HİCRET – HİZBULLAH HAKVERDİ
Bu yazı kez okundu.
18 Aralık 2013 12:54 tarihinde eklendi

HİCRET

Yeryüzünde Allah’ın nizâmının kurulmasını, onun zıddı olan tüm beşeri ve tâğûtî düzenlerin ve ideolojilerin yıkılmasını esâs alan ve bütün peygamberlerin ortak davasını oluşturan İslâm İnkılâbı’nın tahakkuku; ancak hicret olayı ile mümkün olmaktadır. Zirâ batıllardan hakka, yanlışlardan doğruya, zulümattan nura, zulümlerden adâlete, eğriliklerden istikâmete, kesretten vahdete, şirkten tevhide, küfürden ikrâra ve tasdike, dalâletten hidâyete, isyandan itaate, tuğyandan ibadete, şekâvetten saadete, vahşetten ünsiyete ve ülfete, sukuttan teâliye, inhitâttan terâkkiye, izmihlâlden kurtuluşa, fenâ ve zevâlden bekâya, felâketten huzura ve sükûna, inkârdan imana, dar’ül-harbden dar’ül-emana ve İslâm’a, mevtten hayata, maraz ve illetten sıhhat ve selâmete, geçiş, kalb oluş, tahavvül ve intikal ediş, âmeliyesine; yani, İslâm İnkılâbı’nın gerçekleşmesi esnasındaki bu geçiş-oluş-ediş istihâlelerinin tümüne “Hicret” denir.

Evet; he-ce-re sözcüklerinden meydana gelen hicret, lügât olarak; “Bir insanın, başkalarından (istemediği, râzı ve memnun olmadığı kişi ve şeylerden) gerek bedenen, gerek lisânen, gerekse kalben müfârakat edip ayrılması” (El-Müfredât: 782) anlamlarına gelmektedir. Sultan-ı Enbiya Hazret-i Muhammed Mustafa Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, bir mübarek hadis-i şeriflerinde; “Müslüman, dilinden ve elinden (diğer) Müslümanların selamette bulunduğu kimsedir. Muhâcir ise, Allah’u Teâlâ’nın nehyettiklerinden ayrılan (hicret eden) kimsedir.”[1] diye buyurarak, “Hicret” olayının tüm boyutlarını kuşatıcı ve açıklayıcı bir zemine oturtmuşlardır. Bu nokta-i nazardan konuya baktığımız ve derinliğine indiğimiz zaman, “Hicret”in anlamı ve kapsamı daha iyi anlaşılmış olacaktır.

Bilindiği gibi, insanları yoktan var eden Allah-u Teâlâ; insanlara uymaları için bir kısım kanunlar ve hükümler vaz etmiş, bunların dışında kalan ve zıddı olan her türlü hüküm, örf, adet, kanun ve prensiplerden kaçınılmasını (hicret edilmesini) emretmiştir. İşte bu İlâhî hükümlere zıd olan her nevi düşünce ve hareketlere nehiyler (yasaklar) denir ki, bunların tümü münker (şer’ân kabul edilmeyen, red olunmuş) şeylerdir. Allah’ın nizamı olan İslâm; insanlar arasında İlâhî bir inkılâb (tahâvvülât) gerçekleştirmek, nehyolunmuş münkerâttan emrolunmuş olan ma’rûfâta (şerân câiz ve iyi görülen şeylere) insanları îsâl etmek, hicret ettirip geçiş yaptırmak suretiyle yaşanan din ve hayat nizamı olmak için Allah-u Teâlâ tarafından vaz olunup gönderilmiş “İlâhî Kanunlar-Hükümler Mecmuâsı”dır. Bu İlâhî nizama; ferd, aile ve toplum olarak, insanoğlu uymakla mükelleftir. Bu mükellefiyet muvâcehesinde, kişi; ferd olarak Allah’ın rızâsı dairesinde bulunmaya çalışmalı; münkerattan, yani Allah’ın nehiylerinden kaçınıp maruflara, yani Allah’ın emirlerine yapışmalı ve müşâhhâs-mücessem bir İslâm hâline gelmelidir. İşte nehiylerden kişinin bu kaçışı ve itââte geçişi hicrettir. Kezâ, aile olarak da, toplum olarak da, aynı tür (Allah’ın nehiylerinden) kaçış ve (emirlerini yaşamaya) geçiş, yine hicretdir.

Hicret’in de üç şekli vardır:

1) Bedenî, cismânî hicret,

2) Lisânî, kavlî hicret,

3) Kalbî, fikrî hicret…

Bunların da her birinin üç türlü tââlluku var:

a) Ferdî, zâtî ve şahsî,

b) Ehlî, ailevî,

c) Siyâsî ve içtimâî…

Bunların ise, topyekün ikişer yönü ve cephesi vardır:

A) Enfüsi, derûnî ve dâhili (sübjektif).

B) Afâkî, zahirî ve haricî (objektif)…

Kur’an-ı Kerim’de ve yüce Resûl’ün (asm) hâdislerinde, bunların hepsiyle alâkalı ya doğrudan veya dolaylı olarak ayrı ayrı ve pek çok beyânlar, ibareler ve ifadeler vardır. Ki, hepsini inceden inceye ele almanın ve izâh etmenin, bu yazı ile mümkün olmayacağı izahtan varestedir. Yalnız, bütün hicret türlerini kapsayacak şekilde, bir kısım genel temâs ve işâretlerde bulunmakla iktifa edeceğiz, inşallah…

Evvelâ; İslâm’ın hükümlerine muhatab olan insan, ferdî olarak O’nun mücessem bir timsâli olmalı, buna engel olacak olan her türlü münkerleri, yani İlâhî nehiyleri terk (hicret) etmelidir. Terk edilmesi lâzım gelen İlâhî nehiylerin en başında şirk ve küfür gelmektedir. “…Bana hiçbir şeyi şirk koşma…”[2]; “…Allah’a şirk koşma! Çünkü Allah’a şirk koşmak, çok büyük bir zulümdür.”[3]; “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın!…”[4]; “De ki: Geliniz, size Rabbiniz neleri haram (nehy) etmiştir, okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anaya babaya iyilik edin, fakirlik yüzünden çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de, onların da rızıklarını biz veririz. Zinâ gibi kötülüklerin açığına da, gizlisine de yanaşmayın. Allah’ın muhterem kıldığı nefsi (canı) haksız yere öldürmeyin. İşte bu yasakları Allah size tavsiye etti, olur ki düşünür ve akıl erdirirsiniz.”[5]; “…Ben yalnız Allah’a ibadet etmekle ve O’na ortak koşmamakla emrolundum; ancak O’na davet ederim ve dönüp varışım da ancak O’nadır.”[6]; “De ki: ben, ancak Rabbime ibâdet ederim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmam.”[7]; İlââhir…

“Öyle ise, siz beni (itaatle, ibadetle) anın (ki), ben de sizi (sevab ile mağfiret ile) anayım ve bana şükredin; küfredip nankörlük etmeyin.”[8]; “Ey iman edenler! Allah’a, O’nun peygamberine ve gerek o peygamberine ayet ayet indirdiği kitaba (Kur’an’a), gerek daha evvel indirdiği kitab(lar)a iman (da sebât) edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini, ahiret gününü inkâr ederek kâfir olursa o, muhakkak ki (sırat-ı müstakimden) uzak bir sapıklıkla sapıp gitmiştir.”[9]; “…Muhakkak ki cehennem, kâfirleri kuşatacaktır.”[10]; “…Kâfirlere ve münâfıklara itaat etme…”[11]; “…Muhakkak ki Allah, kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.”[12]; “…” “Başlarına gelecek şiddetli bir azâp’tan dolayı, vay kâfirlerin hâline!”[13] gibi ayetlerle, “…En büyük günâh, seni yaratmış olduğu halde Allah’a şirk koşmandır…”[14] benzeri sayısız hadisler, şirk ve küfrün en büyük günâh olduğunu bildirmekte, bu münkerâtın her nevinden şiddetle nehyetmektedir.

“…Mallarınızı aranızda bâtıl sebeplerle yemeyin… Nefislerinizi (kendinizi) öldürmeyin!…”[15]; “…Fakirlik yüzünden çocuklarınızı öldürmeyin… Fuhşun (zinanın) gizlisine de, açığına da yanaşmayın. Allah’ın haram kıldığı nefsi (insanı) öldürmeyin…”[16]; “…İçki, kumar, (tapmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amellerinden birer pisliktir…”[17]; “…Lâşe, yere akıtılan kan, gerek domuz eti, gerek Allah’tan başkasının adına boğazlanmış olanlar (haramdır)…”[18]; “…Allah-u Teâlâ alış verişi helâl, ribâyı (fâizi) ise haram kıldı…”[19]; “…Ölçeği ve tartıyı noksan yapmayın… Ey kavmim! Ölçekte ve tartıda adaleti yerine getirin. İnsanların mallarını eksiltmeyin (haklarını yemeyin) ve yeryüzünde fesâtlık çıkararak fenâlık yapmayın.”[20]; “…Sonra duâ ve niyâz edelim de Allah’ın lâ’netini yalancıların üzerine okuyalım.”[21]; “…Allah, hiç şüphesiz münâfıkların yalancılar olduğuna şehâdet eder.”[22]; “…Acıklı bir günün azâbından vay o zulmedenlerin hâline!”[23]; “…Allah, kendini beğenen ve böbürlenen kimseyi sevmez. …Cimrilik (buhl) yapan… Nankörlere hor ve hâkir edici bir azap hazırlamışızdır.”[24]; “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakın; çünkü zannın bir kısmı günâhtır. (Müslümanların kusurlarını, ayıplarını) araştırmayın; bir kısmınız bir kısmınızı “gıybet” etmeyin…”[25]; ilââhir, gibi yüzlerce ayetler de şirk ve küfrün dışında ve aşağısında kalan “Günâhlardan ve haramlardan şiddetle nehyetmektedir.” Ki; “…Muhâcir, Allah’ın nehyettiklerinden kaçınıp ayrılan (hicret eden) kimsedir.”[26] Hadis-i şerifi muktezâsında, mezkûr “istenmeyen, arzu edilmeyen, münker durumunda olan” menhiyâttan insanların ferd, aile, toplum olarak, kalbî, kavlî ve bedenî biçimlerde ve hem enfüsî hem de afâkî cihetten sıyrılıp çıkmaları ve ayrılmaları hicrettir. Çıktı, çıkarıldı kelimeleri de bu noktada aynı anlamı ifâde etmektedir. Meselâ:

“Onları nerede yakalarsanız (orada) öldürün. Onları, sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) çıkarın…”[27]; “…De ki: Onda (o haram ayda) muharebe etmek büyük (günah)tır. (Fakat insanları) Allah yolundan men etmek, onu inkâr etmek, (ziyâretçilerin) Mescid-i Haram’a gitmelerine mâni olmak, onun (Mekke’nin) halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük (günah)tır…”[28]; “…İşte hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda işkenceye, hakarete, ziyâna uğrayanların, muharebe edenlerin ve öldürülenlerin de suçlarını örteceğim…”[29]; “Bir kavim ile savaşmaz mısınız? Ki, onlar yeminlerini bozdular ve Peygamberi (Mekke’den) ihrac etmeye (çıkarmaya) karar verdiler…”[30]; onlar (o mü’minlerdir ki) haksız yere ve ancak, ‘Rabbimiz Allah’tır!’ diyorlar, diye yurtlarından ihrac edilmişlerdir…”[31]; “Sizinle din hususunda muharebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan da ihrac etmemiş olanlara iyilik, onlara adalet(le muâmele) etmenizden Allah sizi men etmez. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, sizi ancak sizinle din hususunda mukatele yapmış, sizi yurtlarınızdan ihraç etmiş (çıkarmış) ve çıkarılmanıza arka çıkmış olanlara dostluk etmenizden men eder. Kim onları dost edinirse, işte bunlar zalimlerin ta kendileridir.”[32]; “Bir vakit, o kâfirler seni bağlayıp hapsetmeleri, ya öldürmeleri, ya da (Mekke’den) ihrâc etmeleri (çıkarmaları) için sana tuzak kuruyorlardı…”[33].

“Allah, iman edenlerin velisidir. (ki) Onları zulümâttan ‘nura’ çıkarır…”[34]; “And olsun ki, biz Musâ’yı, ‘kavmini zulümâttan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat!’ diye mu’cizelerimizle gönderdik…”[35]; ve şöyle de: Rabbim! Beni sıdk (ve selamet) girdirilişi ile girdir ve sıdk (-ü selâmet) ‘çıkarışı’ ile (Mekke’den, kabirden, namazdan vs… güzelce) çıkar ve tarafından bana hakkıyla yar­dım edici bir sultan “İslâmî devlet, hükümet ve hüccet ile kuvvet-i kâmile ver.”[36]; (o halde) hemen Allah’a firar edin…”[37]; gibi ayetlerin tedris ve ta’limi; “Her türlü menfi, zararlı ve Allah tarafından kınanmış ve nehyedilmiş olan fikir, düşünce, tarz, tavır, fiil, niyet, durum, yer ve hare­ketlerden ‘çıkılması-kaçınılması ve uzaklaşılması’, yani ‘hariç kalınarak hicret edilmesi’ yönünde ve doğrultusundadır…”

İnsan; ferdî olarak, kendini her türlü ‘şirk, küfür, haram ve münkerâttan’, yani Allah-u Teâlâ’nın ‘nehy ettiklerinden’ tamamen ‘ayırıp çıkar­malı ve soyutlamalıdır’. Aynı uygulamayı ailesi ve içinde bulunduğu toplum üzerinde de gerçekleştirmelidir. Bundan sonra da; şahsı, ailesi ve içinde bulunduğu toplum ‘iman, ahlâk ve amel-i salih’ ile mücehhez olup ‘İslâm’ın mücessem ve müşâhhas bir timsâli’ hâline gelmelidir. Ki hicret; ilk merhaleden, son merhaleye ‘geçiş’ âmeliyesidir.

Evet; Allah-u Teâlâ, ‘din-i hakk’ olan İslâm’ın ferd, aile ve toplum olarak tüm insan hayatına hâkim kılınması ve onun zıddı olan her nevi hâl-tezahürlerin (kalbî, kavli ve cismî olarak) bertaraf edilmesi maksâdıyla şu meydan-ı imtihanı yaratmıştır. Binâen-aleyh; her insan ferd olarak, ‘hak ile batıl’ın mücadele ve mücahede meydanıdır. Muhteşem bir âlem hüviyetinde olan varlığı, ‘zıt kutupların’ çarpıştığı bir ‘savaş alanı’dır. Nefis, şeytan, heva, heves ve şehvet gibi… unsurlar, ‘batıl’ cepheyi; ruh, akıl, kalb, fıtrat, vicdan, basiret, feraset, şuur gibi, unsurlar ‘hak’ cepheyi temsil eder ve temayülleri o yöndedir. Bu fıtrî ve ezelî savaşta, ‘galib’ gelen taraf, ‘o âleme’ (insana) hâkim olmuş olacak ve onu kendi hükümleri ve prensipleri doğrultusunda sevk-ü idare edecektir. Bu durumda artık, o kimse, ya ‘Hakk’ın, İslâm’ın mücessem bir simgesi olacak; veya (el’iyâzubillah) bâtılın canlı bir heykeli hâline gelecektir. Onun için; Kur’an-ı Kerim, sürekli olarak “ey insan!..” hitaplarıyla insanı uyanık bulunmaya da’vet etmekte, heva ve hevese, nefis ve şeytana uymamaya, boyun eğmemeye ve sâdece Allah’a ve Resûlûllah’a itaate, Din-i İslâm’a teslim olmaya çağırmaktadır.[38]

Gerçek müslüman, kâinâtta (zerreden şemse kadar) her şeyin İlâhî irâde ve yardım ile olduğunu, Allah’ın yardımı ve rahmeti olmadan hiç bir şeyin vuku bulamayacağını yakînen bilir ve ona göre de bu önemli hak-bâtıl savaşında nefsine ve kendisine itimâd etmeden Rabb’ül-alemîn’e iltica eder. “…Nefislerinizi tezkiye etmeyin (temize çıkarmayın)’ O (Allah), kimin ehli takva olduğunu daha iyi bilir.” [39]; “Her nefis, kendi kazandığına karşılık rehine’dir.”[40]; “Eğer Rabbin dileseydi; yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederdi. O halde, mü’minler olsunlar diye, insanları sen mi zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadıkça, hiç bir kimsenin iman etmesi mümkün değildir…”[41]. (Hazret-i Yusuf aleyhisselâmın dilinden), “Ben nefsimi tebrie etmiyorum (temize çıkarmıyorum). Muhakkak (her) nefis, gerçekten kötülüğü şiddetle emreder. Ancak rabbimin esirgediği nefis müstesnadır. Çünkü rabbim, Gafur’dur Rahim’dir.”[42]; fakat, her kim ki rabbinin makamından korkmuş ve nefsi(ni) hevâdan nehyetmişse (alıkoymuşsa), şüphesiz onun gideceği yer cennettir”[43]; “…Onlar o kimselerdir ki; Allah onların ‘kalplerini’ takvâ için imtihân etmiştir. Onlara bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır.”[44] “Allah gözlerin hâin bakışını da bilir, kalplerin gizlediğini de!” [45]; “…(Allah) sizin bütün gizlediklerinizi ve aşikâre yaptıklarınızı da bilir. Allah, bütün kalplerde olanı bilir.” [46]; “…(Allah bu imtihanı) göğüslerinizin içindekini yoklamak, yüreklerinizdekini temizlemek için (yaptı). Allah, kalplerin özünü (içini) en iyi bilendir.”[47]; “Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek (hiç bir güç) yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size yardım edebilecek kimdir? Mü’minler, ancak Allah’a güvenip dayanmalıdır.”[48]; “…Kâfirlerle ve münafıklarla (silahla olsun, lisânla olsun) savaş! Ve karşılarında çetin ol!..”[49]; “O halde, kâfirlere boyun eğme! Ve onlara karşı bununla (bu Kur’an’la, fikrî-kavlî) ‘Cihaden Kebiren’ (büyük bir cihad) olarak mücahede et!”[50]; “(Ey iman edenler!) Sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak ‘seferber’ olun! Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin!…”[51]; “O (Allah), sizi ‘arzâ’ halifeler yapan ve size verdiği şeylerde sizi imtihâna çekmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır.[52]; “Kim (dış güçlere veya nefsine karşı) mücâhede ederse, kendisi için mücâhede eder (kazancı onadır); çünkü Allah, âlemlerden müstağnîdir.” [53]; “Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere(gelince:); biz onları yollarımıza (çıkarır) hidâyet ederiz. Şüphesiz Allah, muhsinin ile beraberdir.” [54]; “Ey iman edenler! Eğer Allah (ın dini olan İslâm)’a yardım ederseniz, o da size yardım eder ve ayaklarınızı (düşmanlarınıza karşı) sabit kılar (kaydırmaz).” [55]; İlââhir…

Kur’an semâsından parıldayarak ‘akıl, ruh ve kalb’ âlemlerini tenvir eden bu ve benzeri ayet-i kerimeler, gerçekten iman etmiş kimseler için çok yönlü, geniş ve muhteşem ufuklar açmaktadır. Ki, tafsilatına geçmek takatimizin dışındadır. Ancak şu kadarcık deriz, ki: İnsan, başlı başına müstakil bir ‘âlem’ olduğundan dolayı, âlemde cereyân eden olayların benzeri, kendi ‘zâtında, nefsinde ve âleminde’ de cereyan etmekte; şahsı hakla-batılın mücadele alanı ve cevelângâhı olmaktadır. Zira haricî ve afakî âlemdeki zıt unsurlar ve cereyanlar, insanın ‘dâhilî, derunî, ruhî ve enfûsî âleminde de varlıklarını korumakta ve kıyasıya bir çatışma içerisine girmiş bulunmaktadır. Haricî âlemde kâfirler, müşrikler, münâfıklar, şeytanlar… Bâtıl ve sapık yolu; peygamberler, veliler, sâlihler, müttakiler ve melekler de hak, hidâyet, istikâmet ve necât yolunu temsil ederlerken;… bir insanın hususî âleminde de zıt ve muhâlif cepheleri nefis, şeytan, hevâ, heves, şehvet… gibi şer güçler; diğerini, yani hak, hakikat ve istikâmet cep­hesini de ruh, akıl, kalb, şuur, fikir, basiret, feraset, vicdan, fıtrat, melek ve nuranî melekeler temsil etmekte ve aralarında, hâkimiyeti elde etme savaşı devam edip gelmektedir. İnsan kendi irâde-i cüz’îyyesini ve ihtiyarını hangi tarafa doğru ve hangi cepheden yana kullanır, hangi kutba müstâid ve mütemâyil bulunursa o cephenin, o insanın bedeninde (âleminde) hükümranlık kurma ihtimali daha fazla artacaktır. Allah’ın yardımına dayanan, kendini tebrie-tezkiye etmeden acziyetini-fakriyetini müdrik bulunan ve Allah’ın gösterdiği yönde ve çizgide de gayretler sarfeden insan; ‘bâtıl, zulümât, şirk, küfür, isyan, tuğyan ve dalâlet’ cephesine ve güçlerine karşı Allah’ın izniyle ‘kesin zaferler’ elde etmiş olacak ve yegâne ‘hak nizam’ olan İslâm’ın ‘canlı, mücessem ve müşahhas’ timsâli haline gelmiş bulunacaktır…

İşte; bir insanın kendi ruhî ve manevî âlemindeki ‘zıt unsurların ve cereyanların’ muhalefeti ve çatışmasıyla birlikte, irâdesini ‘hak’tan yana koyarak, ‘batıl’ çizgilerden (fikir, amel, niyet ve temâyül olarak) sıyrılmaya başlaması; Allah’ın nehy ettiği münkerâttan koparak ayrılması ve hak cephe’yi teşkil ve te’kid için ilk adım atması, kâinatın bir misâl-i musağğârı olan kendi âleminde bedeni, kavlî, kalbî (fikrî) yönlerin hepsinde İslâmî hicretini gerçekleştirmiş, demektir. Bir insanın âlemindeki bu iki zıt hat, çizgi, mahal ve fonksiyonların birini, (batıl cepheyi) ‘dâr’ül-harb’ olan Mekke’ye; diğerini, (hak cepheyi) de, İslâm’ın yaşanabilir beldesi ve ‘dâr’ül eman’ olan Habeşistan’a veya İslâm’ın mutlak ‘Cihanşümul Hâkimiyeti’nin merkezi’ olma aşamasına gelen ve ‘dâr’ül-İslâm’ niteliğine gelecek olan Medine’ye (Yesrib’e) kıyas edip benzetebiliriz. İnsan bedenindeki ve manevî âlemindeki bu mücâdelede, hicret neticesinde güçlenen hak cephesinin, bâtıl cep­heyi hezimete uğratması ve hâkimiyeti ele geçirmesi, hicret sonrası Mekke’nin fethini -adetâ- sembolize etmektedir…

Bu mukaddes davanın bu ‘enfüsi’ âlemdeki savaşı, yukarıda geçen ve daha da değinemediğimiz sayısız ayetlerle ‘takdir’ edilmiş; fâilleri Allah-u Teâlâ tarafından övülmüştür. Nefisle ve nefsin ‘mihver’ olduğu ‘şer cephesiyle yapılan ‘cihad’ın azametine şu hadis-i şerifler de işâret etmek­tedir: “Âsıl mücahid, Allah’a itaat uğrunda nefsi ile cihad edendir.”[56]; “Mücâhidlerin en üstünü, Allah’ın emirlerini yerine getirmekte ve haram kıldığı şeyleri bırakmak hususunda kendi nefsiyle savaşan ve onu mağlub eden kim­sedir.”[57]; “Cihâdların en faziletlisi, Allah Azze ve Celle’nin rızasını kazanmak için nefsi ile mücahede ve mücadele edenin cihâdıdır.”[58]; “Asıl kahraman, başkalarını yenen değil, ancak kendi öfkelendiği zaman, nefsinin öfkesini (ğadabını) yenendir.”[59]; (tebük savaşı dönüşü Efendimiz buyur­dular:) “Küçük cihâd’dan, büyük cihâda (nefisle cihâda) döndük.”[60]…

Nefis’le gerçekten yapılacak bir cihâd onun mağlubiyetini, bu da o bedende İslâm’ın hükümranlığını, yani İslâm’ın münferid ‘cismani devletini’ netice vere­cektir. Ki, bunun için, kişinin attığı ‘ilk adım’ işte ‘hicret’tir. “Her kim amelini işittirirse, Allah onu işittirir ve her kim riya yaparsa, Allah onun iç yüzünü meydâna çıkarır[61] ; “Nefsim kudret elinde olana ye­min ederim ki, gerçekten şirk (riya) karıncanın deprenişinden daha gizlidir. Sana bir şey göstereyim mi ki, onu söylediğin zaman, şirkin azını ve çoğunu senden gidersin? De ki: Allah’ım! Bildiğim halde sana şirk koşmak­tan sana sığınırım ve bilmediğim (şirk olan) şeyden de senden mağfiret di­lerim.”[62]; “Cehenneme sokan şeyin en çoğu, iki uzuv (boşluktan, dolayı) dur. Biri ağız (dil), diğeri de ferc’tir. Cennete sokan şeyin de en çoğu, Allaha karşı takvâlı olmak ve güzel ahlâktır.” [63]; “İyilik, güzel ahlâktır. Günah da nefsini gıcıklayan (vicdanını rahatsız eden) ve insanların farkına varmasından hoşlanmadığın şeydir.”[64] “Şüphesiz (bir) kul, manasını düşünmeden bir söz söyler, onun sebebiyle cehenneme, doğu ile batı arasından daha uzağa düşer.”[65]; “Size ateş ehlini haber vereyim mi? Ka­tı kalpli, varlıklı, bâhil ve müstekbir kimselerdir.”[66] ilââhir… Gibi, daha pek çok hadisler ve bunlara ‘esâs’ olan nice ayetler, insanın ‘iç yapısındaki’ mâhiyet ve istidâd bozukluklarına dikkat çekmekte; ‘nefsin’ olumsuz rollerini, tezahürlerini dile getirmektedir…

Fakat; ‘nefsin’ bu yıkıcı misyonunu icra etmesine, hakka rağmen bün­yeyi ifsad faaliyetlerine, büyük ölçüde iblis ve insî-cinnî avâneleri olan şeytan cinsi ‘yardımcı’ olmakta; insan âleminde cereyan etmekte olan nefisle savaşta, nefsi tahrik ve takviye etmektedir. İnsanların, ‘önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından’ iç bünyeye sızıp,[67] ‘nefisle bütünleşen’ şeytan, özellikle ‘dostluk’ maskesini kullanmaya[68] dikkat etmek­tedir. Allah-u Teâlâ’nın, “O (insa)nların içinden gücün yettiği kimseleri (kandırıcı-cazib) sesinle yerinden oynat, onlara karşı süvarilerinle, pi­yadelerinle yaygara kopar! Mallarına, evlâtlarına ortak ol! Onlara (yalan yere) va’d et! Fakat şeytan, yalnız bir aldanış va’d eder.”[69] ayetinin beyânı vechiyle roller oynayan şeytan, insanlara “her türlü günâhı, isyânı ve medhiyatı süsleyip yaldızlamaktadır.”[70]; ayrıca “Şeytan çetelerini (süvarilerini) gönderip de insanlara fitne verirler. Onun indinde, derece itibâriyle bun­ların en büyüğü, en büyük fitne çıkaranıdır.” [71] hâdisi de, mezkür (İsra 64) ayet-i kerimesine mutabık olarak, şeytanın ‘topyekün askerleriyle’ birlikte hareket halinde bulunduğunu göstermektedir. Şeytan’ın, Hz. Âdem ile Hz. Havva’ya sızmasından ve ayaklarını kaydırmaya sebep olmasından[72], bu­güne kadar faâliyetini devam ettirmesi ve tüm peygamberlere de etki edecek bir rol oynaması, öyle küçümsenecek bir fitne olmadığını göstermektedir.

Evet: “Biz, senden evvel hiç bir Resûl, hiç bir nebi göndermedik ki o, (bir şey) arzu ettiği zaman şeytan onun dileği hakkında ille (bir fitne meydana) atmış olmasın. Nihayet Allah, şeytanın ilkâ edeceği (o fitneyi) giderir, iptal eder. Yine Allah, ayetlerini sabit (ve mahfuz) kılar. Allah, (her şeyi) hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”[73]; “(Allah’ın şeytana bu müsaadeyi vermesi) kalplerinde, bir maraz bulunanlara, yürek­leri katı olanlara bir imtihan (vesilesi) yapmak içindir. Hiç şüphe yok ki o zâlimler (hak yoldan çıkmış ve) uzak bir ayrılık (ve muhalefet) içinde­dirler.”[74]; “(Ey iblis!) Hem insanlardan gücün yettiği kimseleri, sesinle (ziynetli vesvesenle) kaydır…”[75]; “Doğrusu, o benim gerçek kullarım var, ya! (ey iblis) senin onlar üzerine hiç bir sultan (hâkimiyetin) yoktur (onlara) vekil olarak rabbin yeter!”[76]; “(İblis) Ey rabbim, dedi, beni azdırdığın şeye mukabil, ben de and olsun yer (yüzün)de onlar (ın ma’siyetlerini) her halde süsleyeceğim (onları kendilerine hoş göstereceğim). Onla­rın hepsini toptan, muhakkak ki azdıracağım. Ancak, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna!”[77]; “(Allahu Teâlâ da) buyurdu ki: “İşte bu, bana göre (hak ve layık) olan doğru bir yoldur. Benim kullarımın üzerinde senin hiç bir tahakküm(ün) yoktur. Meğerki azıp sapanlardan sana tabi olanlar olsun.”[78]; “(Allah-u Teâlâ) buyurdu: “İşte bu doğru! Ben şu hakikati söyleyeyim: Andolsun, cehennemi senden (senin cinsinden) ve onların (insanla­rın) içinden sana tabi olanların hepsi ile dolduracağım.”[79] gibi ayet­leri ve Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimizin; “Sizden hiç bir kimse yoktur ki: Kendisine cinlerden bir arkadaşı vekil (musallat) kılınma­mış olsun! (Ashab; ya, sana! Ya Resulallah, deyince) Bana da! Ancak, şu kadar var ki, Allah onun hakkında bana yardım etti de o, müslüman oldu. Ar­tık bana hayırdan başka bir şey emretmiyor!… (Süfyândan gelen diğer riva­yette ise) “…Kendisine cinlerden bir arkadaşı, meleklerden de bir arkadaşı vekil kılınmıştır.” (İlâvesi vardır). (Ya Aişe!) Sana şeytanın mı geldi? …Her insanla birlikte şeytan vardır, hatta benimle birlikte (bile) var. Lâkin Rabbim onun hakkında bana yardım etti. Ta ki müslüman oldu…” [80] ha­dis-i şerifleri, şeytanın rolünü ve misyonunu gayet net ve açık bir şe­kilde beyân etmektedir…

“Şüphesiz ki, şeytan; insanın kanının aktığı yerden akar…”; “Şüp­hesiz ki, şeytan insanın kanının ulaştığı yere ulaşır.”[81] Hadisleri ise; şeytanın nüfuz etme, edebilme durumunu izah etmekte, mü’minlerin dikkat­lerini çekmektedir. “Gerçekten iblis, insanlar aleyhindeki (Muhakkak onları azdıracağım!) vâ’dini yerine getirdi. O’nun için, iman edenlerden bir zümre hariç olmak üzere, (tamâmen) ona uydular. Hâlbuki onun bunlar üzerinde (önceden ve gerçekten) hiç bir nüfuzu yoktu. Ancak biz, ahirete iman eden kimse ile ondan şüphede bulunan kişiyi ayırt etmek için (buna meydan vermiştik). Senin rabbin, her şeyin üzerinde Hafız’dır (koruyucu ve gözeticidir).”[82]; “İman edenler, Allah yolunda savaşırlar; küfredenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde siz, şeytanın dostlarıyla savaşın! Şüphesiz, şeytanın hilekârlığı (çok) zayıftır.”[83]; “Zalimlerden her biri (pişmanlığından) iki elini ısırdığı o günde, şöyle diyecektir: Ne olurdu, ben, o peygamberle beraber bir kurtuluş yolu edineydim!.. Yazıklar olsun bana! Keşke (beni sapıtan) falanı dost edinmeseydim. Vallahi beni zikirden (İman’dan-Kur’an’dan ve İslâm’dan), hem o (bir devlet gibi) bana geldikten sonra, o saptırdı. (insanları sapıtan o) şeytan, insanı (başına bir belâ gelince) yapayalnız ve yardımsız bırakan (bir alçak)dır.”[84] ayetleri ise, cinnî ve insî şeytanların, insanların nefsine ne derece etki ettiğini, âdeta şeytanla, emmâre nefsin birbirlerinde fâni olup eridikle­rini, el ele ve kol kola hak nizamın; insan hayatından, dolayısıyla toplumdan ve yeryüzünden sökülüp atılmasını ve her tarafı ifsad ve telvis et­meyi amaçladıklarını ortaya koymaktadır…

Şeytanın, insan varlığının-âleminin iç bünyesinde çekirdek hüvi­yetinde olan, nefse nüfuzu ve gönlün derinliklerine sızarak vesvese verip, bölüm bölüm insan yurdunu ve binasını istilâya girişmesi, Fıtrât-ı İslâmiye üzere vücud bulmuş bu mukaddes “Bünyan’un Marsus’u” tahrib etmeye başlaması, ihtimalleri karşısında; Rabb’ül-âlemin olan Allah-u Teâlâ’ya sığınılması, tek yol olarak görülmektedir. Ki, şeytanın ve tüm düş­manların bertaraf edilmesini sağlayacak olan tek güç ve tek merci ancak O’dur. “Eğer şeytan’dan bir fit (gelip) seni dürterse, hemen Allah’a sığın! Çünkü o, hakkıyla işitici, tam bilicidir.” [85]; “Ve de ki: Rabbim! Şeytanların dürtüştürmelerinden (vesveselerinden) sana sığınırım. Rabbim! Onların huzurumda bulunmalarından sana sığınırım!..”[86]; “De ki: Sığı­nırım insanların rabbine, insanların (yegâne) malikine, insanların (tek) mâ’buduna, o sinsi şeytanın şerrinden. Ki o, insanların göğüslerine daima ves­vese verendir. (O şeytan) gerek cinden, gerek insanlardan (olsun)!” [87]…

Şu halde; Allah-u Teâlâ, şu muhteşem kâinatı bir meydân-ı imtihan olarak yarattığı gibi, kâinatın bir misâl-i musağğarı, yani küçük bir âlem olan insanı da bir meydan-ı imtihan halinde yaratmıştır. Her iki âlemde de aynı veya yaklaşık olaylar cereyan etmekte, muhtelif zıt varlıklar fonksiyonlarını icra etmektedir. Nasıl ki kâinat, milyonlarca varlıktan; insanlık cemiyeti de milyonlarca, milyarlarca insandan meydana gelmişse; tek başına bir insan da, muhtelif organları meydana getiren milyonlarca dokudan ve onları da meydana getiren ve müstâkil bir haya­ta sahip bulunan milyarlarca hücreden meydana gelmektedir. İnsanın fi­zikî ve maddî cephesinin dışında, ruhî, kalbî, aklî ve ma’nevî cephesi de var ki, bundaki hârika ve ihtişamı tarif etmek, izahına kalkışmak beşerî gücün çok çok üzerindedir. İşte; böyle maddî ve manevî yönüyle muhteşem olan insanın içerisinde, gerek hücreler, gerekse manevî melekeler ve cihazlar yönünden olsun; dâhili (enfüsî) ve bunun dışarı yansıyan, harici (afâki) cephelerinde hak ile batıl arasındaki savaş bütün şiddetiyle sürmekte, ta dünya hayatı son buluncaya kadar, devam edip gideceğe benzemektedir. Sanki her hücre müs­takil bir insanı temsil eden bir yapı arzetmekte, böylece zıt cereyanlar tek tek veya toplu toplu hücreler elde ederek, tüm bedene hâkim olabilme sa­vaşı vermektedir…

Bu ideolojik savaş öncesi, zıt cereyanlardan zayıf durumda olan cephenin bir kısım hazırlık faaliyetleri görülmekte, ‘yeni ve müsait’ yerler ve ortamlar edinmeye çalışmaktadır. İşte; nefis ve şeytanın güçlü etki alanı içerisinde bulunan insanın bünyesinde mevcut olan nurâni ve İslâmî cephenin elemanları, beden üzerindeki bâtılın hâkimiyetini yıkmak ve Hakk’ın hâkimiyetini gerçekleştirmek için bir kısım intikal ve yer değiştirme faaliyetleri içerisine girmekte, fetih hareketi için ilk ve şuurlu adımlar atmaktadır. Ki, buna hicret denir. Bu aşamada, serbest hareket edebilme imkânı bulunmayan (terk olunan) yere, dar’ül-küfür, dar’ül-harb dendiği gibi; İslâmî faaliyetlerin ve hazırlıkların yapılabilme imkânı bu­lunan yere ise, dar’ül-eman, dar’ül-sulh veya dar’ül-İslâm adları verilir. Bu tür yerler, insanın afakî-haricî âleminde bulunduğu gibi; enfüsî-dâhilî ve derunî âleminde de vardır, hem de bîr arada ve beraber­ce. İnsan, onun için iki yönlü savaşla karşı karşıya bulunmaktadır. Bi­ri dâhili, diğeri ise harici. Kafirlere, münâfıklara karşı yapılan savaşa haricî cihad; hevâya, hevese, şeytânî-hayvânî ve nefsânî isteklere ve te­mayüllere karşı yapılan savaşa ise, dâhili, yani nefisle cihâd denir. Ki; iç düşmana karşı verilen savaşların daha zor ve daha tehlikeli olduğu, diğerine (haricî düşmanla savaşa) nisbetle daha büyük ve daha önemli olduğu, her akl-ı selimin kabul edeceği bir reâlitedir.

Muhteşem bir âlem niteliğinde olan insanın iç âleminde muhtelif saraylar, ülkeler ve unsurlar vardır. Bunların bir kısmı üzerinde hakkın, bir kısmı üzerinde de bâtılın daha fazla etkisi bulunmakta, bunlar arasında, mutlak hâkimiyeti elde etme savaşı sürüp gitmektedir. Ki, İlâhî imtihan gereği, bir tarafın mutlak (yüzde yüz) hâkimiyet kurma imkânı bulunmamak­tadır. Onun için, en kâfir ve en mülhid bir insanda bile, bir kısım hak sözler ve doğru işler zuhur etmekte, bazı zamanlarda Allah’a sığınma ve adını anma ihtiyacı duyduğu görülmektedir. Aynı zamanda, en müttaki, en muvahhid bir mü’minde de ara sıra hak olmayan, batıl ve münker sözler ve fiiller görülmekte; bu da, insanın iç âleminde, bir mücadele ve mücahede içerisin­de olduğunu göstermektedir. Hatta; insanlık âleminin güneşleri olan pey­gamberlerde dahi, bu manevî nefisle cihad ameliyesi devâm etmekte; işin garibi, bazı kereler bu cihadda (zelle kabilinden olsa da) kısmî mağlubiyetler tadmış bulunmaktadırlar. Hazreti Âdem, Hazreti Nuh, Hazreti Davud, Hazreti Süleyman, Hazreti Yunus, Hazreti Yu­suf gibi peygamberlerin[88] ma’ruz kaldıkları ibtilâlar, bunun gayet bariz ve açık bir delilidir. Kendisine musallat kılınmış bulunan şeytanı ve onun mahall-i fâaliyeti olan nefsi müslüman olmuş (teslim-i silah etmiş) bulu­nan Ahirzaman Peygamberi Hazreti Fahr-i Alem Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz­den başka, sair tüm peygamberlerin yevm-i mahşerde, “Nefsi! Nefsi!” deyip nefislerinden şikâyetçi olmaları[89], ‘nefisle cihâd’ın ne kadar büyük ve önemli olduğunu göstermektedir.

Şu halde; bir insana esâsta yön verici yapı ve cereyan, o insanda gerekli nisbette hâkimiyet kurmuş ve damgasını vurmuş demektir. Batıl ce­reyanın, duyguların, unsurların genel ve temel planda egemenlik kurduğu; Nefis ve şeytanın ‘esas’da (‘akide’de) hükümran bulunduğu bir insan, ar­tık yürüyen bir batıl, canlı bir küfür, yani kâfir ünvanını almış olur. Hakkın, yani ilahî nizâm İslâm’ın esâsda hâkim olduğu, zıd cereyânı genel ve temel noktada bertaraf ederek etkisiz hâle getirdiği bir insan ise, hakkın mücessem timsâli, İslâm’ın canlı bir misâli olarak müslüman adını almış olur. Milyarlarca canlı hücrelerden, hadsiz maddî ve manevî âlemlerden oluşan insanların kâfir olanlarına bir küçük kâfir devlet; müslüman olanlarına da çekirdek bir müslüman devlet ve İslâmî hükümet denebilir. Zira insan, şu koca âlemin küçük bir misâli ve benzeri olduğu gibi, câmîiyeti itibariyle de mensubu bulunduğu ideolojinin müşahhas ve külli bir ayinesi ve timsalidir…

İman’ın veya küfr’ün taraftarları ve zıt temsilcileri olarak faaliyette bulunan insanoğlu, Allah-u Teâlâ tarafından sâdece kendisine ibadet etmesi, yani hak nizamı temsil etmesi ve onun zıddı olan küfür ve batılla mücâdele ve mücahede içerisinde bulunması için yaratılmıştır. Onun için, bir yerde küfür, şirk, isyan, tuğyan ve bâtıl olduğu müddetçe; iman, ibadet, hak ve hakikati temsil eden müslümanın o yerde mücahede etmesi imanının ve müslümanlığının gereğidir. Bu yer, harici de olsa, dâhilî de olsa, asla farketmez. Hariçteki cihad, kâfirlere-münafıklara ve şeytanın evliyâsı ve hizbi olan uşaklarına karşıdır. Dâhildeki ci­had ise, nefis-hevâ-heves ve bizzat şeytanın kendisine karşıdır. Ki bu, (hadisde de işaret edildiği gibi) gerçekten de büyük cihaddır. Bu cihadın ilk adımı ve hazırlık aşaması olan hicret ise, (yine hadisde beyan buyurulduğu vechiyle) her türlü fikrî ve amelî ma’siyetten-menhiyâttan kaçınmak ve uzaklaşmaktır. Herc (anarşi, maddi ve manevi kargaşa) zamanında ibadet, bana hicret gibidir.”[90] Hadis-i şerifi, hicretin ma’nevî-enfüsî ve ibâdî yönüne dikkat çekmektedir. “Din nasihattır; Allah’a, kitabına, resulüne, müslümanların imamlarına ve bil umumuna!”[91] Hadis-i şerifi ise, telkin ve da’vet ile insanların, “Allah’a, resûlüne, kitabına, ümmetin imamına ve müslümanların biribirlerine karşı görevlerini, sorumluluklarını idrak ettirme ve bu şuur ile yoğurmayı, nesc etmeyi ve süzmeyi” istihdaf etmektedir. Böylece kişi; Allah’a, resûlüne ve İlâhî kitabına karşı nefsini teslim kılma savaşı vermesi, ümmet şuûru ile hareket edip müslümanların imamına bağlı bir nefer olarak, verilen İslâmî hedefler doğrultusunda hareket etmesi ve İslâm’ın cihanşümul hakimiyetini tahakkuk ettirme konusunda nefsini seferber kılması; buna mani olacak enfüsî, nefsanî müdâheleleri bertaraf etmesi hususunda gayretler sarfetmesi, kendisi gibi İslâm’ın birer müşâhhâs timsâli olmuş olan sâir müslümanlara karşı İslâmî görevlerini müdrik bu­lunması ve onları da aynı pozisyona koyabilmek için tebliğ faaliyetlerine geçmesi gibi.. çok yönlü, kapsamlı ve şumüllü görevlerle karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır.

“Nefsinizi ve ehlinizi nar(-ı cehennemden)dan koruyun…”[92]; “İnsanlara iyiliği emredersiniz de, nefsinizi unutur musunuz?…”[93] ayetle­riyle, “…Başkalarına iyiliği emredip kendisi amel etmeyen, başkalarını kötülükten nehyettigi halde, kendisi ondan kaçınmayan kişi; kıyamet günü de bağırsakları karnından çıkmış… Bir şekilde cehenneme atılacak…”[94] anlamındaki hadis-i şerif, insanın nefsini Allah’a itaatkâr bir duruma getirmesi ve Allah’ın emirlerine-yasaklarına ve kanunlarına riâyetkâr kılması için büyük çabalar içerisine girmesinin gerekliliğini; nâsihâtın ilk önce kendi öz nefsine yapılarak, Allah’a, resulüne, kitabına, İslâm ümmetinin imamına ve sair müslümanlara karşı üzerine düşen şer’i mükellefiyetin öncelikle ifa edilmesini ders vermektedir. Bu görevlerin ve sorumlulukların tafsilâtı, edille-i şer’iyye denen ve İslâm’ın temel yapısını oluşturan (kitap, sünnet, icma, içtihâd-ı şer’î gibi) kaynaklarda izah edilmiş bulunmaktadır… “Gerçekten Allah, size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hüküm vermenizi emreder… Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emr sahiblerine (imamlarınıza-rehberlerinize) de itaat edin…”[95]; “Gerçekten biz sana kitabı hakk olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin. Hâinlere sakın yardımcı olma!”[96]; “Ey iman edenler! Siz nefisleriniz(i ıslâh etmey)e bakın! Kendiniz doğru yolu bulunca, sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüp varacağı nihayet Allah’tır. Artık O, neler yapıyordunuz, size haber verecektir.”[97]; “Allah yolunda (mallarınızı) infak edin (harcayın)! (cihadı ve infakı terk ederek) ken­di elinizle kendinizi tehlikeye atmayın! (Allah için malınızla, amelinizle) ihsanda bulunun! Muhakkak ki Allah, ihsanda bulunanları sever.”[98] gibi ayetler, gerçek bir imandan ve tevhid’den sonra; Allah’a ve Resûlüne tam itaati, kur’an’ın hükümleriyle amel edilip mütabââtı, ulul emr’e inkıyâdı, bütün mevcudiyetin Allah yolunda sarf-u infakı emretmekte; nefsi bu doğrultuda ve bu öğretilerle eğitmeyi ders vermektedir…

“Peygamber, mü’minlere kendi nefislerinden daha evlâdır …”[99] ayetini tefsir sadedinde, “Sizden hiç biriniz, ben kendisine çocuğundan, ba­basından (ehlinden, malından) ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olamaz.”[100] hadisi, Resûlûllah (asm) Efendimizin, bir peygam­ber ve bir imam (rehber) olarak müslümanlar üzerindeki gerçek hukukunu be­lirtmektedir. İslâm nizâmının mübelliği ve muallimi olan, ayrıca bil-fiil insanları hak yola (biiznillah) çıkararak kurtuluş kapısını açan, harici ve dâhilî cihâdın ve onlara gidiş kapıları olan iki nevi ve üç (kalbî, kavlî, bedenî) boyutlu hicret olayının dünya, ruh ve kâlb âlemindeki müessisi ve oradan da haricî-dâhilî (kâfirlerle-nefisle) cihada ve ‘İslâmın ferdî, ailevî ve içtimâî hakimiyetine geçişin banisi’ olmuş olan, yüce Resûlün (asm) yüce mevkîî böylece -veciz bir şekilde- anlatılmış olmaktadır…

“Sizden hiç biriniz, kendi nefsi için istediğini (mü’min) kardeşi için de -yahut komşusu için de- istemedikçe iman etmiş olamaz.”[101]; “ Kom­şusu şerrinden emin olmayan kimse, cennete giremez.”[102]; “Siz iman etme­dikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsı­nız…”[103]; “Müslüman, sâir müslümanların elinden ve dilinden emin (ve salim) olduğu kimsedir.”[104]; “Birbirinize buğz etmeyiniz. Haset etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!..”[105]; “Kattat (koğuculuk, fitne-fesat çıkaran) kişi, cennete giremez.”[106]; “Mü’min, mü’minin aynasıdır.”[107]; “Hepiniz çobansınız ve hepiniz râiyyetinizden mes’ulsünüz…”[108]; “(Her nevi) cihadı terk ederseniz, zillete düşersiniz.”[109]; “Cihâd, kıyamete kadar devam eder.”[110]; “Küffarla (ve nefisle) savaş devam ettikçe hicret kesilmez.”[111]; “(Her çeşit) cihâda niyet etmeden ölen, câhiliye üzerine ölür.”[112]; “Sizden her hangi biriniz, bir kötülük (münker) görürse, onu hemen eliyle (bil-fiil) değiştirsin; eğer bu­na gücü yetmiyorsa diliyle değiştirsin; ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle de­ğiştirsin (ki) imanın en zayıfı budur. Amma bunun ötesinde imandan bir har­dal tanesi de yoktur.”[113]; “Bütün mü’minleri, birbirine acımada, birbirini sevmede, birbirine yardım etmede tek vücut gibi görürsün. Onun bir uzvu hastalanınca diğer uzuvları uyanıklık içinde sızlanarak acısını (kaldırmak için) çağrışırlar.”[114]; “Bir müslümana sövmek fısk, onunla kıtal yapmak ise küfürdür.”[115]; Mü’minin mü’mine nisbetle durumu, birbirine bitişik-kenetleşmiş bina(nın tuğlaları, malzemeleri) gibidir.”[116]; “Kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden hayırlıdır.”[117]; “Amellerin -az da olsa- devamlı olanı makbuldür.”[118] gibi sayısız hadisler, müslümanların müslümanlara ve kendilerine karşı şer’i durumunun ve görevlerinin bir kısımını beyân etmektedir…

“Muhakkak ki mü’minler kardeştir…”[119] ayetinin toplayıcı tarif ve beyân ettiği; yukarıda geçen hadislerin de şerh ve izah buyurduğu müslüman bir insan; İslâm’ın canlı bir timsâli haline gelmeye bütün gücü ile sürekli olarak uğraşmalı, buna engel olacak tüm menfilikleri kalben, kavlen ve fiilen bertaraf etmeye çalışmalı, bunu kendi aleminde ol­duğu gibi, sair insanlar-müslümanlar arasında da icrâya, bunun için de azamî ölçüde kuvvet elde ederek cehd-ü gayret (maddi-manevî cihad) etmeye, bunları başarabilmek amacıyla da her nevi mâ’siyetten ayrılıp hicret merhalesini gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Akıllı bir çoban gibi uyanık olmalı, kurtların ve yırtıcı varlıkların her nevi (açık-gizli) saldırıların­dan râiyyeti altında olan kendi âleminin ruh, kalb, akıl, dimağ ve sair maddi ve manevî bölümlerini, hücrelerini; aile câmiasının, komşu-akraba ve çevre gibi etki alanı içerisinde bulunanların maddi ve manevi tüm değerle­rini korumak ve kollamak için eli tetikte bulunmalıdır… İnsan, kendi kanı içerisinde bulunan akyuvarlara dikkat etmeli ve ibret almalıdır. Nasıl ki o mübarek elemanlar, bünyeye giren ve kana karışan maddî mikroplara karşı silahlı bir güç olarak büyük ve sürekli savaşlar vermekte; böylece bünyenin hastalanmasını ve mikroplara teslim-i silah edip esir ol­masını önlemekte ise; gerçek bir insan da, kalb, ruh, akıl gibi kendi âle­minin önemli saraylarına ve merkezlerine, bünyeyi ayakta tutan sair hücre­lerine karşı şeytanın ve onun kal’a içerisindeki işbirlikçisi olan nefsin, hevâ ve hevesin ve sair haricî-dâhilî kurtların, düşmanların şirk, küfür, isyân, tuğyan, şüphe, evham taarruzlarına, bombardımanlarına ve bunun sonucu olarak beliren manevi mikroplara karşı şiddetli biçimde mukavemet göstermeli, onları temizleme hareketine başlamalı, Kitabullahın ve Resûlûllahın ta’lim bu­yurduğu ve ele verdiği İlahî silâhlarla hızlı-sürekli bir mücahede içerisine girmelidir. İnsanın; kendi âlemini, âilesini, çevresini ve insanlık hayatını manevî kanserden, esâretten, zilletten ve ölmekten koruyabilmesi, ancak böyle çabası-gayreti (cihadı) ile mümkündür. Kendini ve çevresini mâ’siyetlerin her çeşidinden uzak tutması, yani ma’nevi, ruhi hicret etmesi, bu mukaddes cihad-ı ekberin ilk ve en önemli adımıdır.

Evet; bütün mü’minler, büyük İslâm hükümetini, yani büyük, canlı müşâhhâs İslâmı, yani müctemiâ-i İslâmiyeyi vücuda getiren birer uzuv ve unsur hükmündedirler. Bu, milyarlık yapı; kesrette vahdet anlayışı ile canlı bir “İslâmî (devleti) ve ümmet-i vâhide’’yi teşkil etmektedir. Her mü’min de, kendi âleminde müstâkil bir ‘İslâm devletini’ temsil ettiğinden, milyarlarca mü’min, milyarlarca hükümeti (mücessem İslâm’ı) münferiden meydana getirmekte, böylece vahdette kesret sırrı tezahür etmektedir. Böylece tek ve yalnız başına bir müslüman, bu iki İlâhî sırra mazhar olmuş bulunmaktadır. Ki; tek şahıs (ferd-i vahid) olduğu halde, gerek maddî ve fizikî, gerekse ruhî, kalbî, ma’nevî ve lahutî milyarlarca cüz’lere, hasselere, hücrelere, zerrelere, elemanlara, unsurlara, melekelere ve âlemlere inkısam etmesi, vahdette kesretin; bu kadar muhtelif unsurların, canlı cüz ve hücrelerin ve âlemlerin imtizacı ve ittihadı ile tek varlık olarak vücut bulması da, kesrette vahdetin en bariz bir alâmet-i farikasıdır.

İslâm, insanlık hayatını küllî olarak muhatab ittihâz edip, tüm yönleriyle himâyesi ve şemsiyesi altına alan ve barındıran İlâhî bir bi­na hükmündedir. Ki, ferd ferd aynı elementleri ve cevheri taşıyan mü’min­ler, birer tuğla ve malzeme hâlinde o muhteşem İslâm binâsını mücessem bir tarzda teşkil ederek vücuda getirmektedir. Bundan dolayı da, elbette birbirlerine karşı muarız değil; muvafık ve mutabık bir yapı arz etmekte, teâvün ve tesânüd içerisinde bulunmaktadırlar. Birbirlerine karşı, ay­nı binanın tuğlaları ve aynı vücudun uzuvları durumunda olan mü’minlerin; İslâm vücudunun ve binâsının selâmeti ve bekası için, kendileri hakkında istediklerini sâir mü’min kardeşleri için de istemek; kendileri için çirkin gördüklerini, diğer kardeşleri için de çirkin görmek; kendilerine karşı olan sevgileri kadar, hatta ondan da fazla bir sevgiyi, omuz omuza olduk­ları müslümanlar için de izhar etmek ve onlara karşı (buğz, kin, hased, hırs, gaybet, iftira, fesâd gibi…) Menfi tavırlara girmemek gibi… Muzaaf farizalarla kar­şı karşıya bulunduklarını bilmeleri ve bu şuurla hareket etmeleri icâb eder.

Bir vücudun uzuvları arasında rekâbet, zıtlık ve nefret olur, birbirlerine destek yerine köstek olurlarsa; vücudun görevini yapma­sı ve varlığını devam ettirmesi mümkün müdür? Ve yine, bir fabrikanın çe­şitli makinaları ve bir makinânın muhtelif çarkları, milleri, parçaları, birbirlerine karşı râkib, zıt ve muhalif durumda bulunur ve birbirlerine köstek olurlarsa, o fabrikanın ve o makinanın müsbet üretim yapması ve varlıklarını devam ettirmeleri ihtimâli olur mu? İşte; mü’minler de, birbirlerine karşı İslâm vücudunun uzuvları, organları ve hücreleri mesabesindedir. İslâm binasının şuurlu birer tuğlaları ve malzemeleri hükmündedir. İslâm fabrikasının aynı gâyeye, tek maksada ve hedefe yönelik olarak çalışan makinaları ve İslâm tezgâhının (düzeninin) birer mili, birer çarkı, dişlisi, vidası, civâtası ve sair parçaları durumundadır. Onun için; egoist, rakip, hâris-hâsîd, hâsım, âsi, vahşi bir tavır sergileyerek serkeşlik yapması, o mukaddes vücudun hastalanmasını ve zeval bulmasını; o İlâhî binânın yıkılıp harap olmasını ve o fabrika ile tez­gâhın tar-u mâr olarak dağılmasını netice verecektir. Bunun müsebbibi ve âmili olacak olan gafil mü’minler de, İmanî-İslâmî özelliklerini kaybetmiş, iki cihanda da hüsrâna uğramışlardan olacaklardır.

“Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ındır. Siz gönüllerinizdekini açsanız da, gizleseniz de Allah onunla sizi hesâba çeker ve dilediğini affeder, dilediğine de azab eder.”[120] ayeti nefsanî temayüllerin sürekli, kasıtlı ve cezimli olanlarını ve tezahürlerini istihdaf ederken; iç alemdeki oluşumlara ve mahallerine de dikkat çekmektedir. “Şübhesiz ki, dil­lerle söylemedikçe veya fiilen yapmadıkça, Allah-u Teâlâ ümmetimin (gayri ihtiyarî olarak) gönüllerinden geçirdikleri şeyleri onlara bağışlamıştır.[121] Hadis-i şerifi, şeytanın dış telkini, vesvesesi ve nefsin iç temayülleri, masiyet olarak maddî veya manevî bir şahsiyet kazanmadığı, mânevî hicret ve cihad ile akamete uğratıldığı müddetçe günâh olarak ya­zılmadığını beyan etmektedir… “Helaller açık, haramlar da açıktır. Ara­larında şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilmez. Kim şüp­heli şeylerden kaçınırsa dinini ve ırzını korumuş olur. Kim şüphelilere düşerse, koru kenârında hayvan otlatan çobana benzer, olur ki koruya girer. Biliniz ki her padişahın korusu vardır. Biliniz ki Allah’ın koruları, onun haramlarıdır. Dikkat ediniz ki, bedende bir et parçası vardır; o sağlam olursa, vücudun hepsi sağlam olur. O çürük olursa, bütün ceset çürüyüp bo­zulur. Biliniz ki, o et parçası kalbdir.”[122] hadisi de, haram-helâl konusunu ve şüpheli şeylerin terk edilmesini beyân etmekte, bunların tümünün cevelângâhının ve beden binâsının merkezinin kalb denen unsur, ci­haz ve varlık olduğunu bildirmektedir…

“Mü’min bir günâh işlediği vakit, o günâh kalbinde siyah bir leke olarak iz bırakır. Tevbe (hicret ve cihad) ederse, kalbi cilâlanır ve ye­niden parlar; tevbe etmez de isyana (günah işlemeye) devam ederse, siyah leke gelişir, büyür, tâ bütün kalbini kaplayıncaya kadar büyümeye devam eder.”[123] hadisi ile, “Bilakis, onların kazanmakta oldukları (günâhlar), kalblerini rân etmiş (yenmiş, paslandırmış)tır.”[124] ayeti kerimesi, insan hayatında kalbin hayatî ve şümullü önemini göz önüne sermektedir. Kur’an-ı Kerim’de kalbin ve onun müradifleri olan fuad (gönül) ve sadr (göğüs, sine, iç, derûn) sözcüklerinin, îştikâklarıyla birlikte, 200 defadan fazla geçmesi; menfi-müsbet bütün olay­ların ona nisbet edilmesi; hakla bâtılın mücâdele meydânı olması; Rahmanî ve şeytanî telkinlerin mahalli durumunda bulunması; imanla küfrün, nurla zulümâtın istikrar bulma veya tağayyür etme merkezi özelliğini taşıması; gibi sayısız faktörler kalbin (ve fuâd ile sâdr’ın) büyük önemini ve azametini göstermektedir. Zâten; lügavî mana itibariyle de, kalb, mezkûr misyonları, fonksiyonları ve ayinedârlıkları tedâî ettirmektedir. Zirâ kalbin; “bir halden, başka bir hâle geçme, geçirme; dökme, döndürme; değişme, değiştirme; içini dışına, dışını da içine çevirme” gibi, çok şümullü anlamları olduğu ehlinin malumudur.

Şu halde; insan, kâinatın bir misal-i musağğarı, yani özü, özeti olduğu gibi, kalb de, insanın bütün duygu-düşünce ve hasselerinin özü ve özeti mesabesindedir. Esmâ-i Hüsnâ-i İlâhiyeye cami ve küllî bir âyine olan insanın, merkezi hüviyetinde olan kalb aynı zamanda nazârgâh-ı İlâhî olarak da dikkat çekmektedir. Onun için, Allah’a imanın tasdik ve ka­bul merkezi kalbdir, denmiştir… Dilin ikrarı ve bedenin ameli ise; sâdece kalbdeki durumu ve keyfiyeti, dış âleme aksettirip izhâr etmektir. Bundan dolayı; İslâm dini, insanların kalbini hedef olarak alır, aklı ise müdâhele etmemesi için, istidlale çağırır. Aslında, bâtıl ideolojilerin ve şeytanî güçlerin-cereyânların tümü kalbleri elde etmeye çalışır, o elde edilince bütün bedene hâkim olma yolu artık, açılmış olur.

İnsan, tek başına bir hükümet olarak kabul edilince; kalb o hükü­metin idare merkezi ve pây-ı tahtı olmuş olur. Meselâ; kâfir ve müşrik bir ferd, şirk ve küfrün müşâhhâs ve mücessem timsâli olduğundan dolayı, tek başına-adetâ- bir şirk ve küfür hükümeti hüviyetini taşır, kalbi de o şirk ve küfür hükümetinin pây-ı tahtı durumunda olur. Hükmî şahsiyet hüviyetinde olan bir şirk ve küfür devleti, örneğin Rusya veya Amerika, bir şahs-ı hakiki hüviyetinde tahayyül edilse, Moskova ile Washington o mücessem kâfirlerin kalpleri hükmünde olur. İslâm’ın canlı ve mücessem bir timsâli olan müslüman, tek başına bir hükümet-i İslâmîye hüviyetin­dedir. O hükümetin merkezi, başkenti ve pây-ı tahtı ise, onun kalbidir. Şahs-ı hükmî ve şahs-ı manevî durumundaki hükümet-i İslâmiye, bir şahs-ı vahid ve bir ferd-i hakiki olarak kabul edilse; o vakit o hükümetin merkezi, pây-ı tahtı, örneğin devr-i sâadette Medine, günümüzde ise Tahran onun kalbi mesabesinde olur.

İşte; kâfir güçlerin, şeytanî mihrâkların tâârruz merkezleri duru­munda olan kalbin savunulması ve düşman güçlerin ellerine geçmemesi için büyük çabalar ve cehd-ü gayretler sarfedilmelidir. Birlikte ve birarada bulunulduğu zaman ve zeminde, cihadın mümkün olmadığı durumlarda, bu im­kânın elde edilebilmesi için harekete geçilmeli; ilk baştan kalbî, sonra kavlî olarak kâfirlerden müfârâkat (yani, hicret) edilmeli, ondan son­ra da bedeni ayrılma, yani hicret yoluna gidilmelidir. Bu hicret; ferdî, ailevî ve içtimaî boyutları kapsamaktadır. Kişi; nefsin, şeytanın, hevâ ve hevesin isteklerini terk (hicret) ettikten sonra, ona karşı nefisle cihâdı başlatmalıdır; bu menfi istekleri, kalben, lisanen ve amelen terk eder. Aynı ameliyeyi, ailesi içerisinde ve çevresinde de gerçekleştirir; sonra da toplum ve ona hâkim olan kâfir düzen açısından mes’eleye yaklaşır ve aynı uygulamayı orada da tahakkuk ettirir. Kâfir bir devleti, içte-beraberce ya­şanıp ikamet edildiği zaman, yıkma gücü bulunmadığı durumlarda; zâten kal­bi ve kavli hicretin edilmiş olmasıyla birlikte, sadece güç elde edip fetih hareketinde bulunmak ve mezkûr kâfir-müşrik devleti yıkmak; o beldeyi onun pisliğinden temizlemek amacıyla geri dönmek üzere bedenî hicret de edilir; kâfir devlet ve toplum, terk edilerek İslâm’ın tam ve mükemmel bir surette yaşanabileceği ve İslâmî bir güç oluşturulabileceği bir yere gidilir. Bu yer, ya ‘dar’ül emân ve dâr’ül-sulh’tur; veya İslâm’ın egemen bulunduğu ve potansiyel güce (topluma) sahip olduğu ‘dar’ül-İslâm’dır; veyahut yeni oluşturulacak olan bir ‘dar’ül-hareket ve dâr’ül-cihâd’dır.

İşte; Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimizin 13 yıl boyunca, ashabıyla birlikte büyük çabalar sarfetmeleri neticesinde, her türlü mâ’siyetten kalbî, kavlî ve bedenî (amelî) hicret merhalesi-aşılarak nefisle cihâd çizgisine gelinilmiş; canlı küfür ve müşahhas ma’siyet durumunda olan kâfirlerden münferiden kalbî, kavlî ve bedenî yönlerden tamamen müfârâkat (hicret) edilmiş; ancak toplu olarak, sâdece kalbî ve kavlî hicret gerçekleştirilmiş; diğeri bedeni olarak o beldeden hic­ret edilmesi için de, Allah-u Teâlâ’nın İlâhî izni ve müsaadesi intizar edilmiştir. Ki; 1400 küsür yıl önce şânı yüce Resûlûllah Aleyhissalatü Vesselamın ve şanlı ashabının, müşrik Mekke toplumundan bilfiil bedenen ayrılarak, istikbâlin ‘Dar’ül-İslâm’ı ve “Cihânşümul İslâm İnkılâbı’nın ve devletinin merkezi olan Medine”ye (Yesribe) doğru yol almaları, işte bu son şıkka âit kutlu hicrettir. Başta, küfrün merkezi olan Mekke olarak, bütün küfür bel­delerinin birer birer feth edilerek İslâm İnkılâbı’nın ve devletinin İlahî sınırları içerisine alınmasını doğuran ve onun ilk adımı olan bu mukaddes “Hicret-i Nebevîye”yi gerçek anlamıyla anlatabilmek ve derunundaki İlâhî esrara bihakkin vâkıf olmak mümkün değildir. Fakat yine de (haddimiz ol­mamakla birlikte) kısmî, cüz’î ve sathî bir surette de olsa, konuyu ve bize (hareket noktasında) ışık tutacak bir kısım yönlerini ele almamızın faydası olacağını mülâhaza ediyorum, inşaallah…

[1] Z.Buhari: 16; Tecrid-i Sârih:1/29; Ebu Davud: 3/406; Neseî:7/20; Cami’us-Sağir: 2/15; Taberâni’den, Muhtar’ul-Ehâdis’in-Nebevîyye: 26 (Ha­dis no: 211); Ez-Zevâcir: 1/22; Darimî: K.Salat:135; A.İbn-i Hanbel: 2/160,191, 193, 195, 224, 391; 3/412; 4/114, 385.

[2] Hac(22): 26

[3] Lokman(31): 13

[4] Nisa(4): 36

[5] En’âm(6): 151; Yaklaşık, A’raf(7): 33

[6] Ra’d(13): 36

[7] Cin(72): 20; Yaklaşık, Kehf(18): 38, 42

[8] Bakara(2): 152

[9] Nisâ(4): 136

[10] Ankebut(29): 54

[11] Ahzab(33): 1

[12] Nahl(16): 107

[13] İbrahim(14): 2

[14] Müslim(A.Davudoğlu Tercümesi): 1/364; Büluğ’ül-Merâm(S. Yolları): 4/349.

[15] Nisa(4): 29

[16] En’am(6):151

[17] Mâide(5): 90

[18] En’am(6): 145

[19] Bakara(2): 275

[20] Hud(11): 84-85

[21] Al-i İmran(3): 61

[22] Münâfikun(63): 1

[23] Zuhruf(43): 65

[24] Nisa (4): 36-37

[25] Hucurât(49): 12

[26] Bak: 1 no’lu dipnot.

[27] Bakara(2): 191

[28] Bakara(2): 217

[29] Al-i İmrân(3): 195

[30] Tevbe(9): 13

[31] Hac(22): 40

[32] Mümtehine(60): 8-9

[33] Enfal(8): 30

[34] Bakara(2): 257

[35] İbrahim(14): 5

[36] İsrâ(17): 80

[37] Zariyat(51): 50

[38] Bakara(2):208; Al-i İmran(3): 36; En’âm(6): 142; Yusuf(12):5;Nur(24):21; Yasin(36):60; Furkan(25): 27-29; Nisa(4): 135; Mâide(5): 49, 77; Ta-ha(20): 16; Muhammed(47): 14; Câsiye(45):18,23.

[39] Necm(53): 32

[40] Müddessir(74): 38

[41] Yunus(10): 99,100

[42] Yusuf(12): 53

[43] Nâziât(79): 40,41

[44] Hucurât(49): 3

[45] Mü’min (40): 19

[46] Teğâbün (64): 4

[47] Al-i İmran(3): 154

[48] Al-i İmran(3): 160

[49] Tevbe(9): 73; Tahrim(66): 9

[50] Furkan(25); 52

[51] Tevbe(9): 41

[52] En’am(6): 165

[53] Ankebut(29): 6

[54] Ankebut(29): 69

[55] Muhammed(47): 7

[56] İhyâ’u Ulum’id-Din: 3/150; Tirmizi:3/182

[57] Cami’us-Sağir: 2/15

[58] Taberâni’den, Muhtar’ül-Ehadis’ün-Nebeviyye:26

[59] Z. Buhari: 965; Tecrid-i Sarih: 12/148; Büluğ’ul-Meram:4/381; Edeb’ül-Müfred (Buhari-Ahlâk Hadisleri): 1/170, 171; M.Ehâdis:48, 125; C.Sağir: 2/279

[60] Beyhâki’den İhyâ’u Ulum’id-din:3/18, 150; Büluğ’ul-Meram (Selâmet Yolları): 4/88; Deylemi’den, Ramuz el-Ehâdis: 481; Vesail; 11/122; Aliyy’ül-Kari’nin Mevzuatına (R maddesinde) aldığı bu hadis-i şerif hakkında, bir kısım münekkidlerin indî ve sübjektif tenkidleri, kendi usullerine göre Cerh ve Ta’lilleri, ümmeti bağlayıcı bir hüküm olamaz. Bir kısım Ehl-i Sünnet kaynaklarının kaydettiği, sıhhatine kani olduğu; İmam-ı Gazali, Bağavî, Suyutî, Beyhakî vs. zevâtın itibar ettiği bu hadisin ahkâmla alakalı olmayışı ve yazımızın içerisinde geçen vesair bir kısım ayet ve hadislerle de anlam birliğinde oluşu nazar-ı itibâra alınınca bu hadisin, kolaycı ve karalayıcı sathî bir mantıkla reddedilmesi tecviz, edilemez. Üstelik, Ehl-i Beyt kanalıyla gelen rivâyetlerde, mezkur hâdisin kuvvetli ve sıhhatli olarak kabul edilmesi, meselenin diğer önemli cephesini teşkil etmek­tedir.

[61] Müslim: 11/458

[62] Edeb’ül-Müfred: 2/70

[63] Edeb’ül-Müfred: 1/303-309; Riyâz’us-Sâlihin: 437, 438; Z. Buhari: 999; Tecrid: 12/193.

[64] Edeb’ül-Müfred: 1/310

[65] Müslim:11/460

[66] Riyaz’us-Sâlihin: 433; Et-Terğib Vet-Terhib: 5/463-475

[67] A’raf(7): 17

[68] A’raf(7): 20-21; Ta-ha(20): 120

[69] İsra(17): 64; (Ayrıca; Şeytanın Yandaşları için bakınız: İsra(17): 27; En’am(6): 128-130; Mücadele (58): 19; Şuâra(86): 95; İlââhir…

[70] Hicr(15): 39; Neml(27): 24 ; Enfâl(8): 48; En’am(6): 43 ; Ankebut(29): 38.

[71] Müslim: 11/216-218

[72] A’raf (7): 19-27; Ta-ha(20): 115-125.

[73] Hac(22): 52

[74] Hac(22): 53

[75] İsra(17): 64

[76] İsra(17): 65

[77] Hicr(15): 39, 40; Sad(38): 82, 83

[78] Hicr(15): 41, 42

[79] Sâd(38): 84, 85

[80] Müslim: 11/218-219; Konuyla alâkalı olarak, Fussilet(41): 25; Mücadele(58): 19; Cin(72): 6.

[81] Müslim: 9/585-586

[82] Sebe(34): 20, 21

[83] Nisâ(4): 76

[84] Furkan(25): 27-29

[85] A’raf(7): 200; Fussilet(41): 36

[86] Mü’minun(23): 97-98

[87] Nâs(114): 1-6

[88] Bakınız; A’raf(7): 19-27; Ta-ha(20): 115-125; Yusuf(12): 24, 53; Hûd(11): 45-47; Enbiya(21): 87-88; Sâd(38): 24,34-35; İlââhir…

[89] Z.Buhari: 810-815; Tecrid:11/120-127.

[90] Müslim:11/414; Ahmed İbn-i Hanbel: 5/25, 27.

[91] Müslim: 1/298; Tirmizi: 3/363; Ez-Zevâcir: 1/206; E. Davud: 3/583.

[92] Tahrim(66):6

[93] Bakara(2): 44

[94] Müslim:11/461

[95] Nisâ (4): 58-59

[96] Nisâ (4): 105

[97] Mâide(5): 105

[98] Bakara(2): 195

[99] Ahzâb (33): 6

[100] Müslim: 1/265-266; Zübde: 17; Tecrid-i Sârih:1/31

[101] Z.Buhari:17; Tecrid:1/30; Müslim: 1/267.

[102] Müslim: 1/269; Yaklaşık, Z. Buhari:957; Tecrid:12/131.

[103] Müslim: 1/297; Ebu Davud:5/733

[104] Z.Buhari:16; Tecrid:1/29; A. İbn-i Hanbel: 2/160, 191; 3/412; Cami’us-Sağir: 2/15; Ebu Davud:3/406; M. Ehadis:26.

[105] Z.Buhari: 961, 962; Tecrid:12/142.

[106] Z.Buhari: 960; Tecrid: 12/139.

[107] Büluğ’ul-Meram (S.Yolları): 4/434

[108] Müslim: 8/691; Z.Buhari:144; Tecrid:3/40.

[109] Terğib ve Terhib: 3/244-246.

[110] Büluğ’ul-Meram: 4/99

[111] Neseî: 7-8/203; Büluğ’ul-Meram: 4/98.

[112] Müslim: 9/122; Büluğ’ul-Meram: 4/90; Terğib ve Terhib: 3/245.

[113] Müslim: 1/276-287; A.İbn-i Hanbel:3/49.

[114] Z.Buhari: 955; Tecrid:12/128.

[115] Z.Buhari:28; Tecrid:l/56.

[116] Z.Buhari: 89, 958; Tecrid: 2/425,426.

[117] Büluğ’ul-Meram: 4/428.

[118] Z.Buhari: 998; Tecrid-i Sarih:12/192

[119] Hucurat(49):10

[120] Bakara(2): 284; Ayrıca, “Hakkında bilgi sahibi olma­dığın bir şeyin ardınca gitme. Çünkü kulak, göz ve kalb(gönül), bunların hepsi ondan (peşine düştüğün bilmediğin şeyden) sorumludur. Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen, aslâ arz’ı yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin. Kötü olan bütün bu yasaklar, Rabbinin katında mekruh (çirkin şeyler)’dir. (İsra (17):36-38) Ayeti de aynı anlamı ifade etmek­tedir.

[121] Müslim: 1/473-485

[122] Z. Buhari:30; Tecrid:1/60; “Allah-u Taala, şekillerini­ze ve mallarınıza bakmaz, kalplerinize ve amellerinize bakar” (Bihâr’ul- Envar: 77/88) hadisi de kalbin önemini bildirmektedir.

[123] İ. Mâce’den ve sâireden, Ez-Zevacir:1/22

[124] Mutaffifin(83): 14

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv