Suriye cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ın el-İhbariye televizyonuna verdiği röportaj
Bu yazı kez okundu.
17 Kasım 2013 11:09 tarihinde eklendi

Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar el-Esad, ülkenin maruz kaldığı küresel savaş ve bölgedeki son gelişmeler konusunda Suriye’nin el-İhbariye televizyonuna verdiği röportajda, kurtuluş bayramının geçmişin şanı, bugünün onuru olması amacıyla kurtuluş ve bağımsızlık anlamlarına daha çok ihtiyaç duyduğumuzu söyledi.

Suriye’nin tüm yöntem ve yollarla yeniden sömürgeleştirilmeye çalışıldığına dikkat çeken el-Esad, “Büyük güçler ve özellikle ABD’nin yönetimindeki batılı ülkeler tarihi açıdan Avrupa’da bile bağımsız ülkelerin olmasını istememiştir. Dolayısıyla üçüncü dünya ülkeleri için ne planladığını siz düşünün” dedi.

Cumhurbaşkanı, Suriye halkının yüce bir halk olduğunu ve bu yönde endişe duyulmaması gerektiğini, şehit aileleri başta olmak üzere vatandaşlardan güç ve umut aldıklarını, önümüzde zaferden başka seçenek bulunmadığını ifade ederek Suriye’deki durumun bugün krizin başlangıcına kıyasla daha iyi olduğuna dikkat çekti.

Cumhurbaşkanı el-Esad, Erdoğan’ın şahsi çıkarları için ülkesinin tümünü feda etmeye hazır olduğunu belirterek sıfır politika, sıfır komşu ve sıfır ahlaka dönüşen komşularla sıfır sorun politikası sonucu iç politikada uğradığı başarısızlıklara işaret etti.

Kerry’nin bölge turu konusunda ise Cumhurbaşkanı, bu turun dış unsurların Suriye’de yaşananlarda ilk günden itibaren temel rol oynadığının kanıtı ve başarı sağladıkça daha çok tırmandırmayla karşılaşacağımızın göstergesi olduğunun altını çizdi. Cumhurbaşkanı el-Esad’ın röportajının tam metni şöyle:

Kurtuluş Bayramını kutladığımız bu günde Suriye halkına özellikle yaşananların ışığında nasıl bir mesaj vermek istersiniz?

Kurtuluş Bayramının yabacı güçlerin vatan topraklarından çekilmesiyle bağlantılı olması doğaldır. Fakat bu koşullarda ve özellikle krizden önce Arap ülkelerinde yaşanan koşullar ışığında soracağımız ilk soru, sömürgecinin çekilirken beraberinde egemenliğimizi ve bağımsız kararımızı götürmesi halinde ne olacağıdır. Bu durumda kurtuluşun hiçbir anlamı yoktur. Gerçek kurtuluş ve gerçek bağımsızlık, sömürgecinin topraklarımızdan çekilmesiyle bağımsızlığımıza tam anlamıyla kavuşmamızdır. İşgal altındaki bir toprakta halkın özgürce yaşaması egemenliği ve bağımsızlığını yitirmiş, devletin bağımsız kararının bulunmadığı kurtarılmış bir vatanda yaşamaktan daha iyidir. Kurtuluş ve bağımsızlığı kapsamlı şekliyle bu şekilde anlamak gerekiyor. Suriye bu koşullarda her türlü yol ve yöntemin kullanıldığı yeni bir sömürgeleştirme girişimiyle karşı karşıya. Suriye’yi dışarıdan gelen farklı uyruklu güçlerle işgal etmeye çalışıyorlar. Yeni sömürgecilik olarak adlandırdığımız son olarak Irak ve Afganistan’da uygulanan geleneksel işgalden farklı bir taktik kullanmaktalar. Bununla birlikte Suriye’yi kültürel ve düşünce bakımından iki yönden işgal etme çabasındalar. Büyük güçlere boyun eğmesi ve diz çökmesi ya da tekfirci karanlık güçlere boyun eğmesi.

Bağımsızlık ve Kurtuluşun Anlamına Tutunmaya Her Zamankinden Çok İhtiyacımız Var

Suriye’de yaşanan koşullar güvenlik olaylarının yaşandığı bir krizden savaş olarak nitelendirdiğiniz bir duruma dönüştü. Tam olarak bugün yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye’de yaşananlar güvenlik olayları değil bir savaştır.

Başlangıçta güvenlik olayı şeklinde ortaya çıkmış olabilir ve bazıları hala bu şekilde ele alıp güvenlik olayıymış gibi değerlendirmelerde bulunuyor.

Suriye’de kelimenin tam anlamıyla bir savaş yaşanıyor. Büyük güçler ve özellikle ABD yönetimindeki batılı güçler tarihi açıdan Avrupa’da bile bağımsız ülkelerin olmasını istemiyor. Boyun eğen bir Avrupa istiyorlar dolayısıyla üçüncü ülkeler için ne planladıklarını siz düşünün. Bu ülkelerin çıkarlarına hizmet etmesi için boyun eğmesi gerekiyor. Suriye’nin jeopolitik konumu çok önemlidir. Suriye’yi ele geçirme isteği sömürgeci ülkelerin politikalarında tarihi ve gelenekseldir. Bu ülkeler başta siyasi ve medya desteği vererek bu savaşta rol oynamaktadır.

Kiralık Gruplar Dışarıdan Ödenen Para Karşılığında Yıkıcı Eylemler Gerçekleştiriyor

Daha sonra alenen maddi ve lojistik destek verme aşamasına geçtiler. Silah desteği verdiklerine de inanıyoruz.

Türkiye gibi bölgedeki yabancı ve Arap ülkeler çok şey satın alıp satarak Filistin davasını sözde destekleyerek Arap ve İslam arenasında kendilerine yer bulmaya çalıştı. Kanımca efendilerinin kendilerine biçtikleri rolü aşıp kendilerine izin verilenin çok ötesine gittiler. Bu rolden geri adım atmak gerekiyordu. Suriye’nin Filistin davası, hak ve onur davaları başta olmak üzere farklı davalarda oynadığı rol bu ülkelerin rolünü deşifre etmiştir. Suriye’nin rolünde ısrar etmesi onlara sıkıntı yaratmaktadır. Bu nedenle Suriye davası, Suriye konusu ya da Suriye krizi bu ülkeler için siyasi açıdan sıkıntı yaratan ölüm kalım meselesi haline geldi. Dolayısıyla Suriye halkı ve vatanını vurmak için tüm güçlerini kullandılar. Burada iç unsurlarda rol oynadı.

Soyguncu çeteler, belirli yıkıcı eylemler gerçekleştirmek için dışarıdan para alan kiralık gruplar, Kaide yada Nusra Cephesi gibi tekfirci gruplar türedi. Tümü de tek bir düşünce şemsiyesinin altında toplanıyor.

Şuan Tekfirci Güçlerle Mücadele Ediyoruz

Şuan temel olarak tekfirci güçlerle mücadele ediyoruz. Birinci ve ikinci unsurlar çok büyük bir darbe aldı. Bazı bölgelerde tamamıyla etkisiz hale geldiler ya da zorunlu olarak Kaidenin şemsiye altında onun bir parçası olarak çalışmaya başladılar.

Sayın Cumhurbaşkanı Suriye’nin onları sıkıntıya soktuğunu söylediniz. Başarısız oldukları her aşamada yeni bir telden çalmaya başlıyorlar. Şu an Suriye’nin bir iç savaş ya da mezhep savaşı yaşadığından söz ediliyor. Bazıları da bir kısım olgulara işaret ediyor. Suriye’de bazen baş gösteren bir mezhepçilikten endişe ediyor musunuz?

Her toplumda sınırlı düşünce ve dar bir ufka sahip, dar ulusal duygular taşıyan kesimler bulunuyor. Bu gruplar tüm krizlerde zararlı düşüncesi ve performansıyla ortaya çıkabilir. Geniş düzeyde zarar vermeyebilir. Fakat odaklar şeklinde ortaya çıkar. 80’li yıllarda internet ve uydu kanalları bulunmadığı halde mezhepçiliği kullanan Müslüman kardeşler krizinde bunlar yaşanmıştır. Buna rağmen mezhepçilik propagandası yapmayı başararak bu odakların ortaya çıkmasına yol açtılar. Fakat Müslüman kardeşlerin yenilgiye uğraması ardından Suriye’deki durum Suriye toplumunun doğal haline döndü.

Suriye Halkı Endişe Edilemeyecek Kadar Yüce Bir Halktır

Yaşadığımız koşullarda dayandığımız tek şey halkın bilincidir. Suriye halkı benzeri görülmemiş iki yıl içinde bilinçli bir halk olduğunu kanıtladı. Aksi olsaydı durum çok daha farklı olurdu. Dolayısıyla abartısız bir şekilde Suriye’deki durumun bugün krizin başlangıcına kıyasla çok daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Başlangıçta mezhepçilik söylemi kullanıldı ve bu odaklar ortaya çıktı. Bu nokta birçok kişide dengesizlikler ve endişeler yarattı. Fakat zamanla, tehlike idrak edilerek medyadaki sahtekârlıklar ve daha önce yaşadığımız Suriye’nin gerçek anlamının farkına varıldı. Yaşadığımız güven, huzur ve uyumun farkında değildik. Ortak yaşam demiyorum çünkü bu kelime dakik değil. Bu nedenle Suriye halkının tekfir, ayrılık ve mezhepçiliği yaymaya çalışan medya kanalları aracılığıyla maruz kaldığı vahşi saldırıya karşı iki yıllık bir direnişinin ardından bu halkın endişe edilemeyecek kadar yüce bir halk olduğunu söyleyebilirim.

Bu bağlamda yayılmaya ve belki de yerleştirilmeye çalışılan bu söylemlerden endişe duymadığınız sonucunu çıkarabilir miyiz?

Kesinlikle aksini söylüyorum. Bunu aşılamaya benzetiyorum. Aşı zayıf bir mikroptur. Öldürülmediği zaman bağışıklık kazandırır.

El-Buti’nin Şehit Olması İstisnasız Tüm Kesimleri Üzmüştür

Ulusal birliğimizi kanıtlayan birçok deneyim geçirdik. En son örneğini, Doktor el-Buti’nin şehit olması oluşturdu. El-Buti’nin şehit olması istisnasız herkesi ve tüm mezhepleri üzmüştür. Bunu kendiliğinde olan taziye meclislerinde gördük. Devlet bu konuda hiçbir rol oynamadı. Doktor el-Buti’nin bu insanların çoğunluğuyla teması yoktu. Buna rağmen, taziye meclislerini, sadece Müslümanların değil Hıristiyan kardeşlerimizin üzüntüsü ve hüznünü gördük. Bu da gerçek ulusal birliği gösteriyor.

Sınırlı ve dar düşünceli şahısların mezhepçilik odakları bizi korkutmuyor. Bu konuda asla endişe duymuyorum.

Sayın Cumhurbaşkanı, medya organlarından Arap ve yabancı konuşmacılardan kurtarılmış ya da devletin kontrolü altında olmayan bölgeler bulunduğunu sık sık duyuyoruz. Halep, Rakka ve Homs’taki durumları da görüyoruz. Bugün Suriye’de devletin kontrolünden çıkan bölgeler bulunduğu doğru mu?

Bu durumu geleneksel düşmana karşı tutumumuza benzer şekilde askeri açıdan ele alıyoruz. Düşman geleneksel yollarla topraklarımızın bir kısmını işgal ettiği zaman ulusal güçler bu düşmana saldırarak vatanı savunmaya ve düşmanı kovmaya çalışır. Düşmanı yok etmesi ya da etmemesi sorun teşkil etmiyor.

Etkisiz hale getirilmeden vatan topraklarından atılabilir. Burada önemli olan toprakların kurtarılmasıdır. Fakat biz farklı bir durumla karşı karşıyayız. Yeni bir savaş ve yöntemle karşı karşıyayız. Kentlerimize giren semtlerimizde yıkıcı eylemler gerçekleştiren bir kısmı Arap ve yabancı bir kısmı da Suriyeli gruplarla savaşıyoruz.

Teröristleri Yok Etme Operasyonu Gerçekleştiriyoruz

Silahlı kuvvetlerimizin yaptığı askeri operasyonlar başlangıçta teröristleri kentlerden kovmayı hedefliyordu. Bu birkaç saati alıyordu. Fakat teröristler manevra ya da taktik gereği bir yerden çıkıp başka bir yere giriyordu. Bu da sonu olmayan toprak kurtarma operasyonuyla zaman kaybetmek demekti.

Bu noktada daha net olmak açısından şunu söyleyebilirim. Biz toprak kurtarma operasyonları yapmıyoruz ki kurtarılmış bölgelerden söz edelim. Şuan teröristleri yok etme operasyonları düzenliyoruz. İkisi arasında büyük bir fark var. Teröristleri ortadan kaldırmadan Suriye’de herhangi bir bölgeyi kurtarmanın hiçbir anlamı yok.

Silahlı kuvvetler yada devlet askeri planlarını bölgenin siyasi veya medya açısından önemi gibi bazı temel unsurları göz önünde bulundurarak belirler ve yapılandırır.

İnsani yön, vatandaşların sıkıntıları ve acıları, askeri unsur, askeri lojistik ayrıntılar gibi unsurları da göz önünde bulundurmalı.

İnsani yöne öncelik tanıyoruz. Vatandaşların can güvenliğini koruma, teröristlerin girdiği bölgelerdeki sıkıntıları gidermeye ağırlık veriyoruz. Siyasi ve medya yönüne fazla öncelik vermiyoruz. Bundan bazen karşı taraf yararlanabiliyor. Medyayı ihmal ettiğimiz zaman zaferlerini abartılı şekilde göstermeye çalışıyorlar. Bu bizi ilgilendirmiyor. Fakat çoğunlukla çatışmanın doğası bazı bölgelerde askeri ve insani öncelikler arasında geçici bir uyumsuzluk yaratıyor. Çatışmanın dayattığı unsurlar ortaya çıkabiliyor. Buna rağmen insani yöne öncelik tanıyoruz.

Etnik, mezhep ve coğrafi bölünmeler olduğu yönünde birçok söylenti dolaşıyor. Bu doğru mu yoksa Suriye’ye yönelik savaşın hala temel unsurunu teşkil eden psikolojik savaş ve sindirme politikaları kapsamında mı geliyor?

Bölünme Temelleri Olduğuna İnanmıyorum

Mezhepçilikten korkmadığımıza göre bölünmenin temelleri bulunduğuna da inanmıyorum. Bölünmenin dini, etnik ve mezhep temelleri olmalı. Fiili olarak bu temeller mevcut değil çünkü Suriye toplumu takriben tüm bölgelerde ve her küçük köyde bütünleşmiş halde yaşıyor. Bu bütünleşmeyi evliklerde ve ailelerde görüyoruz. Bu nedenle bu tür genel hatlar bulunmadığı sürece bölünmenin olması imkânsız. Kanımca bu haritaları yayanlar veya bir şekilde pazarlamaya çalışanlar ve Suriye halkına sızdıranlar psikolojik savaşın ve her zaman söz ettiğim, sanal ya da karşılıksız yenilgi olarak adlandırdığım yenilginin bir parçasını oluşturuyorlar.

Suriyelilere daha önce birlikte yaşadığınız gibi yaşayamayacaksınız, siz doğası gereği bölünmüş bir halksınız mesajını verip ikna etmeye çalışıyorlar. İma etme yoluyla Suriyelileri bu konuda ikna etmeyi hedefliyorlar. Bu konu beni endişelendirmiyor. Çünkü en tehlikeli olan mezhepçilik söylemleri başarısız oldu.

Dolayısıyla haritalarını ya da benzer söylem ve düşüncelerini dayandıracakları bir temel kalmamıştır.

Sayın Cumhurbaşkanı bazı ana kentlerin kırsalından ayrıldığı örneğin Halep ve kırsalı gibi söylentiler var. Kuzey ve kuzey doğu bölgelerinden Rakka ve Kamışlı’dan bahsediliyor. Bu bölgelerin belli hatlarla ayrıldığı ve devletin kontrolünden çıktığı Suriye’den bağımsız şekilde hareket ettiği iddia ediliyor. Az önce anlattıklarınız bu durum için geçerli mi?

Bu bölünme kapsamında yer almıyor. Etnik ya da ırk temeline dayanmıyor. Teröristlerin bulunduğu yerlerde yapılanmaktadır. Devletin varlığı anlamında denetiminden söz etmek gerekirse silahlı kuvvetlerin girmek isteyip girmediği yer yok. Dolayısıyla sabit hatlar mevcut değil.

Bu nedenle insani ve askeri önceliğin konuşlanma yerleri ve askeri taktikleri dayattığını söylüyorum.

Suriye’yi birbirine bağlı kaplarda olduğu gibi bir bütün olarak ele almak gerekiyor. Kaplardan birini sıvı koyduğumuz zaman diğer tüm kaplar etkilenecektir. Bu durum teröristler için de geçerli. Bir bölgede darbe aldıkları zaman diğer bölgelerde olumlu bir etki yaratıyor. Askeri taktikler devlete belirli bir yere öncelik verip müdahale etmeyi, belli bir yerde bulunmayı dayatıyor. Bu askeri hedefler kapsamında geçici bir ertelemedir ve bölünmeyle ya da tampon bölgeyle ilgisi yok.

Türkiye Kürt sorunu konusunda bir kriz yaşayacak gibi görünüyor. Erdoğan’ın Kürtlere devlet kuracağı, bazı ödünler vereceği ve Türkiye’nin bölüneceğinden söz ediliyor. Başkanlık karşılında bir Kürt devleti kurulması söz konusu. Suriye’deki durum ve özellikle Kürtlerin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erdoğan şahsi çıkarları için tüm ülkesini feda etmeye hazır. Bu doğru ve cevabı sorunun içinde yatıyor.

Suriye’deki Kürtlere gelince, bu konuda her zaman söylediğim sözleri söyleyeceğim.

Suriye Kürtleri Suriye Dokusunun Doğal Parçasıdır

Suriye’deki Kürtler Suriye dokusunun doğal bir parçasıdır ve bu coğrafyada Türkler, Araplar ve Farisiler gibi asırlardır yaşıyorlar. Konuk ya da geçici göçmen değiller. Suriye’deki Kürtlerin çoğunluğu Suriyeli vatanseverlerdir. Fakat her toplumda şahsi çıkarları için belli başlıklar kullanan oportünistler bulunuyor. Bu nedenle kendine Kürt Partisi adını veren gruplarla karşılaştık. Bu gruplar Kürt davası veya Kürtlerin Suriye’de ezildikleri gibi söylemler kullandı. Bunların tümü asılsızdır. Daha önce Kürtlere vatandaşlık verilmesinden bahsettiler. İki yıl önce yaklaşık 110 bin Kürde vatandaşlık verildi. Daha sonra anadil konusunu gündeme getirdiler. Devlet birkaç ay önce Kürtçe dili ve edebiyatının Suriye’deki Edebiyat Fakültelerinde okutulmasını kararlaştırdı. Fakat ulusal arenada yer bulmak amacıyla her zaman kullanacak yeni şeyler bulacaklardır. Bu durum endişe verici değil. Çünkü çoğunluk Suriye vatanının yanındadır. Kürtlerin Suriye devriminde sömürgeciliğe karşı mücadelenin her aşamasında oynadığı rolden ise hiç söz etmeyeceğim ve bugünkü durumlara değineceğim. Bir araya geldiğim şehit ailelerinin çoğunluğu Kürt. Onların Kürt ayda Arap olduklarını bilmiyordum çünkü bu konuyla ilgilenmiyorum. Konuşmalarımız sırasında Kürt olduklarını belirtiyorlar. Vatana inanmayan ve bölünme için çalışan biri hayatını ya da evlatlarının hayatını bu vatana feda edebilir mi? Bu sözler mantıksız.

Sayın Cumhurbaşkanı, bu hassas konudan söz ederken Türkiye hükümetinin politikalarında birçok kartı kullandığına tanık olduk. Fakat Kürt kartının Erdoğan’ın elindeki son kart olduğundan ve kolaylıkla vazgeçmeyeceğinden söz ediliyor. En azından Suriye’deki hedeflerini gerçekleştirmek için daha çok gaddarlaşacağı söyleniyor. Bu aşamada çözüm çabaları harcanıyor. Suriye yönetimi bu konuyu ne kadar takip ediyor. Bu ülkeyle karşı karşıya gelme ihtimaline karşı planı nedir?

Bu konu çok önemli ve basite indirgenemez. Erdoğan’ın iç ve dış hedefleri var.

Suriye’deki Kürt Koşulları Tarihi İlişkiler Açısından Türkiye’den Çok Farklı

Erdoğan’ın dış hedefi Suriye’dir. Suriye’yi bu konuda zor durumda bırakmaktır. Fakat Suriye’deki Kürt konusu tarihi ilişkiler açısında Türkiye’dekinden çok farklıdır.

Suriye’de bir kardeşlik ve uyum bulunuyor. Kürtler konusunda gündeme getirilenler yıllarönce bazı oportünistler tarafından Suriye’de gündeme gelmişti. Kürtlerle ilişkilerimiz Türkiye’deki Kürt hakları için mücadele eden Kürt partileri dâhil her zaman iyi olmuştur.

Erdoğan’ın diğer hedefi ise içe dönüktür. Türkiye içinde sıfır komşu, sıfır bakış açısı, sıfır dost, sıfır ahlak, sıfır güvenilirlik, sıfır politika ve her yönde sıfırla birlikte tam bir soruna dönüşen komşularla sıfır sorun politikası konusunda destekçilerinin safında bile başarısızlıklara uğramıştır. Türkiye’deki geniş Kürt kitlelerin oylarından yararlanma ve geniş yetkilere sahip olacağı Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmak amacıyla anayasanın kabulü yönünde Kürt sorununu kullanmıştır. Bu nedenle bu konuyla ilgileniyoruz. Çünkü herhangi bir komşu ülkede yaşananlar bizi olumlu ya da olumsuz şekilde etkileyecektir. Fakat Erdoğan’ın Kürtler konusunda güvenilir olmaması dışında bu yönde hiçbir endişemiz yok. Suriye ve Türkiye sahasında çalışan dost Kürt güçler Erdoğan’a güvenmediklerini bize aktardılar.

Suriye’nin suçlandığı iki nokta daha var. Bir görüş Suriye devletinin dinle savaşan laik bir ülke olduğunu savunuyor. Bir başka görüş ise Suriye’nin laikliğinden geri adım atarak son olaylara ayak uydurduğunu ve daha çok dindarlaştığını iddia ediyor. Bu konudaki gerçekler nedir?

Biz her zaman kavramlarla uğraşıp içeriği tartışmayı ihmal ediyoruz. Dilsel anlamlara dalıyoruz. Önemli olan uygulamadır. Örneğin Sosyalizm uygulandığında tüm uygulamalar Sosyalizm olarak adlandırılıyordu. Bazıları laikliği dinsizlik olarak uygulamaktadır. Türkiye’de olduğu gibi farklı aşamalarda dine karşı gelmiş ve dinle savaşmıştır. Bizim anlayışımızdaki laiklik din özgürlüğüdür. Suriye çeşitlilik barındıran bir toplumdur. Her din ve mezhebin üyeleri dini ibadetlerini istedikleri şekilde uygulama özgürlüğüne sahiptir. Devlet olarak bizler din temelinde hareket etmiyoruz. Örneğin memurları dinleri, ırkları ya da etnik kökenlerine göre tayin etmiyoruz. Hiçbir din ya da ırk arasında ayırım yapmayan bir anlayışa dayanıyoruz. Laiklik dinsizlik olmadığına ve dinlerin özgürlüğünden söz ettiğimize göre bu dinsizlik değildir. Dolayısıyla ahlaka ve dine ihtiyacımız var. Ahlakın olmadığı yerde gelişme olmaz.

Laiklikten dindarlığa geçtiğimiz ise doğru değil. Suriye’de 1970 yılından bu yana 18 bin cami, 220 bin şeriat okulu ve lisesi kuruldu. Dine karşı olsaydık bunların kurulmasına izin verir miydik? Suriye her zaman dini yöne önem vermiştir. Devlet toplumun aynasıdır. Toplum dine önem veriyorsa devletin de laik olsa bile dini temellerde yapılanması gerekir. Dolayısıyla iki görüş de yanlış. Suriye devletinin gerçeğini ve laikliğini anlamamaktır.

Sayın Cumhurbaşkanı, kriz sırasında dini televizyon kanalı kurulması ve din savunucularına aleni çağrı yapılmasına izin verilmesi yönünde alınan karar ve icraatlardan söz ediyoruz.

Suriye’de Müslüman veya Hıristiyan Olsun Dinine Bağlı Olanlar Kiriz Sırasında Daha Vatansever Bir Tutum Sergiledi

Bu konu şahsi olarak doğrudan ya da diyaloglar sırasında ve yazışmalarda dile getirildi. Bu da bu konuda yazanların cehaletini yansıtıyor. Çünkü bu konunun krizle ilgisi yok. Aslında tehlike çanları Irak’ın işgaliyle tam olarak 2004 yılında çalmaya başladı. Suriye sahasında köktendincilik alametleri baş gösterdi.

Fakat bunlar çoğunlukla kişisel hareketler ve Suriye için geçici fikirlerden ibaretti. Irak başlangıçtı ardından da Lübnan geldi. Suriye’de yayılmaya çalışıldı. Bu hareketlerle güvenlik yollarıyla mücadele edildi. İlk olarak 2006 yılında Suriye Radyo ve Televizyon Kurumuna yönelik bir saldırı gerçekleştirildi. Köktendinci Vahhabi şeyhi saldırıyı gerçekleştirenlere bu mekânın kâfirlik ve fesat odağı olduğunu söylemişti. Fakat daha büyük tehlike 2008 yılında Ramazan ayında Suriyeli şahısların gerçekleştirdiği intihar saldırısıyla ortaya çıktı. Bu büyük bir tehlikenin habercisiydi.

Bunun üzerine Suriye’nin önde gelen din adamlarıyla bir toplantı yaptım. Konuyu tartışıp güvenlik önlemlerinin yetersiz olduğu konusunda karar kıldık. Çünkü bu terör mücadele edilmesi gereken birinci derecede fikirsel bir terördü. Terör veya köktendincilikle ancak doğru dinle mücadele edilebilir. Bu yönde birçok düşünce önerdim. Bunlardan biri Nur el-Şam televizyon kanalının açılmasıydı. O dönemde adı farklıydı. Arap ve İslam âlemini istila etmeye başlayan tekfirci kanallarla mücadele etmek gerekiyordu. 2008 yılından 2011 yılına kadar gecikmemizin nedeni bu düşüncenin olgunlaşmamış olmasından kaynaklanıyor. Başlangıçta bu kanalın özel sektör tarafından açılmasını öngördük. Daha sonra belirli bir dini akım ya da düşünceye dayanmadan İslam’ı kucaklayacak şekilde devlet tarafından açılmasını uygun gördük. Dini çağrılara gelince 2008 yılında kararlaştırılmış bir icraattır. Özellik o dönemde kadınlar dini çağrıları gizlice evlerde yapıyordu. Yani devletin gözü önünde yapılmadığı ve resmi olmadığı için illegal sayılıyordu. Bunun siyasi bir çalışma olmadığına inanılıyordu. Biz çağrıdan yanayız. Dini çağrı olumludur. Fakat devletin denetiminde olduğu sürece olumludur. Devlete bu konuda büyük sorumluluklar düşüyor. Dini çağrı içeriğinden farklı hedeflere hizmet edecek şekilde saptırıldığı zaman devlet müdahale edip doğru yolu gösterebilir. Bu tür icraatların krizle alakası yoktur. Aksine kriz dini kurumların en disiplinli kurumlar olduğunu göstermiştir.

Müslüman veya Hıristiyan olsun dinine bağlı olanların herkesten daha çok vatansever olduklarını ispatlamıştır. Mezhepçilikten söz edenler ise ya köktendinciliğe savrulmuş sapkınlar ya da aşırı uç laiklerdir. Ilımlı olanlar ve sorumluluğunu bilenler vatanseverliklerini kanıtladılar.

Suriye’deki iç durumdan ve siyasi çözümden söz edeceksek hükümet bu çözümü 3 aşamalı olarak uygulamaktadır. Birinci aşama olan şiddetin durdurulması ve diyaloga zemin hazırlama yoluyla uygulanmaya başlandı. Şu an istişareler devam ediyor. Fakat sokak şu ana kadar diyalog adımlarını, diyalogun belirleyici unsurları, konuları ve şahısları konusunda bilgi sahibi değil. Bu diyalog sonuçta kiminle yürütülüyor?

Suriye’ye Özen Gösterenler ve İsrail’le Gizli yada Aleni İşbirliği Yapmayanlarla Diyalog Kuruyoruz

Vatandaşların diyalog kapsamında gerçekleştirilenler konusunda kafaları karışık. Öncelikli olarak siyasi çözümün bir parçası olan ve geçtiğimiz Ocak ayında yaptığım konuşmada değindiğim Ulusal diyalog konferansından söz etmek gerekiyor. Bu diyalog devletle bir taraf arasında gerçekleşmiş bir diyalog değil. Suriye’nin tüm bileşenlerini ve özellikle siyasi unsurlarını kapsayan Suriye’nin geleceği ile ilgili bir diyalogdu. Kurulmak istenen siyasi sistemi tartıştı. Parlamento sistemi, başkanlık, yarı başkanlık yada başka bir sistem. Anayasa, siyasi, basın ve diğer kanunlar tartışmaya açıldı. Devlet konferansa katılanların kararlarını uygulamaktadır. Bununla birlikte bakanlar kabinesinin Başbakanın başkanlığında farklı taraflarla düzenlediği toplantılar var. Bazıları bunun diyalog olduğunu sanıyor. Bu diyalog değil ulusal diyalogun nasıl başlatılacağını belirleyen istişare oturumlarıdır. Ulusal diyalogu devletin algıları üzerine kurmak istemiyoruz. Herkesin katılımını istiyoruz. İstişare toplantıları diyalogu olgunlaştırmaya dönüktür. Koşulları ve temelleri olgunlaşmayan bir diyalog başlamadan başarısızlığa mahkumdur. Devletle diyalog kurmakla ilgili konuya gelince bu girişim bir yana biz Suriye’ye özen gösteren İsrail’le gizli ya da aleni işbirliği yapmayan, İsrail’le flört etmeyen para için vatanını satmayan, Suriye’nin bağımsızlığını savunan herkesle diyalog masasına oturmaya hazırız. Bunları ulusal ilke olarak kabul ediyorum.

Ulusal muhalefeti mi kastediyorsunuz?

Ulusal Muhalefet kullanılan anlamıyla farklı bir şeye dönüştü. Ne yazık ki krizin basından itibaren bazıları aşağılık kompleksine girmiş bazıları da iç yenilgiyi içinde hissetmeye başlamıştır. Dolayısıyla vatanseverliği bedava dağıtmaya başladılar. Herkes bunları ulusal muhalefet olarak adandırmıştır. Örneğin bazıları televizyonlara çıkıp ekranlarda her aşamada farklı bir dil kullanıyor. Bunlar ulusal muhalefet mi yoksa dalgalı muhalefet mi? Ulusal olması için istikrarlı hareket etmesi gerekiyor. Devlet olarak ilk günden itibaren tek bir dil kullandık ve terörle mücadele ettiğimizi söyledik. Dışarıdan içişlerimize müdahale edenlerle mücadele ettiğimizi belirttik. Hegemonyayı reddediyoruz ve aynı zamanda kapılarımız diyaloga açık. Bazı güçler başta diyalogu reddedip daha sonra kabul etti.

Lübnan’dan çıktığımız zaman 2005 yılında bir konuşma yaptım. Hatalı olduğumuzu söyledim Lübnan’da bazı hatalarımız olduğunu kabul ettik. Krizin başında da hatalarımız olduğunu söyledik. Fakat onlar sadece sözlerini değiştiriyorlar. Aldıkları paraya göre konuşmalarını belirliyorlar. Bu şahıs veya taraflar devletin birkaç ay ya da birkaç hafta içinde düşeceğine bu nedenle düşecek bir devletle diyalog kurmayacakları kanaatimi taşıyorlardı? Kurulacak yeni hükümette kendilerine yer bulma çabasın damıydılar? Terör eylemleri başladığında bunlar sessiz kalmış terörü kınamamıştı. Teröristlere gerekçeler bulmuştu. Tüm dünya ülkeleri ve halkları ulusal birliğimizi yansıttığı için silahlı kuvvetlerimizle övünürken bunlar orduya destek vermemiştir. Bunların dalgalanmaları ve bukalemun gibi renk değiştirmelerini ulusalcılık olarak nitelendiremeyiz. Dışarıdan destek alanların ulusalcı olduğunu ve bağımsız kararlara sahip olduklarını söylemek mümkün değil. Çünkü kararları kendilerini finanse edenlere bağlıdır.

Halkı içeride acı çekerken yurt dışında televizyon ekranlarından ulusalcılık ve vatanseverlik dersleri vermek ulusalcılıkla bağdaşmaz. Bu durumda ulusal muhalefet siyasi anlamda halk tabanı bulunan ve halk tarafından seçilen kesimlerdir. Kendilerini muhalefet olarak tanımlayanlar hangi seçimde ve kim tarafından seçildiler.

Kiminle diyalog kuracağımız konusuna gelince Suriye’de bir çok siyasi parti var. Bu partiler yeni olmasına karşın değişken olmayan ulusalcı partilerdir. Dışa bağımlı olmayan partilerdir. Suriye’de ulusal güçler, vatansever Suriyeliler var. Biz kendilerini ulusal muhalefet olarak niteleyenlerin sadece kendilerini temsil ettiklerini çok iyi biliyoruz.

Belirleyici unsurların ve diyalog temellerinin netleşmesi halinde Suriye’deki siyasi sistem parlamento sistemi olarak mı kalacak yada başkanlık sistemi mi kurulacak?

Kurulacak Sistemi Halk Belirleyecek

Belirleyici unsurlar açık. Her şey tartışılabilir. Suriye’nin bağımsızlığı dışında kırmızı hattımız yok. Bu da içişlerimize dış müdahale olmayacağı anlamına geliyor. İkincisi teröristlere destek verme konusunda asla müsamaha gösteremeyiz. Bunun dışında Suriye’nin nasıl olacağı konusunda bir sorunumuz yok. Parlamento, başkanlık yada başka bir sistem buna halk karar verecektir. Halkın belirleyeceğin her şeyi kabul etmeye hazırız.

Cumhurbaşkanlığı makamı yani siz dahil mi?

Makamla benim aramda fark var Makam siyasi sisteme bağlı. Siyasi sitem her makamın yetkilerini belirler. Siyasi sistem değiştiği zaman siyasi makamın da yetkileri değişecektir. Buna başkanın yetkileri de dahil. Başkan ve onun hakkında söylenenler ise, şahsidir ve yetkilerle ilgisi yok. Mevki peşinde koşan her şahıs küçümsenir. Bu bağlamda mevki hedef değil araçtır. Hedef şahsın topluma sunduğu bir proje ve halkın bu projeye verdiği destektir. Düşman medya organlarının yapmaya çalıştığı sorunun dış planlar, dışarıdan gelen güçler ya da köktendincilikte değil halkı tarafından reddedilen koltuğuna tutunan, koltuk için halkını katleden başkanda yattığını lanse etmektir. Bu nedenle istifa konusunu gündeme taşıdılar. Aslında makamın halk desteği olmadan hiçbir değeri yok. Bu nedenle halkın vereceği kararın başkanın kalması ya da gitmesi konusunda belirleyici olduğuna inanıyorum.

Bazı kesimler rejimle diyalogu değil müzakereyi gündeme getirdiler. Bazı Suriyeli yetkililerin bu terimi reddettiklerini anladık. Rejimle müzakereyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dışa Bağımlı Güçler Müzakere Sözcüğünü Gündeme Getiriyor

Devleti, ülkeyi, toplumu ve vatanı bir aileye benzetiyorum. Aile bireyleri bir araya geldiği zaman müzakere etmez diyalog kurar. Suriyeliler bir araya geldiği zamanda Suriyeliler arasında müzakere değil diyalog diyoruz. Kendini yabancı hissedenler müzakere olarak adlandırabilir. Kendini dışa bağımlı olarak görüyorsa müzakere sözcüğünü kullanabilir. Devlet şahıslarla müzakere etmez devletler yada partilerle eder. Müzakere konusunu gündeme getirenlerin niteliklerini belirlemeleri gerekir. Suriyelilerle diyalog kurmak isteyen Suriyeli mi yada yabancı mı olduğunu ve kimi temsil ettiğini belirlemeli.

Bölgede ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin bölge turu, İsrail’in Türkiye’den özür dilemesi, Lübnan Hükümetinin istifa etmesi ve Temam Selam’ın yeni hükümeti kurmakla görevlendirilmesi gibi gelişmeleri görüyoruz. Dera’daki olaylar ve Ürdün’nün bu olaylarda rol oynadığı iddia ediliyor. Yaşanan siyasi ve diplomatik gelişmelerin Suriye’de yaşanan olaylarla eşzamanlı olması bir tesadüf mü?

Son olarak yaşananların bir tesadüf olmadığı konusunda görüş birliği var. Siyasetle alakası olmayan Suriyeli yada yabancı birine sorsanız bile bu olayların paralellik içinde olduğunu söyleyecektir. Bu olayları yöneten kişi aynı.

Gerginliğin tırmandığı bir dönemde Obama ve Kerry aynı ülkeleri farklı zamanlarda ziyaret etti. Özellikle Dera’da yaşananlar konusunda olayları birbirine bağladığımız zaman iki sonuca varırız. Birincisi Suriye’de ilk günden itibaren yaşananlarda dış unsurun temel unsur teşkil ettiği. İnsanları bu konuda ikna etmek zor oldu. İkincisi başarı kaydettiğimiz sürece tırmandırmalarla karşılaşmamız kaçınılmaz. Çünkü dış güçler teslim olmayacak. Eylemin tesadüf olmadığı doğru fakat daha önce tahmin edememiş olmamız ve net olarak görmememiz yanlış.

Ürdün’ün Suriye savaşında eğitim kampları kurma ve toplantı üssüne dönüşme, terör gruplarına askeri komutanlıklar ve sınırı aracılığıyla silahlı teröristlerin sızması gibi temel rol oynadığı yönündeki söylentiler son günlerde arttı. Bu da Dera’daki durumun sükunetin ardından başlangıç noktasına dönmesini açıklıyor. Ürdün nasıl bir rol oynuyor?

Filistin’deki Direnişçilere Basit Bir Silah Taşıyan Bir Şahsı Yakalayabilen Ürdün’ün Silahlarıyla Geçen Binlerce Kişiye Yakalayamadığına İnanmak Güç

Bu konuda elimize bir çok resmi bilgi geldi. Bir kısmını da medyadan güvenlik ve diplomatik kanallardan öğrendik. İki ay önce Ürdün’deki yetkililerle bu verileri görüşmek ve sadece Suriye’nin tehlikede olmadığı konusunda uyarmak üzere siyasi bir temsilci gönderdik. Fakat Ürdün tarafı bunların hepsini reddetti. Ardından Dera’daki tırmandırma geldi. Ürdün’den binlerce silahlı teröristin ve militanın akın ettiğini gördük. Yaklaşık bir ay önce Ürdün’e bir güvenlik sorumlusu gönderdik. Ürdünlü güvenlik yetkilileriyle görüşerek gerekli bilgileri verdi fakat Ürdün tarafından yalanlama geldi. Bu mantıksız. Ürdün’de eğitim kampları olmadığını düşünelim. Çünkü eğitim kampları konusunda verilen bilgiler net değil. Fakat kesin olan teröristlerin de itiraf ettiği gibi Ürdün sınırından girdikleridir. Geçtiğimiz yıllarda Filistinli direnişçileri basit bir silah taşıyan bir şahsı yakalama gücüne sahip Ürdün’ün binlerce silahlının silahları ve mühimmatlarıyla Suriye’ye sızmalarını önleyemediği inandırıcı değil.

Suriye’deki durumun Ürdün açısından tehlikesinin farkında olmayan Ürdünlü yetkililerin ve diğer ülkelerin daha bilinçli olmalarını umuyoruz. Çünkü bu yangın sınırlarımızda kalmayıp her yere yayılacaktır. Herkes Ürdün’ün Suriye gibi tehlikede olduğunu biliyor. Müslüman kardeşler döneminden aldığımız derslerden ders çıkarmalarını ümit ediyoruz. Iraklı yetkililerin Suriye’deki istikrarın önemini kavramalarından ders çıkarmalılar.

Ürdün, Katar, Suudi Arabistan ve tüm körfez ülkeleri ve Lübnan’ın bir kesimi Tunus, Mısır, Libya ve Yemen hükümetlerinin tümünün hatalı olup sizin doğru olmanız mümkün mü?

300 Milyon Arap Vatandaşın Hatalı Olup Bir Grup Yetkilinin Doğru Olması Mümkün mü?

Biz bu ülkelerle Arap zirvelerinde toplanıyorduk. Sizler Arap vatandaşları olarak bu zirvelere güveniyor muydunuz? Arap vatandaşların bu zirvelerde toplananlara her türlü eleştiriyi getirdiklerini duyuyorduk Bu bağlamda şu soruyu sormak gerekiyor.

300 milyon Arap vatandaşının yanlış olup bir grup yetkilinin doğru olması mümkün mü? İkincisi bu ülkeleri bağımsız olmadıkları için suçlamamak gerekiyor. Çünkü kararları bağımsız değil ve kendileri tarafından alınmıyor. Bir kısmı ADB’li efendilerinin gücüyle ayakta duruyor. Bir kısmı da son olarak NATO gücüyle yönetime geldi. Gergin bir ülkede halklarının rızası dışında yaşıyorlar. Bize meşruluk kazandırmadan önce kendilerinin meşruluğa ihtiyaçları var.

Sonuçta hatalı yada doğru olduğumuza Suriye halkı karar verecektir. Başkaları bizi ilgilendirmiyor.

Irak’a gidecek olursak Kaide Örgütü son olarak Irak’ta Nusra Cephesinin kendisine bağlı olduğunu açıkladı. Nusra Cephesi de Eymen el-Zavahiri’ye biat etti. Sayın Cumhurbaşkanı şu an Suriye’de kiminle savaşıyoruz? Kaide Örgütü mü silahlı terör grupları mı ya da ılımlı militanlarla mı savaşıyoruz?

Silah Taşıyıp Vatandaşlara Saldıran Herkes Teröristtir

Silah taşıyıp vatandaşlara saldıran herkes teröristtir. Teröristleri Kaide yada Kaideye bağlı olmayan şeklinde ayırabiliriz. Kaidenin şu an Nusra Cephesi başlığı altında etkili olduğu doğru. Fakat ılımlı militanlar kavramı Amerika’nın halklarına karşı gerekçe olarak kullandığı bir terimdir. ABD 2001 Eylül saldırılarının ardından Taliban’la mücadele etti. Birkaç yıl sonra Afganistan’da ilerleme kaydedemediğini fark etti. ABD’nin kaybı büyük, Amerika’ya karşı nefret artıyor ve terör dünyaya daha çok yayılıyor. Bu nedenle bu gruplarla diyalogu gerekçelendirmeye ve birbirine düşürmeye yada farklı siyasi hedefler için kullanmaya çalışıyor. İyi Taliban ve kötü Taliban diye bir söylem getirildi. Şimdi de ılımlı teröristten söz ediyorlar. Ilımlı terörist diye bir kavram yok terörist teröristtir.

Militan, silahlı muhalefet gibi adlar kullanıyorlar. Bu kavramları halklarına medya aracılığıyla sunuyorlar. Çünkü durumu yönetici ile mazlum yönetilen arasındaki çatışma olarak göstermekten çok uzaklaştılar. Başlangıçta görüntü böyleydi. Terörle birlikte teröristin kimliği ortaya çıktı. Bu terörist köktendincidir. Batı medyasının bu gerçeği gizlemesi imkansız. Muhalefete verdikleri silah ve lojistik desteği bu şekilde farklı başlıklarla gerekçelendiriyorlar. Öldürücü olmayan destek ve sivil yardım. Sonuçta ılımlı militan başlığı dışında hiçbir gerekçe bulamadılar.

Kaide’nin teçhizat ve mühimmat açısından Suriye’de hakim olan unsur olduğunu söylediniz. Bu durumda batı Kaideyi silahlandırıp finanse ediyor Bunu nasıl değerlendirebiliriz?

Batı karşıt olsa bile sahadaki her unsuru kullanmaktadır. Bunun en iyi örneği Mali’de yaşanıyor. Orada Kaideyle savaşırken Suriye ve Libya’da destekliyorlar. Suriye’de savaşan köktendinci unsurların aynısı Libya’da ve Mali’de desteklenmiş ve şu an Mali’de bu gruplara savaş açılmıştır. Buna çifte standartlılık deniyor. Ben üçlü ve dörtlü standartlılık diyorum. Ellerinde bin standart olsa kullanmaktan çekinmezler. Onlar memnun olmadıkları her ülkeye zarar verecek her kartı oynayabilirler. Dolayısıyla Kaidenin Suriye’ye gelmesinden memnunlar.

Öncelikle farklı bölgelerde bu unsurlardan kurtulacaklar. Suriye gelen bu unsurlar başka bölgelerdeki yüklerini hafifletecektir. İkincisi bu durum kimin kazanacağı bir yana Suriye’de yıkıma yol açıyor. Kim kazanırsa kazansın sonuçta bedelini Suriye ağır şekilde ödeyecektir.

Batı Bu Terörün Kendisine Döneceğinin Farkında Değil yada Belki Farkındadır Suriye’de şu an alt yapı ve düşünce yıkımının sonuçlarına tanık oluyoruz. Bu da devlet kazansa bile zayıf bir devlet olacağını gösteriyor. Batının amacı da budur. Fakat aynı zamanda bu terörün bir gün kendisine geri döneceğinin farkında değil yada belki farkındadır. Batı basını teröristlerin geri dönmesinin tehlikelerinden söz etmeye başladı.

Başlangıçta Afganistan’da Kaideyi finanse etmelerinin bedelini ağır ödediler. Şuan Suriye, Libya ve başka yerlerde destekliyorlar. Bunun bedelini Avrupa’nın göbeğinde ve ABD’de ağır ödeyecekler.

Son zamanlarda insani müdahale sözünü çok fazla duymaya başladık…

Son dönemde insani müdahale kavramı ortaya atıldı ve bunun somut uygulamalarına tanık olduk. 60 yıl önce İsrail’e karşı Filistin halkının yararına batının Filistin’e destek verdiğini gördük. Vietnam’da ve 3 milyon insanın öldüğü Kore savaşında gördük. Bazıları ABD ateşiyle Kuzey Kore’de 9 milyon insanın öldüğünü belirtiyor. Irak’ta gördük ve sonuçlarını çok iyi biliyoruz. Libya’da ve son olarak Suriye’de gördük. İnsani müdahaleyle birlikte ahlaki sorumluluk kavramı da gündeme geldi. Kanımca insani müdahalenin tek hedefi Suriye insanını yıkmak, ahlaki sorumluluk ise ahlaki ilkeleri ortadan kaldırma ve yıkma sorumluluğudur. Onur ve haklara tutunma ahlakını ortadan kaldırmak, büyük güçleri yenemeyeceğini kabullenen ve diz çöken bir halk yaratmak. Bu düşünceyi ve boyun eğme ilkesini yerleştirmek. Bu kavramlar bizim açımızdan tam tersi bir anlam ifade ediyor. Boyun eğmeye ve diz çökmeye, teslimiyete, yenilgiye ve bağımlılığa hayır demek.

Kriz iki yıldır devam ediyor. Krizin uzamasının nedenleri nedir sizce?

Bu yönde iç ve dış olmak üzere farklı unsurlar rol oynadı. Dış unsurlardan söz ettik. İç unsurlar ise, başta Suriyelileri yaşanan gerçekler konusunda ikna etmekte zorlandık. Komplo olduğuna inandıramadık. Bazıları duygusal bir dava olduğunu savundu. Böyle olmadığını, duygusal olsaydı duygusal bitmesi gerektiğini söyledim. Bazı boşluklarımız olsa da yaşananlar dış planlardan ibaretti. İnsanları bunların özgür ordu olmadığı konusunda ikna edemedik başta. Fakat Kaidenin olaylara doğudan karışmasıyla gerçekler su yüzüne çıkmaya başladı. Bazı kesimler her şeyin farkına iş işten geçtikten sonra varabildi.

Ulusal görüş birliği çok önemli ve gerekli. Devletin camileri yıkmadığına ikna etmemiz zor oldu. Son olarak Dera’daki el-Ömeri camisinde olduğu gibi. İnternet siteleri ve televizyonda katliam ve saldırı görüntüleri yayınlanmasına rağmen bazıları ters yönde yol almakta kararlı. Suriye’deki kaos zemini silahla olmasa bile düşünceyle yaratıldı. Bazıları farkında olmadan teröristlerin safında yer aldı. Bunlar engel teşkil etti. Fakat çoğu daha sonra hatalı olduğunu anlarken bir kısmı hala gerçeğin farkında değil.

Bunlar krizin devam etmesine yol açan unsurlar. Devletin şu ana kadar ayakta kalması ve direnmesinin temelleri nelerdir?

Halk Olmasaydı Her Şey Birkaç Gün İçinde Yıkılabilirdi

Ben devletin değil halkın direndiğini düşünüyorum. Bu yüce halk iki yıldır direniyor. Halk bile saldırının boyutunu bilmiyor. Fakat sonuçlarını somut olarak yaşıyor. Buna rağmen direndi. Bu Suriye’nin özünü gösteriyor. Bu halk olmasaydı her şey iddia etkileri gibi birkaç hafta içinde değil birkaç gün içinde yıkılabilirdi. Devlet gücünü de zayıflığını da halktan alır.

Siyasi alanda ve sahada yaşanan her şeyden söz ettik. Birazda insani şıktan söz edelim. Siz bir baba olarak çocuklarınıza Suriye’de yaşananları nasıl açıklıyorsunuz?

Benim bazılarının iddia ettiği gibi beş değil üç çocuğum var. Bu genel bir konu. Baba olarak bu konuya diğer babalar gibi ortak oluyorum. Suriye’de yaşanan olaylar, sonuçları ve ekonomik, psikolojik ve toplumsal etkileri, televizyon ekranlarında gördüklerimiz çocukların okullarda duydukları konuşmalar krizden önce yaşananlardan çok farklı. Bunların Suriye’nin geleceği üzerinde olumsuz ve tehlikeli etkileri olacaktır. Çünkü onlar geleceğin kuşaklarıdır. Saldırının hedeflerinden biri de budur. İnsanın yıkımına yöneliktir. Öncelikli olarak üzerinde durmamız gereken Allaha en çok inanan Suriyeli çocuğun krizin etkilerinden çıkmasıdır. Çünkü yıkım eylemlerinde en fazla kullanılan söz “Allahu Ekber” sözcüğüydü. Bu çocuklara Allahu Ekber sözüyle masum bir insanın öldürülmesi arasında bir bağlantı olmadığını nasıl anlatacağız? Bu kolay bir iş değil. Bu sözün, hayır, sevgi ve ulusal birlik anlamına geldiğini anlatmalıyız. Çünkü bu imandan yola çıkarak vatana inanca, vatan gücüne ve ulusal birliğe ulaşabiliriz. Allaha ve vatana inanırsa kendine güveni de artacaktır. Sorumluluğun burada yattığına inanıyorum.

Soru: Sonuçta umutlu musunuz?

Önümüzde Zaferden Başka Bir Seçenek Yok

Suriye’de özellikle canını ortaya koyup hepimizin yaşaması için savaşanlarda başta olmak üzere genel bir umut olmasaydı başından mücadele edip savaşmamızın bir anlamı yoktu. Fakat bu umudumuzu devlet ve yetkililer olarak halktan alıyoruz. Ben görüştüğüm vatandaşlardan ve özellikle şehit ailelerinden alıyorum. Bu aileler kelimenin tam anlamıyla çok güçlü ve dayanıklı. Bir şehit verdik ikincisini, üçüncüsünü ve dördüncüsünü vermeye hazırız diyebiliyorlar. Bu sınırı olmayan bir vatanseverliktir. Bizi umutlandıran budur. Önümüzde zaferden başka bir seçenek görmüyorum. Suriye zafere ulaşmazsa yıkılacaktır. Bu seçeneği herhangi bir Suriyeli vatandaşın kabul edebileceğini zannetmiyorum.

Size yeniden teşekkür etmek istiyorum ve el-İhbariye televizyonu çalışanlarını selamlıyorum. Sizin aracılığınızla Suriyeli her vatandaşı bu değerli münasebette Kurtuluş Savaşımızın yıldönümünde selamlıyor ve gelecek yıldönümünde Suriye’nin krizii aşmasını ve yaralarını sarmasını diliyorum.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv