Allah’ın Yüce Resûlü Medine Yolunda – Hizbullah Hakverdi
Bu yazı kez okundu.
18 Aralık 2013 13:13 tarihinde eklendi

Allah’ın Yüce Resûlü Medine Yolunda

“Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş bulunan”[1]; “Mekarim-i ahlâkı insanlara emreden”[2]; “İnsanların en güzel ahlâka sahib olanı olan”[3]; “Kur’an ahlakını temsil eden ve onu canlandıran”[4]; Allah-u Teâlâ tarafından “muhakkak ki sen büyük bir ahlak üzerindesin”[5] diye sena edilen; ve “Allah’ı, ahireti umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için “üsve’tün hasene’tün” (güzel bir örnek ve nümune-i imtisal) oldu­ğu[6] Kur’an-ı Kerim’de belirtilen Allah’ın Resûlü; Muhammed’ül-Arâbi Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, berâberinde Hazret-i Ebubekir olduğu hâlde Rebi’ül-evvel ayının ikinci günü (gecesi) ‘Cihanşümul İslâm İnkılâ­bı’nı gerçekleştirmek ve kıyamete kadar gelecek tüm insanlığı İlâhî nura boğmak üzere Mekke’den ayrılıp, Medine-i Münevvere’ye doğru yönelmiş, ilk konak yeri olmak üzere Sevr mağarasına sığınmıştır.[7]…

“ İlâhî ni’metlere erme ve belâlardan kurtulma günleri” olarak, hadis-i şerifte izah olunan;[8] hatırlanması, hatırlatılması en elzem ‘eyyâmullah’tan[9] olan, en büyük ve katmerli zulümâttan çıkışı, İslâm’ın mutlak hâkimiyetini ve nur’âni kokusunu teneffüsü ve mutlak ‘nura girişi’ ve ‘Sultan’en-Nasira’yı[10] temsil eden bu muhteşem gün, insanlık âlemi ve tarihi için en büyük bir dönüm noktası olmuştur. “Ey iman eden kulla­rım benim arz’ım çok geniştir. Nerede imkân varsa, orada bana ibâdet edin!”[11] ayetinin talimatına müvâzi olarak gerçekleşen bu lâhutî hicret ile; Allah-u Teâlâ’ya gerçek ubudiyet içerisinde bulunma imkânı olmayan yerden, bu imkânın bulunduğu yere intikâl edilerek, insanlara kulluğun yıkılması ve Allah’a kulluğun (İslâm hükümetinin) te’sisi hedef olarak alınmıştır.

Evet; Allah’ın yüce Resûlü, “Allah’ım! Sen, beni, beldelerin bana en sevgili olanına götür! Beni, beldelerin, sana en sevgili olanında yerleş­tir.”[12] diye dua ettikten ve hicret emri verilmesinden sonra nazil olan; “Rabbim! Beni (gireceğim yere) sıdk (ve selâmet) girdirişiyle girdir! (çıka­cağım yerden de) sıdk (ve selâmet) çıkarışıyla çıkar! Ve tarafından, bana hakkıyla yardım edici bir sultan (hüccet, kuvvet ve hükümet-i İslâm) da, ver!” (İsra: 80)[13] ayetinin nurânî emânına temessül ettikten sonra, Haz­ret-i Ebubekir’in evine giderek, hemen hazırlıkları ikmâl edip evin arka ka­pısından dışarı çıkar ve yürüyerek gecenin karanlığında Hazret-i Ebubekir ile birlikte Sevr mağarasına gelir, Hz.Ebubekir’in mağaranın içerisini kont­rol etmesinden sonra içeri girerler.[14]

Mekke’nin azgın müşrikleri, Resûlûllah (asm)’ın evinden ve Mekke’den ayrıldıklarını anlayınca, etrafı aramaya-araştırmaya başladılar. Hz.Ebubekir’in de evden çıktığını Hz. Esma’dan sorup, hatta dövüp, nerede olduklarını öğrenemeyince, işin ciddiyetini iyice anladılar, onun için de çevreyi ve dağları çok sıkı bir şekilde aramaya çıktılar. İz izleyicilerin öncülüğün­de Sevr mağarası etrafına da gelen azgın müşrikler, bir türlü akıl edip ma­ğaranın içerisine bakmadılar. Zira Allah-u Teâlâ’nın ‘koruma altına’ aldığı bir kimseyi ve hareketi, kimler, hangi güçler durdurabilir? İslâm siyercileri, burada birçok mu’cize olay nakleder: Müşrikler, mağaranın içerisine girmek istedikleri zaman, orada, mağaranın ağzında “bir ağacın bitmiş olduğunu, iki güvercinin mekân tuttuğunu ve mağaranın ağzının örüm­cek ağıyla örtüldüğünü…”[15] söylerler. Gerçi, ‘akılcılığı’ esas alan bir kısım çevreler, bu tür manevî yönü olan rivayetleri reddetseler, üzerlerinde şüpheler uyandırmak isteseler de, hiç bir değer ifade etmez.[16] Zira “… Göklerin ve yerin bütün orduları Allah’ındır…”[17] Bütün kalpler de Allah’ın tasarrufu altındadır. Ki, kimini ‘kör’ eder, kimini de ‘açar’; hakkı ve gerçeği gösterir.”[18] Kalplerin temayülünü, ince duygularını aniden değiştiren Allah-u Teâlâ, tabiatı ve fizik kanunlarını da aniden değişti­rebilir. Gücü, kudreti her şeye kâfi gelen Allah-u Teâlâ’nın İlahî mu’cizelerini akıl ile abluka altına alıp sınırlamak, teslim olmuş gerçek bir mü’minin sıfatlarından değildir. Selim akıl o dur ki; Allah-u Teâlâ’nın yüce kudreti karşısında, acziyetini idrak edip teslim olandır. Hem; dağları taşları, didik didik arayıp tarayan o kadar düşmanın, mağaranın yamaç­larına, kenarlarına bakıp da, o kadar ısrarlara rağmen mağaraya dönüp bakmamaları, siyercilerin bahsettikleri fizikî mu’cizelerin kabulüne selim aklı icbar etmektedir…

Mekke’nin, gözlerini kan bürümüş cani müşrikleri, mağaranın yanına, kenarına gelip dayanınca ve mağaranın ağzından içeri bakabilecek kadar yak­laşınca, hasb’el-beşer ve yüce Resûlün hayatını göz önüne alarak büyük bir endişeye kapılan Hazret-i Ebubekir, Resûlûllahın (asm) mübarek kulaklarına eğilerek; “Ya Resulallah! Müşrikler gözlerini eğse de bir baksalar, muhak­kak ki bizi görürler,” demiş, yüce Resûl (asm) de: “Sus, ya Eba Bekir iki arkadaş ki, Allah onların üçüncüsü ola, hiç endişe edilir mi ?” cevâbını vermiş,[19] Böylece Hazret-i Ebubekir’i sükûnete kavuşturmuştur…

Allah-u Teâlâ, konuyu şu ayetiyle hatırlatmakta ve sonraki nesillere aktarmaktadır: “Eğer siz O’na (Resûlüme) yardım etmezseniz; (hatırlayın o an­ları ki) kâfirler onu (Mekke’den) çıkardıkları zaman, bizzat Allah ona yar­dım etmişti. (Yine de o, nusretini esirgemez. O demler öyle demlerdi ki Resûlûllah ancak) ikinin ikincisinden ibaretti. O zaman onlar (Sevr dağının tepesindeki) mağaradaydılar. Peygamber, o vakit (mağara) arkadaşına: “Mahzun olma (tasalanma)! Hiç şüphesiz Allah bizimle beraberdir” diyordu. Allah, (o zaman) onun üzerine (kalbine) sekinetini (kuvve-i ma’neviyesini) indirmiş, onu (habibini) görmediğiniz (ma’nevî) ordularla te’yid etmiş, kâfirlerin kelimesini (küfür ve şirk da’valarını) alçaltmıştı. Allah’ın kelimesi (tevhid davası) ise; O, çok yücedir Allah mutlak galibdir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.[20]

Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz ile Hz. Ebubekir, Mekkeli müşrikler dağılıp gittikten sonra, üç gece daha mağarada kalıp, etrafın sakinleşmesini beklediler. Bu üç gün süresince; Hz. Ebubekir’in oğ­lu Abdullah, Mekkeli müşriklerin içerisine sızıp Resûlûllah (asm) hakkında söylenilen-konuşulan sözleri ve aleyhteki faaliyetleri gece yarısından sonra, Resûlûllah’a ulaştırıyor; Hz. Esma da, erzaklarını gizlice götürüyor; Hz. Ebubekir’in azâdlı kölesi Amir bin Füheyre de, davarlarını gündüz Sevr ma­ğarası civarında otlatıyor, böylece hem ayak izlerini kaybettiriyor, hem de onların süt vs. İhtiyaçlarını karşılıyordu…[21]

Sevr mağarasının üçüncü gecesi, seher vaktinde kılavuz olarak tu­tulmuş bulunan Abdullah bin Uraykıt (Erkat), yanında iki binek devesi ile birlikte Sevr mağarasına gelince; mağaradan dışarı çıkan Allah’ın Resûlüne, Hz. Ebubekir’in develerinin birini takdim etmesi üzerine, Efendimiz; “Hayır, benim olmayan bir deveye binmem! Ancak, pahasını söyler de ücre­tiyle satın alırsam binerim.” demiş ve satın aldıktan sonra, deveye binmeyi kabul buyurmuşlardır.[22] Böylece; Hazret-i Resûl-ü Kibriya (asm), yanında sâdık yaranı Hz. Ebubekir, kılavuz Abdullah b. Uraykıt (Erkat) ve Hz. Ebube­kir’in azâdlı kölesi Amir b. Füheyre olmak üzere dört kişilik bir yolcu kafilesi halinde büyük ve nurlu hicret yolculuğuna başlamış olmaktadır…[23] Bu kutlu yolculuk; nübüvvetin 13. yılı bitmiş, 14. yılına girmiş ve Rebi’ülevvel ayının 4. günü (Miladî: 622 yılında) Sevr mağarasından başlamış[24] ve 12 Rebiulevvel’de Medine’nin Kubâ köyünde sona ermiştir.[25]

Kılavuz Abdullah, mutad yolu terk edip, kafileyi sahil yoluna yönelterek hızla harekete geçirdi; Usfan-Emec güzergâhını ta’kib ederek Müdlic kabilesinin yurdu olan Kudeyd’e kavuştular. İki gün sürekli yürümele­rinden dolayı epeyce yorulmuş olan Efendimiz (asm) ve yol arkadaşları, büyük bir kayanın gölgesinde istirâhâte çekildiler. Efendimizin uyuması üzerine, nöbet bekleyen Hz. Ebubekir, oraya yaklaşmakta olan Mekkeli tanıdık bir müşriğin çobanından süt talep eder ve aldığı sütü Resûlûllaha ikram ede­rek içirir.[26] Ve yola devam ederek; Ümmü Mâ’bed denen ve yolculara ihsan yapmakla ma’ruf olan bir kadının aile halkının çadırlarına gelir, misafir olarak yerleşirler. Yiyecek bir şey bulamayınca, süt isterler.

Ümm-ü Ma’bed de, davarların hepsinin kısır olduğunu söyler. Çadırın yanında duran ve arık olduğundan dolayı sürüye bile katılamayan kısır bir koyunu sağma izni isteyen Resûlûllah Efendimize, Ümm-ü Ma’bed’in bu izni vermesi üzerine, Bismillah diyerek koyunu sağmaya başlayan Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, bir kaç büyük kapları süt ile doldurdu. Bu İlâhî mu’cize üzerine, Ümm-ü Ma’bedin zevci Ebu Ma’bed hemen, kendisi de bilahere İslâm ile müşerref olmuş, o mübarek koyun da ta hicretin 18. yı­lındaki kuraklığa kadar kalmış ve bol bol süt vermeye devam etmiştir.[27]

Tekrar yola devam eden kafileye rast gelenler arasında, Hz. Ebubekir’i (ticaretten dolayı) tanıyanların, Efendimizin kim olduğunu sormalarına ‘kılâvuzumdur!’ diye Hz. Ebubekir’in tevriyeli cevapları, bir kısım muh­temel tehlikeleri bertaraf ediyordu.[28] Bununla da “O bana hayır yolunu gösteren kılavuzdur!” demek istiyordu.[29]

Resûl-ü Ekrem Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimizin Mekke’den çıkıp da izini kaybettirmesi, Kureyşli müşrikleri çıldırtmış ve civar ka­bilelerin tümüne elçiler gönderip, yüce Resûlü veya Hz. Ebubekir’i sağ veya ölü olarak ele geçirenlere 100 deve mükâfat va’d etmelerine sebep olmuştu.[30] Yüce Resûl ile arkadaşları, Müdlic oğullarının yurdu olan adı geçen Kudeyd’e ulaşınca ve sahil yolunda Medine’ye doğru yol alırlarken kendilerini uzaktan gören Ben-i Müdlic’den bir adamın, kabile meclisinde “Ben biraz önce, sahil yolu üzere giden bir kaç yolcu gördüm, sanırım ki onlar Muhammed ve eshabıdır!” deyince, meclisde hazır bulunan ve ortaya konan 100 develik ödülü başkasına kaptırmayıp, kendisinin elde edebilmesi için can atan ünlü savaşçılardan Süraka bin Malik b. Cü’şüm, mezkûr muhbi­re kaş-göz işaretiyle ‘sus!’ deyip, “Senin gördüğün yolcular, onlar değil­dir. Her halde, sen filan, filan kişileri görmüşsündür ki onlar, biraz ön­ce yitiklerini aramak için gözümüzün önünden geçip, gittiler.” diye ilâve edince, adam da “olabilir” cevabını verir.[31] Orada bulunanları oyala­dıktan sonra, hemen evine giderek atını ve silahlarını alan Suraka b. Malik, vakit kaybetmeden ta’rif edilen güzergâha doğru hızla gider ve yüce Resûl (asm) ile arkadaşlarına kavuşur… Arkaya bakan Hazret-i Ebubekir, Suraka’nın hızla kendilerine yaklaştığını görünce; “Ya Resûlûllah! Bu gelen ünlü süvari Suraka’dır ki bize yetişti!”diyerek feryâd etti. Allah’ın ‘sekinet’ garantisi altında bulunan yüce Resûl (asm) ise; “Asla mahzun olma çünkü Allah bizimledir!”[32] dedi ve kendilerine süratle yaklaşmakta olan Sura­ka için “Allahım! Şuna karşı, dilediğin şeyle bize kâfi ol! Onun şerrini def et ve onu atından düşür!” diye, Allah-u Teâlâ ya duâ etti.[33] Bunun üzerine, atını sür’atle mahmuzlayarak Resûlûllah’a (asm) yaklaşmak isteyen Suraka’nın atı, yere gömülüp kaldı kendisi de üzerinden düşüp tepetakla yere yuvarlandı. Efendimiz ise, yoluna devam ediyordu… Epey sonra, tekrar toparla­narak yüce Resûl’ün peşine takılan Suraka, Efendimizin dualarını işitecek kadar yaklaşmış; önceden ard arda çektiği fal okları bile zarar vere­mez, diye çıktığı halde 100 deveyi alabilme ve nâm yapma hırsı gözlerini bürümüş, Efendimizi sağ veya ölü olarak ele geçirmek için atını dört nala kaldırmış, fakat Efendimizin bedduası üzerine bu sefer, öncekinden de kor­kulu bir şekilde atı toprağa tamamen gömülmüş, kendisi yerlere yuvarlanmış; yerlerde dumanlar çıkmaya başlamış, ne yaptı ise atını yerden çıka­ramamış, böylece yüce Resûl’ün (asm) hak din üzere olduğunu ve Allah’ın yü­ce himayesi altında bulunduğunu, bu dinin de yeryüzüne hakim olacağını an­layarak, “el-aman, el-aman!. Ya Muhammed anladım ki bu iş, senin yüzündendir; dua et de Allah, beni şu içinde bulunduğum durumdan kurtarsın. Vallahi artık benim size zararım dokunmayacak ve arkadan gelecek olanları da geri döndüreceğim!…” demiş, yüce ahlâk ve eşsiz merhamet sahibi olan Resûl-ü Ekrem de eman vermiş ve kurtulması için de dua etmiştir. Suraka da, minnettarlığını belirtmek için, yolda kendisinin davarlarının bulunduğunu, işaret olsun diye oklarından birini alıp kendi çobanından ihtiyaçları ka­dar deve ve davar alabileceklerini söyler, yüce Resûl (asm) ise, “Bizim senin develerine ve davarlarına ihtiyacımız yok!” cevabını verir. Ve Sureka’ya, ileri yıllarda kisranın bileziklerini takacağını söyler, Suraka’nın is­teği üzerine de kendisine yazılı bir emânnâme verir. Geri dönen Suraka, yolda ta’kibe çıkmış bulunan müşrikleri, “O taraflarda yoktur” diyerek, geri gönderir; ileride müslüman olur ve Hz. Ömer zamanında ganimet malı olarak getirilen kisranın bileziklerini de takınarak, yüce Resûl’ün ‘ihbâr-ı ğaybî’ kabilindeki mu’cizesini bizzat yaşayarak isbatlar.[34]

Böylece; “(kâfirler) dilerler ki Allah’ın nurunu ağızlarıyla (püf deyip de) söndürsünler. Hâlbuki Allah, kendi nurunu kendisi tamamlayacaktır. İsterse kâfirler hoş görmesin.”[35]; “Müşrikler hoşlanmasa da dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere peygamberini doğru yol ve hak din ile gönderen O’dur (bizzat, Allah’tır)”[36]; “…Allah ona sekinet (güven) vermiş, görmediğiniz ordularla onu desteklemiş, kâfirlerin sözünü (de) alçaltmıştır. Allah’ın sözü ise, ne yücedir!”[37] gibi ayetlerin, ilahî hükmü ve va’di gerçekleşmeye doğru gidiyordu.

Ve Allah’ın Resûlü (asm) ile arkadaşları, oradan Harrar, Seniye-Tülmere üzerinde Gamim mevkisine ulaştılar. Orada karşılaştıkları Büreyde b. Husayb ve bir kısım süvari arkadaşlarını İslâm’a davet edince, onlar da hemen müslüman oldular. Ki, onların toplam ev halkı 80 kişi idi.[38] Yola devam eden Allah’ın yüce Resûl’ü, yolda ticâret için Şam’a gitmiş olan Zübeyr b. Avam’a,[39] diğer rivayette Talha b. Ubeydullah’a[40] bir diğer rivâyette ise her ikisine birlikte[41] rastlamış; Hz. Zübeyr, Efendimize ve Hz. Ebubekir’e birer adet beyaz elbise hediye etmiştir.[42] Önceki rivayete göre de, gömlekleri hediye eden Hz. Talha’dır. [43]

Daha sonra, yoluna hızla devam eden kafile; Lekf, Medlice, Mehac, Elfacce üzerinden, Arc denen yere gelerek istirahat molası verdi. Yorul­muş develer yerine, yenileri tedârik edildi. Eslem kabilesinden Evs b. Hucr, Resûlûllah Efendimize bir deve verdi ve yanına da hizmetçisi Mes’ud b. Huneyde’yi kattı; hizmetçi yolda müslüman oldu. Tekrar, Rim ve Akik va’disinden Zabiy (Ceylan) yolundan Usbe’ye, oradan da 12 Rebi’ülevvel’de Medine’ye bir saatlik uzaklıkta bulunan meşhur Kuba köyüne vâsıl olmuşlardır.[44]

Efendimizin (asm) Kuba’ya teşrifleri üzerine, köyün sakinleri, bilhassa Amr bin Avf ailesi bayram havasına girmiş ve semâyı tekbir sesleri ile çınlatmışlardır. Resûl-ü Ekrem (asm), kendinden önce Medine’ye hicret eden birçok ashabın misafir olarak kaldıkları, Amr b. Avf ailesinin reisi olan Gülsüm b. Hidm’in evine indi; bir kısım Muhacirler de bekârlar evi denen Sa’d b. Heyseme’nin evinde barınıyor, ara sıra da Efendimiz orada kalıyor­du. Hz. Ebubekir ise, Hubeyb b. İsâf’ın misafiri idi. Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimizin Sevr’den Medine’ye müteveccihen ayrılmasın­dan ve Efendimizin emirlerini ve verdiği vazifeleri yerine getirdikten son­ra, gündüzleri gizlenmek, geceleri de yaya olarak yürümek suretiyle Mekke’den Medi­ne’ye hicret eden Hazret-i Ali ise, Kuba köyünde iken, Resûl-ü Ekreme kavuşmuş ve Efendimizle birlikte Gülsüm b. Hidm’in misafiri olmuş­tur…[45] Ayakları yürümekten çatlamış ve yürümekten artık takati kesilmiş olan Hazret-i Ali’yi görünce, Allah’ın Resûl’ü ağlamaya başlamış ve kucaklayarak çatlayan yerlere mübarek tükürüğünü sürmüş, bundan dolayı da Hazret-i Ali, şehid edilinceye kadar ayaklarında hiç bir sızı ve ağrı duy­mamıştır.[46]

İki cihanın serveri olan Resûlûllah (asm) Efendimizin Mekke’den çıktığını haber almış bulunan Medineli müslümanlar (Ensar); geleceğini tah­min ettiği günler, dışarı yahut damların üzerlerine çıkar ve Mekke yolunu büyük bir aşk ve heyecanla gözetler, bu kutlu visâl gününü beklerlerdi. Yine böyle bir gün, aniden kal’a burcuna çıkarak gözetleme işine katılan bir Yahudi’nin, “Ey ben-i Kayle! (Ensar) beklediğiniz geldi!” nidasını işiten ve silâhını alan müslümanlar o tarafa koşar… Efendimizin Kuba’ya dönmesi üzerine de o tarafa doğru yönelirler ve Âlemlerin Efendisine tebrikler, hoş-âmedîler ve ta’zimler sunarak, her tarafı tekbir sesleriyle ve şenliklerle çınlatırlar.[47] Allah’ın Resûlü (asm) o kadar tevâzu içerisinde idi ki; Kuba’ya ‘Hoşamedi’ için gelen müslümanlar, kendisini ilk önce tanıyamamış, Hz.Ebubekir’e yönelmiş; ancak Hz. Ebubekir’in kendisine hizmet etmesi ve gü­neşe karşı gölgelemesi ile, ‘İki Cihanın Güneşi’nin kim olduğunu anlamışlardır.[48]

[1] Muvatta (Tercüme): 2/553; Sefine’t ül-Bihâr: l/41; Ahmed İbn-i Hanbel: 2/381

[2] Buhari (Arapça): 4/241; Zübde’tül-Buhari: 624; Tecrid-i Sarih: 9/239; Müslim (Arapça-K.Fezâil’us-Sahabe: 133): 2/1923; Müslim (Terc.): 10/364.

[3] Müslim: 10/88-90; (Arapça): K. Mesâcid: 267; Ahmed İbn-i Han­bel: 3/27; 6/236, 246; Ebu Davud: 5/480 (Arapçası): K. Edeb: 1.

[4] Müslim: 4/235-238;(Arapça): (K. Misâfirîn: 139): 1/512-513.

[5] Kalem(68): 4; Ayrıca; “Ben la’netçi olarak, değil; âlemlere rahmet olarak gönderildim.” (Müsned-i İbn-i Hanbel’den, Câmi’us-Sağir: 1/570) hadis-i şerifinin ve: “And olsun, size kendinizden öyle bir peygamber gel­miştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Üzerinize çok düşkündür. Mü’minlere cidden reufdur, rahimdir.” (Tevbe(9): 128) Ayetinin manaları da, aynı anlama gelmektedir.

[6] Ahzâb(33): 21.

[7] Tarih-i Taberi: 2/247; İbn’ul-Esir: 2/101; El-Bidâye: 3/179-180; Hakim-Müstedrek: 3/6; Beyhaki-Delâil: 2/209; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/155- 156; Fıkh’ıs-Sîre: 187; İbn-i Hişam: 2/151-152.

[8] Ahmed İbn-i Hanbel: 5/121; Tefsir-i İbn-i Kesir (Terc.): 8/4288.

[9] İbrahim(14): 5

[10] “Ve şöyle de: ‘Rabbim! Beni sıdk (ve selamet) girdirilişi ile (Medine’ye, Dâr’us-Selam’a) girdir ve sıdk(ü selâmet, emniyet ve necat) çıkarışı ile (Mekke’nin şirk-küfür ve zulüm ortamından; ve sâireden) çıkar, ve (bunun için de) tarafından bana hakkıyla yardım edici bir sultan (huccet-i kahire, kudret-i kamile ve hükümet-i İslâmiye) ver.” (İsra: 80) Ayet-i kerimesi, her ne kadar ‘genel ve külli’ manalar ihtiva etmekte ise de, bilhassa ‘hicret’ olayındaki ‘giriş, çıkış’ vâkıasına dikkat çekmekte; bunun için de gerekli olan ‘Sultan’en-Nâsirâ’ (yardım edici sultan) talep edil­mektedir. İmam-ı Suyutî, Celâleyn’de bunu “Senin düşmanlarının üzerine (galib getirecek olan) bana yardım edici bir kuvvet” (Cilt:1, sah. 234), “Kitabullah’ın hükümlerini ikame edebilmek için yardımcı kuvvet, ki, ibadın zayıf kısmını, korur… (Ed-Dürr’ ül- Mensur: 4/198-199) şeklinde tefsir etmiştir. Zemahşerî ise; bir kaç manadan sonra, ” Sultan; muhaliflerin üzerine nusret, veya küfür üzerine galib (ve hâkim) kılabilecek kavi bir izzet ve bir mülk (hükümet-devlet) demektir” demekte, “Feth-i Mekke’yi, feth-i Fars’ı ve Rum’u” netice veren; ve Nur: 55; Tevbe: 33; Fetih: 28; Saff: 9; Mâide: 56, 67 ayetlerinde va’d edilen hakimiyet-i İslâmiye ile ilgili ayetlere işaret etmektedir. Bakınız: El-Keşşaf: 2/688; Allame Tabatabaî de yaklaşık anlam ver­mekte, Hakkın eğilip-bükülmemesini ve kaybolmamasını. Batılın da zahir ve galib olmamasını sağlayacak yardımcı bir güç ve saltanat şeklinde bir ilâve ile aye­tin ‘siyakına’ da dikkat çekmiştir.(El-Mîzan: 13/188). Beyzâvî, Hâzin, Nesefî ve İbn-i Abbas tefsirlerinde de, aynı şekilde geçmekte, ” Sultan’ın; açık ve ezici hüccet, düşmanlara galib getirecek kuvvetli bir mülk, güç ve hükümranlık olduğu kayd edilmektedir. Bakınız; Mecma’ ut-Tefasir: 4/64-65). Fîruzâbâdî ise, buna doğrudan doğruya ‘devlet hükümet gücü’ anlamlarını vermekte; Elmalı Hamdi de aynı doğrultuda bir yorum ve izah yapmaktadır. (Bakınız; Hak dini Kur’an Dili: 5/3192-3196); İbn-i Manzur da diğer muh­telif anlamlarla birlikte “saltanat, sultanlık, velâyet-valilik, hadid sahibi” anlamlarını da vermiş, böylece konu, iyice vuzuha kavuşmuştur (Bakınız Lisan’ul-Arab: 7/320-322)… Zâten, mezkur ayetin siyâkı ki; “Hakkın gelişi ile bâtılın zail oluşu ve Kur’anın mü’minler için şifa verici, kafirlerin de hüsranını arttırıcı” (İsra: 81-82) olması, ancak İslâm’ın-Kur’an’ın (hakkın) bir hükü­met-i kahire ve saltanat-ı İslâmiye haline gelmesiyle (mütenâsiben) mümkün olabileceği anlaşılmaktadır. Ve Resulün gittiği Medine-i Münevvere’nin, bu özelliğe geldiği, izâhdan varestedir…

[11] Ankebut(29): 56; Mekkeli müşrikler, müslümanların İslâm’ı yaşa­malarına aslâ imkân vermeme konusunda büyük inat ve çaba içerisine girmiş, birçok müslüman dinlerinde fitneye ma’ruz kalacak bir duruma gelmiş, artık Mekke’de İslâm’ı yaşama ve Allah’a ibâdet etme imkânı kalmamıştır. Hatta şu ayetler, Allah’ın muhafazası olmamış olsaydı, Resulullahın(asm) bile (nerede ise) te’sir altında kalacağını bildirmektedir: “Onlar, sana vahy ettiğimizden başkasını uydurup bize (atf ve) iftira edesin diye, seni bile hemen hemen fitneye düşürecekler, o takdirde seni (candan) dost edineceklerdi. Eğer sana sebat vermemiş olsaydık, and olsun ki, sen onlara (belki de) biraz meyl edecektin. O takdirde ise, biz hayatın da katmerli, ölümün de katmerli (acı)sını sana tattıracaktık muhakkak. Sonra bize karşı kendin için hiç bir yardımcı da bulamayacaktın. Yakında seni, neredeyse bu yerden (Mekke’den) çıkarmak için her halde rahatsız edecekler, (fakat) o takdirde kendileri de arkandan pek az kalacaklardır. (Biz bunu) senden evvel gönderdiğimiz peygamberler için de sünnet (kanun ve kaide) yapmışızdır, (ey habibim) sen bizim sünnetimizde hiç bir değişiklik bulamazsın.” (İsra: 73-77 )

[12] Beyhaki-Delâil’ Nübüvve’den naklen, İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/167.

[13] Tefsir-i Hazin (Mecmâ’ut-Tefasir): 4/64; İbn-i Hanbel, Tirmi­zi, İbn-i Cerir ve İbn-i Münzir sahihleri, Taberani, Hakim, İbn-i Merduye, Ebu Nuâym ve Beyhâki Delailerinden naklen, Ed-Dürr’ül-Mensur: 4/198; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/167; Tirmizi (Arapça): 5/304; Tercüme: 5/247-248.

[14] İbn-i Hişam: 2/151-152; Tarih-i Taberi: 2/247; El-Bidâye 3/179.

[15] El-Bidâye: 3/181-182; Beyhakî-Delâil: 2/214; Tabakat: 1/299; Mevâhib’ul-Ledûniyye: 1/81; Mecmâu’z- Zevaid: 6/51-52; Ebu Nuâym-Delâil: 2/211, 213-214; Şifâ-i Şerif (Terc.): 312; Şerh-i Şifi, Aliy’yül-Kari: 1/637; Suyutî, Menahil: 42; Sîret’ ün-Nebevîyye: 115-116; Hayat’ us-Sahabe (H. Müslümanlık): 1/335.

[16] Bir kısım uydurma veya zayıf hadisleri de arasına sıkıştırarak, birçok ‘manevi’ özelliği olan hadisler-mu’cizeler, Asr-ı Saadet’in müellifi tarafından ya tamamen yıkılmakta. (Bakınızı: Asr-ı Saadet: 3/153-187; 1/199, 4 no’lu dipnot; vb); veyahut da üzerinde şüpheler uyandırılmaktadır. (Bakınız: 2/246-248, 255, 282-312, 440-448, 464-470; 3/40, 161-164, 167-170, 183, 393-394; İlh… Asr-ı Saadet müellifinin kesin nâsslara bile muğayir daha pek çok görüşleri vardır ki; bu sahifeler onları tâdâtın yeri ve konusu değildir.

[17] Fetih( 48): 4, 7

[18] Bakara(2): 7; Mâide(5): 13, 41; Enfâl(8): 9-12 En’am( 6): 25, 46, 122, 125; A’raf(7): 100, 101, 179; Yunus(10): 74; Tevbe(9): 87, 93, 125, 127; Ta-ha( 20): 25-37; Zümer(39): 22; Muhammed( 47): 16; Hucurat(49): 7; Müslim (Terc.): 10/633-634.

[19] Buhari (Arapça) K. Menâkıb’ul-Ensar: 45; cilt: 4, s. 263; Zübde’ tül-Buhari: 694 ; Tecrid-i Sarih: 10/115-116; Asr-ı Saadet: 1/199; El-Bidâye: 3/181-182; Kenz’ul- Ummal: 8/329; Ebu Nuâym-Delâil: 2/272; Beyhakî-Delâil: 2/213; Hayat’ us-Saha­be (H. Müslümanlık): 1/335-336; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/160-161; Zâd’ul- Meâd: 2/59.

[20] Tevbe(9) : 40.

[21] İbn-i Hişam: 2/152; İbn’ul-Esir: 2/105; Zubdet’ul-Buhari: 689-690 Tecrid-i Sarih: 10/99; Asr-ı Saadet: 1/199; Siret’ün-Nebeviyye: 114; Hayat’us-Sahabe: 1/333-334.

[22] İbn-i Hişam: 2/153; Z.Buhari: 689-690; Tecrid: 10/98, 100; İs­lam Tarihi (Mekke Devri): 6/165-166; Tarih-i Taberi: 2/247; Tabakat: 1/492; El- Bidâye: 3/188; Asr-ı Saadet: 1/198-199.

[23] İbn-i Hişam: 2/155; Hayat’us-Sahabe (H. Müslümanlık): 1/332; Mecmâu’z-Zevaid: 6/5; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/166; Z. Buhari: 690; Tecrid-Sarih: 10/100; Buhari (Arapça): 4/256; Beyhaki-Delâil: 2/208; El-Bidâye: 3/184; Tarih-i Taberi: 2/247.

[24] Tabakat-ı İbn-i Sa’d: l/232; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/165.

[25] İbn’ül-Esir: 2/201; İbn-i Hişam: 2/318: İslam Tarihi (Medine Devri): 1/6; (Mekke Devri): 6/191; Zübde’tül-Buhari: 691; Buhari (Arapça): 4/258: Tecrid: 10/105.

[26] Buhari Arapça): 4/262; Ahmed ibn-i Hanbel: 1/3; Hayat’us-Sahabe: 1/335-336; Müslim(Tercüme): 11/494-495; (Arapça): 3/2309; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/168-170.

[27] İbn-i Hişam: 2/154-155; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/171-177; Hakim-Müstedrek: 3/9; İstiâb: 4/1959; El-Bidâye: 3/192; Mecmâ’uz-Zevâid: 6/56; Tabakat: 1/230; Ebu Nuâym, Delail: 2/282;Kısas-ı Enbiyâ: 1/91.

[28] Ahmed İbn-i Hanbel: 3/211; Buhari (Arapça): 4/259; Mecmâ’uz-Zevaid: 6/59; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/168; Tabakat: 1/235.

[29] Buhari (Arapça, K. Menakıb’ul-Ensar: 45): 4/259; Ahmed İbn-i Han­bel: 3/211; Tabakat-ı İbn-i Sa’d: l/235; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/168.

[30] Ahmed İbn-i Hanbel: 4/176; Buhari (Arapça, K. Menakıb’ul-Ensar: 45): 4/256; Zübdet’ül-Buhari: 690; Tecrid: 10/11-101; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/177; Beyhaki-Delâil: 2/219; El-Bidâye: 3/185; Hâkim-Müstedrek: 3/7; İbn-i Hişam (Terc.): 2/156-157; Ebu Nuâym-Delâil: 2/277.

[31] Z. Buhari: 690; Tecrid-i Sarih: 10/101; Ahmed İbn-i Hanbel: 4/176; Buhari (Arapça, K. Menakıb’ul-Ensar:45):4/256; El-Bidâye: 3/185; İbn-i Hişam (Terc.): 2/156-157 Hâkim, Müstedrek: 3/7; İslam Tarihi (Mekke Devri): 177-178; Beyhaki, Delâil: 2/219.

[32] İbn’ul-Esir (Terc.): 2/106; A. İbn-i Hanbel: 1/3; Müslim (Terc.): 10/495; (Arapça): 3/2310 (K. Zühd: 75); İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/179; Tabakat-ı İbn-i Sa’d: 4/366; El-Bidâye ven’ Nihaye: 3/187.

[33] A. İbn-i Hanbel: l/3; El-Bidâye: 3/188; Tabakat: 4/366; Zübde- tül-Buhari: 693; Buhari (Arapça K. Menakıb’ ul-Ensar: 45): 4/259-260.

[34] Buhari (Arapça-K. Menakıb’ ul-Ensar: 45): 4/256-257; Zübde’ tül- Buhari: 690; Tecrid-i Sarih: 10/100-103; A.İbn-i Hanbel: 1/3; 4/176; İbn-i Hişam (Terc.): 2/156-158; İbn’ul-Esir: 2/106; El-Bidâye: 3/185-188; Kenz’ül-Ummal: 8/330; Hayat’us-Sahabe (H. Müslümanlık): 1/336-337; Sîret’un-Nebeviyye: 116- 117; Kısâs-ı Enbiya: 1/91-92; Asr-ı Saadet: 1/200; Hakim, Müstedrek: 3/7; Müslim (Terc.): 11/494-495; (Arapça): 3/2309/ 2310; El-İstiâb: 2/581, 597; El-İsâbe: 2/19; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/180-186; Fıkh’ıs-Sîre: 188.

[35] Tevbe(9): 32; Saff(61): 8

[36] Tevbe(9): 33; Saff(61): 9; Yaklaşık, Fetih(48): 28

[37] Tevbe(9): 40

[38] Tabakat-ı İbn-i Sa’d: 4/242; İslâm Tarihi (Mekke Devri): 6/186-188; Belâzurî: 1/262.

[39] Buhari (Arapça, K. Menakıb’ul-Ensar: 45): 4/257; Zübdet’ul-Buhari: 690; Tecrid-i Sarih: 10/103-104; Hakim-Müstedrek: 3/11; Beyhâkî-Delâil: 2/226; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/188-189.

[40] Umde’tül-Karî: 17/49; Tabakat-ı İbn-i Sa’d: 3/215; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/188.

[41] İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/188; Feth’ul-Bârî: 7/189; Umde’tül-Karî: 17/49.

[42] Buhari (Arapça-K.Menâkub’ul-Ensâr: 45): 4/257; Zübdet’ul-Buhari: 690-691; Tecrid-i Sarih: 10/103-104; Kısâs-ı Enbiyâ: 1/93.

[43] Umdet’ul-Karî: 17/49; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/188; Tabakat-ı İbn-i Sa’d: 3/215.

[44] İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/189-192; (Medine Devri): 1/6; İbn-i Hişam (Terc.): 2/159-160; Zübdet’ül-Buhari: 691; Buhari (Arapça-K.Menakıb’ul-Ensar: 45): 4/257-258; Hayat’us-Sahabe (H. Müslümanlık): 1/337; Asr-ı Saadet: 1/201; İbn’ul-Esir (Terc.): 2/207; Kısâs-ı Enbiya: 1/93-94; Tecrid-i Sarih: 10/104-105.

[45] İbn-i Hişam: 2/161; Asr-ı Saadet: 1/201; Tecrid-i Sarih: 10/104-105; İslam Tarihi (Medine Devri): 1/612; Tabakat: 1/233; İstiâb: 1/42.

[46] İbnu’ul-Esir (Terc.): 2/107; İbn-i Hişam: 2/161; Asr-ı Saadet: 1/201; İslam Tarihi (Medine Devri): 1/12; Üsd’ül-Gâbe: 4/19.

[47] İbn-i Hişam (Terc.): 2/160; Zübde’tül-Buhari: 691; Tecrid-i Sârih: 10/104; Hayat’us-Sahabe: 1/337; İslam Tarihi (Medine Devri): 1/5; Tabakat: 1/233; Belâzurî: 1/263.

[48] Zübde’tül-Buhari: 691; Tecrid-i Sârih: 10/105; Buhari (Arapça-K. Menakıb’ul-Ensar: 45): 4/258; Hayat’us-Sahabe (H. Müslümanlık): 1/337; İslâm Tarihi (A. Köksal-Medine Devri): 1/6.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv