır. Taviz (mesania), tavizseverlik bir nevi zaaf ve zillettir, sertlik ve sert yöntemli oluşun karşı noktasıdır. Sert yön-temi i olma bir nevi cesaret ve kuvvettir.
Medaria’ya gelince: Medaria, benzerlik demektir. Bir toplumu ıslah etmek ve değiştirmek isteyenin kendisininde o halkın aynısı ve benzeri olmaması gerekir. Halktaki zaaf noktalarının onda olmaması gerekir. Zaaf noktalarını ıslah etmeyi ancak ondan arınmış kimse başarabilir.
«Hasta biri, maddi hastalıklarda muhtemelen diğer bir hastayı tedavi edebilse de ruhsal ve sosyal tedavilerde bunu başaramaz. Kendini eğitmek toplumu eğitmekten ön¬ce gelir. Ali (R.A.) şöyle buyuruyor : «Allah’a yemin ol¬sun ki kendim yapmadığım hiçbir şeyi size emretmedim, daha önce kendime de men ettiğim şeyler dışında hiç bir şeyi size men etmedim.» Yine Hz. Ali şöyle buyuruyor : «Halkın imam ve liderliği makamında olan kimsenin önce kendisini, sonra halkı eğitmesi gerekir. Kendisinin öğret¬meni ve terbiye edicisi olan başkalarının öğretmenime ter¬biye edicisi olandan daha çok hürmet ve saygıya layık- ‘ tır.»
Tamaha kulluk konusunda Ali şöyle buyuruyor : «Et-tameun rikkun muebbedun.» «Tamah ebedi bir kölelik¬tir.» Diğer her çeşit kölelikten kurtuluş ümidi vardır. Fakat tamah ve açgözlülüğe olan kölelikten kurtuluş ümi¬di yoktur. Burada kurtulma isteği kölenin elinde¬dir, efendinin elinde değil. Allah’ın emrini yerine getirmek isteyen kimsenin bu esaretten kurtulması gerekir. Özgürlük ve manevi bağımsızlık, dinî ıslatıcının, bağımsızlık şartıdır. Bir zilletin ilâhî ıslahta başarısızlık sebebi olması gibi, hastalığa tutkun birinin kendi toplu¬munu tedavi etmeyi başaramaması gibi, kendi nefsanî aç¬gözlülüğünün esiri ve kulu olan biri de başkalarını sosyal ve manevi esaretlerden kurtaramaz.
Allah’ım kalplerin sahibi sensin, kalplerdeki bütün en¬dişeler senin elindedir, bizi sabit ve doğru yol üzerinde muhafaza et, nefsi emmarenin şerrinden koru.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv