İRAN İSLAM HAREKETİ – HAREKETİN REHBERLİĞİ – ŞEHİT MUTAHHARİ
Bu yazı kez okundu.
6 Aralık 2013 12:36 tarihinde eklendi

HAREKETİN REHBERLİĞİ
Her hareket bir rehber ve rehberliğe (liderliğe) muhtaçtır, bunun gereği konusunda söz söylemeye bile ihtiyaç yoktur. İslamî bir mahiyete sahip olan ve bütün hedefleri İslamî olan bir harekete, kimler ve hangi grup tarafından rehberlik yapılabilir? Ve ya rehberlik yapılması gerekir?
Liderliğin genel şartlarına ilave olarak, gerçekten is-lamı apaçık olarak bilen, İslam’ın ahlâkî felsefesi, sosyal, siyasî ve manevî hedeflerine tam olarak vakıf olan, bunları bilen, tanıyan, İslam’ın dünya görüşünü, yani İslam’ın varlık alemi yaratılış, başlangıç, varlığın yaratıcısı, varlığın yönü’ ve zarureti hakkındaki görüşünü bilen, insan ve insan toplumu hakkında İslam’ın görüşünü tam ve mükemmel olarak bilen, İslam’ın ideolojisini, yani insanın nasıl olması gerektiği, nasıl yaşaması gerektiği, kendisini ve kendi toplumunu nasıl yapması ve eğitmesi gerektiği, kendi hareketini nasıl devam ettirmesi gerektiği, hangi şeylerle savaşması gerektiği konularında İslam’ın planını bilen, kısacası hangi yolu seçmesi gerektiğini, nasıl gitmesi gerektiğini, nasıl yapması gerektiğini, nasıl yaşaması gerektiğini… Bilen ve idrak eden şahsiyetler lider olabilir.
Hiç şüphesiz böylesi rehberliğin, sorumluluğunu alabilecek fertlerin İslami kültürün içinde eğitilmiş ve terbiye edilmiş olmaları gerektiği apaçıktır. Kur’an’ı, sünneti, fıkhı, İslamî maarifi bilmeleri ve tam olarak vakıf olmaları gerekir. Bu açıdan sadece ruhaniyet (İslam uleması), İslamî harekete liderlik yapabilir.
Bundan bir yıl sekiz ay kadar önce, yani hicri 1397 yılında Muharremin onikinci gecesi bazı Müslüman beylerin ve hanımların bulunduğu bir toplantıya davet edilmiştim. Özel dostlarımdan meydan gelen üç dört kişilik bir toplantıya gitmem gerektiğini düşünmüştüm. O toplantı da görüş sahibi İslam düşünürlerden üç dört kişi daha vardı, onların bazıları şimdi İran dışında bulunuyor, bazıları sürgün edilmiş durumda, bazıları ise Allah’ın rahmetine kavuştu.
Doğal olarak konum ve zamanın durumu, toplantıda bulunanların hepsinin Müslüman ve ilgi duyanlar olması, hazır bulunanlardan bir kaç şahsiyetin görüş sahibi olması nedeniyle, o üç dört kişiden ve bönden, hazır bulunanlar için faydalı olacak bir konunun ortaya konulması rica edildi. Diğer arkadaşların her biri faydalı ve istifade edilecek konular açıkladılar, kendi şahsıma onlardan istifade ettim.
Bendeniz, hangi meseleyi ortaya koyayım diye düşünüyordum. Bütün söylenenlerin özellikle kaydedilmesi ve bu sözlerin öğrencilere mesaj olması kararlaştırılmıştı . Bu arada toplantının sorumlularından olmayan biri bir cümle söyledi, bu cümle benim konuşmamın önemli bir kısmı oldu.
O şahsın dediği cümlenin özeti şöyleydi: Halkı bu eğitim deryasının (İslamî maarif) şerrinden rahatlatmak gerekir.
O toplantıda söylediğim şeyleri faydalı olacağı düşüncesiyle burada tekrarlıyorum. Dedim ki: Aristo’nun bir cümlesi var, felsefe hakkında diyor ki : «Eğer filozofluk yapılmak isteniyorsa felsefe yapmak gerekir, eğer felsefe yapmamak gerekiyorsa, yine felsefe yapmak gerekir. Aristo’nun maksadı şudur; felsefe ya doğrudur, onu te’yid etmek gerekir veya yanlıştır onu reddetmek gerekir, diye açıklama yaptım. Eğer doğruysa ve te’yid edilmesi mümkünse filozof olmak gerekir, filozoflukla felsefeyi te’yid etmek gerekir. Eğer yanlışsa ve reddedilmesi gerekiyorsa yine filozof olup, felsefeyi öğrenip felsefeye yönelişi reddetmek ve tard etmek gerekir. O halde her durumda felsefeyi öğrenmek, zımnen bilmek gerekir, felsefenin her çeşit inkârı da bir çeşit felsefedir. Bazı ilimleri felsefeyle iç içe olmadan, sadece felsefeden kopararak alma şeklinde düşünen, felsefeyi ret ve inkâr eden bazı kişiler şiddetli bir yanlışın içerisindedirler. Şunları da ilave ettim. Benim şu anda, İslam âlimlerinin bin küsur yıllık zaman zarfında dünya kültürüne, eğitimine, medeniyetine, matematik ilimlere, beşeri ilimlere, tabiat ilimlerine, felsefi ilimlere, hukuka… ve edebiyata bir hizmet yapıp yapmadıkları ile bir işim yok, ama elbette hizmet yapmışlardır.
Ama diyorum ki bizim fıkhımızı, felsefemizi, irfanımızı, hareketimizi, ahlâkımızı, yaşayış felsefemizi, eğitim ve öğretim felsefemizi, tefsirimizi, hadisimizi, edebiyatımızı, hukukumuzu kabul etmek ve benimsemek gerekir, fakih olmak gerekir veya filozof olmak gerekir, arif ve sâlik olmak gerekir veya… Eğer reddetmek gerekiyorsa yine onları öğrenmek, anlamak gerekir, o zaman onları reddetmek, inkâr etmek gerekir, bu ret yönleri ile süslemek gerekir.
Eline verilen bir fıkıh kitabını sağdan mı soldan mı tutacağını bilmeyen bir adamın, reddetme ve tard etme tekliflerinde bulunması doğru bir şey değildir.
O zaman şöyle dedim: Şu anda fiilen mevcut olan bir harekete sahibiz, her toplumsal hareketin fikri ve kültürel harekete sahip olması ve onlar tarafından desteklenmesi gerekir, eğer bu olmazsa kültürel sermayeye sahip akımların tuzağına düşer, onların cazibesine kapılır, gidiş yönü değişir, gidişat sapmasına uğrar.
İslam’ın kültürel sermayesinden faydalanmamış bir grubun sinekvari şekilde diğerlerinin örümcek ağı tuzağına nasıl yakalandıklarını gördük. Diğer taraftan toplumsal hareketimizin ardında gerçekten onun destekçisi olmak isteyen her İslamî kültürel hareketin eski kültürümüzden vücuda gelmesi ve beslenmesi gerekir, diğer kültürden değil. Eğer biz diğer kültürlere, mesela Marksist kültüre, egzistansiyalist kültüre v.b kültürlere bulaşırsak bunlardan bazı kısımlar alırsak, bunların üzerine İslam’dan bir kılıf geçirirsek, hareketin İslamî gidişat yolunda bunun kılavuzluk yapmasını istersek, bu İslam’a aykırıdır ve yetersiz bir harekettir.
Bizim, ahlâk felsefesini, tarih felsefesini, siyasi felsefeyi, iktisadi felsefeyi, din felsefesini, İslam’ın talimatlarından, İslam öğretisinden, İslam’ın kendi ilahî felsefesinden almamız ve tedvin etmemiz gerekir, bunu bireylerimize sunmamız gerekir.
Rehberliğin görevini açıklığa kavuşturmak için, bugün de bizim İbni Sina’lara, Hoca Nasiruddün’lere, Molla Sadra’lara, Şeyh Ensari’lere, Şeyh Behai’lere, araştırmacı ve Allame Hillilere ihtiyacımız var, ama hicri ondördüncü asırdaki (miladi yirminci asır) Hoca Nasiruddine ihtiyacımız var hicri yedinci asırdaki Hoca Nasiruddine değil, hicri ondördüncü asırdaki İbni Sinaya ihtiyacımız var, hicri dördüncü asırdaki İbni Sina’ya değil, hicri ondördüncü asırdaki Şeyh Ensarî’ye ihtiyacımız var, onüçüncü asırdaki Şeyh Ensari’ye değil, dedim. Yani bütün o kültürel ölçülere ilave olarak bu asır ile ilgili kültürel gerekleri bilen bu asrın kültürel ihtiyaçlarını hisseden Hoca Nasiruddin, İbni Sina ve Şeyh Ensari.
Yine ilave ettim, dedim ki: Şu anda hissettiğim gidişat, kalbimde büyük bir ümidi aydınlatmaktadır. Üniversite devresini bitirmiş veya bitirmekte olan bazı imanlı gençlerimiz üniversite sertifikası alıyorlar veya pek yakın bir zamanda alacaklar. Bu gençler benimle meşveret ediyorlar, talebe olup İslamî ilimleri öğrenmek istiyorlar. Bazıları öyle huzursuzlar ki üniversite öğrenimlerini bırakıp onun yerine İslamî ilimleri tahsil etmeye başlamak istiyorlar. Elbette ben üniversite öğrenimlerini bırakmak isteyenleri men etmişimdir ve ediyorum, üniversite öğreniminin biliminden sonra bu öğrenime başlayınız diyorum. Çoğuna üniversite öğrenimlerinin bitmesinden sonra vakitlerinin bir bölümünü bu branşa (İslamî ilimleri öğrenmeye) sarf etmelerini söylemişimdir. Bu branşta öğrenimi tamamlamışlar diğer bir kısmı ise sırf İslamî ilimler branşında çalışmalarını genişletmişlerdir. Zira geçimlerini temin etmeleri açısından, ilim havzasının genel bütçesine muhtaç olmalarını tasvip etmiyorum.
Dedim ki netice şu olmuştur; bugün lisans diploması almış olanların bir kısmı İslamî ilimleri tahsil etmeye yönelmişlerdir, gerçekten bunlar İslamî ilimlerle asrın ilimlerinin irtibat halkasıdır, bu mübarek bir bağlılıktır, çok değerli İslamî kültürün daha da meyveli olmasına sebep olur.
O toplantıda söylediklerim bunlardı, aldığım netice şuydu:
«Bu zengin ve büyük İslamî kültürün gerçek hareketin destekçisi olması gerekir ve İslamî kültür bu güce sahiptir. Bu büyük kültürde ihtisas sahibi olan, zamanı bilen, zamandan haberdar olan İslam âlimlerinin harekete liderlik yapmaları gerekir ve bu liderliği yapabilirler.»
Birkaç gün önce arkadaşlardan biri bana bir kitap gösterdi, bazı makalelerin bir toplamıydı. Beni o makalelerden birinin okumaya ve hakkında görüş açıklamaya teşvik etti. Makalenin başlığı «Metodun içinden» adını taşıyordu. Yıllardır Avrupa’da olan seçkin dostlardan biri tarafından yazılmıştı, gıyaben kendilerine sevgim vardır, zira işittiğim ve bilgi edindiğim kadarıyla hüsnüniyet sahibi Müslüman bir adamdır. Bu makalenin bir kısmında «sözde gelenekçi liderlik» adıyla meseleyi tenkit etmişti.
Makalenin başlangıcında «hareket» ve «yapı», hareketin yapıya dönüşmesi konusu ortaya konmuş. — Hangi tarz hareketler ve akımlar mahiyet değişimine uğruyor, nizamlar ve kalıplar şeklinde ortaya çıkıyorlar, «hareket eden» bir emir ve iş, «duran» bir işe dönüşüyor. — Sosyal kuvvetlerimiz eğer böyle bir hareket için ayağa kalkıyorsa, hareketin yapıya dönüşmesi sebebiyle cezp oluyorlar, bu düşünce ve hareketin kalıp bulması sebebiyledir, o halde ilk iş kalıp veya kalıpları kırmamız gereğidir. O zaman şu mesele ortaya konmuş oluyor; İslam gençlerin dinidir, genç kalıp kırandır, o halde İslam kalıp kırma dinidir, söz şu anda söz konusu olan rehberlik meselesine çekilmiş ve «geleneksel liderlik» ile başlamış:
Makale şöyle diyor:
«Kültürel yapıların muhafızı olan geleneksel liderlikle bir iş yapılamamıştır. Çünkü geçen iki asırlık süre zarfında bütün düşünce alanlarını ondan almış ve alıyorlar.
Bu rehberlik bazen işi kabul eden direnişlerde bulunuyor ve teslim oluyor. Bu rehberliğin arasında elbette Seyyid Cemaleddin, Müderris, Humeyni, Taleganî… gibi liderler de çıkmışlardır, ama bu gelenekçi liderlik, düşmanı zor durumda bırakacağına, bunları (bu liderleri) aciz bırakmış ve bırakıyor, bunlar dosttur, bunlara yardım ulaştırması gerekir ve bunlardan yardım alması gerekir.»
Bu seçkin aziz dostun konuşmasında ilmî bir tahlil ve tespit ortaya konursa, biz kendi payımıza şayet konuşmalarımızda bir zaaf müşahede ettilerse hatırlatmalarına hazırız. Hatırlatmalarından memnun olacağız.
Aziz dostumuz ilk önce güya hareket ve aksiyonun gereği olarak işde hiç bir sabitliğin olmaması gerektiğini düşünmüştür. Kendileri şuna dikkat etmemişlerdir; eğer hareket olup, hiç bir şekilde bir sabitlik olmazsa bu karmakarışıklıktır, düzensizliktir, tekâmül değildir. Kur’an hareket ve tekâmülü öğretiyor, sırat-ı müstakimi (doğru yolu) de gösteriyor. İnsan sırat-ı müstakimde araştıran, hareket eden bir duruma sahiptir, ama sırat-ı müstakimin kendisi nasıldır?
Acaba sırat-ı müstakimin kendisi de hareket eden, sabit olmayan bir durumda mıdır? Acaba yol içinde yol var mıdır? Acaba sırat-ı müstakimin muhafızı olan araştırmacıların ve hareket halinde olanların denetleyicisi midirler ki, sırat-ı müstakimden sapmasınlar? Bu, hareketin yapıya dönüşmesinin etkeni midir? Acaba geleneksel liderliğin sırat-ı müstakim üzerinde olan hareket ve tekâmül kültürünün, kültürel muhafızı olması günah mıdır? İkbal ne kadar güzel diyor : «Hayatın özünün değişmesinin basit bir şey olmadığını unutmayalım, kendi içinde beka ve devam unsurlarına da sahiptir» Yine o diyor ki «İslam Allah’a karşı vefakarlığı değil, çünkü Allah, her hayatın nihai ruhani temelidir, Allah’a karşı vefakarlık ameli olarak onun kendi misali tabiatına ve zatına vefakarlık gibidir, gerçeklerden böyle bir tasavvur üzerine bina edilmiş bir topluluğun kendi hayatında «ebediyet» ve «değişme» konularını birbiriyle uygun bir hale sokması gerekir. Kendi sosyal hayatı için ebedi bir yönteme sahip olması gerekir. Ebedî ve daimi olan şey bu daimi değişim dünyasında bizim için sağlam temeli olan bir yer yapmaktadır.»
Azız dostumuz sabit olmayı, sakin (hareketsiz) olma ile karıştırmıştır, eğer İslam kültürüne vakıf olmuş olsaydı sabitlik olmadan değişimin olmayacağını, değişimin de sabit olan olmadan mümkün olmadığını bilirdi. Her hareketli, (en azından, yer ve aşama değişimine uğrayan her hareketli), tekâmül hareketinde belli ve müşahhas bir arz dairesinde, yani sabit bir arz dairesinde, kendi hareketini devam ettiriyor. Hareketle mevcudun geçtiği ve geride bıraktığı şey, aşama ve menzildir, arz dairesi ve geçiş yolu değildir.
İkinci olarak, eğer aziz dostumuz her şey için, hatta usul, hakikatler, ideolojiler, kültürler (her köküyle her kültür) için «tarihi bir vücuda» inanıyorsa, o halde canı gönülden savunduğu bindörtyüz yıl önceki İslam’dan ne istiyor?
Diyeceksiniz ki: İslam’ın kendisi hareket ve aksiyondur, kendi varlığını devam ettiriyor, temel ve nizam ile değil. Buna cevap şudur; İslam ne harekettir, ne hareketlidir ne kımıldanıştır, ne kımıldanandır, İslam’ın arz dairesinde ve sırat-ı müstakimde hareket halinde olan İslam toplumudur veya İslam toplumunun hareket halinde olması gerekir, İslam’ın değil.
Üçüncü olarak, şüphesiz bazen bir akımın aksiyoner ve sosyal hareket doğuran ruhunu kayb ettiği doğrudur, o hareketten geride bir dizi adâb ve merasimden başka bir şey kalmıyor. Müminlerin Emiri şöyle buyurdu; İslam Emevilerin elinde içindeki muhtevası dökülen bir kap gibi olacak, kabın kendisinden başka geride bir şey kalmayacaktır.» Tepe takla oluyor ve muhteva dökülüyor. Biz sizinle dostluk yapıp bu sosyal işareti, hareketin temele dönüşmesi olarak isimlendiriyoruz. Bir örnek vererek açıklıyorum:
Geleneksel olarak İmam Hüseyn’in yasını tutma, bugün hareketin temele dönüşmesi olmuştur. Ağlama ve ağlar hale gelme için büyük bir değere inanılmıştır. Bunun felsefesinin aslı, hislerin Hüseyn ve Hüseynîlerin lehine, Yezidlerin ve İbni Ziyadların aleyhine coşturulması olmuştur. Hüseyn belli bir zamanda, bir mektebin sahibidir, belli bir toplumsal yolun ve metodun sahibidir. Bu yol ve metot, mevcut olan diğer bir yol ve metodu reddetmektedir. Bu yol için bir damla gözyaşı dökmek, gerçekten bir nevi asker olmaktır, acımasız Yezidî şartlarda, Hüseynîlerin hizbine katılmak, şehitlere ağlamak şeklinde iştirak etmek hak ehli grubuna bir çeşit bağlılığını ilan etmektir, batıl ehline bir çeşit savaş ilan etmek ve kendini feda etmektir. Burada Hüseyn İbni Ali’ye tutulan yas bir harekettir, bir aksiyondur, sosyal bir mücadeledir.
Fakat tedricen bu düsturun, ruhu ve felsefesi unutuluyor, bu kabın kapsamı dökülüyor, mesele bir gelenek şeklini alıyor, halk birbiri etrafında toplanıyor yas tutma merasimiyle meşgul oluyor, sosyal bir taraf tutmayı ifade etmeyen, toplumsal açıdan anlam taşımayan bir hareket oluyor, sadece sevap kazanmak için bir hareket (elbette burada artık işin içinde bir sevabın olması da söz konusu olmayacaktır), sosyal mücerret bir görev olarak yerine getiriliyor. Zamanın Hüseynleri ile ilgisiz, zamanın egemen Yezidleri ve Ubeydullahları ile ilgisiz mücerret bir sosyal görev. Burası hareketin temele dönüştüğü yerdir. Yani adetin olduğu, kabın muhtevasının döküldüğü yerdir, sadece boş bir kabın kaldığı yerdir. Yezid Bin Muaviye kabrinden ayağa kalksa böyle bir merasime katılmaya hazır olur, belki de böylesi merasimlerin en büyüğünü düzenler, ona mükâfat verir, tonlarca göz yaşı döksek bile böyle merasim bir işe yaramaz.
Bu konu doğrudur, defalarca bunun hakkında konuştuk ve açıklama yaptık. Ama bizim aziz dostumuza sorumuz şudur; acaba geleneksel liderliğin muhafızlığını yaptığı «eski kültürümüz» böyle şeyler midir? Acaba Seyyid Cemaleddin, Müderris, Ayetullah Humeyni, Talegani… gibiler bu merasimin ve geleneklerin muhafızı mıdırlar?
Dördüncüsü hangi liderlik, bu geleneksel liderlik gibi bir hareket ve aksiyon yaratabilmiştir? Bu son yüzyıl zarfında batıya gitmiş geleneksel olmayan modern aydınlardan hangisi geleneksel liderliğin meydana getirdiği, hareketin onda biri kadar bir hareket meydana getirebilmiştir?
Bazı kimseler de, başka bir şekilde İslamî hareketin liderliğinin ruhaniyetten (ulemadan), sözde «aydın» sınıfa geçmesi gerektiğinin zarureti konusunda inançlarını açıklamışlardır. O da şudur; bugünkü İran toplumu dinî bir toplumdur, bugünkü İran sosyal zaman açısından onbeşinci ve onaltıncı asırdaki Avrupa gibidir, o dönemin Avrupa’sı dinî bir atmosferi teneffüs ediyordu, sadece dinî sloganlarla coşuyordu. Diğer taraftan, bu halkın dini İslam’dır, özellikle devrimci, hareket yaratan Şiî İslam mezhebidir. Üçüncü olarak (her toplumda» insanî bilgiye sahip olan ve bugünkü insanın dertlerini hisseden aydınlar grubu, kendi toplumlarını kurtarma konusunda sorumlu olan tek gruptur. Bugün İran toplumundaki aydınların, İran’ı bugünkü Avrupa’yla karıştırmamaları gerekir. Sartre ve Russel gibilerin çağdaş Avrupa için uygun gördükleri reçeteleri İran için uygun görüp önermemeleri gerekir, onların ilk önce bugünkü İran toplumunun onbeş, onaltıncı asırdaki Avrupa düzeyinde olduğunu bilmeleri gerekir. Yirminci asırdaki Avrupa düzeyinde değil. İkincisi İslam Hıristiyanlık değildir. İslam, özellikle Şii İslam; hareket, devrim, kan, özgürlük, cihat ve şahadet dinidir. İranlı aydın bugünkü Avrupa’da dinin bir fonksiyon ifa etmediği ve fonksiyonunu geçmişte ifa ettiği ithamıyla, İran’da da dinin fonksiyonun tamamlanmış olduğunu zannetmesin, ne İran Avrupa’dır, ne İslam Hıristiyanlıktır. İranlı aydının kendi halkının kurtuluşu için, bu büyük kaynaktan enerji alması gerekir. Bu, elbette bir takım şartlan gerektirir: İlk şart şudur; dinî fiilen savunanlara ve dinin temsilcilerine sahip çıkması gerekir.
Bu saygıdeğer aydınlara cevaben arz etmem gerekir ki evvela İslam kendi zatında bir hakikattir, bir maslahat değil. Bir hedeftir, araç değil. Sadece İslam’a bir hedef ve hakikat gözüyle bakanlar, sosyal bir enerji kaynağı olarak ondan faydalanabilirler, maslahat ve araç gözüyle bakan şahıslar değil. İslam bir alet ve araç değildir ki onaltıncı asrın gereklerine göre ondan faydalanılabilsin ve yirminci asrın gerekleri ile birlikte tarihe gömülsün. İslam insanlığın sıratı müstakimidir, medeni insan da yarı vahşi insan ölçüsünde ona muhtaçtır. Uygar insana da ilkel insan kadar kurtuluş ve saadet bahşetmektedir. İslam’ı bir araç ve maslahat gözüyle gören bilahare geçici bir emir ve iş gözüyle bakan, sadece özel evrensel ve sosyal şartlarda işin içine sokan ilkel insan İslam’ı doğru tanımamıştır ve ona yabancıdır. O halde, onu bir hakikat ve hedef olarak görenlere bırakmamız, onu bir araç ve maslahat olarak görenlere bırakmaktan daha iyidir. Onu mutlak görenlere bırakmak gerekir, nispi görenlere değil.
İkincisi İslam bir araç ve alet olarak becerikli olursa kesinlikle gerçek İslam ve doğru İslam’dır, basmakalıplığa uğramış İslam adıyla anılan şey değildir. Her araç ve aletten faydalanma ihtisas gerektirir de nasıl bu araçtan faydalanma ihtisas gerektirmez? Falanca profesörle bir kaç gün sabah kahvaltısı yaptığı iddiasında bulunan her aydının, gerçek İslam’ı sahte İslam’dan ayırabileceğini ve toplumun faydasına ondan istifade edeceğini mi zannettiniz?
Üçüncüsü, arz etmem gerekir ki maalesef bu muhterem aydınlar biraz geç uyanmışlardır. Zira bu hareket ve enerjinin büyük kaynağının eski temsilcileri, bu büyük kaynaktan istifade etme yöntemini çok iyi bildiklerini1 gösterdiler, binaenaleyh el koyma fırsatını kimseye vermeyeceklerdir.
Her sabah el koyma ümidiyle kalkan, her gece bunun rüyasını gören aydınların, insanlık âlemine başka bir hizmette bulunma düşüncesinde olmaları daha iyi olacaktır. Bıraksınlar İslam, İslamî enerji ve ruh kaynakları bu temsilcilerde kalsın. O atmosferde eğitim ve terbiye görmüş, o rengi ve kokuyu bulmuş şahıslarda kalsın. Halkımız da onların (ulemanın) sesi ve ahengiyle daha iyi tanışmıştır.
«İslam Binasını yenileyen Mimar Seyyid Cemaleddin» ve onun geniş, yaygın hareketinin kapsamı, ayrıca tek bir gömleğinden başka şeyi olmayan bu kişinin İslam dünyasında uyandırdığı hareket için İkbal şöyle der :
«Bütün bu güç ve nüfuz neden? Bu tek başına insanın feryadının, kalplerin derinliklerine ve en uzak yerlere kadar ulaşmasına, nüfuz etmesine hangi etken neden oldu?
Müslüman ulusların bu davet sesini, tanıdık bir ses olarak hissetmelerinden başka hiç bir şey değildi. Bu sesin, kendilerinin iftihar ve kahramanlık dolu tarihlerinin ve kültür re! ruhlarının derinliklerinden geldiğini hissettiler. Bu ses, Hira’da, Mekke’de, Medine’de, Uhud’da, Kadisiye’de, Beytül Makdis’te (Mescidi Aksa’da), Cebelitarık’ta, haçlı savaşla¬rında yankılanan sestir. Bu ses cihada, izzete, kudrete davet eden, hayat bahşeden sestir. İslam’ın kahramanlık dolu tarihinin kulaklarında çınlamaktadır.»
Evet, dostumuzun sözü bu, Seyyid Cemaleddin’in sesi kulaklarda, zihinlerde, kalplerde çınlıyordu, İslam’ın iftihar dolu tarih ve kültüründen ayağa kalkıyordu. Bu ses niçin böyle bir ruhun derinliklerinde ayağa kalktı? Zira Seyyid Cemaleddin’in kendisi de bu kültürle terbiye edilmişti. Ruhunun boyutları bu kültürün atmosferinde yapılmıştı.
Şu anda liderliğini şuurlu, cesur, savaşçı merciler uhdesine aldıkları için İran İslam hareketi iftihar ediyor. Zamanın ihtiyaçlarını teşhis ediyorlar, halkla aynı derdi paylaşıyorlar, İslam’ın yükselmesi sevdasını taşıyorlar, kendilerinde, İblis askerlerinin vasıflarından olan korku, ümitsizlik ve ye’se yer vermiyorlar.
Bugün hareketin liderliğini uhdelerine almış olan merciler ve bunlara bağlı olan merciler oldukça genişlemiştir. Taklit edenlerin sayısı ise oldukça artmıştır. Ama şimdiye kadar bu derece sevgi, nüfuz, halkın ruhu ve canıyla, bu derece kaynaşmış olma durumu yoktu veya önceleri daha zayıftı.
Bu büyük liderlerin liderliğini değerli ve saygın görüyoruz, takdir ediyoruz, hayırla zikredilmelerini tarihe bırakıyoruz. Güçlüklerle mücadelede daha başarılı olmalarını, keskin görüşe sahip olmalarını yüce Allah’tan temenni ediyoruz. Hak kelimesinin yüceltilmesi için faydalı ve etkin adımlar atan Kum’un büyük mercileri; Ayetullah Uzma Şeriat Medari, Ayetullah Uzma Gulpayeganî, Ayetullah Uzma Mer’aşi Necefî, İslam’ın ve Müslümanların iftihar özü olan bu şahsiyetlerin, memleket tarihinde isimleri her zaman iyilikle hatırlanacaktır.
Ama yüzlerce gönül kafilesinin yoldaş olduğu şahsiyet, adı, hatırı, sözleri, sıcak ve coşan ruhu, çelikten azmi, iradesi, yönü, cesareti, imanı, açık ve net görüşü, herkesin dilinde olan, gönülden sevilen şahsiyet, kahramanlar kahramanı İran milletinin aziz göz nuru, büyük üstad Ayetullah Uzma Humeyni (Allah ömrünü uzatsın), Allah’ın asrımıza, zamanımıza inayet ettiği bir hasenedir. Oniki yıl bu büyük üstadın feyzinden ruhsal ve manevi yönünden faydalandıktan sonra, bu fazilet ve cömertlik kaynağından istifade ettikten sonra kalem, bu çoğu şeyin az bir kısmını ifade etmeme yetersiz kalıyor.
«Bu nefs canımın, eteğine ışık saçmıştır
Yusuf’un gömleğinin kokusunu almıştır
Yıllarca «hakikatin sohbeti» için büzülüp,
O sevinçlerden bir remzi ifşa etmek;
Ta ki yer ve gök şen ola Akıl, ruh, göz yüzlerce ola
Dedim ki ey sevgiliden uzak düşmüş olan
Doktordan uzak hasta gibisin.
Bir damarım uyanık değil, ben ne diyeyim?
Ona dost olmayan, dostun izahı
Bu hicranın ve ciğer kanın izahıdır
Bu zamanı bir diğer zamana kadar bırak
Fitne, kan dökücülük, karışıklık arama
Bundan fazla Şems-i Tebrizî’den söz etme

O halde:
Bu İslamî harekete katılmış olan ruhani şahsiyetler ve diğer insanların, her birinin büyük bir katkısının olduğu apaçıktır. Bazı şahıslar ve gruplar, hareketin başlamasından önceki yıllar verimli İslamî, fikrî ve amelî faaliyetlerde bulunmuşlardır, bu çalışmalar bugünkü neslin büyük İslamî katılımında etkin ve kesin bir rol ifa etmiştir. Diğer bazıları fedakârlıklara, zindanlara, sürgünlere katlanmakla bu harekete kesinlik ve değer bahşetmişlerdir. Bazıları ise hareketi zirveye tırmandırma ve genişletme konusunda muhtemelen ona kendine özgü bir yön vermede etkin bir faktör sayılıyorlar. Bazıları yolun ortasında kalmış, yere düşmüş veya geri dönmüşlerdir, bazıları gidiş yollarını değiştirmişler, diğer ideolojilerin cazibesine kapılmışlar, kendi saflarına darbe vurmuşlardır. Bu hareket hakkında, itham ve taassuplardan uzak, ilmî araştırmaya dayanan bir, tarih yazılacak olsa bunun büyük bir kitap hacminde olacağı kesindir. Şimdi bu kısa konuda, o mevzulara girmeyeceğiz. Bu İslamî hareketin kutsal hedeflerinin devamı uğrunda doğruluk ve iyi niyetle gayret göstermiş olanlara yüce Allah’tan hayır, sevap, başarı ve rahmet temenni ediyoruz.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv