HİCRET’İN GAYE VE HEDEFİ VE TAHAKKUKU İÇİN ŞERAİT’İN TEKEVVÜNÜ – HİZBULLAH HAKVERDİ
Bu yazı kez okundu.
18 Aralık 2013 13:03 tarihinde eklendi

HİCRET’İN GAYE VE HEDEFİ VE TAHAKKUKU İÇİN ŞERAİT’İN TEKEVVÜNÜ

Bilindiği gibi, din (ed-dîn); kanun, kâide ve nizam anlamına gelmektedir. Ve mutlak bağlayıcı özelliği vardır. Ki; “tebââ, kanuna ve nizama boyun eğme ve ‘itaat etme’ zorundadır.” “Tebââ, kanunların dâiresinde ve yolunda bulunmak mecburiyetindedir.” “İnsanlar, kanun ve nizama bağlanma ve gereğiyle amel etme mükellefiyeti altındadır.” “Kanun ve nizâma uymak, insanların boyunlarına borçtur.” “İnsanların, kanunlara karşı yükümlülükleri vardır.” “Tebââ, emniyet ve huzur içerisinde bulunmalarını kanunlara ve nizama borçludur.” “Kanunlar, insanları kendisine boyun eğdirir.” “Kanun ve kaideler, yön verici, idare edici ve hükmedicidir.” “Kanunlar, kendine tâbi olanların mükâfatını, isyan edenlerin de itâbını, yani yapılanın (amelin) karşılığını (cezasını) belirleyendir, onu mutazâmmındır.” gibi isti’mâller, ifade ve izahlar; da ‘-ne’ ve ‘de-y-ne’ fîîl kökünden gelen dinin esasda ve öz olarak kanun, nizam anlamında olduğunu, sair tâlî manaları da bu temel anlamın üzerine bina ederek mündemiç bulunduğunu isbât etmektedir.[1] “Adet, yol; geniş ve gidilen yol; su yolu, su kaynağı; pınar, müctemîâ, bağlanılan umde, prensip ve meslek” gibi anlamlar taşıyan sünnet, şeriât, minhâc ve millet kelimeleri de çoğu kez aynı anlamda kullanılmakta, bazı kez nüans ve uygulama farklılıkları göstermektedir.[2]

Buna göre; insan hayatını muhatab ittihâz eden ve yönlendirmeyi esâs alan dinler; hak olan ile olmayan, diye ikiye ayrılır. Bâtıl kategorisine dâhil bir sürü dinler (düzenler, ideolojiler) vardır. Fakat hak din, tektir. O da, İslâm’dır.[3] Demek: İslâm dininin (kanunlarının) dışında kalan sâir dinler (düzenler) tamamen batıldır; ondan dolayı da Allah tarafından hepsi de reddedilmiştir. İslâm dini, yüce Allah’ın insanlar için gönderdiği mutlak bir hidâyet ve nur kaynağıdır. İnsanlığın kurtuluşunu garanti altına alan ‘İlâhi kanunlar mecmuâsıdır. Ki; ona bağlanan ve tâbi olanlar, iki cihanda mutlak kurtuluşa ermiş, ona ters düşüp tâbi olmayanlar ise maddi ve manevi hüsrana ve felâketlere gark olarak cehennemi boylamış olacaklardır.

İnsanlığın başına belâ ve musallat olmuş tağutî güçler ve şeytanın uşağı olan kâfirler: “…Allah’ın nurunu (İslâm’ı) ağızlarıyla söndürmek isterler. Fakat muhakkak ki Allah, nurunu tamamlayacaktır, kâfirler kerih görse de!”[4] Zira; “O (Allah), Resûlünü hidâyetle ve hak din ile -(sırf) o dini bütün din(ler)e galib kılmak için- gönderendir; isterse müşrikler hoş görmesinler!”[5]

Allah’ın dininin korunması ve hükümranlığı da, tebliğ merhâlesinden sonra ve onu ta’kiben dil, mal, can ile olan türleriyle cihâd yoluyla, hususen mukatele (savaş) ile mümkün olacağı, azgın tağutların bundan başka bir yol ile hizaya gelmelerinin mümkün olamayacağı izâhdan vârestedir. Onun için yüce rabbimiz; “(Ey iman edenler!) Sizin hoşunuza gitmediği hâlde, uhdenize kıtal yazıl(ıp farz kılın)dı. Olur ki, bir şey hoşunuza gitmezken, o, sizin için hayırlı olur. Bir şeyi de sevdiğiniz hâlde, o da hakkınızda şer olur (neyin hayırlı olup olmadığını, ancak) Allah bilir, siz bilemezsiniz.”[6]; “Fitne (şirk ve küfür) kalmayıncaya ve (yeryüzünde) din, sâdece Allah’ın oluncaya kadar onlarla (kâfirlerle) savaşın!”[7] gibi ayetlerle, durumu açıklığa kavuşturmuş, gerçek mü’minlere tutacakları yolu göstermiş bulunmaktadır.

İnsanlığı kasıp kavuran müstekbir ve tağutî güçler, ancak cihâd ve kıtal ile dizgine vurulabilir, böylece İslâm’ın önündeki engeller yıkılarak, İslâm’ın hâkimiyetine giden kapılar ve yollar açılmış olur. Evet; “…Allah da (cihad ve kıtal gibi) emirleriyle hakkı açığa vurmayı, kâfirlerin arkasını kesmeyi irade buyurdu. (Ki, bunun hikmeti): Mücrimler (kafirler) istemeseler de, batılı iptal (yok) ve hakkı (İslâm’ı) da ihkak (hâkim kılmak) içindi.”[8] “O kâfirleri nerede bulursanız öldürün; onlar sizi (yurtlarınızdan) nasıl çıkarmışlarsa, siz de onları öyle çıkarın! Ve fitne (şirkin, küfrün) varlığı ‘katl’den daha ‘eşedd’dir…”[9]; “ O haram aylar geçince, artık o müşrikleri nerede bulursanız, öldürün! Onları yakalayıp esir edin, onları hapsedin ve onların geçit yerlerini tutun. Eğer tevbe ederler, namaz kılıp zekâtlarını verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Gerçekten Allah, Gafur’dur, Rahim’dir.”[10]; “Onlarla mukâtele edin ki, Allah sizin ellerinizle onlara (ölümle-zilletle) azâb etsin ve onları perişan etsin; size onlara karşı zafer versin de mü’minler topluluğunun kalplerini şifâya kavuştursun ve mü’minlerin kalplerindeki ğayzı gidersin. Allah dilediği kimseye tevbe nâsip eder. Allah Alim’dir, Hakim’dir. (Ey iman edenler!) Yoksa siz (kendi halinize) terk olunacağınızı, içinizden cihâd edenleri (ve etmeyenleri) Allah’tan, Resûlünden ve mü’minlerden başkasını sır dostu (edinenlerle) edinmeyenleri Allah’ın bilmediğini mi sandınız? (hâlbuki) Allah, ne yaparsanız (hepsinden) haberdârdır.”[11]; “İman edenlerin, hicret edenlerin ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların Allah’ın indinde derecesi çok büyüktür. Kurtuluşa erenler de, onların tâ kendileridir.”[12]; “Ey iman edenler! Ne oldunuz ki size: Allah yolunda elbirlik gazaya çıkın! De­nildiği zaman yere (çakılıp) ağırlaştınız? Ahiretten (vaz geçip de) dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat bu dünya hayatının fâidesi ahiretin yanında pek azdır. Eğer (Allah yolunda cihâda) elbirlik çıkmazsanız, (Allah) sizi pek acıklı bir azâba düçâr eder, yerinize sizden başka (itaatli) bir kavmi getirir. Siz ona hiç bir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla kadirdir. (Onun için, ey mü’minler!) Sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak elbirlik seferber olun! Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihâd edin! Eğer bilirseniz bu, sizin için çok hayırlıdır.” [13]; “Muhakkak ki Allah, kendi yolunda birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak savaşanları sever.”[14]… gibi, pek çok ayet-i kerime, İslâm’da cihâdın ve savaşın önemini belirtmekte, dinin korunmasını ona bağlamakta, bunun en büyük bir imtihan vesilesi olduğunu göstermektedir…

“Allah’a ve Resûlüne imandan sonra, en faziletli amel cihâddır.”[15]; “İnsanların en faziletlisi, Allah yolunda malı ile canı ile cihâd eden mü’mindir.”[16]; “Allah yolunda cihâda denk bir amele gücünüz yetmez!”[17]; “Müşriklere karşı mallarınızla, ellerinizle ve dillerinizle cihâd edin!”[18]; “Bir kimse gaza etmeden ve onu gönlünden geçirmeden ölürse, nifakın bir şu’besi üzerine ölür.”[19]; “İğne usulüyle (inceden inceye) alışverişe dalar, öküzün (ziraatın vs.) kuyruğuna yapışıp ekin ekmeğe razı olur da cihâdı terk ederseniz, Allah sizi zillete düşürür. Dininiz(in cihâd hükmün)e dönünceye kadar (Allah-u Teâlâ) zilleti üzerinizden kaldırmaz.”[20]; “Bir kavim cihâdı terkederse, Allah kendilerine mutlaka umumi bir azâb verir.”[21]; “Cennette yüz derece vardır. Her derecenin arası, gökle yer arası gibidir. Allah, bu dereceleri, kendi yolunda savaşanlar için hazırlamıştır.”[22]; “En büyük günâhlardan biri de, savaştan kaçmaktır.”[23]; “Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin; Allah’tan afiyet dileyin ama onlarla karşılaştığınız zaman da (savaşta) sabr(-ü sebat) edin! Bilin ki; cennet, kılıçların gölgesi altındadır.”[24] gibi daha pek çok hadis-i şerifler, mezkûr ayetleri tefsir ve izah sadedinde dinin korunması ve hakim kılınmasında cihadın en elzem bir vâsıta olduğunu, bunun terki halinde maddî ve manevi sükûtun ve felâketlerin başgöstereceğini göstermekte; cihâdın kudsiyetine dikkatleri çekmekte; gerçekten iman etmiş olanları bu İlâhî ve mukaddes hizmete ve göreve teşvik etmektedir…

İslâm dini, ‘fıtrat dini’ olduğu[25]; her doğan çocuk İslâm dini üzere doğduğu hâlde[26];… Ferdî veya içtimaî müşâhhâs bir güç hâline gelen şirk ve küfür düzenleri tarafından, uygulanan çok yönlü baskı ve idlâl metodları yüzünden, insanlık; üzerinde bulunduğu fıtrat dini olan İslâm’dan çıkmakta, bâtıl dinlerin ve ideolojilerin kurbanı durumuna gelmektedir. İnsanlığı; düştüğü bu bataklıktan kurtarmak için peygamberlerin ve sâdık takipçilerinin konuşan dilleri ve uzanan elleri kâfir güçler tarafından susturulmakta ve şiddetli zulümlerle-baskılarla geri tepilmekte, biçâre insanlık o kurtarıcı İlâhî nurdan mahrum bırakılmaktadır. İslâm tarihini dolduran bu amansız zulümlerin bir kısmı kitapta ve sünnette beyan edilmiş, hakikat araştırıcılarına, İlâhî ve tarihî gerçekler gösterilmiştir.[27] İşte; fiilî cihâd (kıtal), bu fitneyi insanlar üzerinden kaldırmak ve insanları doğdukları gibi vicdânlarıyla ve fıtrâtlarıyla baş başa bırakmak ve fıtratın bozulmadan devamını sağlamak ve fıtrat üzerindeki dış etkileri ve baskıları ref etmek gibi ulvî gayelerin tahakkuku için Allah-u Teâlâ tarafından teşri kılınmıştır. Bu İlâhî vecibe olmaz olsaydı, yeryüzü fesada gider, insanlık hayatı felce uğrayarak tar-u mar olurdu.[28]

“Kalpleri taş gibi, hatta ondan da katı olan”[29] kâfirler, ancak cihâd ve kıtal yolu ile frenlenebilir. Çünkü onlarda ‘akıl, şuur, basiret, tefâkkuh, tefekkür ve vicdan’ denen melekeler gitmiş, yerlerine bunların tam zıddı gelmiştir. Evet; “Yeryüzünde yürüyen hayvanların, Allah katında en kötüsü şüphesiz ki kâfir olanlardır. Artık onlar, iman etmezler”[30]; “Andolsun ki biz, ‘cin ve ins’ten birçoğunu (kâfir olanlarını) cehennem için yaratmışızdır. Onların (kâfirlerin) kalpleri vardır, (ama) onlarla idrâk etmezler; gözleri vardır, bunlarla görmezler, kulakları vardır (ama), bunlarla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta (onlardan) daha da sapıktırlar. Onlar, gaflete düşenlerin ta kendileridir.”[31]; “Yoksa onların çoğunu hakikaten (söz, nasihat) dinlerler yahut akıllanırlar mı sanıyorsun? Onlar, başka değil, ancak dört ayaklı hayvanlar gibidir. Belki yolca daha sapıktır.”[32]…

İşte; insanlık üzerinde despot bir düzen kuran bu kâfirler güruhunu yola getirecek, zulümden ve baskıdan caydıracak tek alternatif, ‘cihad ve kıtal’dır. “Her halde sizin, onların yüreklerinde (yaşayan) korkunuz Allah’tan (korkmalarından) daha şiddetlidir. Bunun sebebi: onların tefekküh etmez (ince düşünmez) bir kavim olmalarındandır.”[33] Ayet-i kerimesi Allah’tan korkmayan kâfirlerin, müslümanların gücünden korkacaklarını ve korktuklarını açıklamakta, müslümanları bu hususta şiddetle tahrik etmektedir. “Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlarla mukâtele edin. Onlara sizde büyük bir azm-ü şiddet bulsunlar. Bilin ki Allah, muhakkak takva sahipleriyle beraberdir.”[34]; “Sen Allah yolunda çarpış! Sen ancak nefsinden sorumlusun. İman edenleri de savaşa teşvik et (coştur)! Olur ki Allah, o kâfirlerin şiddet ve tazyikini defeder. Allah, tazyik ve azâb bakımından kâfirlerden (intikam almakta) daha şiddetlidir.”[35]; “Ey Peygamber! Allah sana ve senin izinde giden mü’minlere yeter! Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et!”[36]

Allah’a iman edip dayanmak, kâinatta en büyük gücü meydana getirir. Hiç bir dayanağı olmayan kâfirler ve tağutî güçlerin uşakları, dâima yıkılmaya ve yok olmaya mahkûm zavallılardır. “Allah’tan başka dostlar (dayanaklar, yardımcılar) edinen (kâfir)lerin hâli, kendine bir ev yapan örümceğin hâli gibidir. Hâlbuki evlerin (barınakların) en zayıfı, muhakkak ki örümcek yuvasıdır, eğer bilselerdi!”[37] Böyle olmakla beraber, ilk bakışta ve zahiren o kâfir ve münafık güçler ‘büyük ve birlik’miş gibi görünürse de aslında onlar tamamen kof ve bölük pörçüktür. “Onları (kâfirleri, münafıkları) gördüğün zaman; gövdeleri (kalıpları, kıyafetleri belki) hoşuna gider. Eğer söylerlerse, sözlerini dinlersin. (Hâlbuki) onlar (çubuklu Yemen kumaşı) giydirilmiş (kocaman) kütükler (kereste, odunlar) gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanarlar. (Asıl, en tehlikeli) düşman onlardır. O halde, onlardan sakın! Allah, gebertsin onları! Nasıl olup da (haktan) döndürülüyorlar.”[38]; “Onlar (kâfirler) müstahkem kasabalarda, yahud duvarlar (siperler) arkasında bulunmaksızın sizinle toplu bir halde savaşamazlar. Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir. Sen onları derli toplu (müttefik) sanırsın. Hâlbuki (onların) kalpleri darmadağınıktır. Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar, akıllarını kullanmaz bir kavimdir.”[39]

Böyle rezil bir güruh olan kâfirlerin sayılarının çokluğu, savaşın neticesine asla etki etmeyecektir. Zira fetih ve zaferin Allah’tan olduğu[40] ma’lumdur. “…Allah’a mülâki olacaklarını (kavuşacaklarını) bilenler dediler: Nice az bir topluluk, daha çok bir topluluğa Allah’ın izniyle gâlip gelmiştir. Allah, (cihâd’da) sabredenlerle beraberdir.”[41]; “Ey iman edenler! Allah’ın (dininin) yardımcıları olun!”[42]; “Ey iman edenler! Eğer Allah’(ın dini olan İslâm’)a yardım ederseniz, o da size yardım eder ve ayaklarınızı (kâfirler karşısında) sabit kılar (kaydırmaz)! Kâfir olanlara gelince: Düşüş onlara! Allah, amellerini boşa çıkarmıştır. Onlar yeryüzünde bir gezip dolaşmadılar mı? Baksalar ya, kendilerinden öncekilerin akibeti nasıl olmuş? Allah, onların kökünü kazımıştır. Zâten o kâfirlere de öylesi yaraşır. (Mü’minlerin muzaffer, kâfirlerin münhezim olmalarının) se­bebi şu: Çünkü Allah, iman edenlerin mevlasıdır (dostu, yardımcısı, dayanağıdır). Kâfirlere gelince: Onların mevlası (yardımcıları, asla) yoktur!”[43]

“…Eğer içinizden sabr-u sebata malik yirmi (kişi) bulunursa, onlar iki yüze gâlebe ederler. Eğer sizden yüz (kişi) olursa, kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar, anlamazlar güruhudur.”[44]; Güç ve moral yönünden iyi durumda böyle olmakla beraber, zâaf ve acziyet zuhur ettiği zamanda ise, bire iki nisbeti, İlâhî bir lütuf olarak ihsan edilmiş­tir.[45] “O kâfirler, (yakalarını kurtarıp) geçtiklerini ve (sizi) aciz bırakacaklarını asla zannetmesin(ler). (Onun için) siz de onlara (düşmanlara) karşı gücünüzün yettiği kadar (her türlü) kuvvet ve (cihâd için) bağlanıp beslenen atlar (ve savaş binekleri) hazırlayın ki, bununla Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınız (olanlar)ı ve bunlardan başka, sizin bilemeyip de Allah’ın bildiği diğerlerini korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız (ecri) size eksiksiz ödenir ve siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.”[46] gibi ayetler, müslümanların güçlü ve uyanık bulunmasını, her nevi saldırılara karşı hazırlıklı olmasını emretmekte, şu hadis-i şerifler de bunu tefsir, te’yid ve izah etmektedir: “Onlar (kafirler-münafıklar) için gücünüzün yetebildiği kadar kuvvet hazırlayın! Dikkat: (En önemli olan) kuvvet atıcılıktır! Dikkat: Kuvvet, atıcılıktır! Dikkat: Kuvvet, atıcılıktır!”[47] “Size (pek çok) yerler fethedilecektir. Allah, size kâfidir. O halde, (o fetihlerin hazırlığı için) sizden biriniz oklarıyla oynamaktan (savaş eğitimi ve atış ta’limi yapmaktan) âciz değildir.”[48]; “Her kim atıcılığı öğrenir de sonra onu terk ederse bizden değildir…”[49]; “Ümmetimden bir taife, hakka yardımcı olmaya devam edecektir (kâfirlerin çokluğundan korkmayacaktır). Onlara, muhalefette bulunanlar (kâfirler ve münafıklar) zarar veremeyecektir. Nihâyet Allah’ın emri (kıyamet), onlar bu hâldeyken gelecektir.” [50] İlââhir…

Şu hadis-i şerfler de, fiilî cihâd için gerekli güç ve sayı miktarı için bizlere ipuçları vermektedir: “Hz. Huzeyfe(ra)’den: Resûlûllah (asm) bize hitâben: İnsanlardan müslümanım diyen (erkek)leri bana yazıp getiriniz! Buyurdu. Biz de bin beş yüz (1500) erkek adı yazarak Efendimize sunduk ve o zaman kendi kendimize; ‘biz artık bin beş yüz mücâhid olduk, düşmandan hiç korkmayız!’ demiştik. Şimdi bakıyorum da müslümanlar hayli çoğaldığı hâlde, bizi (öyle) bir korkaklık almış ki; kişi yalnız başına namaza duruyor da korkarak kılıyor. Biz o mutlu devirde, Hudeybiye veya Hendek savaşlarında 1500 kişi iken, düşmandan korkmak hatırımızdan bile geçmezdi.”[51]; “Arkadaşların (sayı bakımından) en hayırlısı dört, seriyyelerin (müfrezelerin) en hayırlısı dört yüz, orduların en hayırlısı dört bindir ve on iki bin(kişilik İslâmî bir güç, artık) azlıktan dolayı aslâ mağlub edilmez!”[52]

İşte; İslâm dininin müdafaa ve muhafazasının yolunu, O’nun tüm cihana hâkim kılınması için yapılacak hareketi, takınılacak tavır ve tarzı, takip edilecek usûlü, alınacak vâz’iyeti ve tedbiri, hazırlık safhasını ve durumunu genel hatlarıyla bildiren bu ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler muvacehesinde, gerçek Müslümanlar; geniş bir muhakeme ve muhâsebe içerisine girmeli, kendi bölgelerindeki tağutlarla hesaplaşmada mükellefiyet derecelerini ve boyutlarını tesbit ve ta’yin etmelidir. Tağutî düzenlerle fikrî ve kavlî irtibatlarını kesmiş, onlardan beri olmuş (kalbî ve kavlî hicret etmiş) müslümanlar, Allah’ın dinini mutlak plânda hâkim kılmak için cihâdın her türlüsüne başvurma görevi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bu tür müslümanların, yani ‘cihâd gücüne hâiz olanların’ beldelerini terk etmeleri, yani ‘bedenî hicret’ yoluna gitmeleri asla câiz değildir. Bu, doğrudan doğruya cihâddan kaçmak, kâfirlerden firâr etmektir ki, bunun en büyük günâhlardan olduğu kesinkes sabittir.[53] Hatta, bunun münâfıklığın alâmetlerinden olduğunu İslâmî nâslardan anlamaktayız.[54] Güçleri kâfi geldiği hâlde, cihâdı terk edenlerin azâb-ı elime uğratılacağı; Allah’ın onları, onların da Allah’ı sevdiği yeni bir mücâhid kavimle tebdil edileceğini[55] buyuran “Allah-u Teâlâ, dilerse, bir fâcirle de bu dini te’yid (aziz ve ihya) eyler.”[56] Ve Müslümanız! Dedikleri halde, savaştan kaçanları rezil eder…

Şu halde; müslümanlar kendi bölgelerinde Allah’ın dinini hâkim kılmak için cihâd çığırını açmalı, cihâd yapabilme imkânı bulunduğu müd­detçe hicret etmeyi, beldesini terk etmeyi hayal bile etmemelidir. Bu tür bir terk olayı, adına hicret de dense, gerçekte firârdır; kendi yuvâsı mesabesinde olan yurdunu Allah’ın düşmanlarına teslim ederek zilletle kaçmaktır. Bunun da gerçek bir imanla, İslâm’la ve insanlıkla izah edilebilmesi mümkün değildir. Ancak; gerçekten cihâd yapabilme gücünden mah­rum bulunanlar ve cihâd için gerekli hazırlıklarda bulunabilme imkânı olmayanlar, böylece İslâm’ın muktaziyâtiyle amel edemeyenler ve sürekli olarak kâfir güçlerin maddî ve manevî tazyiki altında kalanlar, cihâdla değil, hicretle mükelleftir. Zira Allah-u Teâlâ, güç ve takatten fazla bir yükümlülük ve mükellefiyet, insanlara yüklemiş değildir.[57] Bu izah­lardan; hicret olayının mâhiyeti de anlaşılmıştır, keyfiyeti de kanaatindeyim.

Bu durumda, hicret denen mükellefiyet mevzu-u bahs olmaktadır. Hicretin; geniş anlamıyla kişinin ferd, aile ve toplum olarak nefsin, şeytanın, hevâ ve hevesin te’sirâtından, yani tüm İlâhî menhiyattan (enfüsî, derunî plânda) kalben (fikren-itikâden), kavlen ve fiilen (amelen) uzaklaşması; aynı uygulamayı, müşâhhâs menhiyat ve münkerât olan kâfir-müşrik ve münâfık ferd, aile, kurum, toplum ve düzenler üzerinde de (afakî-haricî plânda) icra etmesi, canlı ve mücessem bir İslâm hâline gelebilmesi için, maddî, coğrafî; ruhî ve manevî müsait bir ortam oluşturması veya var olan müsâit ortama (dâr’ül-emân’a veya dâr’ül-İslâm’a) doğru yola çıkması, kâfir ve müşrik toplumu, tekrar geri dönerek feth etmek üzere, terk etmesi demek olduğunu daha önceleri görmüş; kâfir düzenlerden, toplumlardan bedenen ayrılmanın dışında kalan kısımlarını (kısa da olsa) izah etmiştik. Bu son şıkkın, yani bedenen kâfirleri, kâfir toplumları ‘terk’in (hicretin) meşruîyyet kazanabilmesi için, kişinin artık tamamen âciz ve yalnız kalması; mücâhede için gerekli malzeme ve elemandan tamamen mahrum bulunması; fiilî, kavlî ve kalbî olarak artık İslâm’ı yaşayabilme ve tebliğ edebilme imkânının aslâ kalmaması ve sürekli her nevi öldürücü tazyiklere maruz kaldığı halde, hiç bir mukavemet gücüne sahip bulunmaması gibi çok ciddi ve kapsamlı faktörlerin olması şarttır. Bu gibi şerait altında, Müslümanların; artık başkalarına İslâm’ı tebliğ edebilme ihtimâlleri kalmadığı gibi; kendi itikâdını ve dinini de yavaş yavaş kaybetme, vereceği ta’vizlerle gedikler açma ve artırma tehlikeleriyle karşı karşıya gelmeleri söz konusudur. Ki, bu durumda o gibi yerlerde kalmanın ve ikâmet etmenin asla caiz olmadığını; en kısa zamanda müsait bir yere, İslâm’ı yaşayabilmek ve cihâd için hazırlıklar yapabilmek gayesiyle hicretin gerekli olduğunu, ‘Kitab’dan ve sünnetten öğren­miş bulunuyoruz…

Evet; “(hicret etmeyerek, kendilerine zulmeden, o) Öz nefisleri­nin zalimleri olarak, canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: ‘Ne işte idiniz?’ (de hicret etmediniz?), onlar: ‘Yer(yüzün)de (dînin emirleri­ni, tebliği ve cihadı tatbikden) aciz(kimse)lerdik,’ derler. Melekler de: ‘Allah’ın arzı (yeryüzü) geniş değil miydi? Siz de orada (kalmayıp, otur­mayıp da) hicret edeydiniz, ya!’ derler. İşte onlar (böyle zelil kimselerdir.) Onların barınakları cehennemdir. Ve o, ne kötü bir yerdir.”; “Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan, zâ’f ve acz içinde bırakılıp da (hicret edebilmek için hiç bir) çâreye gücü yetmeyen ve bir yol bulamayanlar müstesnâ! İşte onlar (da böylece mâ’zûrdur) Allah’ın, onları affedeceğini umabilir(ler). Allah çok afedici, çok yarlığâyıcıdır.”; “Kim Allah yolunda hicret ederse, yer(yüzün)de gidecek, barınacak birçok yerler de bulur, genişlik de bulur. Kim evinden Allah’a ve O’nun Resûlüne Muhacir olarak çıkıp da, sonra kendisine ölüm yetişirse, muhakkak ki onun mükâfatı Allah’a düş­müştür. Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.”[58]; “…İman edip hicret etmeyenlere, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiç bir şey ile velâyetiniz (dostluğunuz, yardım etme ve koruma sorumluluğunuz) yoktur.”[59]; “Onlar, kendilerinin küfrettikleri gibi sizin de küfredip onlarla beraber olmanızı arzu ettiler. O halde, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar (onların) içlerinden dostlar edinmeyin. Eğer (hicret etmeye aldırış etmeyip de) yüz çevirirlerse, onları nerede bulursanız yakalayıp, tutun, onları öldürün. Onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinmeyin.”[60]

“Küffârla savaş devam ettikçe hicret kesilmez.”[61]; “Küfür ve kâfirler var olduğu ve küfür fitnesi devam ettiği müddetçe de cihâd ve savaş sürecek, kıyamet kopuncaya veya yeryüzünün tümüne İslâm hâkim kılınıncaya kadar mücâhede ve mukâtele devam edecektir.”[62]; “Allah’a ibâdet etmen ve müşrikleri terk etmen hususunda biatını kabul ediyorum.” [63]; “Ben, müşrikler arasında ikâmet eden her müslümandan beriyim (çünkü); ateşleri bir birinden ayırt edilmez.”[64]; “Müşriklerin beldesinde oturmayın ve on­lardan kadın almayın! Her kim onlarla oturur ve onlardan kadın alırsa, o da onlar gibidir.”[65] gibi, bir çok ayet ve hadisler, şartlar tekevvün ettiği zaman, hicretin büyük bir vecibe olduğunu, ondan kaçınarak zilleti, kâfirlerin boyundurluğu altında yaşamanın gerçek bir iman ve İslâm anlayışı ile izah edilemiyeceğini ve bunun dünyevî ve uhrevî hüsranlar-felaketler getireceğini açıkça ifade etmektedir…

Hicret edilmesi gereken yerde ve zamanda, Allah yolunda hicret edenler, Allah-u Teâlâ tarafından medh edilmekte ve ebedî hayatla ve saadetle müjdelenmektedir: “Allah’a ve Resûlüne gerçek iman edenler ve (vatanlarından) hicret edip de Allah yolunda cihâd edenler (var ya) işte onlar, Allah’ın rahmetini umarlar. Şüphesiz ki Allah, Ğâfur’dur, Rahim’dir.”[66] “(Dinlerini korumak ve yaşamak için) Hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılan­ların, benim yolumda işkenceye, hakarete, ziyâna uğrayanların, muhârebe edenlerin ve öldürülenlerin günâhlarını and olsun ki örteceğim ve Allah katından bir mükafat olmak üzere, onları muhakkak ki altından ırmaklar akar cennetlere de sokacağım. (Ondan da büyük ve) güzel sevab (mükâfat) ise Allah’ın indindedir.”[67]; “İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihâd edenler; ve (Muhacirleri)barındırıp yardım edenler (yok mu?) işte onlar! Onların bâzıları, bâzılarının (birbirlerinin) velileridir (dostu, yardımcısı, koruyucusu ve kollayıcısıdır)”[68]; “iman edip hicret edenler ve Allah yolunda cihâd yapanlar ve (Muhacirleri) barındıranlar ve yardım edenler: İşte gerçekten mü’min olanlar bunlardır. (İlahî) Mağfiret ve uçsuz-bucaksız rızık da onlarındır.”[69]; “İman edenler ve hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihâd edenler, Allah katında daha büyük dereceye sahiptirler. İşte bunlar, dünya ve ahiret saadetine kavuşanlardır.”[70]; “Kendilerine zulüm yapıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri, elbette dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükâfatı ise, muhakkak ki çok daha büyüktür, eğer iman etmeyenler bunu bilseler!”[71]; “O muhâcirler, müşriklerin eziyetlerine sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.”[72]; “Sonra, senin Rabbin, işkencelere uğratıldıkdan sonra (yurtlarından) hicret edenlerin, sonra da (durmayıp, Allah yolunda) cihâd edenlerin (ve bu uğurda) sabr(-u sebat) gösterenlerin yanındadır. Ondan sonra, muhakkak ki rabbin Ğafur’dur, Rahim’dir.”[73]; “(İslâm’da kıdem ve öncelikte) birinci dereceyi kazanan muhâcirler ve ensâr, bir de güzel amellerle onlara tâbi olanlar (yok mu? İşte) Allah onlardan râzı olmuştur. Onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. (Allah) bunlar için -kendileri içinde ebedi kalıcı olmak üzere- altlarından ırmaklar akar cennetler hazırladı. İşte bu, en büyük bahtiyarlıktır.”[74] gibi ayet-i kerimeler, İslâm’da hicretin ne derece önemli ve şartları tekevvün edince ne derece elzem olduğunu isbat etmektedir…

“Hicret et! Zira (şimdi) hicret gibi amel yoktur.”[75]; “…Hic­ret (gibi, büyük bir ibadet) olmasa idi, kendimi Ensâr’dan biri sayardım. (Fakat, hicretin sevabı daha üstün olduğundan, kendimi Muhâcir sayarım.)”[76] “Muhakkak ki niyetler amellere göredir. Bir kimse niyet ettiğini şübhesiz bulacaktır. Kim Allah’a ve Resûlü’ne hicret ederse, onun hicreti Allah’a ve Resûlüne’dir…”[77] Hadisleriyle de önemine ve mâhiyetine dikkat çekilen hicret, İslâm devletini bir küll olarak te’sis etmek için sarfedilecek olan cehd-ü gayretin (her türlü cihâdın) ilk adımı ve ilk kapısıdır. Cihâd edebilme ortamı bulunmayan bir yerden çıkarak, bu ortamın bulunduğu yere gitmek veya böyle bir ortamın hazırlığını yapmak için başvurulan hicret hareketi, İslâm’ın hükümranlığı için hayatî bir ehemmiyeti haizdir. Cihâd’ın mümkün olmadığı durumlarda hic­ret etmek bir vecibe olduğu gibi; hicret zarureti bulunmayan durumlarda ise cihad etmek bir vecibe olarak tebellür etmektedir. Zira; “(artık) Hicret bitti. Cihâd hususunda biatını alıyorum.”[78]; “Mekke’nin fethinden sonra (o devir için) hicret (ihtiyacı artık) yoktur. Fakat, cihâd ve (İslâma hizmet gibi) iyi niyet(ler) var. Savaşa çağırıldığınızda hemen koşun!”[79]; “Hicret, (devr-i saadet) ehli için (Mekke fethinden sonra) geçmiştir. Lâkin İslâm (üzere bulunmak, ona hizmet etmek) ve cihad (da sebât) ve hayır(lı amelle de İslâmî hizmetlerde bulunmak) hususunda biat bakidir.”[80]; gibi hadisi şerifler ile Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimizin ve yüce eshâbın fiilî tatbikatları bunu sarahaten nâtık bulunmaktadır.

Hicret, cihâdın ilk adımı ve kapısı olduğundan dolayı, cihâdla hicretin birlikte geçtiği ayetlerde, önce hicret, sonra da cihâttan bah­sedilmekte; hicreti müteâkib, hemen cihâd zikredilmektedir. “Gerçekte! İman edenler, hicret edenler ve cihâd edenler…”[81] anlamındaki bir çok ayetler, bu gerçeğin açık delili ve bariz ifâdesidir. “…Niçin Allah yo­lunda savaşmayalım? (Ki bizler), yurtlarımızdan çıkarıldık, çocuklarımızdan uzak bırakıldık.” [82]; “Andlarını bozan, o peygamberi sürüp çıkarmayı kuran ve bununla beraber ilk defa da sizinle kendileri (muharebeye) başlayan bir kavm ile savaşmaz mısınız? Onlardan korkacak mısınız? Eğer (gerçekten) inanmış kimselerseniz, kendisinden korkmanıza daha çok layık olan bir Allah vardır.”[83]; “…Onda (haram aylarda) muharebe etmek büyük (günâh)dır. (Ama, insanları) Allah yolundan men etmek, onu inkâr etmek, (ziyaret­çilerin) Mescid-i Haram’a gitmelerine mâni olmak, onun halkını oradan çıkarmak ise, Allah katında daha büyük (günâh)tır. Fitne (şirk ve küfür) katl’den de beterdir. Kâfirler, güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmalarında devam edeceklerdir…”[84] gibi ayetler ve benzerleri de bu vakıaya işaret etmektedir.

Tağutî düzenler; tarihin bütün dönemlerinde, İslâm’ın muhteşem nuruyla karşı karşıya gelince, büyük ölçüde paniklere kapılmış, fıtrat dini olan İslâm’a halk yığınlarının temâyül ve dehâlet etmesiyle birlikte küfür düzenlerinin ve saltanatları­nın yıkılacağına kanâat getirerek zecri tedbirler almaya ve büyük tazyikler uygulamaya başlamıştır. “(Lut aleyhisselam için) kavminin cevabı: ‘Çıkarın onları memleketinizden! Çünkü onlar, fazla temizlik yapar insanlardır!’ demelerinden başka (bir şey) olmadı.”[85]; “Onun (Hz. Şuâyb’ın) kavminden (iman etmeyi) kibirlerine yediremeyen kodamanlar şöyle dedi: ‘Ey Şuayb! Seni ve beraberindeki iman edenleri ya muhakkak memleketimizden çıkararacağız yahud, mutlaka bizim dinimize döneceksiniz.’ (dediler)…”[86] gibi ayetler, bu hususta sadece birer numunedir. Allah-u Teâlâ, şirk, küfür ve zulmün her türlüsünü şiddetle menettiği gibi, bunlarla eş anlamda ve yakın derecede olan yurtlardan çıkarılmasını da şiddetle menetmiş, İlâhî ahd almış; lakin zulüm timsâli olan azgın insanlık (tağutîlik) her hususta olduğu gibi bu hususta da hakkı çiğnemiş, böylece Allah’ın dünyevî ve uhrevî azabını hak etmiştir.[87] “İşte, hak tanımayan ve hakkı kuvvette bilen zalime karşı, hakkın lisanı kuvvettir.” Fehvâsınca, bu zalimlerin tacını ve tahtını yıkmak, biçâre insanlığı bu tağutî güçlerin zulüm ateşinden kurtarmak için; mukaddes cihâdın her türlüsünün büyük hazırlıkları yapılmalı, insanlığa Allah’ın kurtarıcı nizamı olan İslâm, bütün ihtişamıyla sunulmalıdır. Bulundukları bölgelerde, tüm müslümanlar, bunun tahakkukunu sağlamalı; müsait ortam oluşturmalı, buna engel olacak bütün maniaları bertaraf ederek aşmalıdır.

Gerçekten, bu tür güç ve atmosferden uzak bulunanlar da, âcilen hicret aşamasına geçmelidir ki, bu da zâten cihâdın ilk ve en ciddî adı­mıdır. Demek; hicret, cihâdın dâhilindedir ve onun zarurî merhalelerindedir. Evet, hicret; Allah’ın mülkünü işgâl ederek tağutî sultalarını kur­muş yerli ve yabancı şeytanî güçlere karşı, Allah yolunda başkaldırmanın ve ‘kıyam’ etmenin bil-fiil ‘birinci’ basamağıdır. Ve hareket serbestîsi el­lerinden alınmış olan Hizbullahilerin bukağılarını koparması, tevhid bayrağını açması ve ‘mukaddes cihad’ çağrısı yapmasıdır. Hicret ile ancak, da­ğınık kuvvetler ‘tek güç’ hâline gelecek, gizli kalmış cevherler-değerler belirlenecek, zâif kalbler güçlenecek, zalimlerin-tağutların üzerlerine üzerlerine gidilecek ve alçak saltanatları tar-u mâr edilecektir. İşte, peygamberlerin serveri olan Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimizin, şanlı ashâbıyla birlikte gerçekleştirdikleri ve kıyamete kadar gelecek tüm nesille­re kıyam, cihad, şehadet ışığı tutan mübarek hicretleri, böyle nuranî, muh­teşem ve azametli bir hicrettir; ki, bu ilahî ve lâhutî hicret; karanlık dünyayı aydınlığa boğmuş, tüm şirk-küfür ve zulmün hakimiyetini kovmuş, İslâm nizamının hakimiyetinin temelini vücuda getiren ma’nevî bir güneş gibi, insanlık ufkuna doğmuştur.

Dünyanın, câhiliye ünvanını almış bir zamanında ve mekânında ger­çekleşen bu kutlu hicret, cehalet girdabı içerisine gark olmuş habis zihni­yetin hükümranlığı esnasında, uygulanan insanlık dışı zulüm, işkence, eza, cefâ, vahşet ve cinayet zincirinden dolayı Allah-u Teâlâ’nın yüce emri ve müsâadesi üzerine vaki olmuş, tarihin seyrini değiştiren ‘emsâlsiz’ zaferleri ve fetihleri doğurmuştur. İnsanlığı, mutlak felâketlerden ve esaretlerden kurtarmak, gerçek hürriyeti sağlayarak sâdece Allah’a kulluğunu idrâk ettirmek için gönderilmiş bulunan İslâm dininin yüce prensiplerini tebliğ eder­ken, her türlü tahkir, istihza ve tazyiklere ma’ruz bırakılan Allah’ın Resûlüne -haşa- mecnun, şair, sahir gibi lâkaplar takan [88] ve “… Bu mu, Allah’ın peygamber diye gönderdiği?…”[89] diye istihza eden habis müşrikler, Allah’ın kitabına -haşâ- sihir demekle[90] birlikte, “…Şu kur’an, iki memleketten (Mekke ve Taif’ten) bir büyük (zengin, komprador) adama indirilseydi, ya!…”[91] diye, iblisâne temennilerde bulunacak kadar, bir garabet ve hamakat örneği sergilemişlerdir.

Aslında, tarihin tüm devirlerinde hak din olan İslâm’ı tebliğ eden ve insanları dalâletten ve zulümattan kurtarmak için gayret sarfeden Allah-u Teâlâ’nın bütün peygamberlerine, kendi zamanlardaki kâfirler ve tağutlar aynı şekilde muamele etmiş; -hâşâ- “sâhir, mecnun, şair” gibi yaftalarla kamuoyunun ve halk kitlelerinin gözlerinden düşürmek istemişlerdir.[92] Kâ­inatın yüce Rabbi ve halikı olan Allah-u Teâlâ, sevgili Habib-i Ekremine (asm) durumu naklederek, mübarek ‘râkik’ gönüllerini tesliyette bulunmuştur. Evet; “And olsun ki, (Ey Resûlüm!) senden önce gönderilen peygamberlerle de istihza edildi. Fakat, istihza ettikleri o hak, içlerinden maskaralık edenleri kuşatıverdi (de helak oldular).”[93]; “And olsun, ki; (Ey Resûlüm!) senden önce gelen peygamberlerle de istihzâ edildi. Ben de o kâfirlere bir müddet için meydan verdim. Sonra da onları azapla yakalayıverdim. Benim azabım, nasıl da dehşetli olmuştu!”[94]; “Yemin olsun ki, senden evvel de birçok peygamberlerle alay edildi de, içlerinden alay edenleri, o alay et­likleri şey (azap) kuşatıverdi.”[95]; “(Ey resulüm! Sana müşriklerin yaptığı gibi) onlardan evvelki (ümmet)ler de bir peygamber gelince; muhakkak (aynen) böyle; ya sihirbâz dediler, ya da mecnun… Hepsi de bu sözü birbirine tavsiye mi ettiler? Doğrusu onlar hep tağunlar (azgınlar) topluluğudur.”[96]

Bu adîce yalan, iftira ve hakaret kampanyası kâfi gelmeyince ve halk yığınları üzerinde fazla tesir bırakmayınca; bu sefer de fizikî iş­kence yollarına tevessül eden Mekke’nin canavar müşrikleri, yüce Resûlûllaha (asm) doğduğu beldeyi zindan ve cehennem hâline getirmişlerdir. Davasından taviz vermesi için, Kureyş’in Ebu Talib’in nezdinde giriştikleri te­şebbüsleri duyan ve “Allah’a yemin olsun ki, üzerimdeki bu vazifeyi (teb­liği) bırakabilmem, her hangi birinizin güneşten bir ateş parçası koparma­sından zordur. Ve güneş sağ elime, ay da sol elime konsa bu işten (İslâmî tebliğden) vazgeçmem. Ya Allah bu dini hâkim kılar yahut da ben bu uğurda canımı veririm.”[97] diye mukabelede bulunan Allah’ın Resûlünün üzerine Kureyşli şerirler tarafından topraklar atılmakta, boğazına sicim geçirilerek boğulmağa ramak bırakılmakta, hep birlikte üzerine atılarak öl­dürülmek istenmekte, kesilmiş deve işkembesinin pisliğini Ka’be’de namaz kılarken üzerine koymak gibi haysiyetsizce muamelelere tâbi tutulmakta, geç­tiği yollara dikenler ve pislikler atılmakta, hemen hemen her gün büyük işkencelere, ha­karetlere, darbelere mâ’ruz bırakılmakta, yıllarca her türlü boykot ve ambargolar uygulanmakta, değişik yerlerde ve zamanlarda ayak takımlarına taşlatılmakta, mübarek vücudu ve ayakları kan-revan içinde kalmakta, hüla­sa, akıl ve hayale gelmeyecek kadar her türlü zulümler ve işkenceler edilmektedir.[98]

Bilhassa, Taif’e, İslâmî tebliğ için gittiklerinde; hayatının en ağır ve en acıklı günlerini yaşayan ve kimsesiz, garib bir halde topyekün taaruzlara ve zulümlere maruz kalan, tamamen takatsiz ve bîtâb düşerek bir bağa sığınan Allah’ın yüce Resûlü, “Allahım! Zayıflığımdan, çaresizliğimden, in­sanlarla başa çıkamamamdan sana şikâyetçiyim. Ey merhâmetlilerin en merha­metlisi! Sen zayıfların rabbisin; sen benim de rabbimsin! Beni kime bırakı­yorsun? Bana yüz ekşiten yabancılara mı? Yoksa benim işime karşı başıboş bıraktığın düşmana mı? Eğer sen bana karşı gazâb etmemişsen hiç bir şeye aldırış etmem…”[99] diye devam eden hâzin duayı edince; Allah’ın emriyle Hz. Cebrail gelir, müşriklerin tamamını yere geçirme teklifini su­narken, O yüce Resûl: “Hayır, ben Allah’tan, onların sülbünden yalnız Allaha kulluk eden, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan bir nesil çıkarmasını dili­yorum.”[100] cevabını vererek, kendisine bu kadar zulüm, baskı ve işkenceyi reva gören canilere karşı, bir ummanı andıran şefkatini ve merhametini göstermiştir.

Müşriklerin zulüm, cefâ ve işkencesine sâdece yüce Resûl (asm) ma’­ruz kalmamakta, o’na tâbi olan ve O’nun İlâhî çağrısına icabet eden müslü­manlar, bilhassa kabilesi olmayan mustazaflar ve fakir müminler de büyük ölçüde hedef alınmakta; her türlü zulüm, işkence ve cinayetlere düçâr kılınmaktadır. Zâten, Allah-u Teâlâ, bütün ümmetleri bu tür imtihanlara tâ­bi kılmış, bunun ‘Sünnetullah’tan olduğunu açıkça ifâde etmiştir.[101]

İnsanlığın mutlak kurtuluş çâresini ve reçetesini İlâhî bünyesinde taşıyan İslâm niza­mının Mekke toplumunda ve dolayısıyla yeryüzünde hakim olmaması ve dev­let hâline gelmemesi için bütün güçleriyle çalışan hîzbuşşeytan ve tağutî güçler, gayet zayıf durumda bulunan müslümanlar üzerinde şiddetli baskılar, zulümler ve işkenceler icrâ etmekte yarış içerisine girmiş, insanlığı bu İlâhî nurdan ve saadetten mahrum bırakmayı, gelişen bu kutlu hareketi çıkış yerinde boğmayı istihdaf etmiştir. Kâ’be’de namaz kılmayı, tavaf etmeyi, kelime-i tevhidi getirmeyi, nazil olan Kur’an ayetlerini okumayı, bunları başkasına anlatmayı ve kendi kendine aleni olarak terennüm etmeyi, putları reddetmeyi, üç beş kişi bir araya gelmeyi ve sohbet düzenleme­yi, panayırlarda bunları açıklamayı ve müslüman olduğunu söylemeyi, Resûlûllah’ı (asm) övmeyi, Allah-u Teâlâ’yı birlemeyi, müşriklikten berî ol­mayı ve bunu açıklamayı, şirk-küfür-fuhuş-zulüm-cinâyet ve kumar gibi menhiyyâtı kınamayı şiddetle yasaklayan; ferdî ibadete karşı her türlü önleyici zecri ted­birler ve müeyyideler uygulayan Mekke müşrikleri, O yüce Resûlü (asm) ve sâdık takipçilerini; artık, yok etmenin hesabını ve plânını yapmaya, bunu da hızlı biçimde uygulamaya başlamışlardır.

Artık ashâbın bir kısmını linç etme; ellerini ayaklarını bağla­yarak günlerce dayak atma ve aç bırakma; bir kısmını ateşle dağlama ve direklere bağlama; bir kısmını mızraklama ve kılıçla ikiye biçme; bir kısmını, ayaklarını ters istikamete giden iki deveye bağlamak ve devele­ri koşturmak suretiyle parçalama; bir kısmını kumlar üzerinde iplerle sırt üstü çekme ve üzerine kayalar koyarak güneş altında işkenceye tâbi tutma ve çölün kızgın kumlarında süründürme-inletme, diri diri ateşe at­ma ve ateşten demir çubuklarla kızartma-yakma ve bir kısmını da boyun­larına ip takılarak dolaştırılma gibi saymakla bitmesi mümkün olmayan çeşitli zulümlerle, işkencelerle ve cinayetlerle tenkil ve perişan etmeyi meslek ve itiyad edinen İslâm düşmanı habis şahsiyet ve mihrâklar, böylece doğan İslâm güneşini sön­dürmeyi amaçlamışlardır.[102]

Hâlbuki “… Muhakkak ki Allah-u Teâlâ, kendi nurunu tamamlayacak­tır, kâfirler hoşlanmasalar da.” (Saff: 8); (Tevbe: 32) “O, Resûlünü hidâyetle ve hak din ile (sırf) o dini (İslâm’ı) her dine gâlib kılmak için gönderendir; isterse müşrikler hoşlanmasın.” (Tevbe: 33; Saff: 9) “… Allah da, emirleriyle hakkı açığa vurmayı, kâfirlerin arkasını kesmeyi irade buyuruyordu. Bunun hikmeti şu idi: (Allah) o mücrimler (müşrikler) istemese de, hakkı (İslâm’ı) ihkâk (payidar) edecek; batıl (olan tüm şirk) düzenleri, kanunları da (yok edip) iptâl buyuracaktı. (Enfal: 7-8) Böylece; kâ­firlerin, müşriklerin ve kan içici zalimlerin korktukları başlarına gelecek; Allah’ın yüce dini, değil yalnız Mekke’ye, tüm dünyaya hâkim olacak­tır. Müşriklerin arş’a dayanan zulümleri, bu İlâhî hâkimiyeti aslâ engelleyemeyecek, aksine olarak hızlandıracaktır. Bu zulümler, ancak siper ve hareket üssü değişikliğine sebep olacak; bu da, müslümanların daha da bi­lenmesini, bilinçlenmesini ve büyük tecrübelerle mücehhez olarak dünya maz­lumlarına ve mustazaflarına, kurtarıcı ellerini uzatmalarını doğuracak­tır, doğurmuştur da.

“Bir vakit, o kâfirler, seni bağlayıp hapsetmeleri, ya öldürmeleri ya da (Mekke’den) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar bu hile­yi kurarlarken Allah, hilelerini başlarına yıkıveriyordu. Allah, tuzak ku­ranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır(Enfal: 30); “(Ey Resûlüm!) Seni memleketinden (Mekke’den) çıkaran(halk)lardan daha kuvvetli nice memleket­ler (halkı) vardı ki, (türlü azaplarla) onları helak ettik de kendilerini (azâptan) kurtaran olmamıştı.” (Muhammed: 13); “Bir kavim ile savaşmaz mısı­nız ki, onlar yeminlerini bozdular ve peygamberi (Mekke’den) çıkarmaya ka­rar verdiler ve üstelik ilk önce size taaruza onlar başladılar. Yoksa on­lardan korkuyor musunuz? Eğer, gerçek müminlerseniz, Allah, kendisinden korkmanıza daha ziyâde lâyıktır.” (Tevbe: 13) ayetleriyle, müslümanlara karşı müşriklerin durumu açıklanmakta; müslümanların da durum muhâsebesi yapma­ları istenmektedir. Hazret-i Ömer’in, müslümanlara dehşetli işkenceler ya­pan müşriklere; “İstediğinizi yapınız! Eğer 300 kişi olmuş olsaydık, ya biz size bu şehri (şimdilik) bırakır gîderdik (güçlenerek, geri gelirdik), ya­hut da siz burayı (şimdi) bırakır giderdiniz.”(İ. Esir: 2/88) demesi, müslümanların mukavemet edebilme gücünün sayısı ve ondan mahrum bulundukları zaman, takınacakları tavır konusunda yol gösterici bir ipucu vermektedir.

İşte; müslümanlar, fiili cihad ve mukatele edebilme gücünde bulunma­dıklarından dolayı, hicret etme görevi ve vecibesiyle karşı karşıya gel­mişlerdir. Hicret; cihâdın ve dolayısıyla İslâm devletini tesis et­menin ilk adımı olmasından dolayı, cevâz plânında değil, fariza pla­nında ele alınmış ve hicret etmeyenler, kitab ve sünnette şiddetli bir şe­kilde kınanarak İlahî azâpla tehdit edilmiştir. (Bakınız; Nisa: 89, 97-100; Enfal: 72; Tirmizî: 3/169; Neseî: 7-8/4 69; B. Merâm: 4/94)…

Kâfirlerle her türlü (tebliğ de dâhil) ilişkileri kesilen; onlarla tüm kalbî-fikrî, kavlî ve amelî bağlarını koparan müslümanların artık, o bel­dede (cihad yapabilme güçleri olmadığı vakit) durmaları, barınmaları müm­kün değildir. Zira, artık Allah’ın dinini yayma, hâkim kılma, hatta yaşama imkânları kalmamıştır. Onun için; Allah’ın dinini bir küll olarak yaşa­yabilmek, kendi beldelerini fethetme kapılarını açmak, giderek tüm dünya­ya açılmak ve İslâm’ın cihanşümul hâkimiyetini gerçekleştirmek için hicret; vakıadan kaynaklanan dinî ve aklî bir zaruret olarak tebellür etmektedir.

İslâm nizâmını cihâna hâkim kılmak için çalışmakla, cehd-ü gayret (tebliğ ve cihad) etmekle mükellef bulunan Allah’ın Resûlü (asm) ve gerçek müslümanlar, hedeflerine varabilmek için değişik zaman ve mekânlarda muh­telif hareket şekilleri, cihâd taktikleri ve manevraları tatbik etmişler, gerektiği takdirde üs ve siper değiştirme yollarına başvurmuşlardır. Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimizin, Ebu Talibe; “Amca! Gü­neş sağ elime, ay da sol elime konsa bu işten vaz geçmem. Ya, Allah bu dini hâkim kılar (hâkim oluncaya kadar çalışırım); yahut da ben bu uğurda ca­nımı veririm!” (İ. Esir: 2/65; İ. Hişam: 1/353; El-Bidâye: 3/42) dediği kudsî söz, müslümanların hedeflerini göstermekte; teblîğ, hicret ve cihâd gibi fak­törlerin bu İlâhî hedefe gidici, götürücü vâsıtalar ve vesileler olduğunu; saadet-i ebediyeyi ve rıza-ı İlahiye’yi kazanabilme yolunun bu İlâhî görev içerisinde mündemiç bulunduğunu isbat etmektedir.

Yüce Resûl (asm) ve şanlı eshabı, işte bu ulvî hedefi gerçeleştirmek gayesiyle, Allah’ın emir ve müsadesi üzerine Mekke’den, Medine’ye (Yesrib) hicret kararı vermiş, bunun için de peyderpey hazırlıklarını ya­parak harekete geçmişlerdir.

Böylece, bu kudsî bedenî, fiziki, cismânî, afâkî ye umumî cihetiyle de gerçekleşen hicret; daha evvel katedilen kalbî, fikrî, ruhî, enfüsî, amelî, ferdî ve ailevî hicret merhalelerini tamamlayarak kemâle erdirmiş ve İslâm’daki hicret olayı, bir bütünlük ve mükemmeliyet arzetmiştir.

Mekke ile birlikte ‘Dünya Fethi’ni ve ‘Cihanşümul İslâm Devleti’ni müjdeleyen ve insanlığın kurtuluş ümitlerini canlandıran yüce Resûlün (asm) bu kutlu hicreti; günümüz dünyasında, değişik bölgelerde yaşayan dünya müslümanları için şahlanış, dünyayı talan eden emperyalist güçlere ve onların yerli işbirlikçileri olan uşaklarına karşı kıyama kalkış, esâret zincirlerini parçalayış ve Allah’ın hak nizâmı olan İslâm’ı hâkim kılış ve bunlar için harekete geçiş adımını attırmalı, böyle ulvî bir şuurun ve hareketin enerji kaynağını oluşturmalıdır. Her yıl, kutlanması mutad olan Hicret-i Muhammedi (asm) olayının, müslümanları o günkü nûra, imana ve şuura ulaştırması hususunda yüce rabbimize acizane duâ, ta­zarru ve niyazlarımızı arzediyoruz.

[1] El-Müfredat: 253; Lisan’ül-Arab (İ. Manzûr): 13/166-ve devamındaki izahlar, dikkatlice ele alınırsa, nüans farkıyla birlikte, esâs yön­den hepsi de aynı anlama gelmektedir. Ki; gayenin hasılı önemlidir, tali farklılıklar değil.

[2] El-Müfredât: 216,217; Hak Dini Kur’an Dili: 1/81-91,483-484.

[3] Al-i İmran(3): 19

[4] Tevbe(9) : 32; Saff(61):8

[5] Tevbe(9): 33; Saff(61): 9

[6] Bakara(2):216

[7] Bakara(2):193; Enfal(8): 39

[8] Enfal(8): 7-8

[9] Bakara(2): 191

[10] Tevbe(9): 5; ve, “Onun için o küfredenlerle (savaş için) karşılaştığınız vakit, boyunlarını vurun! Nihayet onları mecâlsiz bir ha­le getirdiğiniz zaman, artık bağı sıkı tutun. (Ondan) Sonra ise, ya iyilik (yapın), yahud fidye (alın) Yeter ki harb ağırlıklarını bıraksın(lar); (iş­te İlahî emir) böyledir. Eğer Allah dileseydi, onlardan (muharebesiz ola­rak da) elbet intikam alırdı. Fakat, (savaşı emretmesi) sizi birbirinizle imtihan etmesi içindir. Allah, yolunda öldürenlerin amellerini asla boşa çıkarmaz O! Onlara muvaffâkiyet verir, hâllerini iyileştirir. Onları kendilerine tanıttığı cennete sokar.”Muhammed(47): 4-6.

[11] Tevbe(9): 14-16

[12] Tevbe(9): 20

[13] Tevbe(9): 38-39,41

[14] Saff(61): 4

[15] Terğib ve Terhib: 3/158-159; Müslim: 9/77

[16] Neseî: 5-6/377; Müslim:9/84-86; Terğib ve Terhib:3/159

[17] Terğib ve Terhib: 3/164,165; Neseî: 5-6/387

[18] Neseî: 5-6/372

[19] Müslim: 9/122; Neseî: 5-6/372; Terğib ve Terhib:3/245; Selâmet Yolları:4/90; Ebu Davud: 3/421.

[20] Terğib ve Terhib: 3/244

[21] Terğib ve Terhib: 3/246

[22] Müslim: 9/76; Neseî: 5-6/388-389

[23] Enfal(8): 16; Terğib ve Terhib: 3/193-198; Müslim (Terc.): 1/373-378; 9/30-37; Ayrıca, şu ayetler de konuya işaret etmektedir: “Allah’a ve ahiret gününe iman etmekte olanlar malla­rıyla, canlarıyla cihad etmeleri hususunda senden izin istemez(ler ve sıvışıp, cihaddan geri kalmazlar). Allah, takva sahiplerini çok iyi bi­lendir. Senden ancak, Allah’a ve ahiret gününe inanmaz, kalpleri şek ve şüpheye düşüp de kendilerini o şüphelerinin içinde şaşırıp bocalar bulan kim­seler izin isterler (cihaddan geri kalmaya çalışırlar).” Tevbe(9): 44,45; Da­ha nice ayetlerle birlikte, “Her kim harb etmeden ve(ya) onu gönlünden geçirmeden ölürse, nifâkın bir şubesi üzerinde ölür.” Müslim:9/122; Selamet Yolları (Büluğ’ül-Meram): 4/90; Ebu Davud:3/421; Neseî: 5-6/372; Terğib ve Ter­hib: 3/245 hadis-i şerifi de konuyla yakından alakadardır. Ve yine bakınız; İbn-i Abidin: 8/386; Siyer-i Kebir: 1/140.

[24] Müslim: 8/467, 468; R. Salihin: 783; Tirmizi: 3/205; Z. Buhari: 500; Tecrid-i Sarih:8/356.

[25] Rum(30): 30

[26] Z.Buhari:201; Buhari(Arapça): K.Cenâiz:80, K.Tefsir:30/1; K. Kader:3; Tecrid-i Sarih: 4/529; Müslim:10/637-643; Müsned-i İbn-i Hanbel:2/279, 315, 346; 3/435; 4/24; İlh…

[27] Nisa(4): 157-158; A’raf (7): 123-128, 141; Bakara: (2):49-50; 85-91, 214, 258; İbrahim(14): 6-18; Enbiya(21): 41, 68-71, 74-77; Ankebut(29): 2-4, 14-15, 24-26, 29-34, 36-40, 49-55, 67-68; Kasas(28):38-41; Naziât(79):15-25; Büruc(85):4-8; Enfal(8): 30; Şuara(26): 6-29, 49-67, 152-158, 166-174, 178-190, 200-209; Hicr(15): 6, 15; Muhamraed (47): 13; Z. Buhari: 640; Tecrid-i Sarih: 9/302; Müslim: 11/479; Tirmizi: 5/499; İbn’ül-Esir: 1/272-279, 335-342; El-Bidâye: 3/42-47, 134, 271; Mecmâ’uz-Zevâid: 6/14-21, 47; 9/267 vd.; Hilye:1/31; 8/308; Taberi: 2/230; İlh..

[28] Bakınız; Bakara (2): 251; Enfal(8): 73; Hac(22): 40

[29] Bakara(2): 74

[30] Enfal(8): 55

[31] A’raf(7): 179

[32] Furkan(35): 44

[33] Haşr(59): 13

[34] Tevbe(9): 123

[35] Nisa(4): 84

[36] Enfal(8): 64-65

[37] Ankebut(29): 41

[38] Münafîkûn(63): 4

[39] Haşr(59): 14

[40] Fetih(48): 1-4; Saff(61): 13

[41] Bakara(2): 249

[42] Saff(61): 14

[43] Muhammed(47): 7-11

[44] Enfal(8): 65

[45] Enfal(8): 66

[46]. Enfal(8): 60

[47] Müslim: 9/134

[48] Müslim: 9/135

[49] Müslim: 9/136

[50] Müslim: 9/137-141; Büluğ’ül-Meram (S. Yolları): 4/99

[51] Z. Buhari: 514; Tecrid-i Sarih: 8/418; Müslim: 2/27-29; Daha azı için bakınız; İbn-i Esir: 2/88.

[52] Tirmizi: 3/134; Ramuz’ûl-Ehâdis: sah.407; S. Kebir: 1/140; İ. Abidin: 8/386.

[53] Bakınız; 147 no’lu dipnot.

[54] Müslim: 9/122 ; Ebu Davud:3/421; S. Yolları: 4/90; Neseî: 5-6/372; Terğib ve Terhib: 3/245; Ayrıca: “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, cihaddan kaçmak için izin istemez; ancak (kalplerinde) iman olmayanlar izin isterler.” anlamındaki (Tevbe: 44, 45) ayetler ve ben­zerleri, konuyu açıkça tasrih etmektedir.

[55] Mâide(5): 54; Tevbe(9): 39; Muhammed(47): 38; Fatır(35): 15-17; Nisâ(4): 133 gibi ayetlere ve tefsirlerine bakınız.

[56] Müslim: 1/434; Cami’us-Sağir: 1/38, 268; Siyer-i Kebir:1/169

[57] Bakara(2): 286

[58] Nisa(4): 97-100

[59] Enfal(8): 172

[60] Nisa(4): 89

[61] Neseî: 7-8/203; Büluğ’ül-Meram (S.Yolları): 4/98

[62] Bakınız; Bakara(2): 193; Enfal(8): 39; Tevbe(9): 5; Muhammed(47): 4; Neseî: 7-8/203; Büluğ’Ul-Meram: 4/99; Müslim: 9/137-141

[63] Neseî: 7-8/205

[64] Tirmizi: 3/169; Büluğ’ül-Meram: 4/94; Neseî: 7-8/469

[65] Tirmizi: 3/169

[66] Bakara(2): 195

[67] Al-i İmran(3): 195

[68] Enfal(8): 72

[69] Enfal(8): 74

[70] Tevbe(9): 20

[71] Nahl(l6): 40

[72] Nahl(16): 41

[73] Nahl(16): 110

[74] Tevbe(9): 100

[75] Neseî: 7-8/201

[76] Z.Buhari: 665; Tecrid-i Sarih: 10/8

[77] Z.Buhari: 31; Tecrid: 1/64; Müslim: 9/116; Ebu Davud:3/206; İbn-i Mâce: 10/499-500; Neseî: 1-2/75; 7-8/573; Müsned-i İbn-i Hanbel: l/25, 43; İlââhir…

[78] Neseî:7-8/198, 203

[79] Müslim: 7/118; 9/42; Neseî:7- 8/203; Buluğ’ül-Meram (S.Yolları): 4/94; Ebu Davud: 3/405; Darimî: K.Sîre: 69; Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel: 1/266, 316; 2/215; 3/22, 401; 5/71, 187; 6/466; Hayat’us-Sahabe: 1/357; İlââhir…

[80] Müslim: 9/4-0; Z. Buhari: 499; Tecrid-i Sarih: 8/353

[81] Örnek için bakınız; Bakara(2): 218; Enfal(8): 72, 74-75; Tevbe(9): 20; İlââhir…

[82] Bakara(2): 246

[83] Tevbe(9): 13

[84] Bakara(2): 217

[85] A’raf(7):82; Yaklaşık olarak Şuâra(26): 167

[86] A’raf (7): 88

[87] Bakınız; Bakara(2): 83-86

[88] Hûd(11): 7; Hicr(15): 6,15; İsra(17): 47, 88-100; Enbiya(21): 3, 5; Furkan(2): 8; Sebe(34): 43; Ahkaf(46): 7-9; Saffat(37): 15, 36; Zâriyât(51): 39; Kamer(54):2, 51; Tur(52): 29-31; Hakka(69): 41-42; Müddessir(74): 22-25; İslam Tarihi (Mekke Devri): 4/54-56; 5/119-126; İbn-i Hişam (Terc.): 1/357-362; İbn’ul-Esîr (Terc.): 2/57; Kısas-ı Enbiya: 1/77-78; Hayat’us-Sahabe (Hadislerle Müslü­manlık): 1/51, 58; İlââhir…

[89] İsra(17): 94-96; Furkan(25): 41… Evet; Allah’ın Yüce Resulü, teb­liğ için gittiği her yerde hakarete uğruyor, çeşitli zulümlere-işkencelere maruz kalıyor; Allah; senden başka peygamber olarak gönderecek kimse bula­madı mı?” diye alay ediliyor ve böylece İlâhî vazifesi sürekli olarak en­gellenmek isteniyordu. Konu için, örnek olarak bakınız; El-Bidâye: 3/136; Delâil’in-Nübüvve: 103; İbn’ül-Esîr(Terc.): 2/92; İbn-i Hişam (Terc.): 2/76; İlh…

[90] Zuhruf(43): 30; En’am(6): 5-8; Sebe(34): 43; Ahkaf(46):7-8; Müddessir(74): 24-25; İlââhir…

[91] Zuhruf(43): 31

[92] Şuâra(26): 153, 185; Mâide(5): 110; En’am(6): 10; Yunus(10): 73-78; Ra’d(13): 32; İsra(17): 101-104; Taha(20): 63; Enbiya(21): 41; Neml(27): 13-14; Kasas(28): 36-40; Zâriyât(51): 39, 52; Kamer(54): 9, 27; Saff(61): 6

[93] En’am(6): 10.

[94] Ra’d(13): 32

[95] Enbiyâ(21): 41

[96] Zâriyat(51): 52-53

[97] İbn’ül-Esir(Terc.): 2/65; İbn-i Hişam(Terc.): 1/353; El-Bidâye: 3/42

[98] El-Bidâye: 3/42, 46, 136, 271; İbn-i Hişam (Terc.): 1/359-422, 472-477; 2/77; İbn’ul-Esîr (Terc.): 2/61-95; Hılye:1/31; 8/308; Mecmâ’uz-Zevâid: 6/14, 16-21; 8/227; 9/47, 267; Z.Buhari: 540; Tecrid-i Sarih: 2/757-761; 9/31-33; Müslim (Terc.): 8/602-6l0; Hayat’us-Sahabe (H.Müslümanlık): 1/261-274; Asr-ı Saa­det: 1/159-188; İslâm Tarihi (Mekke Devri): 5/5-73, 127-129; (Bu konunun öze­ti için bakınız; İhsan Süreyya Sırma’nın İslâmî Tebliğ’in Mekke Dönemi ve İşkence adlı kitabı).

[99] Tarih-i Taberî: 2/230; Tecrid-i Sârih (Terc.): 2/759; İbn-i Hişam (Terc.): 2/77-78; İbn’ul-Esîr (Terc.): 2/93.

[100] Z. Buhari: 544-545; Tecrid-i Sârih: 2/760; 9/31-33; Sahih-i Müslim (Terc.): 8/600, 607; (Arapça-K.Sitte Serisi): 2/1417, 1420-1421; İslâm Tarihi (A. Köksal-Mekke Devri): 5/75-76.

[101] Meselâ; “(Ey İman edenler!) Yoksa siz, sizden evvel geçen (ümmet)lerin hali başınıza gelmeden, (öyle, kolay kolay) cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk(lar) ve sıkıntı(lar) gelip çattı ve (öyle çeşitli belâlarla) sarsıldılar ki, hatta peygamber(leri) maiyyet(ler)’indeki mü’minlerle birlikte ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyordu! Gözünüzü açın: (Sabr-ü sebat ederseniz) Allah’ın yardımı muhakkak ki yakındır.” (Bakara: 214) “Yoksa, Allah içinizden mücahede edenleri ve sabredenleri (bilip) belli etmeden, (rahat rahat) cennete girivereceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran:142); “O insanlar sandılar mı ki, iman ettik!” demeleriyle bırakılacaklar da, imtihâna çekilmiyecekler? Doğrusu biz, onlardan evvelkileri de (çeşitli musibetlerle) denedik. Allah, (imtihan etmek suretiyle imanında) sâdık olanları da muhakkak bilecek, yalancı olanları da elbette bilecek!” (Ankebut: 2-3) ayet-i kerimeleri ile; “… Sizden evvelkilerden öylesi vardı ki, (kâfirler) onun başını dışarda bırakarak yere gömerler ve onun başını böylece testere ile ikiye ayırırlardı da, onu (yine de) dininden çeviremezlerdi. Bazılarının da demir tarak(lar)la vücutları (etleri, derileri ve sinirleri) taranırdı da, dinlerinden (yine de) dönmezlerdi.” (Z. Buhari: 640; Tecrid: 9/302; Ebu Davud: 5/575; vs…) gibi hadisler, konuyu açıklığa kavuşturmaktadır. Benzerleri için de bakınız; Müslim (Terc.): 11/479-481; Tirmizi: 5/449; İbn’ul-Esir: 1/235, 272-279, 335-342; ilaahir… Zalimlerin akibeti için de bakınız; En’am (6):11; Nahl(16): 36; Neml(27): 69; Kasas(28): 39-42; Fecr(89): 6-14; İlââhir… Böylece mazlumlar rahatlamış ve gönülleri şifa bulmuştur.

[102] Bakınız; Asr-ı Saadet: 1/169-181; İbn-i Hişam: 1/356, 391, 424-445; İbn-i Esir: 2/68-91; Hayat’us-Sahabe (H. Müslümanlık): 1/275-298; İlââhir…

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv