Allame Tabatabai’nin kaleminden İmam Ali (as)
Bu yazı kez okundu.
26 Kasım 2013 13:13 tarihinde eklendi
Etiketler :

Müminlerin Emîri, Ebu Talip oğlu İmam Ali (a.s), Peygamber’in (s.a.a) eğitimi ve terbiyesi altında yetişen ilk eksiksiz ve kâmil örnektir.
İmam Ali, küçük yaştan itibaren Allah Resulü”nün mübarek elleri altında yetişmiştir. Peygamber onu henüz altı yaşındayken babası Ebu Talip’ten alıp kendi evine getirerek eğitimini şahsen üstlenmiştir. İmam Ali, o günden itibaren aziz İslâm Peygamberi”nin gölgesi gibi onun ayrılmaz bir parçası olmuş, tıpkı pervanenin yanan bir mumun etrafında dönmesi gibi onun pak ve mübarek vücudu etrafında dönüp durmuştur. Son anda da Peygamber’in pak ve mübarek bedenini kolları arasına alıp bağrına basarak toprağa veren yine Hz Ali olmuştur.
Müminlerin Emîri İmam Ali (a.s), evrensel ve ölümsüz bir şahsiyete sahiptir. Çekinmeden diyebiliriz ki: “Bu yüce şahsiyet hakkında söylenen söz ve yapılan ilmî çalışmalar, yeryüzünde hiçbir şahsiyet hakkında söylenmemiş ve yapılmamıştır.”
Şiî – Sünnî, Müslim – gayri Müslim birçok araştırmacı, yazar ve düşünür, onun şahsiyetiyle ilgili binden fazla eser ortaya koymuşlardır. Dost ve düşmanın onun hakkında yapmış oldukları sayısız araştırmaların ve ortaya koydukları sözlü veya yazılı eserlerin hiçbirinde, hiçbir kimse onun imanında en ufak bir zaaf noktası bulamamıştır; onun yiğitlik ve cesaretinde, onur ve iffetinde, ilim ve adaletinde, her yönüyle sosyal ve ahlâkî yapısında olgunluk ve faziletten başka en küçük bir ayıp, leke, eksiklik tespit edememiştir.
Peygamber’in Sadık İzcisi
Müminlerin Emîri İmam Ali”nin hayatı incelendiğinde, emir sahipleri, yöneticiler, hâkimler ve hatta tüm Müslümanlar arasında, Peygamber efendimizin hayatı süresince ve Peygamber’in vefatından sonra, nefesinin son anına kadar, bir kıl payı kadar olsun, Peygamber’in izinden ayrılmadan hareket eden, Peygamber’in hayatında yürürlükte olan kanunu en ufak bir sapma ve bozulmaya uğratmadan, aynı sadelik, aynı geçerlilikle sahiplenen ve uygulayan tek kişi olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.
İkinci halifenin kendisinden sonraki halifenin seçimi için verdiği emir gereği, kurulan altı kişilik şûrada hilâfetin İmam Ali’ye ya da Osman’a verilmesi konusunda birçok konuşmalar ve öneriler olmuştur. Takvalıların İmamı Hz. Ali’ye hilâfeti sunduklarında şu şartı ileri sürdüler: “Halk içinde, birinci ve ikinci halifenin yöntemi üzere amel edeceksin.” Ancak İmam Ali, onların bu şartlarını reddederek şu cevabı verdiler: “Ben Allah’ın Kitabı, Peygamber’in yöntemi ve kendi ilmim üzere amel eder ve ondan asla sapmam.”
Osman’a ise aynı şart ve teklifle gittiklerinde o hemen hilâfeti kabul etmiş ve hilâfeti boyunca da ileri sürülen şarta uymayıp kendi başına ayrı bir yöntem uygulayıp ayrı bir yol izlemiştir.
Allah Resulü”nün (s.a.a) sahabesi arasında İmam Ali’nin hak yolunda gerçekleştirdiği mücadeleleri, cesareti, yiğitliği ve fedakârlıkları bir başkasında görülmemiştir.
Cesaret ve Yiğitliği
O, İslâm”ın en önemli savaşlarına katılmış; bütün kanlı savaş meydanlarında Müslümanların eşsiz kahramanı, zaferlerin anahtarı olmuştur. Sahabenin firar ettiği savaş meydanlarında o asla sırtını düşmana çevirmemiştir. Hiçbir rakibi onun kılıcının darbesinden aldığı yaradan canını kurtaramamıştır.
Müminlerin Emîri İmam Ali”nin yapmış olduğu savaşların hiçbirinde kimse onun bileğini bükememiştir. Her savaşta düşmanı bozguna uğratmıştır. Hiçbir zaman sırtını düşmana çevirmemiş ve şöyle buyurmuştur:
“Eğer bütün Araplar, bana muhalefet etmek ve benimle savaşmak için ayaklansalar, bende en ufak bir irkilme ve korkudan bir eser göremezsiniz.”
İmam Ali’nin sahip olduğu cesaret, mertlik ve yiğitliğine dünya tarihi bir benzer, bir rakip gösterememiştir.
O, yiğitliği ve cesaretinin yanı sıra sahip olduğu acıma hissi, merhamet duygusu ve engin muhabbetti ile insanlar arasında bir örnek hâline gelmiştir. O hiçbir zaman yaralı ve teslim olanları öldürmez, firar edenlerin peşine düşmezdi. Onun İslâm uğruna yaptığı bu yiğitlik ve fedakârlıkları olmasaydı, Hicret Gecesi ve ondan sonraki Bedir, Uhud, Hendek Hayber ve Huneyn gibi savaşların her birinde kâfirler ve müşrikler tarafından nübüvvet nuru kolaylıkla söndürülür ve hak sancağı yere düşerdi.
Mazlumların Savunucusu
İmam Ali (a.s), tüm hayatı boyunca çok sade bir yaşantı sürdürmüştür. Aziz Peygamberimizin yaşamından vefatına kadar, hatta kendi hilâfetinin en muhteşem döneminde bile, yoksullarla aynı seviyede ve en basit, en aşağı düzeyde hayatını sürdürüyordu. Yemesi, içmesi, giyimi ve meskeninin, halkın en yoksul kesiminde bulunanların hiçbirinden farkı yoktu ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildi. Kendisi de şöyle buyurmaktadır:
“Bir toplumun yöneticisi, öyle yaşamalıdır ki, fakir ve yoksul kimselerin teselli sebebi olmalı. Onların özlemlerine, kalplerinin burukluğuna sebep olmamalı.”
Muttakilerin İmamı Ali (a.s), kendi hayat ihtiyaçlarını karşılayabilmek ve diğer insanlara yardım edebilmek için çalışmaktaydı. Özelikle de ziraat ile ilgili uğraşlara karşı fazla alâka duymaktaydı. Ağaç dikerdi, kuyu kazardı, zamanın imkânları çerçevesinde bu alanda uğraşı verirdi.
O, bu uğraşlarından ve savaş ganimetlerinden elde ettiği maddî gelirleri yoksul halk arasında dağıtırdı. Gelir getirecek, verimli hâle dönüştürdüğü arazileri ya halka vakfeder ya da onu satarak elde ettiği gelirleri yoksullara, yetimlere paylaştırırdı. Kendi hilâfeti günlerinde bir yıl, vakıflarının gelirlerinin yoksullar arasında dağıtılmadan önce kendisine getirilmesini emretti. Vakıflardan elde edilen gelirlerin miktarı, yirmi dört bin dinardı. Daha sonra onların hepsini ihtiyaç sahibi kimselere bölüştürülmesini emretti.
O, sonsuz merhamete, muhabbete, mertliğe sahipti. Savaşlarda kadınlara, çocuklara, güçsüzlere kılıç kaldırmaz, onları esir almazdı; kaçanlarında peşine düşmez ve onları bağışlardı.
Sıffin savaşında, Muaviye’nın ordusu Fırat nehrini kuşatarak suyun, İmam Ali’nin askerlerine ulaşmasını engellediler. Kanlı çarpışmalar sonucu nehirden su elde edilen bölüm İmam Ali’nin askerleri tarafından ele geçirildi. İmam, askerlerine, düşman askerlerinin de yararlanabilmesi için suyun önünün açılmasını emretti.
Hilâfeti dönemimde isteyen herkes hiçbir engelle karşılaşmadan doğrudan onunla görüşüyordu. Sokaklarda, pazarda yaya olarak yalnız başına dolaşıyor; halkı takvaya ve birbirlerine merhametli, birbirlerinin hakkına saygılı olmaya davet ediyor; onları uyarıyordu. Merhamet ve tevazu ile perişan, yoksul insanlara, dul ve kimsesiz kadınlara yardım ediyor; sığınacak yeri olmayan yetimleri kendi evinde barındırıyor, onların ihtiyaçlarını karşılıyor, eğitim ve terbiyelerini üstleniyordu.
Baştan sona İslâm ülkelerinin Emîri olduğu hâlde şehit düştüğü gün bütün maddî varlığı, sadece yedi yüz dirhem idi. Bu parayla da evinde çalışacak birini bulup ona harcamak istiyordu.
İlme Verdiği Önem
İmam Ali (a.s), ilme çok büyük değer vermekteydi. Bilimin yayılmasına çok önem veriyor ve bu konuda: “Cahillik gibi bir dert yoktur.” buyuruyordu.
Kanlı Cemel savaşında ordusunun saflarını düzenlediği bir esnada adamın birisi karşısına gelerek, “Tehvid”in manasını sordu. Orada bulunanlar ona; “Şimdi bu sorunun zamanı mı?!” diyerek karşı çıkıp kızmaya başladılar. İmam, onların bu tepkisine mani olarak; “Biz bu gerçeklerin korunması ve canlı tutulması için savaşıyoruz.” dedi ve hemen soruyu soran adamı yanına çağırarak, ordunun saflarını düzeltmekle meşgul olduğu hâlde, güzelce onun sorusunun yanıtını verdi.
Onun hayret verici dinî duyarlığı gösteren bu rivayetin bir benzeri de, Sıffin savaşında geçen bir olaydır. Bu savaşta iki ordu kızgın dalgalarıyla birbirine dökülen iki denizi andırıyordu. Dört bir yandan sel gibi kan akmaktaydı. O, bir ara askerlerinden birinin yanına gelerek içmek için ondan bir tas su istedi. Asker yanında bulunan tahtadan bir tasa su doldurup takdim etti. İmam Ali, su tasının çatlak olduğunu gördü ve o askere şöyle buyurdu: “Böyle bir tastan su içmek İslâm’da mekruhtur.”
Asker; okların yağmur gibi yağdığı, kılıçların şimşek gibi çaktığı böyle bir hâlde bu kadar dikkat etmeye, hassas olmaya fırsat olmadığını söylediği zaman, Müminlerin Emîri Ali, o askere; “Bizler bu dinî ilkeler için savaşmaktayız; bu ilkelerin küçüğü, büyüğü olmaz.” diye cevap vermiştir.
İmam Ali (a.s), aziz İslâm Peygamberi’nden sonra ilmî gerçeklere ilişkin felsefî düşünce tarzında, yani özgürce delil getirerek söz söyleyen ilk şahıstır. Birçok ilmî kavramları ortaya koymuş, Kur”an’ı Kerim’in yanlışlardan ve tahriften korunması için Arap dil gramerinin (Nahv ilminin) temel kaidelerini belirleyerek düzenlemiştir.
Onun hutbelerinde, mektuplarında ve diğer eserlerindeki ilmî noktalar, ilâhî bilgiler, siyasî, toplumsal ve ahlâkî ilkelerin beyanı, hatta birtakım yargılarından anlaşılacağı üzere matematikteki derinliği, dildeki fesahati, okuyanları ve duyanları hayrete düşürmektedir.
Emîr”ül-Müminin Ali’nin Genel Yöntemi
Bildiğimiz gibi aziz İslâm Peygamberi”nin vefatından sonra Müslümanların velâyeti, Peygamberimizin Allah tarafından belirttiği nassıyla Müminlerin Emîri Ali’de olmasına rağmen, seçimle gerçekleşen hilâfete dönüştürüldü ve başkaları hilâfet makamına getirildiler. İmam Ali, Selman, Ebuzer, Mikdad gibi özel yarenleriyle halkı uyarmalarına, onlara deliller getirmelerine rağmen olumlu bir cevap almamışlardır.
İmam, halktan uzaklaşıp bir kenara çekilmiş ve bir süre evinde Kur’an’ı Kerim’i toplamakla meşgul olmuştur. Daha sonra yakın dostlarının eğitimi, terbiyesi ile uğraşarak onları mükemmel bir insan olarak yetiştirmiştir.
O, aziz İslâm Peygamberinin yaşadığı dönemde sahip olduğu parlak geçmişiyle; Peygamber’in yari, yardımcısı veziri oluşuyla; fetih ve zaferlerin anahtarı olmasıyla; ilmi, yargısı, sözleri ve eserleriyle ve birçok manevî faziletleriyle seçkin bir şahsiyete, büyük bir makama sahipti ve bütün Müslümanlardan üstündü.
Halifelere Karşı Tavrı
Birinci halifenin zamanında, genel olarak hiçbir işte onun mübarek varlığından istifade edilmemiştir. O, Allah’a ibadet ve bazı yarenlerini ilmî ve amelî yönden yetiştirmekle normal bir insan gibi çok sade bir şekilde yaşamını sürdürmüştür.
İkinci halife döneminde de, her ne kadar bütün hassas ve önemli işlerde ona başvurulmadıysa da, bazı önemli işlerde ona danışılmıştır. İkinci halife bunu şu sözleriyle beyan etmiştir: “Eğer Ali olmasaydı, Ömer helâk olurdu.”
Bu dönemlerde, özellikle Medine”nin etrafında su kuyuları kazmak, etraftaki araziyi bayındırlaştırmak ve sonra da bunları fakirlere vakfetmekle meşgul olmuştur.
Üçüncü halife döneminde, halkın dikkati daha fazla onun üzerine yoğunlaşmıştı. O bütün bu zaman zarfında (yirmi beş yıl boyunca) günden güne eğitim çevresini genişletmiş, amelinin nuru her yanı kaplamıştı. Bu sayede gruplar ve fertler doğrudan ya da dolaylı olarak velâyet mektebine hizmet ediyordu. Üçüncü halifenin öldürülmesinin hemen ardından halk dört bir yandan akın ederek onun çevresine toplanıp hilâfeti kabul etmesi için ısrarda bulundular.

Müminlerin Emîri İmam Ali (a.s) yönetimi ele aldığında uzun süredir unutulmuş olan aziz İslâm Peygamberinin (s.a.a) yaşam tarzı ve sünnetlerini tekrar hayat sahnesinde sergiledi; toplumsal eşitlik ve adaleti sağladı; haksız yere elde edilmiş olan bütün ayrıcalıkları, üstünlükleri ortadan kaldırdı. Haksız yere mal-mülk toplayıp yığan, işlerinde ciddiyetsiz olan komutan ve valileri makamlarından uzaklaştırdı. Beytülmalden yağmalanan malları, önceki halifeler döneminde şuna buna hesapsızca bağışlanan mülkleri geri aldı. Dinî esaslara uymayan ve aykırı davranan kimseleri cezalandırdı.
Şahsî çıkarlarını, haksız yere elde ettikleri makamlarını, refah ve rahatlıklarını tehlikede gören bir grup sömürücü, yağmacı, asalak ve menfaatperest kimseler Osman’ın kanının hesabını sormayı bahane ederek İmam Ali’ye karşı geldiler. Neticede, kanlı iç savaşlar başladı. Bu durum İmam’ın ıslahat, ilerleme ve gelişim yönünde yapacağı uğraşılarının önünü tıkadı.
O, yaklaşık beş yıl süren hilâfetini, insanın belini büken bu belâlarla geçirmesine rağmen bu dönemde sayısızca insan yetiştirdi. Kendine özgü fasih beyanıyla, çeşitli ilim dallarında, günün ve geleceğin önemli gereksinimlerine yönelik açıklamalarını insanlığa yadigâr bıraktı. Onun bu nurlu ve engin açıklamalarının bir bölümü Nehc”ül-Belâga adlı kitapta bir araya getirilmiştir.
Onun seçkin varlığı, beyan etmekle ortaya konulamaz; onun sonsuz faziletleri saymakla bitirilemez. Tarih, bilginlerin dikkatlerini ve düşünürlerin fikirlerini kendi üzerine böylesine çeken bir başka şahsiyete asla şahit olamamıştır.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv