SEYYİD CEMALEDDİN AFGANİ – MUTAHHARİ
Bu yazı kez okundu.
4 Aralık 2013 15:45 tarihinde eklendi

SEYYİD CEMALEDDİN
Hiç şüphesiz İslam ülkelerinde, son yüzyıldaki ıslah kımıldanışları ve hareketleri dizisini, Afganî diye meşhur olan Seyyid Cemaleddin Esadâbadi başlatmıştır. Müslümanların toplumsal dertlerini kendine özgü gerçekçi bir görüşle tekrar söyledi, ıslah ve çare arama yolunu gösterdi.
Seyyid Cemaleddin hakkında çokça söylenmiş ve yazılmıştır, ama onun «ıslah tezi» hakkında daha az konuşulmuştur veya ben daha az görmüş ve işitmişim. Her halükârda Seyyid Cemaleddin’in İslam toplumu hakkında nasıl bir teşhis yaptığını ve hangi çare yolunu çözüm olarak önerdiğini bilmemiz güzel olacaktır. Kendi ıslah hedeflerine ulaşmak için hangi yolları seçmiştir?
Seyyid Cemaleddin’in hareketi hem fikri hem de sosyal idi. O, Müslümanların hem düşüncelerinde hem de hayat düzenlerinde bir kıyam meydana getirmek istiyordu. O, bir şehirde, bir ülkede, hatta bir kıtada bile durmadı. Her zaman değişik bir ülkede kaldı, Asya, Avrupa ve Afrika’yı daima dolaştı. Her ülkede çeşitli gruplarla temas halindeydi, yazdıkları gibi bazı Müslüman ülkelerde askerlerin kalplerine nüfuz etmek için fiilen orduya gitti. Seyyid Cemaleddin’in çeşitli İslam ülkelerine seyahatleri, onları tekrar ziyaret etmesi bu ülkeleri yakinen tanımasına, bu ülkelerdeki akımların ve şahsiyetlerin mahiyetini öğrenmesine sebep oldu. Böylece dünyayı dolaşması, ölçmesi özellikle batı ülkelerinde nispeten uzun süre kalması, ilerlemiş dünyada olup bitenleri, Avrupa medeniyetinin mahiyetini, o medeniyetin ileri gelenlerini tanımasını sağladı. Seyyid Cemaleddin, hareketinin ve araştırmasının neticesi olarak, hem kendi zamanını hem zamanındaki dünyayı tanıdı, hem de tedavi etmek arzusunda olduğu İslam ülkelerinin dertlerini inceden inceye tanıdı.
Seyyid Cemaleddin, İslam toplumunun en önemli ve en müzmin derdinin, iç istibdat ve dış sömürü olduğunu teşhis etti, bu ikisiyle savaştı,’ sonunda canını da bu yolda kaybetti. O bu felç edici iki faktörle mücadele edilmesi için siyasi bilinci ve Müslümanların aktif bir şekilde siyasete katılmasını vacip ve gerekli saydı. Müslümanların elden gitmiş azametinin ye büyüklüğünün tekrar elde edilmesi için, dünyada onlara uygun olan bir makamı elde etmeleri ve ilk İslam’a geri dönmeleri gerekir, onların yarı ölü kalıplarına hakikaten gerçek İslam ruhunun girişini acil ve hayatî bir mesele olarak biliyordu. Bidatçilikten ve hurafeden arınmayı, bu dönüşün şartı sayıyordu. İslam birliğini tebliğ ediyordu. Nifak yaratan mezhebi, dinî ve gayrı dinî ihtilaflarda sömürgecilerin görünen ve gizli ellerini görüyordu.
İKİ SEÇKİN ÖZELLİK
Seyyid Cemaleddin’in en seçkin özellikleri, Sünni ve Şii ruhaniyetin iki çeşitliliğini ve farklarını iyi idrak etmiş olmasıdır, O, Sünni ruhaniyetin bağımsız ulusal bir kurum olmadığını, istibdat ve sömürü kudretlerine karşı bir kudret sayılmadığını biliyordu. Sünni ruhaniyeti (uleması), asırlarca kendisinin topluma,«ululemr» diye tanıttığı hükümetlere bağlıdır. Bunun için Sünni toplumda, ulemanın ardından gitmiyordu, doğrudan halkın ardından gidiyordu. Onun nazarında Sünni din âlimlerinin sömürü ve istibdada karşı bir üs ve karargâh olma özellikleri yoktur, bu yönden onlardan faydalanılamaz, özel bir imtiyaza sahip değillerdir.
Ama Şia ruhaniyeti (uleması) böyle değildir, şia ruhaniyeti bağımsız bir kurumdur, ulusal bir kudrettir, daima halkın yanında hükümetlere ve idare edenlere karşı olmuştur. Bu açıdan Seyyid Cemaleddin Şia toplumunda, önce ulema sınıfının ardından gitti ve onları şuurlandırmaya başladı, bu sınıfın sömürü ve istibdatla mücadele etmek ve savaşmak için en iyi sınıf olduğunu teşhis etti. Seyyid Cemaleddin’in Şia âlimlerine gönderdiği mektupların muhtevasından, özellikle büyük lider merhum Hac Mirza Hasan Şirazi’ye (Allah makamını yüceltsin) gönderdiği mektubu ve şia ulemasının önde gelenlerine, tanınmış olanlarına, mümtaz olanlarına bir genelge şeklinde gönderdiği mektubu, (bunu Tahran, Meşhed, İsfahan, Tebriz, Şiraz ve diğer şehirlerdeki ziyaretgâhlardaki âlimlere ve diğer alimlere yazmıştır) bu istenen şey tam olarak bellidir. Şia ruhani-yetinden bazı şahıslar eğer kendi zamanlarının istibdatçıları ile muhtemelen yakın bir ilişkiye girmişlerse, buna rağmen halk ve ruhaniyet ile bağlılıklarını korumuşlarsa, Seyyid Cemaleddin bunların fıkıhta söz konusu olan aslı, yani «düşman üssünden halkın faydasına istifade etme» esasını takip etmiş olduklarını teşhis etmişti. Eğer muhtemelen gerçekten bağımlı şahıslar olmuşsa (ki, elbette olmuşlardır) istisnai bir durum teşkil etmişlerdir. Bunun için Şia halkı, bütün tarihi boyunca ruhaniyet ile olan kuvvetli bağını koparmamıştır.
Seyyid Cerhaleddin’in şia ruhaniyeti ile olan ilişkilerindeki metodu geniş bir etki meydana getirdi. Hem ulemanın kendine özgü vesile oluşu ile meydana gelen, iç istibdadın ve dış sömürünün ağzına demir bir yumruk gibi vurulan Tömbeki kıyamında geniş bir etki gösterdi. Hem de ulemanın liderliği ve te’yidi île oian İran Meşrutiyet hareketinde geniş bir etki gösterdi. Devrimci ve bilinçlî bir müslüman şahsiyet olarak Seyyid Cemaleddin’in ruhaniyeti ezdiği ve zayıflattığı asla görülmemiştir. Bazı bilgisizliklerin etkisiyle, kendisi şahsen bazı zararlar ve eziyetler de görmüştür.
Tabatabaî bey şöyle yazıyor;
«Seyyid Urvetul vuskayı neşrettiği birinci Avrupa seyahatinde, ıslahatın yerine getirilmesi için, ruhanilerin nüfuzunun önemini anlamıştı. O sıralarda, Mısır’da mukim olan İranlılardan birine Avrupa’dan yazdığı mektupta (o zat kendini İranlı memurlardan kurtarmak için Dağıstanî diye isimlendirmişti) açık olarak diyor ki, «İran uleması kendi görevlerini yerine getirmede kusur etmemiştir, İran halkının ve ülkenin geri kalmasına, çaresizliğine, eziyet çekmesine, daima İran’ın devlet memurları (devlet idarecileri) sebep olmuşlardır.
Tahran’da yaşadığı sırada hiç bir şekilde ruhanilere karşı bir durumu görülmedi. Belki aksine ulemaya güzel anlayış ile yaklaşmak ve bağlılığını artırmak için çaba gösteriyordu. Ulemaya karşı hüsnü anlayış göstermiştir. Onun, Nietzsche ile ilgili risalesi, Arapçaya tercüme edilmiş Beyrut’ta yeni yayınlanmıştı, o sırada Cemaleddin İran’a gelmişti, risalenin bazı nüshalarını temin etmişti,- bunları öğrencilere ve âlimlere hediye ediyordu. Nakledilen makul müderrislerle yapmış olduğu konuşmalarda ve toplantılarda gurur ve beğenilmişlik hissi verebilecek bir sözün söylenmemesine çaba gösteriyordu. Şunu işitmiştim; Merhum Celve birinci konuşmada Seyyid Cemaleddin’e «Sizin Mısırda Şeyhin sözlerini tedris ettiğinizi işittim» demişti. Cemaleddin tevazu göstermek için uygun bir cevap vermişti, merhum Celve’nin de kendine muhalif olmamasını sağlamıştı .
Aynı kaynaklar diyorlar ki:
«Seyyid Cemaleddin dili ve kalemiyle bir ortam meydana getirdi. Memleketin ruhani ulemasının zihninde yeni meşrutiyet hükümetinin asıl kabul planını hazırladı. Tahran’ın ve ziyaretgâhların büyük âlimleri meşrutiyet hareketini yapan unsurla ilgili hüsnü zannında ve isabetli tahmininde yanılmadığı belli oldu. Tömbeki kıyamı hareketinden, Kum’a hicrete kadar ve ulemanın Bağ-ı Şah askeri darbesine karşı meşrutiyet isteyenleri desteklemesi, her yerde birinin önder bir makamda yer alması, onun ruhunun kılavuzluk etmesiydi.»
Seyyid Cemaleddin’în diğer imtiyazı şudur; tabir yerindeyse yenilikçi bir şahıs idi. Müslümanlara yeni bilimlerin yeni tekniklerin, yeni batı medeniyetinin iktibas edilmesinin gereklerini söylüyordu. Müslümanların okuma yazma bilmemesi, bilgisizliği, teknik ve sanayi açısından acizliğine karşı savaş başlatmış idi, aşırı yenilikçiliğe yönelişlerin tehlikelerini anlıyordu. O Müslümanların batının ilimlerini ve sanayisini almalarını istiyordu, ama Müslümanların düşünce yöntemi, yani onların dünya görüşü batı dünya görüşüne dönüşmemelidir. Müslümanların dünyayı batının gördüğü gözlükle görmesine karşıydı. O, Müslümanları batı ideolojilerine bağlanmadan batı ilimlerini almaya davet ediyordu. Seyyid Cemaleddin batının siyasi sömürüsü ile savaştığı gibi, batının kültürel sömürüsüyle de mücadele halindeydi. Dünyayı, muhtemelen Kur’an’ı, İslamî kavramları, batılı görüş açısı ile tefsir eden modernistlerle mücadele ediyordu. Kur’an’ın tabiat ötesi kavramlarının te’vil ve açıklanmasını, onların duyusal ve maddî işlere tatbik edilmesini caiz görmüyordu.
Seyyid Cemaleddin Mısırdan Hindistan’a gidip bir zamanların Hindistan’daki İslamî ıslah kahramanı sayılan Sör Seyyid Ahmed Han Hindî’nin fikirleri ile tanıştı. Onun tabiat ötesi meseleleri, ilim ismi ve bahanesiyle tabiî bîr şekilde açıklamak istediğini gördü. Sör Seyyid Ahmed gaybı ve ma’kulu hissedilen ve gözle görülen olarak sayıyordu, Kur’an’da nass ile sarih olarak bulunan mucizelere doğal ve adi renkler veriyordu, Kur’an’ın semavî tabirlerini maddileştiriyordu. Cemaleddin bütün bunlara karşı şiddetli bir şekilde durdu. Çağdaş yazarlardan biri Seyyid Cemaleddin’in Hind seyehati ve Seyyid Ahmed Han’a karşı olan konumu ile ilgili şunları yazıyor:
«Seyyid Ahmed dinin ıslahından bahsettiği zaman, Seyyid Cemaleddin bazı ıslahçıların aldatmalarından ve ıslahta ifratın tehlikelerinden bahsediyordu, Seyyid Ahmed Müslümanlar için yeni düşünceleri geniş tutmanın zaruretinden bahsettiği zaman, Seyyid Cemaleddin dinî inançların diğer her faktörden önce, insanlara doğru gidişatta kılavuz olduğunu söylüyordu, Seyyid Ahmed Müslümanların terbiyede yeni tarzları takip etmelerini söylediği zaman, Seyyid Cemaleddin bu tarzları Hind halkının dini ve kavmi için zararlı olarak gördüğünü söylüyordu. Böylece o zamana kadar yeni düşüncelerin ve bilgilerin taraftarı olarak tanınmış olan Seyyid Cemaleddin Hind’de ikameti sırasında, Seyyid Ahmed gibi yenilik isteyen düşünürlere karşı zorunlu olarak Müslümanların eski geleneklerinin ve inançlarının muhafızlığı ile meşhur oldu. Bu dönemde de bu vasfı ile dinî fikrin hareketlenmesi hakkındaki önceki görüşünden yüz çevirmedi» .
Seyyid Cemaleddin’in İslam toplumunda teşhis ettiği dertler şunlardan ibaret idi :
1- Devlet adamlarının istibdadı
2- Müslüman halkın cehaleti, bilgisizliği, ilim ve medeniyet kervanından geri kalması
3- Hurafe inançların Müslümanların düşüncesine nüfuzu ve onların ilk İslam’dan uzaklaşmaları
4- Bir mezhebe mensup olma veya mensup olmama (dindar olma veya olmama) unvanlarıyla, Müslümanlar arasındaki tefrika ve ayrılık.
5- Batı sömürüsünün nüfuzu
Seyyid bu dertlere ve talihsizliklere çare bulmak için mümkün olan bütün araçlardan, seyahatlerden, görüşmelerden, konuşmalardan, kitap yayınından, dergi cemaat ve cemiyet teşkil edilmesinden, askere giriş ve orada hizmetten faydalandı. Altmış senelik ömründe evlenmedi, aile kurmadı. Zira sahip olduğu sabit olmayan durumuyla, her zaman başka bir ülkede kalıyordu, bazen sürgün halindeydi veya gözaltında idi, bir aile kurmanın sorumluluğunu uhdesine alamıyordu.
Seyyid Cemaleddin teşhis ettiği dertlerin çaresini aşağıdaki işlerin yapılmasında görüyordu:
1- İstibdatçıların, istibdadı ve bencilliği ile mücadele.
Bu mücadeleyi kimin yapması gerekir? Halkın. Halkı mücadele meydanına nasıl sokmak gerekir? Acaba haklarım hatırlatmak, ayakaltı oldukları yola karşı şuurlandırmak yoluyla mı? Hiç şüphesiz bu gereklidir, ama yeterli değildir. O halde ne yapmalı?
Temel iş; Halkın siyasi mücadelenin ve siyasi savaşın şer’i ve dini bir vazife olduğuna iman etmeleridir, (bu imanı bulmaları gerekir). Sadece bu yolla, hedefe ulaşana kadar oturmayacaklardır. Halk gaflet içerisindedir, İslam’a göre din siyasetten, siyaset de dinden ayrı değildir. O halde halkın, din ve siyasetin birbirine bağlı olduğunu anlamasını sağlamak gerekir.
Din ve siyasetin birbirine bağlı olduğunu ilanı, Müslüman fert için siyasi bilincin şer’i zaruretini ilanı, onun kendi ülkesinin ve İslam toplumunun siyasi kaderine müdahalesi, Seyyid’in mevcut dertlere çare aramak için planlarından birisiydi. Seyyid zamanın istibdatçıları tarafından fiilen muhasara edilmişti. Müritlerini mücadeleye teşvik ediyordu. Öyle ki Nasruddin Şah’ın öldürülmesi onun tahriki ile ilgili görüldü.
2- Yeni ilim ve tekniklerle mücehhez olmak.
Seyyid bu konuda zahiri olarak medrese kurulması veya ilmî encümenler kurulması gibi, pratik adımlarda bulunmamıştır. Bu konudaki çabaları, hutbelerinde ve yazılarında halka okuduklarından ibarettir.
3- İlk İslam’a Dönüş.
Hurafelerin, iftiraların, bütün tarih boyunca İslam’a yapıştırılmış ilavelerin ve tavizlerin atılması. Seyyid’e göre Müslümanların ilk İslam’a dönüşleri, Kur’an’a, muteber sünnete, selef-i salihin’in siretine dönüş anlamındadır. Seyyid İslam’a dönüşte, sadece Kur’an’a dönüşü söz konusu etmemiştir, zira o Kur’an’ın kendisinin sünnete müracaat edilmesini gerekli saydığını îyi biliyordu. Buna ilave olarak o her asırda ve zamanda İslam’ı unutturmak için bir bahane olmuş olan «hasbuna kitabullah»ın (Kur’an dışında İslamî kaynak kabul etmemenin) tehlikeler rini iyi biliyordu, bunu tam olarak izlemişti.
4- Mektebe iman ve güven. Seyyid hutbelerinde ve yayınlarında Müslümanları derin şekilde mü’min yapmaya gayret gösteriyordu. İslam, bir mektep ve ideoloji unvanıyla Müslümanları kurtarmaya, iç istibdada ve dış sömürüye son vermeye, bilahare Müslümanlara izzet ve saadet bağışlamaya muktedirdir. Müslümanların kendi saadetlerini temin etmek için, diğer bir ideolojiye muhtaç olmadıkları konu¬sunda mutmain olmaları gerekir, diğer bir ideolojinin tarafına el uzatmamaları gerekir.
Bu açıdan eserlerinde ve yazılarında, İslam’ın meziyetlerini zikrediyordu: Akıl, burhan ve istidlale itibar etmesi, İslamî öğretilerin insanın şerefliliği ve kabiliyetinin nübüvvet hariç her yükselişe ulaşmasına müsait olduğu esasına dayanması, İslam’ın ilim olması gibi. İslam amel dinidir, zorluklarla mücadele dinidir, cihad ve mücadele dinidir. Islah dinidir, fesatla mücadele, iyiliği emretme ve kötülüğü nehyetme dinidir. İzzet dinidir, zilleti kabul etmeyen bir dindir, sorumluluk dinidir…
Seyyid, özellikle İslamî tevhid üzerinde duruyordu.
İslam, tevhidi kesin ilkelere dayanan kabul edilmiş kafi bir delilden başka bir şey olarak kabul etmiyor. Tevhid, bütün batıl inançların kökünü kazıyan kesin bir delil ve istidlaldir. Seyyid pek çok dayanağa sahipti; inanan toplumun en temel inançlarını zan, tahmin, başkasına kulluk ve taklit ile değil yeterli elde etme ile sağlaması gerekir. Zira hurafe ve evham yükünün gitmemesi durumunda halkı apaçık bir delil olan tevhide davet etmek gerekir ki din nazırında akla itibar ve saygı, onlar için açıklığa kavuşmuş ve tescil edilmiş olsun.
Bu açıdan Seyyid İslamî ilahî felsefenin değerine inanıyordu, felsefe tahsil ediyordu. Kendisini takip edenleri, İslamî ilahî hikmeti öğrenmeye teşvik ediyordu. Vefalı ta¬lebesi Muhammed Abduh’u felsefe mütalâa etmeye teşvik etti, Abduh’un İbni Sina’nın «işarât»ından iki cildi kendi el yazısıyla yazdığını, bu ciltlerden birini Seyyid’i överek bitirdiğini söylüyorlar. Zahiren Seyyid’in bu teşvikinin etkisi ile Abduh, bazı felsefî kitapları basmaya ve yayınlamaya başladı. İbni Sina’nın «Necat»’nı yine bunun gibi İbni Şehlan Saveci’nin «El-Besairul Nusayriyye»sini, İbni Sina’nın «Mantıkul Maşrikiyyin» eserinin bir kısmını ilk defa o bastı ve yayınladı. Ahmed Emin «İslam’ın zuhuru» kitabında , «felsefe, Şia fikrine Sünni fikrinden daha uygundur» diyor. Sonra şöyle delil getiriyor:
«Şii olan ve Mısıra hükmeden Fatımîler döneminde, Mısır’da felsefe revaçta idi, Fatımîlerin gitmesi ve Sünni ruhunun girişi ile felsefe Mısır’dan gitti ve öldü. Son asırda Şia’ya yönelişi olan Seyyid Cemaleddin Mısıra gelince, bir defa daha felsefe Mısır’da ilgi buldu.»
İslamî tekrar derli toplu, muhtaç olmayan bir ideoloji olarak tanıtmak istediği bu programın ardından, Avrupa’da İslam’a karşı yöneltilen tenkitlere karşı İslam’ı savunmaya başladı. Avrupa’da: İslam’ın bir cebr, kaza ve kader dini olduğu, ferdin hürriyetini reddettiği, Müslümanların yıkılma sebebi; onların cebre ve körü körüne kaza ve kadere inanmalarıdır, şeklinde İslam aleyhine propaganda yapılıyordu. İslam ilme karşıdır diyorlardı. Müslümanların ilimden uzaklığını İslam’ın kendi öğretilerinde aramak gerekir diyorlardı.- Seyyid, Urvetul Vuska dergisinde ve müstakil bir makalesinde İslam’ın kaza ve kader hakkındaki nazariyesini savundu, onun İslamî şekliyle sadece yıkılma sebebi olmamakla kalmadığını, aksine yükselme ve ilerleme faktörü olduğunu söyledi . Yine bunun gibi çağdaşı olan ve İslam’a saldırıp, İslam’ı Müslümanların yıkılma sebebi sayan, İslam’ın ilme karşı olduğunu söyleyen Fransız filozofu Ernest Renan’a cevap verdi .
5- Dış sömürü ile mücadele;
Bunun en genel şekli Müslüman ülkelerin iç meselelerine müdahale eden siyasi sömürü idi. İktisadi sömürü ise, zalimce imtiyazların elde edilmesi ve İslam ülkelerinin mali, iktisadi kaynaklarının yağma edilmesi ile sonuçlanıyordu. Kültürel sömürü ise, İslam kültürünün bir çeşit giderilmesi ve yok edilmesi şeklinde olmuştur, bu sömürü onları kendi sahip olduklarına ve geçmişte sahip olmuş olduklarına karşı inançsız yapıyordu, aksine batı kültürünü ise biricik, insanî ve mutluluk bağışlayan kültür olarak tanıtıyordu. Öyle ki bazı Müslüman aydınlar bir doğulu medeni olmak istiyorsa, saç çizgisinden ayak tırnağına kadar Avrupaî olması gerekir diye inanmaya başladılar. Yazısının batılı yazısı, lisanının batılı lisanı, giyim tarzının batılı giyim tarzı, adabı, merasimi, edebiyatı, akaidi, felsefesi, sanatı ve ahlâkının hep batılı olması gerekir diye inanmaya başladılar.
Seyyid Cemaleddin din ve siyasetin birbirine bağlı olması planını iki cephe için gerekli görüyordu: İç istibdat cephesi ve dış sömürü cephesi. İstibdat ve sömürü ile mücadele edilmesi için, Müslümanların dinî şuurunu uyandırmak için, çok geniş bir gayret gösterdi, bu programın diğer her ıslah programından önce gelen, bir öncelik hakkına sahip olduğuna inanıyordu.
Sonraları sömürü temsilcileri tarafından din ile siyasetin birbirinden ayırt edilmesi yönünde gösterilen çabalar (Sekularizm) «ilmaniyyet» adıyla tanınmış oldu… (mevcut yasal çerçevenin sınırlamasından dolayı bu cümle verilmemiştir okuyucularımızdan özür dilerim – Ç) İlmaniyyet düşüncesini Arap dünyasında Hıristiyan Araplar tebliğ ettiler. Din ve siyasetin bağlılığının aslı apaçık olarak anlaşılırsa, Arap Hıristiyanların toplumda artık bir fonksiyon taşımayacakları açıktır. Ama sadece Arap Hıristiyanlar ilmaniyyet düşüncesinin propagandasını yapmadılar bazı Müslümanlar da bunun şiddetli taraftarı oldular. Hem de bunlar dindar aydın Müslümanlardı. Niçin?
Bu Müslümanlar hakikatte başka bir akımdan ızdırab çekiyorlardı. O da şuydu; Sünni aleminde halifeleri ve sultanları «ululemr» olarak biliyorlardı, onlara itaati dini yönden vacip sayıyorlardı, dinin siyaset ile bağlılığı, dinin siyasetin hizmetinde olması şeklinde kararlaştırılıyordu, dinin siyasetten ayrılmasına taraftar olanlar böyle bir ayrılık istiyorlardı. Yani Osmanlı halifeliğinin ve Mısır devlet başkanlığının dünyevî bir makam olarak tanınmasını istiyorlardı, dinî bir makam olarak değil. Halkın dinî ve ulusal vicdanının onu tenkit etmede hür olmasını istiyorlardı. Seyyid Cemaleddin ve benzerlerinin ortaya koydukları din ve siyasetin birbirine bağlılığı doğru bir sözdü. Kevakibi’nin deyimi ile siyasi istibdadın kendine (dinî kutsiyet» vermesi anlamında değildi. Belki aksine şu anlamdadır; Müslüman halkın kendi siyasi kaderine müdahaleyi önemli bir dinî görev ve sorumluluk sayması gerekir. Din ile siyasetin bağlılığı, dinin siyasete bağımlılığı anlamında değildir, siyasetin dine bağımlılığı anlamındadır.
İlmaniyyeti (secularizmi) dinin siyasetten ayrılması gerektiğini savunan bazı Müslüman Araplar, halkın siyase¬te müdahalesini dini bir vazife unvanıyla inkâr etmek istemiyorlardı, siyasi makamların dinî ve mezhebi itibarını reddetmek istiyorlardı. Elbette dinin siyasetten ayırt edilmesi… İran’da uygulanan şekliyle dinin siyaset sahnesinden uzaklaştırılması anlamında idi, bu İslam’ın en aziz organlarından birinin İslam’ın vücudundan ayrılması ile aynıdır.
Bildiğimiz kadarıyla yukarıda söz konusu olan kavramı ile dinin siyasete bağımlılığı, yani devlet başkanlarının kutsal bir makam taşıması Sünni âlemine mahsustur. Şia’da böyle bir kavram, hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. Şia’nın «ulul emri» tefsir etmesi asla yukarıdaki şekilde olmamıştır.
6- İslam birliği (ittihad-ı İslam):
Batıya karşı, İslam birliği sesini açık olarak ilk defa Seyyid Cemaleddin yükseltmiştir. İslam birliğinden maksat, pratik olmayan, bir emir olan mezhebi bir birlik değildi. Birlikten maksat cephesel ve siyasi bir birlikti, yani yağmacı düşmana karşı bir tek safın teşkil edilmesiydi.
Seyyid, «Haçlı ruhu» Hıristiyan batıda, bilhassa İngiltere’de canlı ve alevli bir şekildedir» diye Müslümanları uyarıyordu. Buna rağmen batı, bize hür tabiatlı olduğunu müjdelemeye kalkışıyor ve taassubu azaltıyor, hâlbuki kendisi taassup tuzağının şiddetli tutkunu olmuştur (özellikle Müslümanlar aleyhine dini taassubun). Seyyid, batıcıların «taassubu» kınamalarının aksine taassubun kötü olmadığını iddia ediyordu, taassup da diğer her şey gibi ifrat, tefrit ve itidal durumlarına sahiptir. Taassupta ifrat, insanda mantıksız ve kör bir taraf tutma duygusu meydana getiriyor ve kötüdür. Ama «katılaşma» anlamındaki taassup, mutedil olursa makul ve mantıki itikadı olanları himaye etmede sertleşme sadece kötü olmamakla kalmıyor, çok güzel bir şeydir. Seyyid diyordu ki :
«Avrupalılar Müslümanlar arasındaki dinî inançları en sağlam bağlılık olarak biliyorlar, taassuba muhalefet adıyla bu bağlılığı gevşetmek istiyorlar, ama kendileri her grup ve her ülkeden daha çok taassuba tutkundurlar. «Gladston Petres» rahibin ruhuna bir tercümandır, yani haçlı seferlerinin tekrar görünüşüdür.»
Seyyid’in gerçekçi bir görüşe sahip olduğu, yarım asır sonra güzel bir şekilde açıklığa kavuştu. Yahudi ordusunun komutanı Avrupalı subay, Arapların, İsrail ile olan birinci savaşlarında Beytul Mukaddesi (Mescidül Aksa’yı Müslümanlardan alıp, Yahudilere teslim ettiği ve Siyonist İsrail devleti kurulduğu zaman dedi ki : «Şimdi haçlı seferleri sona erdi.»
Kavmiyetçilik ve ırkçılık düşünceleri, nasyonalizm kavramı ile: «Panarabizm», «paniranizm», «pantürkizm», «panhinduizm» v.b şekillerde Müslüman ülkelerde sömürü aracılığı ile tebliğ edildi. Yine bunun gibi şiddetli Şia ve Sünni mezhep kavgaları siyaseti, böylece İslam topraklarının küçük ve ister istemez birbirlerine rakip ülkelere ayrılması… Bunların hepsi sömürünün kökünü kazan o düşünce ile, yani «İslam birliği» düşüncesi ile mücadele için olmuştur ve oluyor.
7- İslam toplumunun yarı canlı kalıbına cihat ve mü¬cadele dolu bir ruhu liflemek: Seyyid Cemaleddin Mesihvari bir şekilde bir sefer daha Müslümanların vücuduna İslam’ın gerçek ruhunu üflemek ve onlardaki İslamî gayreti coşturmak istiyordu. Cihadın unutulmuş aslını ön plana çıkardı, bu esasın unutulmuş olmasını Müslümanların yıkılmasında büyük bir faktör olarak algıladı. Eğer batılının damarında ve bağlılığında henüz haçlı ruhu varsa, Müslüman mücahit ruhunu niçin unutsun? Arap siyasi düşüncesinde bir seyir kitabı şöyle yazıyor:
«Seyyid İngiltere’yi sadece sömürgeci bir güç olarak değil, belki Müslümanlara karşı bir «haçlı düşman» olarak ta görüyordu, İngiltere’nin hedefi İslam’ı yok etmektir, bir defasında şöyle yazmıştı: İngiltere, Müslümanlara İslam dinini takip ettikleri için düşmandır, İngiltere daima çeşitli hilelerle İslam topraklarının bir kısmını alıp, başka kavimlere vermek için çaba sarf etmiştir . Sanki din ehli olanlara düşmanlık yapmayı seviyor, kendi saadetini onların düşkünlüğünde ve yok olmasında arıyor… Seyyid’in İngiltere’ye karşı olan düşüncesinin bir sonucu şu idi; İslam’ı bir savaş ve mücadele dinî olarak biliyordu.
Bu açıdan cihad farizası üzerinde çok duruyordu ve onu te’kid ediyordu. Ona göre; islamı yok etmek için azimli olan bir hükümete karşı, Müslümanların zora başvurmaktan başka bir yolu yoktur.
8- Batıya karşı kendine güvensizlik ile mücadele:
Müslümanlar hicri onüçüncü asırda yani miladi ondokuzuncu asırda batıda olup bitenlerden habersiz idiler. Batıya gittiklerinde az çok ilerlemiş batı toplumunda olanlardan haberdar oluyorlardı, şiddetli bir şekilde ürküyorlardı veya cezp edilmiş oluyorlardı. Müslüman doğunun, Hıristiyan batıya karşı gerek rekabet şeklinde gerekse ilmî sahada mücadele edemeyeceği konusunda adeta ümitsizliğe kapılıyorlardı. Diyorlar ki, Nasruddin Şah batıya yaptığı bir seyahatten döndüğü zaman, sadrazamına şöyle dedi; «Sadrazam! Biz asla batıya yetişemeyeceğiz, fakat sen öyle bir şey yap ki, ben sağ olduğum sürece kimsenin sesi yükselmesin!!!»
Kendi zamanında Hindistan’daki Müslümanların lideri sayılan Sör Seyyid Ahmed Han önceleri sömürü ile mücadele ediyordu. Hicri 1284 yılında İngiltere’ye bir seyahate gitti. Dost ve düşmanın itirafına göre o seyahat onun ruhunda derin bir etki bıraktı. İngiltere’nin yaygın ve geniş medeniyetinin siyasi, iktisadi, askeri ve kültürel kudretini müşahede edip görmesinden sonra, Sör Seyyid Ahmed Han’ın beyninden İngiltere sömürüsü ile mücadele tamamen çıktı. Batı medeniyetinden ve kültüründen o kadar ürktü ki niçin ve neden diye zihnini zorlamadan, İngiltere’nin kudretini karşı konulamaz kabul etti, onunla mücadeleyi boş bir şey olarak kabul etti. Ondan sonra, sadece Müslümanlarla aynı zinciri paylaşan ve İngiltere sömürgeciliği ile savaşan Hindularla dayanışma ve işbirliğini terk etmekle kalmadı. İkbal’in de üyesi olduğu Müslim Liyk Partisi’nin mücadelesine darbe vurdu, zarar verdi, onlarla işbirliğinden ve onları te’yid etmekten çekindi. Kendisinde şu fikir oluştu; Müslümanlar için tek yol, Hindulara karşı İngiltere’nin himayesini celp etmektir. Sör Seyyid Ahmed Han bundan sonra, batının kültür ve medeniyetini tebliğ eden bir şahsa dönüştü. Kur’an’ı da duyusal görüşle, muhtemelen maddeci batı görüşü ile tefsir ediyordu. Ama Seyyid Cemaleddin aksine ne batı medeniyetinin meczubu (çarpılmışı) oldu, ne de ondan ürktü, Müslümanları daima kendilerinde korku ve ümitsizliğe yer vermemeleri için uyarıyordu, batının sömürgeci kapılarına karşı duruyordu. Dr. Hamîd İnayet şöyle yazıyor:
«Seyyid Cemaleddin Urvetul Vuska (Arapça olarak Paris’te yayınladığı dergi – ç) .yoluyla bu mücadeleyi (korku ve ümitsizlik ile mücadeleyi) İngiliz sömürüsünün Asya’da büyük ölçüde muradına erdiği sırada, artırdı ve mücadelenin zirvesine ulaştı. İran’ın Herat savaşında yenilmesi, (Hicri 1273, Miladi 1856), Hint ayaklanmasının sonuçsuz kalması (Hicri 1274, Miladi 1857) ve Mısırın işgalinin etkisiyle (Hicri 1300, Miladi 1882) Müslüman halkın nazarında İngiltere yenilmez bir kudret olarak görünüyordu. Seyyid Cemaleddin, Müslümanların, İngiliz sömürüsüne karşı kendilerini çaresizlik ve zavallılık ukdesinden kurtarmayana kadar onlardan yabancı sömürüye ve zalim idarecilere (iç istibdat) karşı savaşmak için ayağa kalkmalarının beklenemeyeceğini biliyordu. Bu açıdan bütün hayatı boyunca Müslümanları, İngiltere’ye karşı mücadele için cesaretlendirmeye gayret gösterdi. Eğer Müslümanlar gerçekten «birlik ve gönüllü» olurlarsa (İslam birliği), genişlemeci ve zorba İngiltere’ye karşı koyabileceğini gösterdi. Seyyid’in bu inançlarının bir örneği Urvetul Vuskada makale halinde «estore» başlığı ile yayınladı. Bunun özeti aşağıdaki şekildedir:
«Şehrin dışında büyük bir tapınak vardı, yolcular geceleyin karanlığın korkusundan onun içine sığınıyorlardı, ama onun içine giren herkes esrarlı bir şekilde dışarı çıkıyordu. Yavaş yavaş bütün yolcular bu tapınaktan korktular, hiç-kimse korkusundan geceyi orada geçirecek cesareti kendinde bulamadı, sonunda hayattan bıkmış, yorulmuş, ama kuvvetli bir iradeye sahip bir adam, tapınağın içine girdi, her taraftan onu ölümle tehdit eden korkunç ürkütücü sesler yükseldi, ama adam korkmadı ve şöyle bağırdı: «ortaya çıkın, zaten hayattan bıkmış ve yorulmuşum.» Bu bağırma ile birlikte birden bir infilak sesi duyuldu ve tapınağın tılsımı bozuldu, duvarlarının yarılmasıyla mabedin hazineleri adamın ayakları önüne döküldü. Böylece, yolcuları öldüren şeyin asılsız korkular olduğu belli oldu… Büyük Britanya böylesi bir tapınaktır, yolundan sapmışlar siyasi karanlıktan korksunlar, karanlık varsın dizlerinin bağını çözsün, takatsiz kalsınlar. Korkarım ki bir gün yaşamaktan bıkmış, ama kuvvetli bir azme ve gayrete sahip adamın biri bu tapınağın içine gidecek ümitsizlik feryadıyla birden orada bağıracak, sonra duvarlar yarılacak ve büyük tılsımı kıracaktır.»
Bu estore, tıpkı Mesnevi’nin üçüncü cildindeki misafir öldüren mescid hikâyesine benzer, şekli görünüşüyle Seyyid bu öyküyü o kitaptan iktibas etmiştir, ama İslamî olmayan bir çevrede bu estore’yi mescid adıyla açıklamak istememiştir.
SEYYİD’İN İDEALİ
Seyyid’in ıslah ideali ve ideal toplumu, birliğin tamamına hâkim olduğu İslamî toplum ile özetleniyor denilebilir. Irksal ihtilafların, lisan, bölgesel, partisel, ihtilafların, onların İslamî kardeşliğine üstün gelmediği, onların manevi, kültürel, ideolojik birliklerine zarar veremediği Müslüman halkın bilgili, alim, zamana vakıf olduğu, asrın tekniklerine ve sanayisine aşina olduğu, her çeşit sömürü ve istibdadın sınırlamasından özgür olduğu, batı medeniyetini batılı ruhuyla iktibas eden, egemen İslam’ın o ilk İslam olduğu, tavizsiz ve sapmayan İslam’ın olduğu bir toplum, sonradan tarih boyunca eklenen sapmaların ilavelerin olmadığı bir İslam, mücahit ruhun olduğu, Müslümanların izzet ve şerefliliğinin tekrar hissedildiği, zulüm, istibdat ve kula kulluğun olmadığı bir toplum.
Bizim bildiğimiz ve haberdar olduğumuz kadarıyla Seyyid o günkü İslam toplumuna hakim olan efendiler ve raiyye düzeni, hanedan düzeni konusunda, o günkü toplumdaki İslamî ilimler öğretim sistemi konusunda bir ideali ortaya koymamıştır. O sistemlerin İslamî ölçüler ve kıstaslar ile intibakı açısından Seyyid’in nasıl düşünmüş olduğu belli değildir. Zamanın istibdatçı hükümetleri ile yaptığı mücadeleye rağmen, kendisinin beğenmiş olduğu İslam’ın siyasî felsefesini dikkatli ve ince bir şekilde arz etmemiştir. Hangi şekil ve modele sahip olduğunu sunmamış-tır. İstibdat ve sömürü ile olan mücadelesi bu meselelerle uğraşmasına, bunları incelemesine aman ve fırsat vermemiş olabilir. İslamî devrim ve kıyam konusunda, istibdat ve sömürü ile mücadeleyi ilk adım olarak görmüş olabilir. Müslüman millet, bu birinci adımı her zaman doğru atarsa ikinci adımda ne yapması gerektiğini kendiliğinden bilir diye düşünmüş olması da mümkündür; Bunları, Seyyid’in işinde bir çeşit noksanlık olarak algılamak gerekir.
SEYYİD’İN YETENEKLERİ
Seyyid Cemaleddin, bir dizi doğal ve ayrıca sonradan kazandığı meziyetlere sahip olmuştur, bunlardan faydalanmıştır. Genellikle bulunduğu toplumda kendisi gibi biri bulunamazdı.
Doğal açıdan; evvela akıl ve yetenek açısından harikulade biri idi, insanlar arasında onun gibi biri çok nadir bulunur. Bu onu yakinen tanıyan herkesin itiraf ettiği bir şeydir. İkinci olarak fevkalade etkili bir ikna ve telkin kabiliyetine, etkili bir söz söyleme kudretine sahip idil Mısır’daki hitabeleri bazen gürültü koparmıştır, halkı toplumun içinde bulunduğu durum hakkında ağlatmış ve heyecana getirmiştir.
Çalışarak kazandığı yetenekler açısından ilk imtiyazı; kültürünün İslam kültürü olmasıdır. Seyyid ilköğrenimini Gazvin, Tahran ve Necef’te yapmıştır. Özellikle Necef’te iki büyük şahsiyetin ilminden faydalanmıştır, birisi Hatemül Fukaha Hac Şeyh Murtaza Ensari (Allah makamını yükseltsin), diğeri ise büyük hekim, filozof ve arif Molla Hüseyin Kulî Hemedanî’dir. Zahiren Seyyid Cemaleddin aklî ilimleri, Molla Hadi Sebzevarî’nin seçkin talebelerinden olan bu büyük adamdan öğrenmiştir. Bu büyük şahsiyet, ilaveten Seyyid’in hemşerisidir, manevi meselelere ve irfani ilimlere de vakıf idi. Necef’te iki büyük diğer şahsiyetle de arkadaşlığı ve dostluğu olmuştur, biri merhum Ağa Seyyid Ahmed Tehranî Kerbelaidir, asrının büyük bir arifi ve filozofudur, diğeri ise merhum Seyyid Said Habbubî’dir, bu zat şair, edip, arif ve büyük bir mücahit idi, Irak devriminde seçkin, bir fonksiyona sahip olmuştur, merhum Ahund Hemedanî’nin vesilesiyle de olgunlaşmıştır.
Seyyid Cemaleddin’in hal şerhini yazmış olanlar, merhum Ahund Hemedanî’nin ahlâkî mektebi, terbiyesi, metodu ve felsefesini tanımadıkları için yine bunun gibi merhum Ağa Seyyid Ahmed Tehrani Kerbelaî’yi ve merhum Seyyid Said Habbubî’yi tanımadıkları için sade bir haber ve bilgi ile yetinmişlerdir. Bu konunun üzerinde durmamışlar ve süratle geçmişlerdir. Seyyid’in talebeliğinde ruhen merhum Ahund Hemedanî’in edebinden ve diğer iki büyük şahsiyetten ne kadar derin etkilendiğine dikkat etmemişlerdir. Seyyid’in ruhundaki bu etki ömrünün sonuna kadar devam etmiştir. Seyyid’in hayatında bu noktayı gördükten sonra Seyyid’in şahsiyeti nazarımda başka bir boyut, başka bir önem kazandı.
Seyyid’in İslam kültürüne aşinalığı, bu kültürden şiddetli ve derin bir şekilde etkilenmesi, onun yeni Avrupa kültürüyle tanışmasından sonra, (bu tanışma zahiren Hind’-de meydana gelmiştir) kendisini kaybetmemiş o kültürün hayranı ve çarpılmışı olmamıştır.
Seyyid’in ikinci imtiyazı (avantajı) ise, kendi zamanı ve dünyası ile tanışmasıdır. Asar-ı Acemin naklettiği gibi o, İngilizce, Fransızca ve hatta Rusça da biliyordu. Asya, Avrupa ve Afrika’nın bir kısmına seyahat etmiş, dünyanın önemli ilmi ve siyasi şahsiyetleri ile karşılaşmıştır, onlarla müzakerelerde bulunmuştur, bütün bunlar ona geniş bir görüş ufku kazandırmıştır.
Seyyid’in üçüncü imtiyazı ise, kurtarmak yolunda çaba sarf ettiği İslam âlemini yakından tanıması idi. Bu ülkelerin çoğuna seyahat etmiş, halkla yakın ilişkilerin içine girmişti. Hicaz, Mısır, Hind, İran, Türkiye ve Afganistan’a gitmiş, her birinde bir süre ikamet etmişti, o zaman İslam ülkelerinde mevcut olan hareketleri, akımları, şahsiyetleri izlemişti, diğer bazı ıslahçıların mahkûm olduğu yanlışlardan kendini korumuştur.
Dördüncü imtiyazı ise, İslam ülkelerinin siyasi, iktisadi, coğrafi durumları hakkında geniş bir bilgiye sahip olması idi. Merhum büyük lider Hacı Mirza Hasan Şirazi’ye yazdığı mektuplardan, Seyyid’in İran’ın genel durumu, siyaset perdesinin arkasındaki cereyanları ve sömürünün hilelerini, hangi sınıra kadar bildiğini göstermektedir.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv