Seyyid Hasan Nasrullah Soruyor: Biz Mezhep Ayrımı Yaptık Mı?
Bu yazı kez okundu.
13 Aralık 2013 20:45 tarihinde eklendi

SEYYİD HASAN NASRULLAH’IN KONUŞMASININ TAM METNİ:

Seyyin Hasan Nasrallah 

Euzu billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Hamd âlemlerin rabbi Allah’a, salât ve selam efendimiz, peygamberimiz, günahlarımızın şefaatçisi, kalplerimizin sevgilisi Muhammed Ebu’l Kasım’a, onun temiz ve iyi ailesine, seçilmiş ashabına ve bütün peygamberlere olsun.Âlimler, milletvekilleri ve kardeşler! Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu.

Bugün burada toplanmamız Arap halklarının, onların devrimlerinin, ayaklanışlarının ve fedakârlıklarının özellikle de Tunus, Mısır, Bahreyn, Libya ve Yemen’dekilerin yanında olduğumuzu ve dayanışmamızı ifade etmek içindir.

Bu dayanışmanın birinci derecede değeri manevi, siyasi ve ahlaki değerdir. Birinci derecede etkisi manevi etkidir, çünkü bugün olanlar, devrimin, çatışma ve direnişin geleceğini belirleyecek olan halkların sabit kalışı ve direnişidir. Bu birinci derecede iman ve yüksek maneviyatla bağlantılıdır.

Siz de ben de Temmuz savaşını çok iyi hatırlıyoruz. O vakit biliyorsunuz dünyanın herhangi bir yerinde söylenen bir söz, bir kutlama, gösteri, eylem, toplanma, konuşma ya da açıklamanın direnen ve savaşanların üzerinde çok iyi etkileri olmuştu. Aynı durum böyle bir günde ayaklanan halklar için de geçerlidir.

Bugün burada onlara “Biz sizin yanınızdayız, sizi destekliyoruz, elinizden tutuyoruz, sevincinizle seviniyor, üzüntünüze üzülüyoruz, zafer kazanmanız için dua ediyoruz. Sizin ve bizim yararımıza olacak, imkânlarımız ve kapasitemiz ölçüsünde size yardım elini uzatmak için hazırız” diyoruz.

Sayın kardeşler bana verilen sürede pekçok başlıktan ve bu halklar arasında ortak olan başlıklardan bahsedeceğim. Her devlet hakkında çok kısa olmak kaydıyla birşeyler söyleyeceğim, mezhepçilik sorunu sonucu Bahreyn’de olanlara, sorumluluklara ve istenen girişimlere değineceğim, sonra da muhakkak değinmem gereken Libya’daki son gelişmelerden bahsedeceğim.

İlk olarak, bu devrimlerin halkların öz iradesi olduğunun vurgulanması gerekiyor. Yani bu devrimleri Amerika’nın ürettiği, onun yönettiği ve başlattığı yönündeki suçlamalar, -özellikle bu beş rejimden bahsederken- bu halklar için zalimce bir suçlama ve doğru olmayan sözlerdir. Biz Amerika’nın müttefiği olan, ona bağımlı, onunla kaynaşmış, Amerikan projesine hizmet etmiş ve etmekte olan, Amerika’nın Ortadoğu’daki siyaseti yani İsrail için bir tehdit oluşturmayan beş rejimden bahsediyoruz. Amerika’nın gelip ona bağımlı, onun müttefiki, ona itaatkar, entegre olmuş, sözünden çıkmayan rejimleri eleştirmesi ve onlara karşı halk ayaklanmalarını başlatması akıl karı mıdır?

Bu mantıksız bir durum, özellikle de Amerika, kamuoyu yoklamaları, araştırmalar, açık ve gizli bilgiler aracılığıyla bu halkların bilinci ve basiretinin çok netleştiğini ve bu halkların Amerikan idaresi, siyaseti ve İsrail’in varlığına karşı olan tavrının en yüksek yükümlülük, sabitlik ve bilinç derecesinde olduğunu biliyor. Amerikan idaresi bilinçli, basiretli ve net bir şekilde gören, kararlı halkların, sonucunun ne olacağını bilemeyeceği ve bu halkların hükümet ve rejim düzeyinde getireceği alternatifleri kestiremeyeceği ayaklanmalara nasıl öncülük edebilir? O halde bu hiçbir tutar dalı olmayan zalim bir suçlamadır.

Evet, direnen, Amerikan yönetiminin iradesi ve Amerikan projesi dışında hareket eden, İsrail’in karşısında yer alan, ona meydan okuyan bir rejimden bahsetseydik ve bu rejime karşı gösteri hareketleri olsaydı, bu soruyu sorma hakkımız olurdu. Rejimi düşürmek için çalışıldığı ve provakasyonda bulunulduğu sözü o vakit tartışmaya değer olurdu. Ama Amerika’ya bağımlı rejimlerin olduğu bir yerde bazıları çıkmış Amerikan devrimlerinden bahsediyor. Bu mantıksızdır. Ayrıca Bahreyn’de halkı galeyana getirenin el-Kaide ve İran olduğu sözleri de saçmalıktır.

İkinci olarak: Başlıkları özetleyecek ve sözü kısa tutacağım. Bu, insanlardan birinci derecede de gençlerden, erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan ve yaşlılardan doğan gerçek bir halk devrimidir. Bu devrime elitler, siyasi güçler de katıldı. Bu devrim iman, bilinç, öfke, hamaset, bundan da önemlisi fedakârlığa çok yüksek derecede hazır olmakla patlak verdi. Bu, bu halklarla karşı karşıya olan rejimlerin görmezden gelmesinin doğru olmadığı bir durumdur.

Kendi gözlerimizle televizyonlarda gençlerin göğüslerini açıp üzerimize ateş açın dediklerini ve üzerlerine ateş açıldığını gördük. Bunu Tunus’ta, Mısır’da, Yemen’de, Bahreyn’de ve Libya’da gördük. Durum bu kadarla da sınırlı kalmıyor başka gençler gelip göğüslerini kurşunlara ve tüfeklere karşı siper ediyor.

Bu ne anlama geliyor? Bu çok büyük ve yüce bir işaret. Bu, öldürme, korkutma ve katliamların insanları meydanlardan çıkartmada başarısız olduğu anlamına geliyor. Burada ilahi, tarihi, tarih ve topluma hükmeden doğal bir sünnet var ki o da; bu düzeyde katılıma, kararlılığa, imana, bilince, fedakârlığa hazır olmaya, kana, şehitlere, yaralara, evlerin yıkılmasına sabretmeye hazır bir halkı ne Amerika, ne İsrail ne de dünyadaki başka diktatör rejimlerin yenemeyeceğidir.

Bu ilahi bir sünnet, doğal ve ilahi bir kanundur. Bu nedenle fedakârlıklar çok oluyor. Ama kararlılık, direnme ve ısrarla yolun sonunda zafer kazanılıyor. Devrimler, halk intifadaları ve geçmiş ve günümüzdeki direniş hareketlerinin tarihi bunu doğruluyor. Devrim yapan bu halklarda bulduğumuz temel unsur budur.

Bu nedenle 2000′de özgürlüğüne kavuşan, 2006′da zafer kazanan direnen Lübnan’dan, bu halklara önlerindeki tek seçeneğin ve onlardan istenenin, direnmek, yıkılmamak, sabretmek, sabreder ve cihat meydanlarında kalırlarsa Allah’ın yardımı ve zaferinin geleceğine inanmak olduğunu söylüyoruz.

Üçüncü olarak bu rejimlerin tepkisi… Bu rejimlerin, istekleri haklı ve kendi özünden kaynaklanan haklı hak devrimleri karşısındaki tepkileri nelerdir?

Bu rejimler dürüst bir diyaloga girmek, manevralar ve fitne olmadan ciddi ve gerçek reformlar yapmak, bu devrimin temsilcileriyle gerçek bir diyaloga oturmak yerine baskıya, öldürmeye, zulme, suçlamaya, aşağılama ve hor görmeye yöneldi. Bütün meydanlarda bu şerefli insanlara kötü sözler söylendi, onlara fareler, sıçanlar ve mezhepçiler denildi, bir yerde el-Kaide’yle başka bir yerde Amerika’nın piyonu olmakla suçlandılar.

Bütün bu ülkelerde işi içinden çıkılmaz kılan, diyalog imkânını ortadan kaldıran budur. Bu durum, halkların isteklerinin ve beklentilerinin çıtasının yükselmesine neden oldu. Fedakârlıklar büyüyünce, şehitlerin ve yaralıların sayısı artınca işler zorlaştı, bu halkların ve liderlerinin belirli çıtaların kabulünün zorlaşmasına sebep oldu. Ama her halukarda Mısır ve Tunus’ta büyük bir zafer kazanıldı. Libya rejimi Libya’yı çetin bir iç savaşa sürükledi, Yemen ve Bahreyn rejimleri halklarını sivil savaşın eşiğine getirdi. Yemen ve Bahreyn halklarının barışçı harekette ısrarları olmasaydı, bu rejimlerin faaliyetleri nedeniyle kanlı bir sivil savaşla karşı karşıya olurduk.

Dördüncü olarak: Üzerinde durulması gereken bir diğer mevzu, Arap dünyasında birkaç aydır devam eden bu olaylarda Amerika ve Batı’nın açıktan ve fitneci performansıdır. Şuan Amerikalılar tarafından bu devrim ve hareketlerle ilgili olarak takip edilen politikaları şu şekilde anlayabiliriz:

1-Onlara tabi olan rejimler bazı şekli reformlara gidilerek korunabilirse korur.

2-Rejime, halkıyla olan savaşı sonlandırması için fırsat verilebilirse –kısa bir zaman dilimi ve tehlikeli sonuçlar olmaksızın- rejim savaşır.

3- Savaş masraflı olacak ve Amerikalıların çıkarlarında büyük kayıplar oluşacaksa Amerikan yönetimi gelir liderleri bir kenara koyar, onlardan gitmelerini ister, halkları kandırma ya da razı etme ve devrimin hedefleri gerçekleşmeden evlerine dönmeleri ümidiyle mümkün olduğu kadar kayıbı aza indirmeye çalışır.

Amerikan yönetimi bütün bu senaryolarla halkları, sivil hakları, değişimi ve reformu savunma pozisyonundaymış gibi görünüyor.

Bugün istenen şey, bugünkü çağrımız, İslam ve Arap dünyasında hiç kimsenin bu oyuna gelmemesidir. Bu oyuna kimsenin gelmeyeceği kesindir çünkü halklar Amerikan politikalarına karşı yüksek bir bilince sahip olmaya başladılar. Halklarımız öncelikle bizatihi bu rejimlerin Amerika’nın ürünü, onlarca yıldır onun korumasında olduğunu, silahlandırıldığını, güçlendirildiğini ve Amerika tarafından halkına karşı zorbalığını kullanmaya sevk edildiğini biliyor. Bu nedenle Amerikan yönetimi bu rejimlerin geçen seneler boyunca halklarına karşı işledikleri suçlara ortaktır.

Çünkü Amerika’nın bölgemizin halklarını koruma, meşru ve sivil haklara saygı duyulması, baskı ve gözdağı verme hakkındaki bütün sözleri düşmüştür ve Filistin halkına karşı açıktan izlenen Amerikan politikası nedeniyle hiçbir gerçekliği yoktur. Amerika birkaç gün önce Güvenlik Konseyi’nde yerleşim faaliyetlerinin durdurulması kararını veto etti. Filistin’de halk öldürülüyor, bombalanıyor, evler yıkılıyor, ağaçları ve tarlaları tarumar ediliyor, göç ettiriliyor ve bu halkın 11 bin tutuklusu var. Kudüs’te İslam ve Hıristiyan mukaddesatı Yahudileştirme ve tehlikeye maruz kalıyor. Amerikalılar katili, suçluyu, saldırganı, kemikleri kıranı ve hava kuvvetlerinin silahıyla sivillerin evlerini bombalayanı savunuyor. Amerika’nın Filistin ve Filistin halkına karşı izlediği politika bu olduğu sürece Mısır, Tunus, Libya, Yemen, Bahreyn ve diğer ülkelerin halklarının haklarını savunma bağlamında dürüst ve samimiyet arka planında söylediği sözler münafığın sözleri oluyor. Burada Amerika’nın imajını güzelleştirmek, krizin idare edilmesi ve gelecek olanın Amerika’nın projesine uygun olması için müdahalesinin başka bir arka planı var. Amerika bağımlı rejimlerin düşmesini ya da petrol yataklarının samimi, dürüst ve ulusal ellere gitmemesini istiyor. Amerikan müdahalesinin arka planı budur, Obama idaresinin farklı olduğu ve halkları savunmak istediği değildir. Ben Arap halklarına gözleriniz Filistin üzerinde olsun diyorum. Amerikan idaresi Filistin halkını ezmede ve bölge halklarına saldırmada İsrail’e yardım ettiği sürece insan hakları ve demokrasi iddiasında dürüst olamaz.

Amerikan yönetimine olan bakışımızı, Filistin’de olanlar, Filistin halkı ve Filistin’e karşı köklü bir politika değişikliğine gittiğini gördüğümüz zaman tekrar gözden geçirebiliriz. Bu nedenle Amerika’nın politikalarına, bu devrimleri ve şehitlerin kanlarını ihraç etmesine, halk devrimlerinin ilerleyişini çarpıtmak ve pekçok ülkeyi parçalanmaya sevk etmek ve sivil savaşlara neden olmak için -Amerika’nın bölgemiz üzerindeki alternatif politikaları bunlardır- yürüttüğü sinsice çalışmalarına karşı uyanık olmak gerekiyor.

4-Tunus ve Mısır’da zafer kazanıldı ve diktatörler tamamını okumak istemediğim ama bir kaçına değineceğim pekçok sebeple iktidardan çekildiler.

*Mısır ve Tunus halklarının sebatı, yüzlerce şehit ve binlerce yaralıya rağmen yaptıkları fedakârlıklar.

*Askeriyenin, sebebi ne olursa olsun tarafsız davranması.

*Halkın rejime yandaş olmaması. Zeynel Abidin Bin Ali ve Hüsnü Mübarek rejimleri kendilerini savunacak halk bulamadılar. Onları müdafaa edecek ve benimseyecek gerçek bir gösteri bulamadılar. Bu nedenle zorbalığa yeltendiler, meydanlardaki halka saldırmak için develer kiraladılar.

Tunus ve Mısır’da bu halklarla mücadeleyi yürütenlerden bazıları, Mısır ve Tunus halkının liderin ve ailesinin gitmesiyle yetineceğini zannetti. Zeynel Abidin eşi Leyla’yı alıp gidince, Mübarek eşi Suzan’ı alıp gidince herkesin evlerine döneceğini, ama herşeyin olduğu gibi kalacağını zannettiler. Amerika kayıpları azaltma çalışmasında bunun olacağını zannediyordu.

Biraz önce kardeşlerim bana bir kâğıt verdiler. Bütün uydu kanallarında çok büyük sabote çalışmaları olduğunu söylediler. Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum. Bu zayıf bir delil. İnsan söz söylemekten ve özellikle de Lübnan’dan korkuyorsa, Lübnan ne 50 milyondur ne de 100 milyon, ne de petrolümüz var. Ama inşallah petrolümüz olacak.

Bu halkların evlerine gitmeyip geçici hükümet olarak adlandırılan hükümetlerin düşürülmesi isteğini dile getirmelerine şaşırdılar. Halk sahte parlamentoların ilgasını istedi, ilga edildi, baskıcı emniyet güçlerinin ilgasını istedi ilga edildi ve halen istiyor. Birlik olmaya ve kaynaşmaya çağırdığımız Mısır ve Tunus halklarından yana umudumuz büyük. Çünkü parçalanma Allah korusun karşı devrime, özellikle de Mısır’da hâkim partilerin, rejimlerin ya da grupların doğmasına sebep olabilir. Çünkü Mısır’ın Arap dünyasında, direniş meselesi, Filistin ve Arap-İsrail çatışmasında önemli bir etkisi vardır.

Mısır’daki kardeşlerimizin, ümitlerimizi onlara bağladığımızı, onların konumları ve tavırlarının Mısır sınırlarını aşıp Arap ve İslam dünyasının sınırlarına dayandığını bilmeleri gerekiyor.

Libya’daki insanlar da Mısır ve Tunus’takilerin yaptığını yaptı. Bir grup genç Bingazi’de harekete geçti. Onlara kurşunla karşılık verildi. Bu sefer insanlar onları bağırlarına basmak için akın ettiler ve devrim bir şehirden diğerine sıçradı. Gösteriler ve sivil isyan her yere yayıldı. Gösterilere ve sivil isyana kurşunla, uçaklarla ve tanklarla karşılık verildi. Barışçı ve sivil halk devrimine savaş açıldı. Libya’da olanlar rejimin, silah kullanmaksızın değişim isteyen halka dayattığı bir savaştır. Bu nedenle halk kendisini savunma seçeneğiyle karşı karşıya kalmıştır. Halk silahlı bir örgüt değildir. Onların çoğunun askeri deneyimi yoktur hatta yeterli silahı da yoktur. Halka dayatılan bu savaş batıda ve doğuda başladı. Hepimiz televizyon ekranlarında uçaklar, tanklar, toplar ve bize 1982 Lübnan işgaliyle bütün İsrail savaşlarını hatırlatan Katyuşa roketatarlarını gördük. Bugün bu savaşı Kaddafi Libya halkına açıyor. Bu, İsrail’in Lübnan ve Gazze’ye açtığı savaşların aynısıdır. Kaddafi rejimi tarafından işlenen bu büyük suçların bir açıdan dünyadaki bütün şerefli insanların tepkisini çekmesi, diğer yandan da gücü yetenlerin yıkım ve katliamlar karşısında direnmeye çalışan bu devrimci halka her alanda yardım etmesi gerekmektedir.

Libya’daki devrimci kardeşlerimiz ve Arap halkların, Amerika ve Batı’nın Libya rejimine devrimi yok etmesi için yeterli vakti verdiğini bilmeleri gerekmektedir. Bunca vakit, laf ve oturum kalabalığı… Oysaki insanlar direndiler, yılmadılar, savaştılar ve dünyayı direnişleri ve yılmazlıklarıyla mahçup ettiler. Libya’da halkın devrimi birkaç gün, bir ya da iki hafta içinde çöküşe geçseydi dünya Kaddafi rejimini yeniden tanır, işlerini ona göre düzenler, petrolü istenilen fiyata ondan satın alır, Kaddafi’nin malları hükümet başkanları, bakanlar, AB’deki temsilciler ve AB dışındaki temsilcilerin cebine girerdi. Bu devrimcilerin direnişi bugün denklemi değiştirdi.

Libya konusunda sizlere söyleyeceğim son söz şudur: Bu devrimcilerin önünde, direnmek ve savaşmaktan başka seçenek yoktur. Bizim savaş, öldürme, çatışma ve psikolojik savaş konusunda deneyimimiz var. Yüzlere baktığımız zaman, bunların başarısız mı, korkak mı yoksa sefil mi olduklarını anlarız.

Şahsen ben edindiğim tecrübeyle, Libya’da ayaklanan bütün mücahitlerin yüzünde gençlik, maneviyat, şehadete yüce bir hazırlanış, yenilgi ya da gerilememeye kararlılık görüyorum. Bu da umut veriyor insana. Tabi bugün Libya’da durum, yeni başlayan ve Libya’yı BM’nin oyuncağı haline getirebilecek müdahaleye bakınca çok karışık görünüyor. Bu durum devrimcilerin bilinçli olmasını ve çok fazla güvendiğimiz vatanperverliklerini gerekli kılıyor.

Son söz olarak onlara; semasında 100′den fazla İsrail uçağının her yeri yıktığı ve öldürdüğü 33 gün boyunca direnen Lübnan direnişinden, zafer kazanan bu direnişten bugün Bingazi, Ajdabiya, Tobruk, Mısrata ve diğer Libya şehirlerinde direnen Libyalı mücahitlere binlerce selam ediyorum.

Mademki Libya’dan bahsediyoruz, Kaddafi’nin Lübnan’a Lübnan’daki direnişe, Filistin’deki direnişe ve hatta Kudüs’e karşı işlediği en büyük suçun İmam Musa es-Sadr’ı ve arkadaşını kaçırması ve alıkoyması olduğunun zikredilmesi gerekiyor. Bu büyük suç, İmam’ın sevenleri ve şerefli insanlar tarafından güncel tutulmalı ve kınanmalıdır. Kaddafi’nin ilk defa İmam Sadr’ı övdüğü ve İmam’ın Libya’ya gittiğinden bahsettiği son sözleri ise yalanın ve nifakın en üst seviyesidir, kaçırma ve alıkoyma gerçeğinden hiçbir şeyi değiştirmez. Bizler Kaddafi’nin paralarının İtalyan hükümeti, Berlusconi hükümeti ve İtalyan yargısı üzerindeki etkisinin ne boyutta olduğunu biliyoruz. Bizler İmam’ın bu diktatör despotun elinden kurtulacağı günü bekliyoruz.

Yemen’de ise; -olaylar, çatışmalar ve savaşlar Tunus ve Mısır’da olanlardan daha önce olsa da- büyük karmaşıklıklar olduğu şüphesizdir. Bugünlerde onlarca göstericiyi öldürme, yüzlercesini yaralama ve yasal hakkını isteyen halka baskı uygulama şeklinde cereyan eden olaylara sessiz kalınması mümkün değildir. Bizler aynı şekilde Yemen halkını, Yemen intifadasında yer alanları selamlıyor, bu harekette barışçıl olmayı muhafaza edişlerini selamlıyoruz. Oysaki bizler Yemen’in silahla dolu olduğunu biliyoruz. Yani Yemen’deki kabilelerin sadece kalaşnikofları yok, aynı zamanda RPG, Dushka ve uçaksavar silahları da var. Buna rağmen büyük bir bilinç örneği sergileyerek sinirlerine hâkim olduklarını, tavizsizliklerini, direnişlerini, barışçı olma ve sivil savaşa sürüklenmemeye özen gösterdiklerini ifade ediyorlar.

Son sözüm Libya, Yemen ve Bahreyn liderlerine olacak. Bahreyn’deki özel sorunun sonucuna kısaca değinmeme izin verin. Hepimiz Bahreyn’de olanları seyrettik. Ben Bahreyn ve bölgede olan olayları hızlı ve ayrıntılı bir takip sonrasında özel bir adaletsizlik olduğu kanısına vardım. Bildiğiniz gibi Bahreyn küçük bir ada ve nüfusu 1 milyonu bile geçmiyor. Bu halk barışçı ve mazlum bir halk, barışçı ve medeni bir şekilde meşru haklarını aramak için sokağa çıktı. Ama üzerine ölüm yağdırıldı. İlk gün, binlerce ya da yüzbinlerce değil sadece yüzlerce genç sokaktaydı. Bu olay kolaylıkla sonlandırılabilirdi. Bu gençler üzerlerine ateş açılmadan diyalog çağrısı yapılabilir, hükümet diyalog için istekli olduğunu gösterebilir ve Bahreyn’deki muhalif güçlerle birlikte kaybedilen güveni yeniden kazanabilirdi. Ama daha başlangıçta bu basit halk hareketine karşı ateş açıldı ve ateş altında, ölümle tehdit altında diyalog çağrısı yapıldı. Onlara gelin diyaloga geçelim denildi ama Bahreyn’de halk barışçı yürüyüşüne devam etti, kurşuna gülle karşılık verdi, ulusal birliğini, insaniliğini, hareketinin ulusal bir hareket olduğunu ve bölgesel ya da mezhebi hiçbir arka planının olmadığını vurguladı. Ama onlara karşı polis değil ordu yardıma çağrıldı, ölen öldü, yaralanan yaralandı, tutuklanan tutuklandı.

İşte gerçek ironi buradadır kardeşler! Garip ve acayip bir ironi! Arap Birliği ve Arap hükümetleri Libya modeliyle karşı karşıyalar. Orada halk öldürülüyor, uçaklarla, tanklar ve kalaşnikoflarla bombalanıyor. Dünyanın gözü önünde Arap Birliği kılını bile kıpırdatmadı, Libyalıların istemesi ya da istememesi bir yana bir ordu bile göndermedi, Bingazi, Mısrata ve Zaviye’yi savunmak için ordu göndermedi. Bu öldürülen bir halktır, evleri yıkılmaktadır. Buna rağmen kılını kıpırdatmamıştır. Bahreyn’de yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olmayan rejimi savunmak için ordular gönderdi. Göstericilerin rejimin düşmesi çağrısını yaptıkları sloganlar attıkları doğrudur ama sizler bu türden Arap rejimlerinin gölgesinde barışçı gösterilerin, bir rejimi düşürmesinin mümkün olmadığını biliyorsunuz. Bahreyn rejimi düşme tehlikesi altında değildi. Bahreyn’deki muhalefet tamamen barış yanlısı bir muhalefettir, bir cam bile kırmamış, araba yakmamış, kamu mallarına saldırmamıştır ama ona karşı Arap ordularından yardım istenmiştir.

Bu garip bir ironidir. Hastanelere ve yaralılara bile saldırdılar. Tutuklu bazı muhalefet liderlerinin evlerinin yıkıldığını duyduk. Bu münasebetle bu yöntemin İsrail yöntemi olduğunu söylemeliyim. Bu İsrail’in metodudur. Filistin’de kardeşlerimizden birisini tutukladıklarında evini de yıkarlar. Bahreyn’de de bu yapılıyor. Liderlerin canına tak dedi ve İnci Anıtı’nı bile yıktılar. Bu sembolü de yıktılar çünkü tahammül edemiyorlar.

Ama sizlere bütün bunlara sabredilebileceğini söylüyorum. Zira vahşilik diktatörlerin yapısında vardır. Fedakârlık yapmak ise mücahitlerin yapısında vardır. Ama en büyük adaletsizlik bu hakların sınırlanması ve bu kanla bu mazlumların çirkin mezhepçilikle kuşatılmasıdır.

Eleştirmeden önce Sünni âlimlere, Lübnan’daki, İslam ve Arap dünyasındaki Sünni âlimlere, Sünni İslami hareketlere selamlarımı sunmam gerekiyor. Sünniler demek zorundayım. Lübnan’da, Arap ve İslam dünyasında, partilerin, ulusal, milli ve Arapçılığı benimsemiş şahsiyetlerin aldığı konuma ve özellikle Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın seçkin ve anlamlı duruşuna selam ediyorum.

Burada İslam ve Arap dünyasındaki bazı kişilere sormak istiyorum. Bahreyn’deki kardeşlerimize, ailemize ve halkımıza yapılan zulme sessiz kalan bazılarına… Neden onlara yapılan zulme sesiz kalınıyor? Onların barışçı bir şekilde haklarını istemelerine neden sessiz kalınıyor? Hatta bundan da öteye gidiliyor ve bu hareket kınanıyor, bu şehitler ve yaralılar sadece Şii olduğu için mi suçlanıyor? Bir ülkede yaşayan ve bir dini ya da mezhebi benimseyen bir insanın sivil ve insani hakları düşer mi?

Soru budur. Bahreyn’de muhalefetin çoğunluğunun –hepsinin değil- Şii mezhebini benimsemesi onun haklarının alınması, kanının mübah görülmesi, onurunun çiğnenmesi, hakkında fetvalar çıkartılması ve suçlamaların yayınlanması hakkını doğurur mu? Hak ve insaf bunun neresindedir?

Kardeşler! Müslüman, Hıristiyan, Sünni, Şii hepimiz Filistin halkının yanında yer aldık. Hiç kimse Filistin halkının mezhebi nedir diye sormadı. Filistinlilerin Sünni Müslüman ve Hıristiyan olduklarını biliyoruz. Ama Sünniliğin hangi mezhebinden diye kimse sormadı. Hiç kimse Filistin halkının dini ve mezhebi, Tunus halkının, Mısır, Libya ve Yemen halkının dini ve mezhebi nedir diye sormadı. Hepimiz bir safta yer aldık ve hepimizin görevi mazlumlara yardım etmekti. Başta İran, İmam Hamanei ile birlikte Tunus, Mısır ve Libya halkının yanında yer aldı. İran’ın Filistin halkının yanındaki tarihi duruşunun mezhebi bir arka planı mı var yoksa bunun arka planı imani, insani ve ahlaki midir? Gerçek bu değil midir?

Ben bazılarının Mısır halkının sokaklara dökülmesi gerekir, Libya halkı Kaddafi’yi öldürmelidir deyip sıra muhalefetten hiç kimsenin tek bir kişiyi bile öldürmek istemediği Bahreyn’e gelince kalemlerin kırılmasını, mürekkebin kurumasını, dillerin lal olmasını ve çifte standardın başlamasını anlayamıyorum.

Bugün bütün cesaretimle soruyorum. Hiçbir zaman orada burada Arap rejimlerinden bahsetmedim. Sizler Hizbullah’ın geçen seneler boyunca nasıl bi seyir içinde olduğunu biliyordunuz. Ama ben sormak istiyorum: Bugün Al-Halife ve Al-Mübarek rejimleri arasındaki fark nedir? Al-Halife ile Al-Kaddafi rejimi arasındaki fark nedir? Orada demokrasi mi var, insan hakları mı gözetiliyor? Yoksa bunlar İsrail ile Amerika’ya kafa tutan rejimler mi? Direnen ve kafa tutan bir ülkede böyle olaylar olduğunda bu ülke halkına “sabredin”, olayları farklı bir metotla değerlendirin, diyalogla sorunu çözün, dosttan yardım isteyin denilmesini anlarım. Yoksa bu rejimlerin hepsi aynı türden mi? Boyun eğen ve bağımlı rejimler mi? Bu durumda kıstaslar nasıl değişiyor?

Her halukarda Bahreyn’de olanlar mezhebi bir hareket değil, hak sahibi olan bir insanın hakkıyla mücadeleden aciz olanın kullandığı bir silahtır. Bu durum devrimcilerin ya da Bahreyn’deki hür insanların iradesine halel getirmeyecektir.

Bahreyn’deki kardeşlerime “Mezhepçilik söylentilerine kapılmayın, onların medyasına ve fetvalarına üzülmeyin. Çünkü İslam dünyasında büyük âlimler var. Bunlar Sünniler ve sizin yanınızda yer alıp, sizin hakkınızı savunuyorlar” diyorum. Bahreyn’deki kardeşlerime “Sabredin, sabrı tavsiye edin ve hakkınızı savunmaktan yılmayın” diyorum. Onlara: “Sizin hikmetli, aklıselim ve cesur liderleriniz var, onları dinleyin ve onlarla birlik olun. Sizin kanlarınız ve yaralarınız zalimleri ve diktatörleri yenecek ve onları meşru haklarınızı tanımaya mecbur edecek. Sizler bugün fedakârlığı, şehadeti ve sürekli çalışmayı hak ediyorsunuz” diyorum.

Libya, Yemen ve Bahreyn’deki liderlere ise “Geleceği nasıl düşünüyorsunuz? Hükümetlerinizin istikrara ermesini, tahtlarınızda kalmanızı, bunca kan döküldükten, zulüm ve suç işlendikten sonra rejimlerinizin devam etmesini nasıl düşünüyorsunuz? İnadınız ne kadar uzun sürse de sonunuz yenilgi olacak, vakit geçmeden önce halklarınıza kulak verin” diyorum.

Beşinci olarak: Arap ve İslam ülkelerinin Arap dünyasındaki her bir ülkede meydana gelenler konusunda sorumluluğunu üstelenmesi gerekmektedir. Evet, bir sorumluluk var. Müdahale etmek onların görevidir. Halklara baskı uygulayacak ordular göndermek için müdahale etmesinler, halkları müdafaa etsinler. Arap ve İslam hükümetlerinin sorumluluğunu taşıması yabancı müdahalesini engelleyecek olan şeydir.

Bugün ne yazık ki, Arap ve Müslüman liderlerin çoğunluğunun sorumluluklarını yerine getirmemesi sonucu Libya’da Amerika ve Batı müdahalesine kapı açılıyor ve Libya’da sonucun ne olacağını bilmiyoruz. Bütün Arap ülkelerinde yabancı müdahalesine kapı açılıyor, bu bizi işgaller ve sömürgeler ya da parçalanma dönemine geri döndürüyor.

Bu tarihi kader anında, bu ümmet içinde güç yetirebilen herkesin çözüm bulmak için müdahale etmesi gerekmektedir. Mesela bugün Yemen ve Bahreyn’de iktidarla muhalefet arasında bir güven krizi yaşanmaktadır. Bahreyn ve Yemen’de iktidarın yanında olanlar olduğu gibi çoğunluğun muhalefetten yana olduğunda şüphe yoktur. Muhalefet Yemen’deki ve Bahreyn’deki sebeplerden ötürü iktidara güvenmiyor. Arap arabuluculuğu nerede? İslam Konferansı Örgütü’nün arabuluculuğu nerede? Bölgede ülkeler var. Muhalefet ve iktidar nezdinde güvenilir ülkeler var ve bunlar şuan rol oynayabilirler. Ordularını Bahreyn’e gönderen ülkeler bunu yapmamalıydılar. Dışişleri bakanlarını gerçek ve ciddi bir arabuluculuk yapmaları için Bahreyn’e göndermeliydiler. Ama bu iş halen geçerli ve açıktır.

Bugün Arap halklarıyla dayanışma gününde yapılan çağrı; liderler, âlimler, elitler, siyasi güçler ve gücü olan herkesin, birliği koruyacak, coğrafi ve siyasi birliği koruyacak, kan dökülmesini durduracak ve mazlum halkların isteklerini en yüksek derecede gerçekleştirecek şekilde şu ya da bu ülkede uygun çözüm bulmak için sorumluluklarını yüklenmeleridir. Bunu yapmaları gerekmektedir.

Son dakikalarda Lübnan’daki durum hakkında da konuşmak istiyorum. Geçtiğimiz 2 ay süresince hükümetin düşmesinden ve yeni bir şahsın Lübnan’da yeni hükümeti kurmakla görevlendirilmesinden sonra “silahın düşürülmesi” sloganı altında programlı bir çağrıya tanık olduk. Bu kampanya bugün bile farklı şekillerde devam ediyor.

Tabiki, bu konuda söylenebilecek herşey söylendi. Yani herşey söylenebilir, doğru ya da yanlış. Farklı basın yayın organları afişler, reklamlar ve hatta çizgi filmleri kullandı.

Sorumluluğun ne olduğunu belirlemek için bir yorum yapacağım aksi takdirde yoruma girmek istemiyorum. Yorumum şöyle:

İlk olarak şekilde: Bütün söyledikleri ve bütün duyduklarımız, kimsenin kılına bile zarar gelmeyen festivaller, toplantılar ve konuşmalar iddiaların yalan olduğunun göstergesidir. Bu, hiç kimsenin başında kurşun olmadığı, hiç kimsenin yüzüne makineli tüfek doğrultulmadığını göstermektedir. Bölgenin tamamında bu oluyor. Yaptıklarından daha azını yapıyorlar, buna rağmen ne oluyor? Bundan daha fazlası oluyor.

Lübnan ordusu, Lübnan güvenlik güçleri ve yeni çoğunluk güçlerinin yanısıra özellikle de Beyrut’ta Emel ve Hizbullah hareketi direnişi karalayan, ona saldıran ve ona kötü söz söyleyeni korumak için gece gündüz fiili olarak çalıştı. Bundan sonra özgürlüğün korunması diye bir şey var mıdır? Aslında hiç kimsenin kafasında kurşun olmadığı delili, sizin hiçbir itirazla karşılaşmadan söz söylemeniz, eyleme geçmeniz ve kışkırtmanızdır.

Şekil itibarıyla böyle, içerik ise, gerçekte 2 aydır üzerinde tartışılacak ve yorum yapılacak yeni bir şey duymadık. Hepsi eski duyduklarımızın, eski söylenti ve suçlamaların tekrarıdır. O halde içerik olarak tartışılacak yeni bir şey yoktur.

Direniş konusu kışkırtmayla çözülmez. Biz her zaman diyalogun önünde engel olmadığını, diyalogdan korkmadığımızı, mantık, bakış, tecrübe sahibi olduğumuzu, delil ve tanıklarımızın olduğunu, bugün vatanımızı savunma okulumuzun dünyadaki en büyük savaş fakültelerinde incelendiğini söylüyorduk.

Sizi temin ederim, bütün bu gürültüler direnişin performansına etki etmeyecektir. Direniş yoluna devam etmektedir: Eğitim, silahlanma, örgütlenme, tam teşekküllü hale gelme. O halde bütün bu bağrışmaların ne maneviyata, ne performansa, ne davranışa ne de direnişin hazırlığına etkisi olacaktır. Hatta direniş grubunun direnişe olan imanını bile etkilemeyecek aksine imanlarını artıracaktır.

Yarın herhangi bir Lübnan hükümeti kurulduğunda güneyde denizde petrol ya da gaz aramak için kazı yapacak. İsrail onu tehdit ettiğinde bu direnişten başka İsrail ve dünyanın Lübnan’ın petrol ve gaz arama hakkına saygı duymasını dayatacak kimseyi bulamayacağız. Petrolümüzü ve gazımızı nasıl savunacağız? Şiir, afiş ve kasidelerle, kravat ve ceketlerle mi? Bu sözleri latife babında ediyoruz. Yoksa isteyen istediği şeyi giyip çıkarabilir.

Her halukarda bu kampanyanın pekçok hedefi var. Bunlardan biri direnişi –bilginiz olsun- tartışmaya sürüklemektir. Bizim halen tartışmaya girmeyeceğiz şeklinde bir kararımız mevcut. Ne yapacağız? İnsanlara direnişin önemini, faydasını, ciddiyetini ve başarılarını mı anlatacağız? İnsanlar bunu biliyorlar, bunu onlar gerçekleştirdiler biz değil. Biz sadece ifade ediyoruz.

Biz tartışmaya sürüklenmeyeceğiz. İstediğiniz kadar konuşun, tartışın. Yeni bir şey bulduğumuzda, yeni bir mantık, tartışmaya değer yeni bir delil bulduğumuzda o zaman konuşuruz. Biz akıllara ve insanların konuşmalarına saygılıyız.

Tartışmanın başka bir hedefi de kışkırtmadır. Burada gençlerin beni iyi duymasını istiyorum. Kışkırtmada bile bazen konu mezhepçiliğe getiriliyor. Biz her türlü kışkırtmayı reddediyoruz. Sinirlerinize hâkim olun. Sinirlerine hâkim olamayan gelmesin ve dinlemesin. Hâkim olabilen gelsin ve dinlesin.

Kırkırtmalara gelmemiz doğru olmaz. Wikileaks belgelerini okuduk. Biliyorsunuz 14 Mart grubunda bir grup dünyanın herhangi bir yerinde gözünü Lübnan’daki Sünni-Şii fitnesine dikmiş ve işleri bu yönde hareket ettirmek istiyor. Kışkırtmanın hedefi bugün bu yöndedir. Mahkeme, suçlamalar ve Bellemare, Uluslararası Mahkeme ve zalim iddianameyle Lübnan’ı Şii-Sünni fitnesine sürükleyebileceklerini umut ediyorlar. Ben size bu mahkeme yüzünden Lübnan’da böyle bir fitnenin olmayacağını söyledim. Bugün bu iddianamenin –ilan edilmediği doğru ama insanlar hikâyeyi biliyorlar- çıktığını ama hiçbir değeri olmadığını, fitne çıkarmadığını ve Lübnan’da böyle bir fitnenin çıkmayacağını düşünüyoruz. İddianamenin bedeline şimdi iktidar ağlıyor. Bunda ne Şianın ne de Sünnilerin suçu olduğu için aralarında bu türden bir emirle çatışma çıkması mümkün değil. Bizler basın organlarında söylenenleri büyük bir sabır, tahammül ve sükûnetle dinlemeliyiz. Aslında endişeye mahal verecek bir durum söz konusu değil. Ortada kışkırtan ve kızanlar var ama endişelenecek bir durum ya da tehlike var mı? Yok. Direniş iyi, onun silahı iyi, direnişçiler iyi, direnişin gözü ve silahı daima düşmana yöneltilmiş durumda. Endişelenecek bir durum yok.

Lübnan konusundaki 3. nokta Wikileaks belgeleridir. Bu belgeler her halukarda İsrail’in direnişe açacağı savaş bahislerinin ve bağlanan umutların boyutunu açığa çıkarmaktadır. Ayrıca 14 Ağustos’da, kazanılan zafer sonrası meydana gelen hayal kırıklığının boyutunu da ortaya çıkarmaktadır. Biz belgelerin sonuna kadar bekleyeceğiz ve gelecek günlerde neler olacağına bakacağız. O gün konuşacak sözümüz olacak. Başlangıç olarak ve aceleyle bu belgelerde yer alanları 2 kısma ayırabilirim:

Birinci kısım Jeffrey Feltman, Michele J. Sison ya da diğerlerinin insanlardan ve onların analizleri, duyguları ve dileklerinden aktardıklarıdır. Bu kısımda bir sorun yoktur. İstedikleri gibi analiz etsinler, istediklerini umut etsinler, sonuç müttakilerin olacaktır. Zafer gerçekleşti ve onlar hayal kırıklığına uğradı, bunun hiçbir önemi yok. Yine bu kısımda siyasi bir şahsiyet, vekil ya da bakan çıkıp söylenenlerin doğru olmadığını söylerse iftira etmiş olur. Bundan daha fazla ne istiyorsunuz?

İkinci kısım analiz değil istek kısmıdır. Falanca, Amerikan büyükelçisinden İsrail’in Binti Cübeyl’i bombalamasını istiyor. Falanca savaşın Hizbullah yok edildikten sonra durdurulmasını istiyor. Falanca savaşın ancak şu şartlar gerçekleşirse durmasını istiyor: Lübnan-Suriye sınırında çok uluslu kuvvetler konuşlandırılması. Bu analiz ya da istek değil kışkırtmadır. Birileri Lübnan’ın düşmanı İsrail’i, Lübnan’ı, Lübnan halkının, direnişinin ve ordusunun bir kısmını öldürmeye, bombalama ve yıkmaya kışkırtıyor. Bunlar temenni midir? Hayır, bunlar farklı bir şeydir.

İkinci kısmı da iki kısma ayırıyorum: Birincisi, bazı kişilerin bütün bu olanlardan sonra konumunu ve siyasi gidişatını gözden geçirmesi, bu rotayı değiştirmesi ve direnişin yanında yer aldığını ilan etmesidir. Güzel, peki biz ne istiyoruz? İstediğimiz şey budur… Başka bir kısım daha var ki o açık açık konuşuyor ve 2006′dan bu yana Wikileaks’da söylediklerini uyguluyor. Kışkırtıyordu halen kışkırtıyor. Siyasi, partisel ve mezhebi hedefler için Lübnan’ı yıkmaya çağırıyordu halen aynısını yapıyor. Direnişe kopmlo kuruyordu halen kuruyor.

Burada aslında biz yargı dosyası oluşturmak istiyoruz. Yani gösteri ya da buna benzer şeyler düzenlemeyeceğiz. Medeni bir şekilde yargı dosyası oluşturacağız. Binti Cübeyl halkı, Güney Litani, Kuzey Litani halkı, darbe ve bombardımana maruz kalan insanların dava açmaları boyunlarının borcudur. Yargıçların bu dosyaya nasıl davranacağına bakacağız. O halde bizim yalancı şahitler dosyası gibi yeni bir dosyamız var. Bu dosyayı ülkede açmak istiyoruz.

2006′da elimizde bilgi vardı ama biz bunları açıklamadık. 2006′dan sonra bütün dünyanın bu direnişin şerefli olduğunu, isanların en şereflisi, en temizi ve en samimisi olduğunu bilmesi için söylüyorum. Ben ve kardeşlerim işbirlikçikerin nasıl işbirliği yaptığını, komplo kuranın nasıl kurduğunu, sinsi planlar yapanın nasıl yaptığını biliyoruz. Buna rağmen 22 Eylül’de Temmuz savaşı zafer kutlamalarında çıkıp “Gelin el ele, omuz omuza verelim, Lübnan’ı koruyalım, onu imar edelim” dedim. Kiminle? Bize komplo kurduklarını, çocuklarımızı ve arkadaşlarımızı öldürmeye ortak olduklarını bildiğimiz kimselerle.

Ama bugün bu işler gazete sayfalarına kadar düştü, televizyonlarda seyrediyorsunuz, internet sitelerinde bulabilirsiniz. Buna rağmen biz kanımızın dökülmesine ortak olan bu kişilere karşı çok medeni bir şekilde davranıp yargı dosyası açacak ve durumu yargıdan takip edeceğiz.

Hükümet konusunda da çok kısa bir şekilde “Evet baskı var” diyorum.

İlk olarak hükümetin kurulması konusunda baskı yapılıyor. 14 Mart güçlerinin katılmayacağını açıkladığı Bristol buluşmasından sonra yeni çoğunluğun muhasebesine başlanması gerekiyor. Yani saymaya Necip Mikati’in başkan olarak görevlendirildiği günden değil bugünden itibaren başlamamız gerekiyor.

Tabi Başkan Mikati üzerinde büyükelçiler ve devletler bazında büyük baskılar var. Dış baskılar da söz konusu. Bunlar da “Yeni çoğunluğun renginde bir hükümet kurmayın” diyor. İyi de nasıl? Bunlar yeni çoğunluk, hükümetin onlardan oluşması hakları. Rengi tartışıyoruz, hükümetin oluşumu üzerinde baskılar, bakanlık açıklaması ve gelecekteki söylemi üzerinde baskılar var.

Mesele iç karmaşalar meselesi değil. Yeni çoğunluğun istekleri var ve bence bunlar haklı istekler ve tartışılması gerekiyor. Lübnan’da herhangi bir hükümetin kurulmasında işler bu şekilde yürür. Bu şuan ortaya atılan bir şey değildir. Biraz vakit alabilir ama mesele sadece bu değildir. Ortada baskı var. Siz her gün 14 Mart’ın festivallerinde ve açıklamalarında başkan Mikati’nin teknokrat hükümeti kurmasını istediklerini duyabilirsiniz. Bu ne demek oluyor? Sizler çoğunluk olduğunuzda ılımlı bir başkanın teknokrat bir hükümet kurmasına razı oluyor muydunuz? Başkan Mikati koalisyon başkanı mıdır yoksa yeni çoğunluğun ülkede var olan siyasi çekişme çerçevesinde seçtiği başkan mıdır?

Şüphesiz yeni mükellef başkan çeşitli baskılara maruz kalmaktadır. Bu iç karmaşıklıkların bazısı doğaldır, dış baskılar ise doğal değildir. Hatta dış güçlerin müdahil olmasına çalışılmaktadır. Hepimiz dışarıdan alınan yardım düzeyini biliyoruz. Amerika, Fransa, Batı ve Arapların mükellef başkana baskı yapmak için yardıma çağrıldıklarını biliyoruz. Bir gün ayrıntıları ortaya çıkarmamız gerekirse biz buna hazırız.

Buna rağmen ben Lübnan konusunda son olarak şunları söylemek istiyorum: “İnşallah yeni çoğunluk bütün azim, kararlılık ve ciddiyetiyle hükümet kurmaya çalışacak ve yeni Lübnan hükümeti Necip Mikati’nin başkanlığında kurulacak. Bu, yeni parlamenter çoğunlukta hepimizin katlanması gereken siyasi bir zorluktur.

Ben dayanışma gününde Tunus, Mısır, Libya, Bahreyn, Yemen ve Filistin’deki şehitlerin pak ruhlarına, şerefli mücahitlere, ayaklanan ve direnen halkımıza selamlarımı sunuyor ve onlara “Baharınız başladı ve hiçbir şey bunu durduramayacaktır, hiç kimse sizi başka bir sonbahara sokamayacak. İmanınız, direnişiniz ve azminiz bütün zorluklardan daha güçlüdür. Sizler de bizlerde zafer kazanacağız” diyorum. Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu.

 

Benzer yazılar
Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv