YARATILIŞIN BAŞLANGICI – MUHAMMED HÜSEYİN FADLULLAH
Bu yazı kez okundu.
19 Kasım 2013 15:52 tarihinde eklendi

YARATILIŞIN BAŞLANGICI

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla…

«Hani Rabbin meleklere ben yeryüzünde bir halife yara¬tacağım demişti de melekler, Ya Rabbi sen yeryüzünde kar¬gaşalık çıkaracak kanlar dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor, takdis ediyoruz dediler, Allah meleklere ben sizin bilmediklerinizi bilirim dedi

Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bütün nesne¬leri meleklere göstererek, haydi eğer davanızda haklı iseniz bunların isimlerini bana söyleyin: dedi. Melekler YaRabbi, Sen yücesin, bizim Senin bize öğrettiklerin dışında hiçbir bilgimiz yoktur; hiç şüphesiz Sen herşeyi bilirsin ve yaptığın yerindedir, dediler.

Allah Âdem’e ey Adem bunlara o nesnelerin adlarını bidir dedi. Adem, meleklere bütün nesnelerin isimlerint bildirince Allah, Onlara: ben size göklerin ve yerin bütün gizliliklerini, ayrıca sizin bütün açığa vurduklarınızı ve içinizde sakladıklarınızı bilirim dememiş miydim? Dedi.» ( [47])

Yüce Allah doğru söyler.

Bu ayetlerde insanın yaradılışı ele alınıyor. Bu yeni yaratık ve kendisine yüklenilen görev hakkında ve bütün yaratıkların değer sistemindeki konumuyla ilgili olarak Allah ve Melekler arasında cereyan eden bir diyaloğa yer veriliyor. Tabloyu ana hatlarıyla tasvir ettikten sonra bu kıssanın önemli noktalarına bu derste değineceğiz. Düşü¬nülmesi gereken bazı yönleri üzerinde duracağız.

Bu diyaloğu rasyonel bir gerçek olarak nasıl anlıyo¬ruz?

Biz bu ayetlerde Yüce Allah ile melekler arasında gerçekleşen bir diyalog okuyoruz. Allah meleklere yeryü¬zünde bir halife yaratacağını bildiriyor. Melekler ise ko¬nunun ilginçliğinden kaynaklanan bir soruyla hemen kar¬şılık veriyorlar. Zira onlar bu halifenin kendisine yükle¬nilen görevi yerine getiremeyeceğini anlıyorlar. Onun ha¬yatta bozgunculuğa ve kanların dökülmesine neden ola-cağını ve yüklenmiş olduğu kutsal hilafet görevinin bu fonksiyon ile bağdaşmayacağını idrak ediyorlar. Çünkü hilafet, arındırılmış bir ruhu, Allah’a samimi ibadeti, O’ nun emir ve yasaklarına bağlılığı ifade eder. Onlar bu sorularıyla beraber kendilerinin bu hilafet görevi için da¬ha müsait olduklarını gündeme getiriyorlar. Kendi işlerin¬de bu görevi samimiyetle yerine getirdikleri düşüncesine kapılıyorlar. Onlar hiçbir kötülük ve bozgunculuğa karış¬madan Yüce Allah’ı överek tesbih ediyor veya O’nu tak¬dis ediyorlardı. Onları bu düşünceye sevkeden yaklaşım, Ayet-i Kerime’de de işaret edildiği gibi, bütün yaratıkların yaratılış amacının Allah’a kulluk olması ilkesine dayan¬mış olabilir. Onlar o görevi en güzel şekilde yerine getir¬dikleri için yeni bir yaratığa ihtiyaç olmadığı görüşün¬dedirler. Yaratılışın amacıyla ilgili olarak Yüce Allah bu¬yuruyor ki «Ben İnsanlan ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım» ( [48]) Fakat Yüce Allah onlara tekrar bildiriyor ki, hilafet görevinin fonksiyonu hakkında¬ki bilgileri sınırlıdır. Hilafetin fonksiyonu sırf överek tes¬bih ve takdis etmek suretiyle ibadet etmekle sınırlı değil¬dir. Hilafetin fonksiyonu bunların hepsini aşar. Allah’ın yasalarından ve nizamından kaynaklanan ustaca idare esa¬sına göre evreni idare etmektir. İşte burada soru ile cevap arasındaki ilgi tesbit edilmiş olmaktadır. Daha sonra ilahi meydan okuyuş, onların düşüncesindeki hilafet anlayışını geniş boyutlara ulaştırıyor. Bu hilafete güçleri yetebilecek varlıklar, melekle değil bu görev için hazırlanan in¬san güçleridir. Çünkü Cenab-ı Allah her yaratığa fonksi¬yonunu yerine getirecek öİçüde enerji güç ve yetenek vermiştir. Bu yaklaşımla, hayvanların insanlara oranla da¬ha güçlü şekilde yaratılışlarının nedenlerini kavrayabili¬yoruz. Çünkü insanın fonksiyonu ve görevleri ayrı, hayvanınkiler daha ayrıdır.

Cenab-ı Allah, meleklerden, kendileri ile bu yeni yaratık arasında düşünce açısından bir karşılaştırma yapma¬larını istemektedir. Ta ki onlar bu şekilde, Allah’ın yük¬lediği fonksiyonu yerine getirip getiremeyeceğini öğren¬miş olsunlar. Allah yeryüzündeki tüm varlıklara olayla¬ra ve sırlara neler bahşettiğini ve onları nasıl değerlendi¬receğini insana öğretmiş bulunmaktadır. Fakat melekler bu konuda hiçbir şey bilmemektedirler. Çünkü sınırlı bir bilgi ile yaratılmışlardır. Bu bilgileri ile ancak Allah’ı överek tesbih edebilir, O’nu ibadetle kutsayabilir ve kendi özel şartlarında yaşayabilirler. Böylece Allah onlardan yeryüzündekileri tanımalarını istemekte ve önlerindeki cahilliği aydınlatmaya çalışmaktadır. Onlar ise bilgisiz¬liklerini tam bir itaat ve kutsama ile itiraf ediyorlar. Al¬lah onların bu düşüncelerini daha da pekiştirmek amacıy¬la Âdem’den bildiklerini onlara öğretmesini istiyor. Âdemde bunların hepsini onlara öğretiyor. Böylece imandan kaynaklanan bilgi tamamlanıyor, deney yolu ile de ispatlanmış oluyor ve bu bölüm, mutlak ilmi yalnız Allah’a ait olan, buna karşılık tüm yaratıklara da sınırlı bilgiyi ve-ren sürekli, kapsamlı ilahi gerçekliği aşılamaya çalışan ayetle sona eriyor. Buna göre her yaratık bir görev için yaratılmıştır. Bu kez herkes kendi görevini bilmelidir. Bilmediği zaman Allah’ın işlerine burnunu sokmamalıdır. Allah’ın ona öğretmesini beklemelidir ya da hikmetini ve sırrını bilmese de her şeyin Allah’ın hikmetine göre mey¬dana geldiğini kabul eden bir huşu içinde hareket etmelidir.

Kıssa

İşte Ayet-i Kerime’nin kıssa çevresindeki tam anla¬mının detaylı açıklaması budur. .
Bu ayetlerde yer alan bazı noktalar üzerinde durmamız gerekmektedir.
1- Bu diyaloğun anlamı nedir? Bu, Allah ile melekler arasında meydana gelen gerçek bir kıssa mıdır? Yoksa Kur’an’ın, bu düşünceyi diyalog yoluyla daha anlaşılır kılmak için başvurduğu yöntemlerden biri midir? Çünkü diyalog yoluyla duşünceyi ifade etmek onu düz bir şekilde ifade etmekten daha etkilidir. Ayrıca diyalog yöntemi daha canlı, daha hareketlidir. Soru cevap şeklinde düşüncenin detayları çeşitli şahıslara dağıtıldığında olayı kavramak daha kolay olmaktadır. Normal anlatım biçi¬minde ise düşünce düzenli bir sıralamaya göre seyretmekte, düşüncenin karakteri dışında normalin dışında bir ha¬rekete yer vermemektedir.

Bu yöntem Kur’an’ın ilk kullandığı yöntemlerden bi¬ri değildir. Pek çok Kur’an ayetlerinde Allah ile cansız varlıklar, düşünemeyen ve konuşamayan yaratıklar ara¬sındaki birtakım diyaloglardan söz edilmektedir. Göklerin ve yerin yaratılışında Cenab-ı Allah’ın onlara yöneltti¬ği hitap şu şekilde anlatılmaktadır: «Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne, isteyerek ve¬ya istemeyerek gelin dedi. Onlar da, isteyerek geldik de¬diler» ( [49]) Burada yer ve göklerin, yaratılış sırasında Al¬lah’ın iradesine boyun eğdikleri, Allah’ın onlar için belir¬lediği ve onlara göre hareket edeceği doğal yasaları Allah’ın iradesine ve hikmetine uygun bir biçimde kabul ettik¬leri vurgulanmak istenmektedir.

Biz bu soruya cevap vermeden önce Kur’an’ın zahiri apaçık anlamları karşısındaki tavrımızı belirlemeliyiz. Biz böyle apaçık anlamlara karşı istediğimiz şekilde tavır ala¬bilir miyiz? Onun gerçek anlamı ile bağdaşmayan yakla¬şımlara sahiplenebilir miyiz?

Karşılıklı anlaşmanın en mantıklı yolu şudur: Sözün açık anlamları, onları olduğu gibi almamıza engel olan ak¬li bir delil bulunmadığı müddetçe esas alınmak zorunda¬dır. İşte Kur’an’ın kendi üslubunda kullandığı metot da budur. Kabul ettiğimiz ve reddettiğimiz konularda bu metoda bağlı kalmamız gerekir. Eğer bir kıssada bize bir di¬yalogdan söz ediliyor ve bu diyaloğu kabul etmemiz için, herhangi akli bir engel bulunmuyarsa onu kabul etmemiz ve onu, meydana gelen bir gerçek, olarak değerlendirme¬miz gerekmektedir. Eğer sözün açık anlamını kabul etmemize engel olan akli bir neden varsa o zaman sözü mecaz, kinaye ve istiare kurallarına göre bir temele oturtmak ve onu diğer nasslarla bağdaşacak bir şekilde yorumlamak gerekir. Allah’ın «yüzü»nden ve «eli»nden sözeden ayetler gibi:

«O’nun yüzü ‘nden başka herşey helak olocaktır.» ( [50])
«Yahudiler Allah’ın eli bağlıdır dediler. Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden ötürü lanetlendiler. Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır. Dilediği gibi verir.» ( [51])
«Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur.»( [52])

Bu tür ayetler, olduğu gibi alındığında Allah’ın diğer cisimler gibi bir cisim olduğu imajını vermektedir. Allah’ın cisim olmayacağı konusunda kesin akli delil bulundu¬ğundan o ayetlerin istiare türünden birer açıklama oldu¬ğunu kabul ediyoruz. Yani «yüz»den amaç Allah’ın kendisidir. Allah’ın «eli» dendiğinde ise, O’nun kudreti ve verdiği nimetler bu kavramların yer aldığı cümlelere uygun düşmektedir. Şimdi yeni bir soruya geliyoruz. Bu ilkelere göre, incelediğimiz kıssanın konumu nedir?
Bu soruyla problemin bir kısmı çözüme kavuşturulmuş olabilir.
Biz bu diyaloğu rasyonel bir hakikat olarak nasıl ka¬bul edebiliriz? Yüce Allah bu halifeyi yaratarak istediğinde meleklere danışmak mı istiyordu yoksa onlara ha¬ber vermek mi?. Sorunun birinci şıkkını reddetmek gere¬kir. Çünkü danışmak, daha doğru bir görüşe varma çaba¬sından kaynaklanır. Bu da beraberinde bir bilgi cahilliği getirir. Yüce Allah ise bu tür cahilliklerden tamamen mü¬nezzehtir. Eğer Yüce Allah bu diyalog vesilesiyle, yapmak istediğini meleklere haber vermek istiyorsa o zaman me-leklerin buna itirazını nasıl açıklayacağız? Çünkü biz onların itiraz etmeyen kullar olduğunu Kur’an aracılığı ile öğrenmiş bulunuyoruz:

«Rahman çocuk edindi dediler; O bu tür şeylerden münez¬zehtir. Hayır, Onlar (melekler) ikram edilmiş kullardır, O’ndan önce söz söylemezler ve onlar O’nun emriyle hareket eder¬ler.»( [53])

Şimdi tekrar soruya dönüyor ve diyaloğu nasıl yo¬rumlayacağız diyoruz. Burada diyebiliriz ki mesele, ha¬ber karşısında bir soru sormakla sınırlıdır. Bu soruyu ille de bir itiraz şeklinde yorumlamak gerekmez. Sonra ko¬nunun akışı da buradaki sorunun itiraz şeklinde değil hikmetin sırrını kavrama ile ilgili olduğunu ortaya koy¬maktadır. Yani onlar, böyle bir eylemi ilginç karşılamış ve korkuya kapılmışlardır. Nasıl olur da Allah yeryüzün¬de kendisine halife olacak birisini yaratır ve o da kalkar hayatında bozgunculuk ve kan dökerek Allah’a karşı ge¬lir… Yani burada mesele, tabiatıyla bir bilmece niteliğin¬dedir. Dolayısıyla meselenin, meleklerin konunun aydın¬lanması için ileri sürdükleri bir sorunun cevabı çerçeve¬sinde değerlendirilmesi mümkündür. Aynı şekilde mese¬lenin yapısından kaynaklanan bir soruya cevap da olabilir ki bu durumda sorunun gerçek diyalog havasıyla hiçbir ilgisi kalmaz… Ayrıca biz ikinci şıkkı da esas alabiliriz. Çünkü ayetler bütünü ile meselenin meydan okuyuşla il¬gili olduğu imajını vermektedir. Burada iki yönden me¬leklere meydan okunmaktadır. Bir taraftan bilgilerinin sı¬nırlı oluşu dile getirilmekte, diğer taraftan da kendilerine yöneltilen soru ile acizlikleri ortaya çıkarılmaktadır. Âdem’in bu soruya cevap verişiyle onların cahilliği daha da açıklık kazanmaktadır. Bu yaklaşım daha doğru ola¬bilir. Çünkü Allah’ın yaratıkları ile ilgili diyaloğu genel¬likle onların sorumlulukları ve yükümlülüklerine ilişkin¬dir. Yaratma işlerinde böyle bir diyaloğa yer verilişine ise fazla bir anlam veremiyoruz. Tabii ki bu sözü açık anlamına göre yorumlamanın önünde akli bir engel bulun¬duğu anlamına gelmez. Özellikle fizik ötesi dünya ile il¬gili fazla bir bilgiye de sahip değiliz. Onların nasıl söz söylediklerini kendilerinin nasıl olduğunu Allah’la nasıl bir ilişkileri bulunduğunu sonra onların böyle bir diya¬loğu yaşayabilecekleri nasıl bir hayat içinde olduklarını da bilemiyoruz. Bu konuların hiçbirisinde kesin bir bilgi¬ye ulaşmamız mümkün değildir. Çünkü bu konular ancak bize anlatıldığı şekilde öğrenilebilir. Zira bizi bu konular¬da açık bir düşünceye ulaştıracak imkânlara ve vasıtalara sahip değiliz.

Biz bu konuyu, Kur’an’ın söz konusu düşünceyi açık¬lamak için başvurduğu bir yöntem şeklinde yorumlama¬yı uygun görüyoruz. Ancak bunu kesin iddia etmiyoruz. Çünkü bizim burada kaydettiğimiz yaklaşımlar kesinlik arzedebilecek veriler değildir. Hatta aktarılan birtakım hadisler birinci yaklaşımı desteklemektedir. Bize ulaşan hadisler bu niteliktedir.

Bu konuda işaret edilmesi gereken bir nokta da şudur. Burada mesele bir açıdan doğru söz ve yalanla da ilgilidir. Yani meydana gelmemiş bir diyalogla ilgili söylenmemiş bir sözle ilgili olaylar, sözler nasıl hikâye edi¬lebilir, haber verilebilir. Fakat biz, doğru söz ve yalandan söz eden araştırmalardan olan kinaye konularında ve baş¬ka yerlerde öğreniyoruz ki, doğru söz ve yalan ilke olarak hikâye edilmek istenen olaya boyun eğmektedir. Eğer sö¬zü söyleyen, bir realiteyi haber vermeyi amaçlamışsa, eğer bu söz realiteye uygunsa doğru demek, uygun değilse ya¬lan demek doğru olur. Fakat sözü söyleyen, anlattığı hikâye ile bir realiteyi haber vermeyi amaçlamamışsa, aksine onu başka bir şeyden haber vermeye vasıta kılmayı amaçlamışsa o zaman önemli olan hikâye değil asıl ifade edilmek istenen diğer şeydir.

2- Allah’ın insana bahşettiği hilafet ne demektir? Bu ayetin sözünü ettiği hilafet nedir? Burada hilafetin iki anlamından söz edilebilir.

Birincisi: Buradaki hilafet insanın yaratılışından önceki varlıkların hilafetidir. Aktarılan birtakım hadislere göre insandan önce birtakım canlı yaratıklar vardı. Yeryüzünde bozgunculuk yaptılar ve kanlar döktüler. Sonra onların soyu kesildi… İnsanlar, yeryüzünde onların halifesi olarak, yaratıldı. Bu varlıklara insan veya Adem sıfatını yakıştıran birtakım hadisler insanlığın babası olan Adem’den önce binlerce Adem’in varlığından sözetmektedir.

İkincisi: Buradaki hilafet Allah’ın hilafetidir. Bununla ilgili bir dizi ayet vardır. Allah Teala buyuruyor ki:

«Ey Davut biz seni yeryüzünde senden öncekilerin yerine hükümdar yaptık insanlar arasında adaletle hükmet.») ( [54])

Yine buyuruyor ki:

«Sonra Onların ardından sizi yeryüzüne halifeler yaptık ki nasıl davranacağınızı görelim.»( [55])

Buna göre Allah’ın hilafeti, Allah’ın iradesine göre yeryüzünü idare etmek, onun imarı ve gelişmesi için çalışmaktır. Herhalde ikinci görüş ayetlerin açık anlamlarına daha uygundur. Çünkü ayetlerin seyri gösteriyor ki, meleklerin bu soruyu sormaları, sırf onların bozgunculuğunu ve kanlar dökmelerini beğenmemeleri, aksine bu işe kendilerinin layık olduğunu dile getirmek istemele¬riydi. Allah’ın onlara yönelik vahyi de bu yaratığın sahip olduğu, kendilerinin ise sahip olmadığı nitelikleri, özel¬likleri açıklama çerçevesinde kalmıştır. Bu özellikler ken¬dilerini değil insanı hilafet görevini yerine getirmeye eh¬liyetli kılıyordu. Sanki burada problem halifenin yerine getirmek zorunda olduğu fonksiyonla ilgilidir. Daha önceki yaratıkların yerine geçecek yeni bir varlığı yaratma meselesinden ibaret değildir. Bu nedenle diyalog, özellikle hilafetin yalnız insanda bulunan, diğer yaratıklarda bulunmayan rasyonel özelliklerinden bahsetmekle yola çıkmakta ve bunu esas almaktadır. Eğer gerçekten mesele birinci yaklaşımda olduğu gibi ele alınmış olsaydı bu ayrıntılara girmeye hiç de gerek olmazdı. Çünkü daha önceki yaratıklara halife olmak kişisel bir üstünlüğe ihtiyaç duymayacağı gibi meleklerle ilgili bir üstünlüğe de gerek duymazdı.

Biz ikinci yaklaşımı tercih etmekle başka varlıkların varlığına ilişkin hadisleri red etmiyoruz. Çünkü başka yaratıkların varlığı ve yokluğu açık olduğu gibi onun hilafetinin varlığı ve yokluğu ile ilgili değildir. Bu hadis¬ler, pek çok yerde ileri sürülen ve meleklerin bu Kur’an’i diyaloglarında da söz konusu edilen bir soruyu akla geti¬rebilir. Bu soru da şudur: Melekler bu yaratığın yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağını ve kan dökeceğini önce¬den bir deneyimleri olmadığı halde nereden biliyorlardı. Bu konuda pek çok cevap ileri sürülmüştür. Burada özel¬likle insanların maddi özellikleri ve insanın karakterini belirleyen faktörler üzerinde durulmuştur. İnsanın yeryüzüne ait bir yaratık olması nedeniyle yeryüzünün tüm olumsuz unsurlarını üzerinde taşıyacağı sınırlı ve maddi bir varlık olacağı hatırlatılmıştır. Fakat bu tür olumsuz yaklaşımlar konunun anlaşılmasına değil, daha da anlaşıl¬maz bir hal almasına neden olur. Bazı cevaplar ise, daha önce yeryüzünde varolan fakat sonraları nesilleri kesilen birtakım varlıklardan sözetmekte ve meleklerin bu konu¬da deneyimli olduklarını dile getirmektedir. Diğer bazı cevaplar da önceki iki cevapta yer alan somut bilgilere ve çıkarımlara değinmemekte, böyle bir diyaloğun meydana gelebileceğinden sözetmektedir. Eğer burada gerçek bir diyalog sözkonusu ise, tüm yönleriyle anlatılma¬mış da olsa meydana gelmiş olabilir. Hatta diyaloğun baş¬ka boyutları da bulunabilir. Kur’an, kıssayı özet olarak vermeyi temel ilke olarak aldığında detaylara girmediğin¬den, yalnız ana hedefle ilgili kısımlara değindiğinden kıs¬sanın bu diğer boyutlarını vermemiş olabilir. Olabilir ki melekler Allah’ın yeryüzünde bir halife yaratacağını ha¬ber vermesinden sonra onlar bu halifenin özelliklerinden, yapacaklarından ve fonksiyonlarından haberdar olmaya çalışmış, buna ilişkin sorular üzerine Cenab-ı Allah da insanın yeryüzünde ortaya koyacağı eylemlerden söz etmiş, onun Allah’ın iradesiyle bağdaşmayan tavırlarda buluna¬cağını, yeryüzünde bozgunculuk yapma ve kan dökme gibi eylemlere girişeceğini haber vermiştir. Bunun üzerine melekler olaya akıl erdirememiş ve bunun hikmetini sor¬muşlardır. Dolayısıyla meleklerin bu konudaki bilgisi AI¬lah’ın kıssaya ilişkin bildirmesinden kaynaklanmış olmak¬tadır. Biz bunu eşyanın tabiatına uygun bir etüt ilkesi olarak kabul ediyoruz. Fakat bu konuda aktarılan rivayet¬ler senet yönünden sağlamlık kazandığında sorunun tef¬sir ile ilgili olarak onları esas alırız. Çünkü bu durumda hadisler görüş ve zanlardan uzak ve tefsirin üstünde bir delil niteliğini arzedeceklerdir. Burada o hadislerin bir kısmına işaret etmekte herhangi bir sakınca yoktur. O hadislerden biri İyaşi’nin İmam-ı Cafer-i Sadıktan aldığı tefsirdir: «Eğer melekler daha önce yeryüzünde bozgunculuk yapan ve kan döken birtakım varlıkları görmemiş olsalardı Cenab-ı Allah’a; Sen orada bozgunculuk yapa¬cak ve kan dökecek birini mi yaratıyorsun diyemez ve geleceği bilemezlerdi.»,
3- Allah’ın yerine halife olmanın karakterini na¬sıl anlamalıyız? Herhalde Allah’ın adına halife olmaktan maksat, idareye, korunmaya ve tedbire muhtaç olan yeryüzündeki sosyal hayatı Allah’ın belirlediği ve insanlar için seçtiği sistemin ilkelerine göre idare etmektir. İşte bununla Allah’ın insan için hazırladığı büyük görev ve fonksiyon ortaya çıkmaktadır: Allah’ın ona verdiği bilgi gücüyle o etrafını kuşatan bütün olayları ve varlıkları tanıyabilecek, Allah’ın kendisine bahşettiği akıl gücüyle iyilik ve kötülüğü, bozgunculuk ve düzeltmeyi kavraya¬bilecek, karşılaştığı olayları birbiri iİe karşılaştırarak on-lardan yeni düşünceler elde edecek, hayatın problemleri¬ne ve meselelerine en sağlıklı çözümleri getirebilecektir.

Herhalde Yüce Allah’ın aşağıdaki Ayet-i Kerime’de emanet diye ifade ettiği insanın fonksiyonu da budur:

«Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; O’nu yüklenmekten kaçındılar, o’nun sorumluluğundan kaçtılar. O’nu insan yüklendi. Çünkü o çok zalim, çok cahildir.» ( [56])

Kinaye şeklindeki bu tasvir herhalde insanın yük¬lendiği görevin büyüklüğünü, bunca büyük yaratıklar kar¬şısında yüklendiği sorumluluğun ciddiyetini simgelemektedir.

Âdem’in hilafete, liyakatının belgelenmesi konusunda ona tüm isimlerin öğretilmiş olmasına işaret edilmesin¬den anlıyoruz ki bu konuda bilginin büyük bir fonksiyo¬nu vardır. Ve insanın bu görevi üstlenmesinde Allah’ın diğer varlıklara değil yalnız insana bahşettiği güçlerin, enerjilerin de fonksiyonu meselenin temelini oluşturmak¬tadır. İnsan ancak bu güçler ve enerjilerle bilgiye ulaşa¬bilir. Her alanda gelişecek bir hareket içinde bulunabilir. İnsan bu çabası ve kabiliyeti ile yeni yeni düşüncelere, yeni yeni deneyimlere ulaşacak ve onları yaratmanın ve yoktan varetmenin bir görüntüsü, bir tezahürü olarak yönelecektir.

İşte böylece, insanın görevi ve sorumluluğu hayatın yapısı ile Allah’ın iradesi arasında bir ahenk oluşturacak, dolayısı ile bu güçlerini kötülük yolunda değil iyilik yo¬lunda harcayacaktır. İşte insanı Allah katında yüksek dü¬zeye çıkaran ve yaradılışları icabı sürekli iyilik yapan meleklerden daha üstün bir konuma getiren de, Allah’ın ira¬desiyle hayat arasmda bir ahenk sağlamasıdır, İnsan kendine düşen görevi hakkıyla yerine getirdiğinde melekler¬den hiç de geri kalmayacaktır. Kendi sorumluluğunu, so-rumluluğu ile ilgili fonksiyonunu yerine getirmediğinde ise hayvanlardan gaha aşağı bir dereceye düşecektir. Çün¬kü hayvan şehevi arzularını tabii olarak yerine getirir ve ona bir sorumluluk ve günah yoktur. İnsan ise böyle de¬ğildir.

İnsan’ın sırrı; bilgisi, aklı ve iradesindedir. İşte insanı diğer varlıklardan ayıran ana ilke, onun bu karakteri¬dir. Dünya hayatında işlerin dizginini eline almasına ve doğanın güçlerini hizmetinde kullanmasına imkân sağlayan da, onu bu göreve layık kılan da budur. Pratik açısın¬dan ise onun eylemi, değerini ve konumunu belirler. Yü¬ce Allah’ın Kur’an’ın da indirdiklerine karşı takındığı tav¬ra göre değer kazanr.
«Allah katında en değerli olanınız en çok korunanızdır.» ( [57])

4- Halife kimdir? Yalnız Âdem midir? Yoksa tüm insanlar mıdır?

Ayet-i Kerime’den açıkça anlaşıldığına göre halife tüm insanlardır. Çünkü Âdem belli bir zaman diliminde yaşayan bir şahsiyettir. O zaman diliminin sona ermesiyle onun vazifesi de biter. Bu durumda o, hayatın tüm yön¬lerini kuşatan ve yeryüzünün tamamını kapsayan görevini nasıl yerine getirecektir? Birincisi bu, ikinci olarak: Melekler bu halifeyi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak ve kan dökmekle nitelendirmişlerdir. Bu sıfat ise Âdem’e uygun düşmemektedir. Bu sıfat hayat sahnesinde ancak bazı insan grupları için geçerli olabilmektedir.

Sonra bu «halife» kavramı birçok ayetlerde bazı Pey¬peygamberlere ve insanlara hitab edilirken de kullanılmış¬tır. Biz buradan hareketle, Âdem’e isimlerin öğretilmesi olayı hakkında, bütün isimlerin birden öğretilmediğini, isimleri aşamalı ve tedrici bir şekilde öğrenme imkânı veren yeteneklerin ve hazırlıkların öğretilmiş olduğunu söy¬leyen düşüncenin doğru olduğunu söyleyebiliriz. Yani in¬sanlar bilimsel gelişme pramidini aşamalı olarak çıkmış¬lardır. Allah daha iyisini bilir.

Bazı insanlar diyorlar ki, birtakım ayetlerde Cenab-ı Allah Mü’minleri halife olarak seçtiğini bildirmektedir.

Nitekim Yüce Allah buyuruyor ki:

«Allah sizden inanıp iyi işler yapanlara vadetti. Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldı ise onları da yeryüzünde hü¬kümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini ken¬dilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini tam bir güvene erdirecektir.» ( [58])

Bu durumda, halife tüm insanlardır nasıl denebilir ki?

Cevap: Biz Hz. Âdem’in halife ölarak belirlenmesi karşısında tüm insanların halife seçildiğini söylemiştik. Çünkü hilafet genel ve özel olmak üzere iki çeşittir. Ge¬nel hilafet insanların diğer canlı varlıklara karşi yüklen¬dikleri hilafettir. Genel olarak insanlar Allah’ın kendile¬rine verdigi güçler ve özelliklerle bu görevi yerine geti¬rirler. İnsanlar bunun vasıtasıyla Allah’ın dilediği şeyleri kullanabilirler veya bu yolla Allah’ın rızasını elde ede¬bilirler.

Özel hilafete gelince, bu doğrudan doğruya başkala¬rına karşı hâkimiyet ve otoriteyi kullanmaktır. İşte bu Ayet-i Kerime’nin değinmek istediği de budur. Yani buna göre Allah Mü’minlere yeryüzünde egemen olma ve bu otoriteyi pratik olarak kullanma imkânını vereceğini va¬detmektedir. Nitekim bu imkânları daha önceki Mü’min¬lere de vermiştir. Dolayısıyla bu yaklaşım ayetin anla¬mıyla çelişmemektedir.

5- Allah’ın Âdem’e öğrettiği isimler nelerdi?

Ehli beyt imamlarından aktarılan hadisler yolu ile ve başka rivayet zincirleri ile aktarılan dini metinlerde yoğun bir şekilde anlatıldığına göre bu isimler akıllı ve akılsız evrensel varlıkların isimleri idi. Herhalde bu ayet¬lerde ifadesini bulan ve açıklanmak istenen de budur. Bu yaklaşım aynı zamanda Allah’ın, insanı kendisi için ha¬zırladığı hilafet ile de uygun düşmektedir; Çünkü buna göre evrenin bütün ihtiyaçlarını ve alanlarını en güzel şekilde bilmeyi gerektirir.

İyaşi’nin tefsirinde Ebu’l Abbas’tan, Ebu Abdullah Cafer-i Sadık’tan gelen rivayetinde deniyor ki: «İmama Cenab-ı Allah’ın; Âdem’e isimlerin hepsini öğretti aye¬tini sordum ve O’na ne öğretti dedim. Dedi ki: O’na yer¬leri, dağları, vadileri, pınarları öğretti.»

Taberi Tefsirinde İbn-i Abbas’tan gelen rivayete gö¬re, O şöyle demişti: «Yüce Allah Âdem’e isimlerin hepsini öğretti. Bu isimler insanların birbirlerini kendisiyle tanı¬dığı isimlerdir: insan, hayvan, yeryüzü, ova, deniz, dağ, eşek ve buna benzer millet isimleri..»

Bu isimleri, melekleri isimleri ve soyunun isimleri yeklinde yorumlayan ve diğer yaratıkların isimlerini dı¬şarda bırakan bir yaklaşım da vardır. Taberi kendi tefsi¬rinde bu görüşü tercih etmiştir. Çünkü Yüce Allah «Sonra onları meleklere sundu» buyurmaktadır. Yani bunun¬la Âdem’e öğrettiği isimlerin kendisini kastetmiştir. Çün¬kü Araplar «ha» ve «Mim» harflerinden oluşan «hüm» zamirini ancak insanlar ve melekler için kullanırlar. Hay¬vanlar veya diğer yaratıklar söz konusu olduğunda ise, «ha» ve «elif» ten oluşan «hâ» veya, «ha» ve «nun»dan oluşan «hünne» zamirleri kullanılır… Yalnız bu yaklaşım, hilafetin karakteri ve yapısı ile bağdaşmaz. Özellikle ayetten, halifenin bizzat Âdem’in kendisinin değil, insanlık nesLinin’ temsilcisi oluşuyla halife olduğunu anladığımızda bu yaklaşım hiç de tutarlı olmaz. Daha önce, halifenin Âdem’in şahsı olmadığını, insanlık nesli olduğunu belirtmiştik. Bu durumda neslinin ve meleklerin adını bilmek, bu konuda ne ileri ve ne de geri bir adım atmaya yaramaz.

Ayette sözü edilen isimleri ifade ederken akıllılar için kullanılan zamirin kullanılmasına gelince, adı geçen tefsirin sahibi de kabul ediyor ki, Araplar bazen akıllılar için kullanılan zamiri, hem akıllılara ve hem de akılsız¬lara işaret ettiği durumlarda çoğunluk esasına göre kul¬lanırlar. Kur’an-ı Kerim’de bu konuya ilişkin ayette de¬niyor ki:
«Allah her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi sürünerek, kimi iki ayaküstünde yürür. Kimi de dört ayak üzerinde.» ( [59])

Arapların genel ifade tarzı bizim belirttiğimiz nite¬liktedir. Yalnız buna benzer durumlarda çoğunluğu, eğer doğru ise, tercihe şayan olmayan veya fasih olmayan bir ifade olarak değerlendirmeyiz. Çünkü bu az önce verdi¬ğimiz ayette Kur’an’da kullanılmış bir ifade tarzıdır ve bu da onun alışılagelen bir ifade tarzı olduğu imajını ver¬mektedir. Herhalde İbn-i Abbas’ın kendisinden aktarı¬lan rivayete göre görüşü de bizim yaklaşımımızı destek¬lemektedir. Çünkü o, daha sonra yaşayan ve bilgileri ri¬vayete dayanan çevrelerden daha iyi düzeyde Arap ede¬biyatını bilmekteydi. Ayrıca onun bilgisi pratik realiteye ve bizzat işitmeye dayanıyordu.

6- Tefsircilerin çoğu «ayrıca sizin bütün açığa vur¬duklarınızı ve içinizde sakladıklarınızı bilirim» sözünü açıklamaktan çekinmişler, yalnızca «ve içinizde sakladık¬larınızı» sözünü açıklamaya çalışmışlardır. Gizledikleri şeyin ne olduğunu soruşturmuşlar ve bu konuda değişik yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Bu yaklaşımlardan birine göre bu gizledikleri şey İblis’in içinde sakladığı kibir ve gururdu. Burada onlardan biri hepsinin yerine geçiril¬mişti. Çünkü o da onlarla beraberdi. Bir yaklaşıma göre bu saklanan şey onların şu sözüydü: «Allah bizden daha bilgili ve daha değerli bir varlık yaratamaz»… Fakat biz bu her iki yorumun köklü delile dayandığını bilemiyoruz. Aksine -Allah bilir ya- bizim kanaatımıza göre burada mesele diğer pek çok ayetlerdeki gibidir. Nitekim pek çok ayetlerde konunun sonunda verilen Allah’ın sıfatları Kur’an’ın her tarafında Allah’ın ululuğunu, büyüklüğünü ortaya koyma ilkesine dayanır. Bu yaklaşımın ışığında de¬nebilir ki; Burada Allah’ın gaybı bildiğinden söz edilmesi, bu yeni yaratıkta geniş boyutları ile ortaya çıkan ve ge¬niş biçimde açıklanan konuyla uyum sağlayabilir. Çünkü melekler bu yeni yaratığı gerçek mahiyeti ile tanıyabilmiş değillerdir. İşte bu esnada Allah’ın geniş ilmini hatırlat¬mak elbetteki etkili olurdu. Allah’ın, insanın açık ve gizli her şeyini kuşattığının hatırlatılması, her yaptığı işte AI¬lah’ın kendisini kontrol ettiği bilincinin verilmesi ona bir duyarlılık kazandıracak ve Allah’ın ululuğunu, yüceliğini daha engin biçimde kavramasını ve ona daha sıkı bağlanmasını sağlayacaktır… Şu konuda herhangi bir sözü belirleme zarureti olduğuna inanmıyoruz. Çünkü burada problem şahsi realiteden kaynaklanan bir mesele değildir.
Önemli olan Yüce Allah’ın sıfatlarının köklü biçimde ve karakterlerine uygun olarak kavratılmasıdır.

7- Bu apaçık ayetler karşısında insan ilahi fazilet ve keremi sembolize eden bu diyalog ile kendi derecesini ve düzeyini ve boynuna geçirilen sorumluluk duygu¬sunu somut bir şekilde görmek isteyebilir.

Bu görme ve gözlemin temelde şu ilkeye dayanması gerekir. İnsanın Allah tarafından bağışlanan özellikleri, kendisi ile üstünlük taslanacak bir onur, şeref aracı değildir. Aksine bu özellikler onun taşıdığı sorumluluk için kendisine verilmiştir. Bu sorumluluğu hakkı ile yerine getirmek onu yaygınlaştırmak ve onu Allah tarafından belirlenen ilkelere oturtmak için verilmiştir. İnsan ancak bu özellikleriyle yaradılışının amacına varabilir ve kendisine gösterilen hedefleri gerçekleştirebilir.

Bu açıklamanın ışığında diyebiliriz ki, Allah’ın insana verdiği güç ve enerjiler ona emanet edilmiştir. Bu güç ve enerjileri etkisiz bırakmak ve dondurmak yetki¬sine sahip değildir. Onları hayata yeni bir şey kazandırmayan ve onu bir adım daha ileri götiirmeyen boş şeylerle uğraştıramaz. Aksine tüm bu yeteneklerini ve enerjisini, etrafındaki hayatı istenen hedefe yöneltmek için harcamalıdır. İşte bu anlayışlar insanı bireysel ve kişisel duyguların tutsağı olmaktan kurtarır. Artık insan yalnız kendini düşünen bir yaratık değildir. Çünkü o başkalarının varlığını da bilmekte ve duymaktadır. Sonra o insanlığa karşı sorumluluğunu idrak etmiş ve onları sapıklık ve yokoluştan kurtarma görevinin bilincine varmıştır. Artık onun için yalnız kendini düşünmek, düşüncesinde ve ey¬leminde yalnız kendisine tapınmak ve diğer her şeyden uzaklaşmak alçaklığına yuvarlanamaz.

İnsanın, Allah’ın halifesi olduğu bilincine varması her¬gün insanın hayatını yenileyen bir bilinçtir. O kendisine verilen bütün yetenekleri, gücü ve enerjiyi hergün ye¬nilemek ve onları doğru yola çağırmak için, pratik eylem¬lere dönüşmek amacıyla etkili, daha büyük güçlere dönüştürme çabası ve gayretindedir.

Allah yolunda çalışanların görevi de budur. Onlar insanın gönlünde ruhi bir eğitimin yöntemleri gibi git¬tikçe derinleşmelidirler ki, hayatın her alanında sürekli faaliyet gösteren ve her sabah yeni bir enerjiyle, yeni bir sorumlulukla Allah’ın nuruyla aydınlanan geniş ufuklara açılmak için ortaya çıkan fonksiyonlar müslüman şahsiye¬ti yetiştirmede sürekli mücadele edebilsinler.

Herhalde insanın her türlü zaaf duygularından ve dı¬şından kendisine empoze edilen dış baskılardan tamamen uzak bir ortamda özgürlüğünün bilincine varması, özgür¬lük bilincini en geniş boyutlarda idrak etmesi de budur. Çünkü insan bu bilinçle korkunç ve sürekli bir güce kavuşmakta, bu bilinci ile kâinattaki her şeyin yaratıcısı olan Allah tarafından kendisine bağışlanan önemli göre-vini yerine getirmek amacıyla bütün dünyaya egemen ol¬ması gerektiğini anlamaktadır. Çünkü o Allah’tan des¬tek almaktadır. Allah ise evrendeki her şeyin yaratıcısı olmaşı nedeniyle evrendeki bütün kuvvetlerin yaratıcısı¬dtr… Öyleyse, görevini yerine getirmede azgın kuvvetiyle insanlığını yok edecek herhangi bir güçten söz edilemez. Aksine o içindeki potansiyel gücü ile bütün dış güçlere karşı hakimiyet sağlayacak biricik kuvvetin sembolüdür.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv