İMAN EDİP SALİH AMEL İŞLEYENLER… – M.HÜSEYİN FADLULLAH
Bu yazı kez okundu.
18 Kasım 2013 13:54 tarihinde eklendi

AHİRET MÜJDESİ KUR’AN’DA ÖRNEKLER

HER ŞEYİN BAŞINDA ALLAH’A İMAN

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla…

«İman edip iyi ameller işleyenleri, ağaçları altında nehirler akan cennetler ile müjdele. Onlara rızık olarak her yeni meyve sunulduğunda Bu daha önce bize sunulan falanca meyvedir derler, Onlara birbirinden ayırt edemeyecekleri rızıklar verilir. Hem onlara orada el değmemiş, tertemiz eşler verilecektir. On¬lar orada ebedi olarak kalacaklardır, Allah bir sivrisineği ve (bi¬yolojik açıdan) Onun daha üstünde olan bir canlıyı örnek ola¬rak vermekten çekinmez. İman edenler onun Rableri tarafın¬dan ortaya konmuş bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise “Allah ne amaçla bu örneği gösterdi?’ derler. Allah bu örnek ile birçoklarını sapıklığa düşürür ve birçoklarını da hidayete er¬dirir. Onunla sadece fasıkları sapıklığa düşürür. Onlar ki Al¬lah’a vermiş oldukları sözü kesin bir ahid haline getirdikten sonra bozarlar, Allah’ın sürdürülmesini emretmiş olduğu ilişki¬leri keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. İşte Onlar hüsrana uğrayanlardır. Allah’ı nasıl ınkar edersiniz ki, sizleri ölü iken O diriltti. Sonra sizi öldürüp tekrar diriltecek, sonra da yine O’na döneceksiniz. O ki yeryüzünde bulunan bütün varlık¬ları sizin için yarattı. Sonra da göklere yönelerek onları yedi gök olarak düzenledi. O herşeyi bilir.»( [35])

Ahiret Müjdesi

Kur’an-ı Kerim’in üslubu, kâfirlerden, küfürlerinin ve azgınlıklarınıp cezası olarak onları bekleyen cehennem azabından söz ettiği her yerde, imanlarından ve yaptıkla¬rı iyi işlerden dolayı Mü’minleri bekleyen sevaptan, Allah’ın rızasından da bahseder. Bu ayet de Kur’an-ı Kerim’ in bu genel üslubuna uymuştur. Ayet-i kerime, Peygam¬beri, iyi işler yapan Mü’minleri altlarından ırmaklar akan cennetlerle müjdelerneye çağırmakta ve Cennetin meyve¬lerini dünyanın meyvelerine benzetmektedir. Hatta onlar bu meyvelerin daha önce dünyada gördükleri meyvele¬rin aynısı ve bir devamı olduğunu düşünmektedirler. Çünkü bu nimetler aynı birbirine benzemektedir. Sonra Cenab-ı Allah Mü’minleri ahirette bekleyen somut nimetlerdende söz etmektedir. Cenab-ı Allah onlara, el değme¬miş eşler, kelimenin tam anlamıyla ruh ve bedenleri açısından tertemiz hanımlar va’detmiştir. Böylece Allah’ın nimetleri ve lütufları hiçbir kötülüğün ve yokluğun olma¬dığı sonsuz hayatta onları çepeçevre kuşatmaktadır. Bu Allah’ın rahmeti ve hoşnutluğu tarafından kuşatılmış bir sonsuzluktur.

Bazı insanlar bu sahada birtakım sorular ileri süre¬rek diyorlar ki: «Allah’ın kullarına ahrette va’dettiği yi¬yecek, içecek, cinsel ilişki vb. gibi zevkler somut nimet¬lerle ne ölçüde uyum sağlayabilir?» Onlara göre bu konu¬larla ilgili ayetler, soyut kavramları kavratmak için so¬mut şeyleri örnek verme metodundan yararlanmakta ve onların sembolik şeyler olduğunu söylemektedir. Yani Kur’an’ın bu soyut nimetlerden somut nimetler gibi söz etmesi, insanların onu kavraması için kullanılan bir yön¬temdir. Çünkü somut dünyada yaşayan insan soyut ve kavramsal dünyanın mahiyetini kavrayamaz. Bunu ancak içinde yaşadığı somut bir çerçevede ele alındığı zaman anlayabilir. Çünkü düşünce şekli somut gözlemlere bağ¬lıdır. İnsanın vicdanında ve düşüncesinde canlandırılan tablolar temelde somut gözlemlere dayanır. Soyut şeyleri kavratabilmek için soyut şeyleri açıklamakta kullanılan vasıtalara dayanmak gerekir, Nitekim çocukların eğiti¬minde en pratik yöntem de budur. Çocukların eğitimi te¬melde somut tablolara dayanır, Soyut şeyleri onların vic¬danına yerleştirmek, onların bildiği somut şeyleri örnek vermekle ancak gerçekleştirilebilir.

Bu insanları bu tür yorumlara sevkeden sebeplerin neler olduğunu bilemiyoruz. Belki onlar somut hayatın gerçekleriyle cennetin yapısının birbiriyle bağdaşmaya¬cağı düşüncesinden hareket etmektedirler. Çünkü somut şeylerin cennette bulunması insanın bedenindeki birta¬kım salgıların da varolmasını gerektirir ve bu, Cennetin kutsallığıyla bağdaşmaz, Ya da onlar, Cennet ve Cehennem meselesinin manevi iki gerçekliğin birer sembolü ol¬duğu, Cennetin manevi yönden mutluluk ve hoşnutluğu; Cehennemin ise korku, yorgunluk ve sıkıntıyı hissetmeyi temsil ettiği şeklindeki düşünceden yola çıkmaktadırlar. Fakat biz bu tür yaklaşımların sağlıklı olduğuna inanmı¬yoruz. Çünkü birinci görüş, somut nimetlerden yararlan¬manın ahiret yurdunun temsil ettiği ruhi olgunluğa aykı¬rı bir davranış olduğunu ileri süren teoriden kaynaklan¬mış olabilir. Çünkü bu düşünceye göre madde pisliği ve gerilemeyi, düşüklüğü temsil eder. Fakat bu düşünce İslami olmayan bir temele dayanmaktadır. Çünkü İslam maddeyi tabiatı itibariyle reddetmez. İslam’ın reddettiği anlayış, dünya lezzetlerine, dünya nimetlerine insanı Al¬lah’tan uzaklaştıracak, onun belirlediği sınırlara tecavüz edecek, emirlerine karşı gelecek düzeyde dalmak ve ni¬metlerin sahibini hatırlamamaktır. Hatta biz İslam’ın bu yaklaşımını başka Ayet-i Kerimelerden de rahatlıkla çıka¬rabiliriz. Bu ayetlerde insan ahiretin somut nimetlerine yöneltilirken bile, yeryüzünde Allah’ın yasakladığı şeyler¬den mahrum bırakıldığından, onlardan istifade etmediğinden bu nimetlerin daha güzellerinin kendisine bah¬şedileceği dile getirilmektedir. Bunun yanında Allah’ın muttaki kimselere va’dettiği manevi nimetler de takdir ile yadedilmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de buna iliş¬kin pek çok örnekler vardır. «Allah’ın rızası ise daha büyüktür»( [36]) ayeti bunlardan sadece birisidir. Yani İsiam düşüncesinde insanın manevi düşüncesi ihmal edilmemiş, manevi nimetler basite indirgenmemiştir. Bunun yanında sırf manevi konulara yönelmek suretiyle maddi nimetler de ihmal edilmemiştir. Özellikle mükemmel İslami şahsi¬yetin yerleştirilmesi amacıyla yapılan insan eğitiminde manevi yöne ağırlık verilmiştir.

İkinci düşünceye gelince, herhalde bu düşüncenin ana illkesi de şudur: Ahiret dünyası ruh, yani maneviyat dünyasıdır. Dolayısıyla madde dünyası olan bu dünyanın karşısında yer alır. Yalnız biz bu düşüncenin İslami lite¬ratürde bir düşünce temeli olduğuna inanmıyoruz. Çünkü çeşitli şekilleriyle maddeden bütünüyle ayrılmakla sem¬bolize edilen ruhi, manevi soyutlanma ve insanın be¬denini ruhun bir zindanı olarak değerlendiren düşünce ile temsil olunan düşünce akımı, ilke olarak Yunan ve Hint felsefelerine dayanır. Kitap ve Sünnet’ten kaynakla¬nan İslam düşüncesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu düşünce¬nin bazı Müslüman filozofların kitaplarında yer alması, savunularak kabul ettirilmeye çalışılması ise kesinlikle İs¬lam’ın temel kaynaklarına dayanmamaktadır. Tam tersi¬ne daha önceki felsefelerin kültürlerinden beslenen kişisel yaklaşımlara, düşüncelere, değerlendirmelere dayan¬maktadır.

Biz İslam düşüncesinin kaynaklannda bu tür bir yak¬laşıma izin veren birtakım işaretlerin, ipuçlarının bu¬lunduğunu reddetmiyoruz. İnsanlar bu işaretlerden yola çıkarak uzaktan da olsa bu düşünceye alt yapı malzemesi bulabilir. Fakat biz burada özellikle gerçekten ciddi bir önemi bulunan bir noktaya parmak basmak istiyoruz. İs¬lam düşüncesini, yasası ve kavramlarıyla incelerken göz¬önünde bulundurmamız gereken önemli bir konuya de¬ğinmek istiyoruz. Bu da Kur’an’ın ana ilkelerinin, hepimi¬zin boyun eğmesi gereken delil olduğudur. İslami haki¬katleri ve kavramları belirleyecek olan budur. Onun dı¬şında akıl ve nakilden onun zıddını apaçık ortaya koyan bir delil bulunmadığı müddetçe Kur’an’ın apaçık hüküm¬lerinden yan çizilemez. İşte bu ana ilkenin ışığında tüm Bâtıni düşünceleri reddediyoruz. Çünkü bunlar Kur’an ayetlerini, aklın ve şeriatın ilkelerine dayanmayan, aksine felsefi yorumlar veya sufilerin yanlış düşünceleri üzerine kurulan sembollerle, gizemli şeylerle açıklamaya çalış¬maktadırlar.

Kur’an’da Örnekler

«Allah bir sivrisineği ve (biyolojik açıdan) onun daha üs¬tünde olan bir canlıyı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun Rabbleri tarafından ortaya konmuş bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise Allah ne amaçla bu örneği gösterdi? Derler. Allah bu örnekler ile birçoklarını sapıklığa düşü¬rür ve birçoklarını da hidayete erdirir. Onunla sadece fasıkları sapıklığa düşürür.» ( [37])

Bu ayetin nüzul sebepleriyle ilgili Ebu Salih’in İbn-i Abbas’tan aldığı rivayete göre, Cenab-ı Allah Münafık¬larla ilgili iki örnek verdiğinde onlar: «Yüce Allah örnek vermekten münezzehtir, yücedir.» Dediler. Bu iddiaları Üzerine Bakara’nın 26. ayeti indi. Bilindiği gibi Cenab-ı Allah Münafıkların durumunu birinci örnekte, karanlıkta ateş yakan kimselerin durumuna benzetmişti. İkinci ör¬nekte ise, koyu bulutlu, şimşekli, gök gürültülü bir gök¬yüzünün yağmuruna tutulmuş, ölüm korkusu içinde yıl¬dırımlara karşı parmaklarıyla kulaklarını tıkayan kimse¬lerin durumuna benzetmişti. (Bakara, 17-18, 19-20)

Ata’nın yine İbn-i Abbas’tan aldığı rivayete göre o şöyle demiştir: Allah Müşriklerin tanrılarından söz eder¬ken «Sinek onlardan bir şey kapsa bunu ondan kurtara¬mazlar»( [38]) buyurmuş ve bu tanrıların tuzaklarına değinerek onları örümcek ağına benzetmişti. Onlar ise, siz ger¬çekten Allah’ın, Muhammed’e gönderdiği Kur’anda, si¬nek ve örümcekten söz etmekle ne yapmak istediğini bi¬liyor musunuz? Allah bununla ne demek istemiştir diye itiraz etmişlerdi. Onun Üzerine Yüce Allah bu ayeti gönderdi.

Ayetin nüzul sebebi bu hadiste sözü edilen sebep ola¬bileceği gibi başka bir sebep de olabilir. Çünkü biz nüzul sebepleriyle ilgili aktarmaların çoğuna güvenmiyor, onları sağlıklı görmüyoruz. Özellikle rivayetlerin birbiriyle çeliştiği durumlarda bu güven daha da zayıflamaktadır. Buradaki durum da rivayetlerin çeliştiği durumlardandır. Yalnız Ayet-i Kerime insanların içinde harekete geçen psikolojik bir duruma işaret etmektedir. Yani insanların AI¬lah’ın verdiği örneklerin küçüklüğüne, büyüklüğüne İliş¬kin birtakım şüpheleri ve itirazları olduğuna ışık tutmak¬tadır. Hatta insanların bu durumda karşıt bir tavır takındıkları da çıkarılabilir. Onlar sözü söyleyenin büyüklüğü ile kendisinden sözedilen konunun, hacmi arasındaki bağı tesbit edemediklerinden yanlış bir değerlendirmeye kurban olmuşlardır. İşte bu Ayet-i Kerime bu tür düşüncele¬ri reddetmiş, küçük büyük herhangi bir şeyin örnek ve¬rilebileceğini ilke olarak belirlemiştir. Kur’an-ı Kerim ço¬ğu surelerinde Kur’an’i bir üslub olarak bu yöntemi kulla¬nır. Ve bunun hiçbir sakıncası olmadığını kesin ortaya koyar. Bunu Allah’ın şanına ve büyüklüğüne yakıştırmamak ise Kur’an’ın metodundan habersiz kimselerin boş kuruntularından başka bir şey değildir. Zira bu örneğin fonksiyonu, insanların yaşadıkları olaylar ve yaptıkları iş¬lerle olayı anlamalarını kolaylaştırmaktır. İnsanları, ör¬nekler vasıtasıyla gerçek yola iletebilecek düşünceye yak¬laştırmak içindir. Bu konuda büyük ile küçük arasında herhangi bir fark gözetilemez. Zira burada sorun örnek verenin sorunu değil, onun insanın hayatında ve düşün¬celerinde harekete geçirdiği düşünceyle ilgilidir. Burada sözü söyleyen, konuyu aydınlatmak ve düşünceyi daha anlaşılır kılmak için her türlü vasıtayı rahatlıkla kullana¬bilir.

Bu açıklamanın ışığında denebilir ki, örnek verme yöntemi yeni bir yöntem değildir. Bu yöntem, insanlara hitab eden herkesin ikna etmek, doğru yola iletmek ve onları yönlendirmek için çoğunlukla başvurduğu genel bir yöntemdir. Çünkü Örnek, vasıtasıyla söz insanın gönlün¬de daha sağlıklı bir temele oturur. Onları daha fazla sorumluluk bilincine kavuşturur. Onun içindir ki Mü’minler bu örnekleri iman ve itaat ile karşılayıp kabul ederler. Zira onlar sözün muhtevasını, özünü idrak ederler. İnsanı düşündürmeye ve muhakemeye itmek istediğini farke¬derler. Dolayısıyla onlar, örneğin yapısını ve verimini et¬kisiz kılmak için kuşkulandırmalara başvurmazlar.

Kalpleri gerçeğe açılmayan ve hayatlarında sözün sorumluluğunu yasamayan kafirlere gelince; onlar örnekteki gerçeğin kendisini anlamaya çalışmazlar. Aksine birtakım itirazlarla, soruşturmalarla sorumluluktan kaç¬maya çalışırlar. İşin gerçek yüzünü öğrenmeye değil, şüphelendirmeye, karalamaya, etkisiz kılmaya çalışırlar. İman esasına dayalı bir tavır koymaya yanaşmazlar. Konuyu soru şeklinde gündeme getirerek, Allah’ın bu örnekle ne¬yi anlatmak istediğini anlamadıkları imajını verirler.

Bu soruşturmalarından da anlaşılıyor ki onlar örneklerin somuşlaştırdığı apaçık gerçeklerden kaçmak istiyor¬lardı. Örnekle inançlarının, saptırmalarının, küfürlerinin ve nifaklarının net olarak ortaya konduğunu gördüklerin¬de anlamazlıktan gelerek konuyu geçiştirmeye, anlamsız kılmaya çalışıyorlardı. Böylece, risaletin temsil ettiği haki¬katin meydan okuyuşu karşısında daha da uzağa kaçarak kâfir ve sapık adımları ile sembolize edilen batıla, boş şeylere yöneliyorlardı… Nitekim aynı tavrı bugün apaçık gerçekler karşısında direnmeye çalışan kâfir çemaatların da sergiledİğini görüyoruz. Onlar bu tavırlarında ciddiyetsiz sorularla ortaya çıkarak ciddi ve engin bir diyalogdan uzak havalarda meseleyi tartışmaya çalışırlar. Fakat Yüce Allah bu soruşturmayı kesin bir cevap ile red etmektedir. Ayet vasıtası ile bildirmektedir ki, ve¬rilen örneğin fonksiyonu insanların gerçeği görmesi için apaçık delil getirmektir. Zira bu yöntem, düşündürme¬nin, delil karşısında sarsılmanın en canlı yöntemidir. Mü’minIer, verilen örneği anlayış ile karşılarlar. Çünkü on¬lar örneğin derinliklerine nüfuz ederler. Böylece onlara bilgi ve marifetin ufukları açılır. Onunla doğru yola ula¬şırlar. Kâfirler ise bundan kaçarlar. Onunla sapıklığa dü¬şerler… Ayet-i Kerime daha sonra bu örneklerle sapıklığa düşen bu insanları belirlemeye çalışır. Onları, gerçeğin sınırlarını aşan fasıklar olmakla niteler.

Allah’ın Ayet-i Kerimede insanlara verdiği örneğin pek çok insanı sapıklığa, yine pek çok insanı da doğru yo¬la götürmesi meselesine ilişkin olarak; sapıklık ve doğru yolu ele alırsak diyebiliriz ki: Herhalde örnek ile delilin varlığı insanların küfür ve iman, doğruluk ve sapıklık meselelerinde kesin bir tavır takınmalarını belirlemiş olmaktadır. Buradan anlaşılıyor ki, örneğe ve delile uyum sağlayanlar doğru yola kavuşur. Ondan tamamen uzak¬laşanlar ise sapıklığa düşer. Nitekim atasözünde deniyor ki: Deney ve sınav ya insanları başarıya ulaştırır, ya da elenmelerine neden olur. Bununla beraber insanların de¬ney ile elenmesi, onların, başarının ilkelerinden uzak-laşmalarından kaynaklandığı gibi, bu ilkelere yaklaşmalarıda onları başarıya ulaştırır. Yani burada her iki tavrın da sahibi kendisidir. Çünkü burada da orada da tavrın kaynağı o ilkedir. Böylece Ayet-i Kerime Cebriye düşün¬cesinin yaklaşımından uzaklaşır. Çünkü Cebriye, sapıklığı doğrudan doğruya Allah’a bağlar.

Fasıklar Kimlerdir?

«Onlar ki, Allah’a vermiş oldukları sözü kesin bir ahit haline getirdikten sonra bozarlar. Allah’ın sürdürülmesini emretmiş olduğu ilişkilerini keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. İşte onlar hüsrana uğrayanlardır.»( [39])

İşte bunlar, Allah’ın insanların anlayışına anlasınlar diye sunduğu fasıkların sıfatlarından birkaçıdır. İnsanlar fasıklığın insanın hayatına nasıl girdiğini ve toplumun te¬melini oluşturan ana ilkeleri nasıl yıktığını böylece öğrenmiş olmaktadırlar. Toplumun ana ilkelerini oluşturan üç önemli özellik vardır:
1- Sözleşmelere ve antlaşmalara bağlı kalmak. Çünkü bu, toplumun bireyleri arasındaki güveni pekiştirir ve onların sosyal dayanışmalarını daha ileri düzeye götürür.

2- Sosyal ve manevi bağları muhafaza etmek. Çün¬kü bu, toplumun kümelerini birbirine bağlar ve onu parçalanmaktan, dağılmaktan uzaklaştırarak, birbiriyle kenetlenmiş tek bir güç haline getirir.
3- İnsanların hayatında meydana gelen bozuklukları düzeltmeye çalışma gayreti ve toplumun akidesinde, ahlakında ve vicdanında meydana gelen bozukluğu engellemeye çalışmak ve onların yaygınlaşmasıyla mücade¬le etmek… İşte Mü’min hayatında imanın sırrı budur.
İman onların hayatlarını yönlendirdiğinde toplumun bu ana ilkeleri güç kazanır ve daha da sağlamlaşır. Onlar akidelerinde ve hayatlarında tüm görevlerinde ve antlaşmalarında Allah’ın ahdini korumaya çalışırlar. Allah’ın sürdürülmesini emrettiği iman, akrabalık, komşuluk ve diğer ilişkileri sürdürürler. Yeryüzündeki bozgunculuğu düzeltmeye çalışırlar. Bozguncuların karşısında dururlar. Böylece iman ve fasıklık toplumun yıkılması ve kurul¬masında önemli rol oynayan etkin iki unsur haline dönü¬şür. Bunlar insanın bireysel hareketlerine hükmeden ki¬şisel unsurlar olmaktan çıkar.

Tefsirciler, Allah’ın ahdinin ne olduğu konusunda yaptıkları açıklamalarda diyorlar ki: Allah’ın ahdi, Allah’ın insanların akıllarına yerleştirdiği tevhid, adalet ve Pey¬gamberleri doğrulama delilleridir. Allah’ın ahdi, Allah’ın Peygamberler aracılığıyla insanlara gönderdiği mesajdır. Ayrıca, insanların yapmalarını emrettiği ve yapmamaları¬nı istediği konularla ilgili vasiyetidir, diyenler de olmuş¬tur. Bazıları ise ayetin konusunu ehl-i kitap’la sınırlan¬dırmaya yönelirler. Buna göre Allah’ın ahdi, Tevrat’ta Muhammed’e uyacaklarına dair aldığı sözdür. Kimileri de bu ayetin muhtevasını tüm bu yorumlardan uzak bi¬biçim ele alarak Allah’ın ahdini, Allah’ın onlar daha Âdem’in bünyesinde zerre halinde iken onlardan aldığı söz ile açıklamaya çalışırlar. «Elest bezmi» diye bilinen bu sözleşme ile ayeti açıklamayı bazıları reddetmişlerdir. Çünkü Yüce Allah’ın, kullarının bilmediği, hatırlamadığı bir sözleşme ile onları sorumlu tutması caiz değildir ve bu onlar aleyhine delil de olamaz.

Fakat biz bu konudaki detaylara girmenin gereksiz olduğuna inanıyoruz. Çünkü biz ayetin özünden rahatlıkla anlıyoruz ki burada söz konusu olan, fasıklığın insanın kişisel hayatında meydana getirdiği tahribat ve olumsuz¬luklardır. Detaylara inmeden de biz bu özü rahatlıkla yakalayabiliyoruz. Çünkü burada mesele imanın sonuçları ile küfrün sonuçları arasınraki farktır. Tabloyu uzaktan tas¬vir eden genel verileri ortaya koymaktır.

Her Şeyden Önce AIIah’a İman

«Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki sizleri ölü iken O diriltti, Sonra sizi öldürüp tekrar diriltecek. Sonra da yine O’na döneceksiniz.» ( [40])

Surenin ana konusunu burada Allah inancı teşkil et¬mektedir. Mü’minlerden, kâfirlerden ve münafıklardan söz ederken surenin ana teması budur.

Küfür her çeşit kötlüğün, bozukluğun ve sapmanın temeli olduğundan Kur’an-ı Kerim küfür olayını hayret edilecek ve tiksinilecek bir olay olarak tasvir etmektedir. Burada düşünceye, muhakemeye bile hitap etmeye gerek yoktur. Mesele apaçıktır. Bu nedenle olumsuz bir soru ile konuyu ele alarak insana küfrü reddetmek için büyük bir çabaya gerek olmadığı imajını veren bir yöntem kullanmıştır. Sadece insanın yaradılış aşamalarını gözden ge¬çirmek, hayatın hiçbir belirtisini üzerinde taşımayan ölü bir varlık iken hayatın ona parlak ve üstün bir eylemle nasıl geçtiğini düşünmek, onun gelişmesini, olgunlaşmasını ve kemale erişini gözlemlemek, nasıl öldüğünü ve da¬ha geniş bir hayata nasıl geçiş yaptığını muhakeme et¬mek yeterlidir. Böylece insan yokluğun ta kendisi olan ölümün ötesinden tekrar bir hayata kavuşmaktadır. Çünkü o, daha önce yokluktan var edilmiş ve hayata kavuşturulmuştur. Sonra o tekrar ölüme yönelecektir. Çünkü ölüm insanın yok oluşu değildir. Aksine hayatın aşamala¬rından, köprülerinden birisidir. Ölümle hayat daha da güç kazanır. Hayat, her şeyin kendisine döndürüleceği Al¬lah’ın izniyle ölüm sayesinde yenilenir ve sağlamlaşır.

İşte imanın insana bahşettiği kolay anlaşılacak dü¬şünce budur. Bu düşünce felsefi problemlerden ve karmaşık meselelerden uzak insan vicdanı tarafından kolay an¬laşılabilecek bir konudur. Kişi bizzat kendi kişiliğinden uzaklaşmadığı sürece bu düşünceyi anlamak için uzun tetkikIere, araştırmalara, keskin anlayışa bile ihtiyaç duymaz. İşte bu vicdana dayalı düşünceden gerçek akide doğup gelişir ve olgunlaşır.

İnsanın gönlünde bu tavır, yaradılış ve yoktan varediş üzerinde daha geniş boyutlara ulaşır, Yeryüzünün genişliğinde, göklerin ufuklarında üzerinde düşünületek daha pek çok gerçeklerle karşılaşır. Böylece o hayatı da¬ha geniş boyutlardan tanıma imkânını elde eder. Böyle¬ce her şeyin yaratıcısı olan Allah’a iman konusunda daha engin bir tutum içine girer.

«O ki yeryüzünde bulunan bütün varlıkları, sizin için yarattı. Sonra da göklere yönelerek onları yedi gök olarak düzen¬ledi. O herşeyi bilir.» ( [41])

Ayet-i Kerime’de, yaradılışın büyüklüğünü insanın hayatından ve ihtiyaçlarından uzak tutmayap nimete dik¬kat çekilmektedir. Çünkü burada yaratmayla beraber «si¬zin için» kavramı kullanılmıştır. Yani yeryüzünü, içinde yer alan bütün görünen ve görünmeyen zenginlikleriyle onların hizmetine sunan Allah’tır. İnsan yaradılışın ka¬rakteri üzerinde düşündüğünde bu yaratılan varlıklara ne kadar ihtiyacı olduğunu daha fırsat hissedecektir. Ayet-i Kerime’de, insanı yaratılışa ve onun üzerinde düşünmeye çağırmaktadır. İnsan, böylece Allqh’a bağlanacak ve O’ nun ne kadar büyük bir yaratıcı olduğunu idrak edebile¬cektir. Kur’an’ın bu parlak yöntemiyle, Allah’a iman ko¬nusuna Kur’an’i bir işarette bulunulmuştur. Bu yöntemle, Allah’a iman insanın hayatındaki tüm olaylarda ve ihti¬yaçlarda varlığını hissettiren canlı bir hareket niteliğini kazanmaktadır. Böylece hayat kuru ve donuk akidevi araş¬tırma yöntemlerinden uzaklaştırılmış, pratik hayatta de¬ğeri olmayan soyut inançlarla iman arasındaki fark net¬lik kazanmıştır.

Sıralama ve zaman ifade eden «sonra» kavramından yola çıkarak göğün yerden sonra yaratıldığını anlayabi¬liriz. Bu sıralamanın gerçek bir hatırlatma olması da müm¬kündür. Çünkü burada önemli olan zaman değil yaradılı¬şın karakterini ortaya koymaktır.

Oturma anlamındaki «İstiva»ya gelince, bu, Allah’ın bir cisim olmaktan münezzeh olduğu düşüncesiyle bağdaşmaz. Dolayısıyla kelimeyi, göklerin yaratılışı ve Allah’ın dilernesi konusunda bir istiare olarak değerlendirmek ge¬rekir. Yani Allah’ın iradesi yeryüzünün yaradılışından sonra başka hiçbir şeye yönelmeden göğün yaratılışına yö¬nelmiştir. «Gök» ise, yüksek olan üst taraf demektir. Ye¬di gök kavramı ise pek çok Ayet-i Kerimeler’den edindi¬ğimiz bilgilere rağmen mahiyeti bizce kapsamlı ve geniş şekilde anlaşılmayan bir olgudur. Bizim bu konudaki tüm bilgimiz dünya semasının yıldızlarla süslendirilmiş olma¬sıdır. Bu da fezada mevcut olan yığınlarca yıldızın dünya semasının ufuklarında yer aldıkları imajını vermektedir. Allah, Teâlâ buyurur ki: «biz yakın göğü bir zinetle, yıl¬dızlarIa süsledik»( [42]) Bazı ayetlerde yer alan işaretlere göre bu semada bulunan varlıkların elinde yeryüzünün durumları ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. Bunların da cin ve şeytan gibi bazı yaratıkları aldatmakta oldukları bu¬radan birtakım bilgiler elde etmeye çalıştıkları dile geti¬rilmektedir. Fakat Cenab-ı Allah onları ateş korlarıyla bu bilgilerden mahrum bırakmakta, onları ya yakmakta veya buradan uzaklaştırmaktadır. Yüce Allah buyuruyor ki:

«Ve biz en yakın göğü lambalarla donattık ve onu koruma altına aldık. İşte bu, üstün güç sahibi, herşeyi bilen Allah’ın tak¬diridir.» ( [43])

Yine buyuruyor ki:
«Ve onu her kovulmuş şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden olursa, onu da parlak bir ateş şulesi kovalar.» ( [44])

Cin suresinde de bu konuya değinilmiş ve şöyle denilmiştir:

«Ve biz onu dinlemeye mahsus olan oturma yerlerinde otu¬rur haberler almaya çalışırdık, artık şimdi kim dinlemek istese, kendisini gözetleyen bir alev parçası bulur.» ( [45])

Gökte meleklerin varlığını ve onların yeryüzüne inişlerini bildiren pek çok açıklama Kur’an’da yer alır. Fakat bu ayetlerin hiçbirinde olayın detaylarına inilmez.

Bazı Kur’an ayetleri açık anlamlarıyla Ay ve Gü¬neş’in bu göklerden sayılmaması gerektiğini ifade etmek¬tedir. Çünkü bu ayetlere göre Gökler, bu iki yıldızın ve diğer yıldızların bulunduğu yerdir. Allah Teâlâ buyuru¬yor ki:

«Görmediniz mi Allah nasıl yedi göğü birbiri üstünde tabaka tabaka yarattı ve Ay’ı bunların içinde bir nur yaptı. Güneşi de bir lamba kıldı.» ( [46])

Biz bu sahada detaylara girmeye cesaret edemiyoruz. Zira böyle bir giriş bizi düşünce karanlıklarına iter ve dolayısıyla bir bilgi ve zan bile ifade etmeyen zayıf pek çok hadislere basit şekilde teslim olmamıza neden olur. Hatta bu tür yaklaşımlar insanı, Kur’an bilgisini gerçek açlığı gerçek bilgiyle doyurmayan bilgilerle kar¬şılamaya iter. Bu da, insanı uydurmacıların kurmuş olduğu temelsiz bilgilerin tuzağına düşürür. Öyleyse biz Allah’ın bilmemizi zorunlu kılınadığı, kapalı ve gizli ta¬raflarını açıklamadığı ve bilgisine ulaşabilmemiz için gereken imkanları hazırlamadığı konulara yönelmeyi bırak¬malıyız. İslam kültürünün, kabul etmesi ve red etmesi ge¬
reken konularda izlemesi gereken en sağlıklı yol da bu¬dur. Buna bağlı olarak bilmek zorunda almadığımız ko¬nuların bilgisini zorlanarak elde etmeye mecbur değiliz. Kur’an-ı Kerim’in öz olarak değindiği konularda, Peygam¬berin Sünnet-i seniyesinin açıklamadığı konularda kesin bilgiye ulaşmamız mümkün değildir. Çünkü burada önemli olan Allah’ın geniş yaratıklarından yola çıkarak Allah’ ın kudretini kavramaktır. Herhalde biz bu nedenle Kur’ an’ın kapalı bıraktığı, Yüce Allah’ın bir hikmetten dolayı öz olarak açıkladığı konuları sömürmeye çalışan İsrailiy¬yat olaylarına girmekten sakınmalıyız. Çünkü İsrailiyyat insanların, Müslümanların fazla olan enerjilerini har¬camalarına sebep olmaktan ve kendi arzularını tatmin et¬mekten öte bir işe yaramaz. Bu İsrailiyyat vasıtasıyla müslümanlar akide ve hukuk alanındaki ana ilkelerden uzaklaşmış, hikâyeye dayalı bir dünyanın içinde boğul¬muşlardır. Zira insanın ruhu düşünce ve hukuk alanların¬dan daha çok kıssaların detaylarına ilgi duyar. Onlara eği¬limlidir. Bu İsrailiyyat dolayısıyla İslam düşüncesinin ta¬rih, evren ve hayatla ilgili yaklaşımları ana ilkelerinden saptırılmış, temel kavramlarda kargaşalar çıkarılmıştır.

Bu bölüm Allah’ın şu sözleriyle sona ermektedir: «Allah her şeyi bilendir». Böylece insana bütün bu ni¬metIerin, yaratıkların ve her şeyin idaresinin Allah’ın il¬minden kaynaklandığı kavratılmıştır. Allah’ın, bu bilgisiyle takdirinde ve insanlara yüklediği yükümlülüklerde onların yararlarını gözettiği anlatılmıştır. Böylece insan¬lar hayatın her alanında kesin bir güvene ve gönül huzu¬runa kavuşmuş olurlar.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv