İSLAMİ HAREKETİ BEKLEYEN FELÂKETLER – ŞEHİT MUTAHHARİ
Bu yazı kez okundu.
6 Aralık 2013 12:44 tarihinde eklendi

HAREKETİ BEKLEYEN FELÂKETLER
Hareketlerin de diğer bütün işaretler gibi sapma ve fesada mahkûm olması mümkündür. Bunu önlemek hareketin liderinin görevidir. Eğer afet, nüfuz ettiyse emrinde olan ve olması gereken araçlarla afetle mücadele etmesi gerekir. Bir hareketin lideri belaya dikkat etmemişse, belayla mücadelede gevşeklik göstermişse, o hareket kesinlikle kısırlaşır ve kendine zıt bir harekete dönüşür, aksi yönde etkiler gösterir. Gözümüze çarpmış olan tehlikeleri (hepsi hakkında derin bir incelemede bulunduk iddiasında bulunmadan) hatırlatalım:
1- Yabancı düşüncelerin nüfuzu (sızması): Yabancı düşünceler iki yoldan sızıp, nüfuz ediyorlar : Biri düşmanlar yoluyla; Sosyal bir hareket zirveye ulaşıp, cazibe kazandığı, diğer ideolojileri ışınlarının etkisi altına aldığı zaman, diğer ideolojileri takip edenler o harekete sızmak, onda bir gedik açmak, onu içten çürütmek için, o harekete yabancı düşünceleri hareketin ve mektebin içine sokarlar. O hareketin özelliğini, bu şekilde yok ederler veya azaltırlar.
Bunun örneğini İslam’ın ilk asırlarında görüyoruz. İs-lamın yayılmasından ve dünyanın büyük bir kısmını zapt etmesinden sonra, İslam’a muhalif olanlar, İslam’la mücadeleye tahrif yoluyla başladılar. Düşüncelerini hileli yollarla İslam’a sokmaya başladılar. İsrailiyat, Mecusiyat, Manûiyat çeşitli yollarla hadise, tefsire, Müslümanların fikirlerine ve düşüncelerine sızıp nüfuz etmeye başladı. İslam’ın başına gelenler bundan sonra geldi. Memnuniyetle söylemek gerekir ki İslam âlimleri bu noktayı anladılar, bu afet ve tehlikeyle mücadelede büyük ölçüde muvaffak oldular. Bu mücadele şimdi de devam ediyor.
Diğer yol ise, dostlar ve takipçiler yoluyla nüfuz etmesidir. Bazen ideolojinin kendi mensupları ideolojiyi doğru tanımamaları nedeniyle bir dizi yabancı düşüncelerin cazibesine kapılırlar, bilinçli veya bilinçsiz o nazariyelere kendi ideolojilerinin rengini verip, onları sunarlar.
Bunun örnekleri de İslam’ın ilk asırlarında görülmektedir. Örneğin Yunan felsefesinin, İran âdâb ve geleneklerinin, Hint tasavvufunun çarpılmışları, bu düşünce ve nazariyeleri ihanet maksadıyla değil, hizmet amacıyla İslamî düşüncelere soktular, sevinerek belirtelim ki, keskin görüşlü İslam uleması bu noktayı da gördü. Bu konularda da düşüncenin araştırılması, iyi ve kötü yönlerinin ortaya konmasıyla ilgili bir akım görüyoruz, bu çalışma düşüncelerdeki değişmelerin seyrini göstermiş, yabancı düşüncelerin silinmesi konusunda yol göstermiştir.
Bugün İran İslam hareketi zirveye ulaşmıştır, «İzm»leri ve ideolojileri ışınlarının etkisi altına almıştır, şimdi adı geçen bu akımların her ikisini de müşahede ediyoruz. Bir grubun gerçekten diğer ideolojilere, özellikle materyalist ideolojilere bağlı olduğunu görüyoruz, bunlar İranlı gençleri, materyalist slogan ve işaretlerle daha az avlayabileceklerini biliyorlar, yabancı düşünceleri İslamî işaretlerle sunuyorlar. Materyalist bir muhtevayla bir gencin beynine aşılanan İslam’ın, sadece İslam’ın kabuğunu taşıyacağı apaçıktır, bu düşünce o genci süratle İslam’dan uzaklaştırmaktadır. Yine şunu da görüyoruz; Bazı Müslüman, ama İslam’ın öğretisine vakıf olmayan, İslamî bilmeyen, başka ideolojilere aşık olmuş şahısların, İslam adıyla ahlâk yazdıklarını, bunun propagandasını yaptıklarını görüyoruz, fakat yabancı ahlâk, yabancı tarih felsefesi yazıyorlar aynı şekilde, din ve nübüvvet felsefesi yazıyorlar aynı şekilde, iktisat yazıyorlar aynı şekilde, dünya görüşü yazıyorlar, aynı şekilde, Kur’an tefsiri yazıyorlar aynı şekilde…
Ben, ilahî sorumlulukla yükümlü bir fert olarak büyük saygı duyduğum İslam hareketi liderlerinin hepsini uyarıyorum, kendimle yüce Allah arasında delili tamamlıyorum, İslam’a yabancı düşüncelerin İslam düşüncesi adıyla ve İslamî işaretlerle yayınlanması, bunların harekete nüfuzu, ister kötü niyetle olsun, ister olmasın bir tehlikedir ve İslam’ın temelini tehdit ediyor.
Günün lisanıyla çeşitli İslamî konularda yeterli kitap arz etmediğimiz için sorumluyuz. Eğer biz yeterli miktarda berrak ve temiz su sunmuş olsaydık insanlar bulaşık suların ardından gitmezlerdi. «Eğer bu arklar boş olmasaydı Hoca, bu sokaklarda neden susuz koşup dururdu.»
Mücadelenin yolu, bu ideoloji ve mektebi bütün konularda günün lisanıyla doğru sunmaktır. Böyle şuur ve heyecana erişmiş, sosyal faaliyetlerde bulunan ilim havzalarımızın bugün büyük bilimsel ve düşünsel sorumluluklarından haberdar olmaları gerekir. Bilimsel ve düşünsel çabalarını on misli artırmaları gerekir. Sadece fıkıh ve resmi usul ile uğraşmanın çağdaş neslin problemlerine cevap veremeyeceğini bilmeleri gerekir.
2- Aşırı bir yenileşmeye yöneliş. (Aşırı bir rönesansa yöneliş). Her işte ifrat ve tefritten sakınmak, itidale yönelmek, o kadar basit ve kolay bir şey değildir. İtidal yolu daima ince bir yoldur, küçük bir dikkatsizlik ondan sapmaya sebep olur. Dinî eserlerde «sırat» kıldan daha incedir denilmesi bu nükteye işaret etmektedir, her işte itidale riayet etmek zordur.
İnsanlık toplumunda yeni problemlerin doğduğu, yeni problemlerin de yeni çözüm yolları gerektirdiği apaçıktır. «El havadisul vakıa», yeni zuhur eden işaretlerden başka bir şey değildir, İslamî bilgilere sahip olanlar bunları halletmekle yükümlüdür. Her dönemde müçtehidin olması zaruretinin sırrı, taklidin zarureti ve sağ olan bir müçtehide müracaatın sırrı budur. Ancak bazı meselelerde ölü veya sağ müçtehitlerden birini taklit etme arasında bir fark yoktur. Eğer müçtehit günün problemlerine ve zorluklarına dikkat etmezse, onlara ilgi duymazsa, onu da ölüler safında saymak gerekir. İfrat ve tefrit burada belli oluyor.
Bazıları o kadar avamzede ki ölçüleri sadece halkın zevkidir. Halk ise geçmişe yönelir, şimdi ve gelecekle bir işi yoktur. Günün sorunlarına dikkat eden, gelecek hakkında düşünen bazılarıysa maalesef cömertçe İslam’ı harcıyorlar, günün zevkini de ölçü ve mihenk taşı alıyorlar ve «hür içtihat» adıyla açıklama getiriyorlar, İslam’ı zamanın hak ve batılına mihenk taşı ve ölçü yapacaklarına, zamana egemen zevk ve ruhu İslam’a ölçü yapıyorlar. Örneğin «Mehirin olmaması gerekir, çünkü zaman beğenmiyor» diyorlar. «Teaddüd-ü zevcât (birden dörde kadar kadınla evlenebilme – Ç) kadının kölelik ahdinin bir anısıdır, örtünme aynı şekilde, kirayı mudarebe (sermaye, emek ortaklığı) muzare’e (ziraat antlaşması) feodalizm döneminin hatırasıdır, falan hüküm filan ahdin hatırasıdır. İslam akıl ve içtihat dinidir. İçtihat böyle veya öyle hükmediyor» diyorlar.
Dikkat etmemiz gerekir, hatta Abduh ve İkbal gibi ehl-i sünnetin ileri ve bilgin aydınlarının yeni problemlerin çözümünde gösterdikleri mihenk taşlan bile, örneğin ibadetler ve muamelat arasında temayüze inanmaları, icma içtihat, şûra ve diğer sorunlar için yaptıkları özel yorumlar, yine onların sunmuş olduğu İslamî dünya görüşünün, ileri İslamî Şia kültürüyle beslenmiş olan bizler tarafından kabulü mümkün değildir, bizim için model olamaz. Şia fıkhı, Şia hadisi, Şia kelamı, Şia felsefesi, Şia tefsiri, Şia’nın sosyal felsefesi, Sünni dünyasındakilerden daha çok gelişmiştir ve problemleri daha çok cevaplandırıyor.
Her ne kadar Sünni dünyası (coğrafi ve diğer sebeplerle yeni medeniyet ve bu medeniyetin meydana getirdiği sorunlarla şii dünyasından önce tanımış, çözüm yollarını aramaya başlamış, şia kendi nazariyelerini daha geç arz etmişse de, bu son seneler zarfında şia dünyasında arz edilmiş olan şeylerle Sünni dünyasında arz edilmiş olan şeylerin mukayese edilmesi şu sonuca ulaştırıyor; ehli beyti takip eden Şii nazariyeleri daha köklü ve daha mantıklıdır. Bizim, Abduh, İkbal, Ferid Vecdi, Seyyid Kutub, Muhammed Kutub, Muhammed Gazali ve benzerlerini örnek (model) almaya ihtiyacımız yok.
Her halükarda hem Şia hem de Ehl-i sünnette olmuş ve hâlâ olan aşırı yenileşmeye yöneliş, hakikatte şundan ibarettir; İslam’da yok zannettikleri meseleleri İslam’a ilave etmek ve İslam’da olan da çağa uymuyor diye çağın rengine boyamaktır. İşte bu hareket için en büyük afettir. Önderin görevi bunları önlemektir.
3- Yarıda bırakmak. Son yüzyıldaki İslamî hareketler tarihi maalesef, ruhaniyetin rehberliğinde bir noksanlığı gösteriyor. Bu noksanlık, ruhaniyetin düşmana karşı zafer aşamasına kadar liderliği devam ettirmesi, ondan sonra bırakıp işine dönmüş olmasıdır. Ruhaniyetin zahmetlerinin neticesini başkaları (muhtemelen düşmanları) almışlardır. Tıpkı gasp edilmiş toprağını, şiddet ve güçle elinden alın¬mış olan hakkını, kuvvetini, malını, canını harcayarak düşmanın elinden alan, fakat aldıktan sonra ona bir tohum bile ekmeden evine gidip oturan kimsenin durumu gibi. Ardından başkalarının gidip ondan faydalanmaları gibi
Irak devrimi, Şia ruhaniyetinin yardımıyla neticeye ulaştı, ama ruhaniyet onun neticesini değerlendirmedi, devam ettirmedi, bu devrimin bugün nasıl bir sonuca dönüştüğünü maalesef görüyoruz. İran meşrutiyetini, ruhaniyet sonuca ulaştırdı, fakat onu devam ettirmedi işe sahip çıkmadı, bu nedenle kısa bir süre sonra acımasız bir diktatörlük iş başına geldi. Meşrutiyetten geride kalan, sadece bir isim oldu. Belki de halkta zamanla, «istibdat rejimi meşrutiyet rejiminden daha güzeldi, meşrutiyet günahtır» fikri meydana geldi. Hatta Tömbeki hareketinde bile şu üzüntü açıklanıyor; imtiyazların iptal edilmesiyle ruhaniyet işinin tamamlandığını sandı, hâlbuki ondan sonra halkın gerçekten İslamî bir düzene hazır oluşunu değerlendirip, böyle bir düzen kurabilirdi.
İran İslam hareketi şu anda ret ve inkâr aşamasındadır, İran halkı birleşip baskı ve sömürüye karşı kıyam etmiştir. İnkâr ve ret aşamasının ardından yapım ve ispat aşaması gelir. «La ilahe» aşamasından sonra «illallah» aşamasının gelmesi gerekir. Her harekette, yapım ve ispat aşaması, ret ve inkâr aşamasından daha zordur. Zeki ve uyanık halkta şimdi şu merak ve endişe ortaya çıkmıştır; acaba ruhaniyet (ulema) tekrar işini yarıda mı bırakacak?
4- Fırsatçıların sızması: Fırsatçıların bir harekete sızması o hareket için büyük bir tehlike ve beladır. Gerçek liderlerin büyük görevlerinden biri de böyle şahısların sızmalarına set çekmektir.
Zor olan birinci aşamayı geride bırakan her hareketin ağırlığı mü’min, ihlâslı ve fedakâr insanların omzundadır, Fakat semeresini vermeye başladığı zaman veya en azından meyve verme işaretleri görülüp ağacın çiçekleri belli olmaya başladığı zaman, fırsatçı şahıslar türemeye başlar. Zorluklar günden güne azalmaya başlar, vaat edilen meyvelerin derilmesi daha da yaklaşır, fırsatçılar daha sağlam ve daha bilinçli bir şekilde hareketin bayrağını göğüslerinde taşımaya başlarlar, bu duruma hareketin ilk mü’min devrimcilerini ve fedakârlarını tedricen sahneden atana kadar devam ederler. Bu gidiş öylesine genellik kazanmıştır ki şöyle diyorlar: «Devrim kendi evlatlarını yer», güya devrimin özelliği şudur: neticeye ulaştıktan sonra kendi evlatlarını tek tek yok eder. Hâlbuki devrim, evlatlarını yiyen bir hareket değildir, bu faciaya sebep olan şey; fırsatçıların sızmalarına nüfuz etmelerine karşı gaflet gösterilmesidir.
Uzağa gitmeyelim, İran meşrutiyet devrimini kimler neticeye ulaştırdı? Devrimin neticeye ulaşmasından sonra, makam ve mevkileri hangi çehreler işgal etti? Nihai sonucu ne oldu?
Özgürlük kahramanları, ulusal liderler hep bir köşeye dağıldılar ve unutulmaya mahkûm oldular, sonunda açlık ve sefalet içinde öldüler. Ama düne kadar istibdat bayrağı altında devrimcilere karşı savaşan ve devrimcilerin boynuna idam ipi atan sair devletliler sadrazamlık makamına ulaştılar. Nihai sonuç, meşrutiyet şeklindeki bir istibdat oldu.
Yüce İslam tarihinde de fırsatçılık uğursuz etkisini gösterdi. Osman döneminde fırsatçılar, İslam’a ve İslam’ın hedeflerine inanmış fertlerin yerini aldılar «Tarid»ler vezir oldu, Ka’bul Ahbarlar, müşavir oldu. Ama Ebu Zer’ler, Ammar’lar sürgüne gönderildiler veya ayakaltı oldular.
Kur’an’ı Kerim niçin Mekke’nin fethinden önceki infak ve cihad ile Mekke’nin fethinden sonraki infak ve cihad, Mekke’nin fethinden önce infak eden mücahit mü’minle Mekke’nin fethinden sonraki infak eden mücahit mü’min arasındaki farkı gösteriyor? «Göklerin ve yerin mirasçısı» Allah olduğu halde Allah yolunda siz niçin sarf etmiyorsunuz? İçinizden Mekke’nin fethinden önce sarf eden ve savaşan kimseler, daha sonra sarf edip savaşan kimselerle bir değildirler, berikiler daha üstün derecededirler. Allah hepsine cenneti vaat etmiştir. Allah işlediklerinizden haberdardır.» (Hadid; 10)
İşin sırrı açıktır, Mekke’nin fethinden önceki şey zorluk ve meşakkate tahammül idi, imanlar daha halisti, infaklar ve cihatlar şaibeden daha uzaktı, fırsatçılık ruhundan daha uzaktı. Aksine Mekke’nin fethinden sonraki infak ve cihat onun kadar şaibeden uzak değildi.
Kur’an önceki mücahitler hakkında şöyle buyuruyor : «Sizin yirmi kişiniz kâfirlerin ikiyüz kişisine karşıdır (eşittir).» Fakat İslam ruhunu tam anlamıyla kavramamış, İslam devriminin hedeflerine tam olarak inanmamış unsurlar işin içine girince (bunların o sırada İslam’ı zaman zaman bir fırsat saydıkları görülüyordu), sizin yüz kişiniz onların ikiyüz kişisi ile karşılaşır, diyor.
Hareketi ıslahçı başlatır, fırsatçı değil. Yine hareketi, hareketin hedeflerine inanan ıslahçı devam ettirir, çıkarlarının peşinde olan fırsatçı değil.
Fırsatçıların aldatıcı görünüşlerine rağmen her halükârda onlarla mücadele edilmesi, bir hareketin asıl gidiş yolunda devam edebilmesinin temel şartlarından biridir.
5- Gelecekle ilgili planların müphemliği: Eskimiş, güçsüz bir yapıda rahatsızlık olduğunu gördüğümüzü ve bu binayı yıkmak istediğimizi düşünelim. Onun yerine, yeni ve önceki noksanların olmadığı ve huzurumuzu tam olarak temin edecek güzel bir bina yapmak istiyoruz. Burada iki duyguya sahibiz; biri bir an önce şerrinden kurtulmak istediğimiz eski yapı, diğeriyse yapmak istediğimiz bina hakkındaki olumlu duygudur. Bu yeni binada mümkün olduğu kadar erken ve ideal bir aile yaşantısı meydana getirmek istiyoruz. Olumsuz duygu açısından yıkılacak binayla ilgili görevimiz açıktır, bunun yıkılması için geniş bir izahatın yapılmasına ihtiyacımız yoktur, zira pratikte rahatsızlıklara dokunup, onları müşahede ediyoruz. Fakat olumlu duygu açısından önümüze belli bir plan ve proje koyup gelecekteki apartman budur diye ayrıca bir maket hazırlayıp önümüze korlarsa, bu meziyetlerde, güzelliklerde ve toplamında bir noksanlık görmezsek kesinlikle teslim olur. Kabul ederiz. Fakat eğer bir plan ve proje gösterilmez ancak kısaca; güvenilir uzmanlarca bina yıkıldıktan sonra onun yerine çok muazzam bir bina yapacağız denilirse şevkimizin artacağı ama aynı zamanda kalbimizde bir çeşit titremenin de olacağı apaçıktır.
İki grup mühendisin yeni bina için tekliflerini verdiklerini düşünelim. Bir grup mühendis kapının, mutfağın, misafir salonunun, banyonun, lavabonun şeklini ölçülerini ve nerede olduğunu gösteren belli bir planı şimdi verir, ama şahsiyetlerine güvendiğimiz diğer grup plan ve projelerini hiçbir zaman göstermiyor, sadece en iyi binaları biz yapacağız diye vaat ediyorlarsa bu grubun planının açık olmayışı bu noktada bizi diğer grubun tarafına çekebilir.
Ruhaniyet toplumun güvendiği sosyal mühendis gibidir, özel nedenlerle geleceğin planında yetersiz davranmış veya en azından imza aşamasına ulaşmış bir plan göstermemiştir. Fakat buna karşı, planları ve projeleri belirgin gruplar vardır, onların ideal toplumlarının hükümet, kanun, özgürlük, mülkiyet, ahlâk… açısından nasıl bir toplum olduğu bellidir. Deneyimler, gelecekle ilgili planın açık olmayışının insanî zayiat oluşturduğunu göstermiştir.
Hareketin kesinlikle açık, müphemliklerden uzak, kabulü mümkün ve liderler tarafından gösterilen planlara sahip olması gerekir ki, zayiatlar önlenebilsin. Kültürel materyaller açısından oldukça zengin olduğumuz için sevinçliyiz, Allah’a şükrediyoruz, bu açıdan başka hiç bir kaynağa ihtiyacımız yok. Yapmamız gereken tek şey hüküm çıkarmak, tasfiye etmek ve bu kültürel materyalleri istifade edilebilir şekle sokmak için gerekli kalbî uyanıklığı göstermek, iş yapmak, vakit ayırmaktır.
İlim havzalarımızda bu uyanış başlamış olduğu için sevinçliyiz. Gün geçtikçe bunun artmasını, bir an önce arzu ettiğimiz dereceye ulaşmasını ümit ediyorum. Allah’ım ümidimizi gerçekleştir, amellerimizi kabul et.
6- İlahî bir hareketi tehdit eden altıncı felâket ise, düşüncelerin bir nevi yön değiştirmesidir. Niyetlerin gidiş yolunun bir nevi sapmaya uğramasıdır. İlahî hareketin, Allah için başlaması ve Allah için devam etmesi gerekir. Ona ilâhî olmayan hiç bir hatıra ve düşüncenin sızmaması gerekir ki ilâhî inayet ve yardım, hareketi kapsasın. Eğer böyle olmazsa, «ilâhî gayret rüzgârı» yüzlerce dikenle onu perişan bir leş görünümüne çevirir. İlâhî hareketi başlatan kimsenin Allah dışında hiç bir şeyi düşünmemesi gerekir, Allah’ın kutsal zatına tevekkül etmesi gerekir. Daima zihninde Allah’ı hatırlaması ve ona dönüş haline hazır olması gerekir. Kur’an Şuayb peygamberin dilinden şöyle diyor: «… Gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım ancak Allah’tandır. O’na güvendim O’na yönetiyorum, dedi.» (Hûd; 88). İslam mücahitlerinden bir grup bir savaştan sonra Medine’ye döndükleri zaman Allah’ın Resulü onlara hitaben şöyle buyurdu : «Küçük cihadı yerine getirip, büyük cihadı henüz kalmış olan gruba (kavme) selam olsun», Ya Resulallah en büyük cihat nedir? dediler. «Nefisle cihaddır» buyurdu.
Ret ve inkâr aşamasında, dış düşmanla olan muhasaralarda, güçlüklerde, düşünce ve niyeti temiz tutmak daha kolaydır. Hareket sonuca ulaştığı, sıra yapım, ispat ve ganimetlerin taksimine geldiği zaman İhlâsın korunması daha zordur.
Kur’an’ı Kerim’in son surelerinden biri olan Maide suresi, peygamberin ömrünün son iki-üç ayında nazil olan bir suredir, bu dönem müşriklerin dize geldiği ve İslam’ın onlar tarafından tehdit edilmediği bir zamandır, bu sırada Gadir-i Gum ile Ali’nin (A.R.) imameti ve hilafeti Allah’ın emriyle ilan edilmiştir. Bu sırada bütün Müslümanların bir tehlikeye karşı Allah tarafından ikaz edildiğini görüyoruz. O da şudur; şimdiye kadar düşmanın kökünüzü kazımasından korkuyordunuz, şimdi o tehlike ortadan kalkmıştır, bundan sonra kâfirlerden ve dış düşmanlardan korkmayınız, Allah’tan korkunuz: «… Bugün, inkâr edenler sizi dininizden etmekten umutlarını kesmişlerdir., onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün size dininizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslamiyet’i beğendim…» (Maide; 3).
Yani İslam toplumu, bundan sonra içten tehdit ediliyor, ihlâs dolu Allah yolundan sapıp, Allah’ı unutma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Allah’ın, ahlâkî yönden içten değişen bir toplumun alın yazısını değiştirmesi değişmez bir ilahî sünnettir. «… Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir milletin fenalığını dileyince artık onun önüne geçilmez…» (R’ad; 11)

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv