RESÛLÜLLAH SALLÂLLAHU ALEYHİ VE ÂLİHİ VE SELLEM’İN MEKKE’DEN MEDİNE’YE HİCRETİ – HİZBULLAH HAKVERDİ
Bu yazı kez okundu.
18 Aralık 2013 13:07 tarihinde eklendi

RESÛLÜLLAH SALLÂLLAHU ALEYHİ VE ÂLİHİ VE SELLEM’İN MEKKE’DEN MEDİNE’YE HİCRETİ

İslâm Nizâmı’nın, insan hayatının her yönünü bir küll olarak he­def alıp muhatab edindiği; İlâhi kanunlar ve prensipler mecmuası olarak beşeriyetin ‘Saadet-i Dâreyni’ni ve mutlak kurtuluşunu esâs aldığı malumdur. Âdem aleyhisselamdan kıyamete kadar, bütün beşeriyet için vaz olunmuş ve Allah-u Teâlâ’nın indinde yegane din[1] ve mutlak mütekâmil din[2] hüviyetinde olan İslâm’ın, tüm sapık ve beşerî dinlere ve ideolojilere gâlib ve hâkim kılınması[3] gayesiyle, büyük gayret gösteren Fahr-i Âlem ve Resûl-ü Ekrem Hazret-i Muhammed Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, yeryüzünü zulümâta boğarak insanlığı fesâda sürükleyen İslâm dışı düzenlerin fitnelerini kaldırmak ve dini (kanunları) sadece Allah’a tahsis kılmak[4]; insanları, kendileri gibi yaratıklara-tağutlara ibadet etmek­ten kurtararak sâdece Allah’a ibadet edilmesini sağlamak[5] ve insan­ları yaratılış gayeleri olan Allah’a kulluk[6] çizgisine getirmek üzere geniş tebliğ fâaliyetlerine başlamış, bu yolda her türlü çile, eza, cefâ, zulüm, baskı ve işkencelere göğüs germiştir.

Peyder-pey nazil olan Kur’an-ı Kerim’in şifâ-bahş ve nur-feşân İlâhî ayetlerini bîçâre insanlığa sunan ve böylece dünya ve ahiretin kurtuluş yollarını gösteren Allah’ın (c.c.) Yüce Resûlü (asm), toplumda değişik türden tepkilerle karşılaşmış, ekseriyetle ve geniş ölçüde reddedişlere, kavlî ve fiilî tahkirlere ma’ruz kalmıştır. Bir müddet gizliden gizliye, yani kişilere tek, tek ve münferid tebliğde bulunan, böylece nüve-çekirdek bir kadro yetiştirmeye çalışan, bunun için de Darul-Erkam’ı bir eğitim ve buluşma merkezi hâline getiren Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, henüz filiz durumunda olan kadro elamanlarını tağutî güçlerin ana hedefi olmaktan ve toplu katliâm ihtimallerinden uzak tut­maya, gelen ayetleri münferiden tebliğ etmeye ve İslâm’a susamış kitlelere (tek kişilerle) ulaştırmaya çalışmıştır.

“Kavl-i Leyyin” (Taha: 44) (yumuşak söz ve uslub) ile ve gâyet dere­cede nezâket-rıfk-şefkât ve merhametle ve kabalıktan-sertlikten ve zorbalıktan azâde (Al-i İmran: 159) bir şekilde tebliğ faaliyetlerini hız­lıca sürdüren Allah’ın yüce Resûlü (asm), şimdi sen ne ile emrolunuyorsan (müşriklerin kafalarını çatlatırcasına) apaçık bildir. Müşriklerden i’raz et! (Onlara aldırış etmeyip yüz çevir) (Hicr: 94) ayetinin nüzulü üzerine artık genel ve aleni tebliğ yoluna da başvurmuş, gezdiği kabilelere ve gittiği panayırlarda biçare insanlığa Allah’ın yüce dinini ve emirlerini pervasızca bildirmiştir. Vahyin geldiği ilk günden itibaren yanına aldı­ğı Hazret-i Hatice, Hazret-i Ali ve Hazret-i Zeyd gibi aile halkı ile tesis etmiş bulunduğu “İslâmî Aile Devleti”ni, biraz daha genişletmek, yakın­larını ateşten korumak ve desteklerini sağlamak vs. Hikmetlere mebni olarak nâzil olan “Önce en yakın âşiretini inzâr et ve sana tabi olan mü’minlere (şefkat) kanadını indir.” (Şuâra: 214-215) Ayet-i kerimesinin ta­limi ve tedrisi muvâcehesinde yakın akrabalarını ve aşiretlerini değişik usûllerle, ayrı ayrı yerlerde ve zamanlarda sürekli bir şekilde ihzar ederek, İslâm’a da’vet eden Resûl-ü Ekrem (asm), bu yolda epeyce merhale kat’etmiş, akrabalarının bir kısmının İslâm’a girmesini sağladığı gibi, büyük bir kısmının da maddî ve fiilî himayelerini ve desteklerini almıştır.

“(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel mev’ize (öğüt) ile davet et. Onlarla mücadeleni en güzel (yol ve usûl) hangisi ise onunla yap.” (Nahl: 125) ayetinin talimatı doğrultusunda tebliğlerine devam eden, insanların şahsiyetini ve beşeri zafiyetlerini hedef almadan, sadece mücerred şirki-küfrü ve onları sembolize eden put, kişi-kurum ve tağutları ve hâkim olan müstekbir güçleri ana hedef’ ittihâz edinen, mustazaf halkları ise büyük bir cehd-ü gayretle zalim ve emperyalist güçle­rin tasâllutundan-tahakkümünden kurtarmak için gecesini gündüzüne katan Resûlûllah (asm) Efendimiz; böylece ‘Cihanşümul İslâm İnkılâbı’nın sağlam temellerini atmaya, şirk-küfür ve tağut düzenlerinin saltanatlarını sarsmaya başlamıştır.

İslâmî hareketin kuvvetle yayılmaya başlaması ve büyük bir güç hâline gelrnesi üzerine, Resûl-ü Ekrem (asm) başta olarak, iman etmiş insanlara her türlü zulüm, işkence ve baskı metodları uygulamaya başlayan Mekke müşriklerine karşı, himaye edici kişi ve yerler aramaya başlayan müslümanlardan bir kısmı birer hâmi bulabilmiş, bir kısmı da (Hz. Ömer ve Sad b. Ebi Vakkas gibi) fiili mukabele ve mukavemet yollarına başvurmuş, diğer bir kısım zaif ve mustazaf olanları ise ölümlere varacak kadar eşsiz zulüm ve işkencelere katlanmak zorunda kalmışlardır. Allah’ın yüce Resûlü (asm); umu­mî bir katliâm ihtimâli bulunduğundan ve saflar da henüz ayrılmamış oldu­ğundan dolayı, umumî bir mukâbele ve mukavemet emri vermemiş, yani böyle bir emri Yüce Mevla’dan (cc) almamış, bundan dolayı da sürekli olarak sa­bır ve sebat tavsiye etmiştir.

Fakat; Mekkeli azgın müşriklerin, Resûlûllah’a (asm) ve Eshâb-ı Kiram’a zulüm, baskı ve işkenceleri tahammül edilemez düzeye gelince, İlahî emir ve cevaz gereği müslümanlara önce Habeşistan’a, ondan sonra da Medine’­ye hicret etme müsadesi vermiş, bilâhere de kendileri için de Medine’ye hicret emri çıkmıştır. ‘Cihanşümul İslâm İnkılâbı’nı bilfiil gerçekleş­tirmek amacıyla yer, mevzi, yön ve taktik değiştirme, yeni cihadî-inkılâbî strateji uygulama ve aktif İslâmî siyaset ve hareket icra etme anlamla­rında olan hicret görevi ve emri ile mükellef kılınan Resûl-ü Ekrem (asm) derhal hicret hazırlıklarına başlamış ve bunu en yakınlarına haber ve­rerek müjdelemiştir.[7] Zaten, Allah’ın yüce Resûlü (asm) kendi hicretle­rinden önce, eshabını ikâz ederek peyderpey Medine’ye göndermiş, eshabın bir kısmı aleni, bir kısmı ise gizli yollarla Medine’ye gitmiş, Mekke’de bir kaç güzide eshabdan başka hiç bir müslüman kalmamıştı.[8]

Gerek, bu reâliteden dolayı, gerekse Medine’nin Evs ve Hazrec kabilelerini temsilen ayrı ayrı iki defa Mekke’ye gelerek Resûlûllah (asm)’a ölüm üzerine biat eden[9] Medineli havarilerin durumlarından dolayı olsun, Mekkeli müşrikler paniğe kapılarak Dar’ün-Nedve’de toplanıp Allah’ın yüce Resûlünü (asm) öldürme kararı almış, bunun için de her kabileden seçtikleri canileri, bu kararı uygulamaları için bil-fıil görevlendirmişlerdir.[10] Alemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan[11] yüce Resûl’e Hz. Cebrail gelmiş, kendisi durumdan haberdar edilerek O gece evinde yatmama­sı hususundaki İlahî emir kendisine anında ulaştırılmıştır.[12] Hazret-i Ali der ki: Resûlûllah Aleyhisselam, Mekke’den hicret edip çıkacağı ve bana o gece, döşeğinde yatmamı emr ettiği sırada ben ve Peygamber Aleyhisaelam, gidip Ka’beye vardık… Resûlûllah’ın mübarek omuzlarına basarak Beytullah’ın üzerine çıktım. Beytullah’ın üzerindeki tunçtan veya bakırdan ma’mül putu yerinden oynatarak aşağı attım ve paramparça ettim. Hemen aşağı inerek, Resûlûllah aleyhisselam ile sur’atle oradan uzaklaştık. Bizi ve yaptığımızı, hiç kimse görmemişti…”[13] Ondan sonra da, Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz Hazret-i Ali’ye: “Bu gece yatağımda yatıp uyu! Şu yeşil abama da iyice bürün; sana müşriklerden hiç bir zarar gelmeyecektir, onlardan hiç endişelenme!”[14] direktifini verir; yanında bulunan Mekkelilere ait olan emânetleri, sahiplerine teslim etmesini, ondan sonra da, diğer işleri toparlayıp hiç durmadan arkalarında gelip kendisine kavuşmasını söyler.[15]

Ve evin etrafını çepeçevre kuşatmış olan azgın müşriklerin arasında “ Yasin, çok hikmetli olan Kur’an’a yemin olsun ki, sen hiç şübhesiz (Allah tarafından) gönderilen (resul)lerdensin. Dosdoğru bir yol üzerindesin. (Bu Kur’an) Yegâne gâlib, çok esirgeyici (Allah)’ın indirdiği (bir kitap)’tır. (Bunun) Hikmeti de (yakın) ataları azâb ile korkutulmamış, bu yüzden kendileri gaflet içinde kalmış olan bir kavmi (onunla) korkutmandır. And olsun ki bunların çoğunun üzerine o söz hak olmuştur. Artık bunlar iman etmezler. Hakikat biz onların boyunlarına ‘eğlâl’(bağlar) geçirdik ki, bunlar çenelerine kadar (dayandı). Şimdi onlar, kafaları ve burunları yukarı kaldırılmış hâldedirler. Biz hem önlerinden bir sed, hem de arkalarından bir sed çektik. Böylece onları sarıverdik, (ondan dolayı, onlar) artık görmezler.”[16] ayetlerini okuyarak ve bir avuç toprak alıp üzerlerine serperek çıkıp gitmiş ve kendisini hiç bir müşrik aslâ görmemiştir.[17] Bu İlâhî siyâneti, Medine’de nâzil olan şu ayet, Resûlûllah’a (asm) ve tüm mü’minlere hatırlatmaktadır: “Hani küfredenler, senin için tuzak kuruyorlardı: Ya seni tutup bağlayacaklar, ya öldürecekler veya yurdundan çıkartacaklardı. Onlar bu tuzağı kurarlarken Allah da onun karşılığını yapıyordu. Allah, tuzak kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır.”[18]

Hazret-i Ali’nin, yüce Resûlün (asm) yatağında yatması ve üzerine de Efendimizin bürdesini örterek yüzünü de gizlemesi, pencereden içeriyi gözetleyen müşriklerin aldanmasına ve Efendimizin yatakta uyumakta olduğunu zannetmelerine ve onun için de sabaha kadar evin etrafında beklemelerine sebep olmuş, Resûlûllah Efendimizin de bu uzun süre içerisinde zaman kazanmasını ve Hazret-i Ebubekir ile birlikte Mekke’den ayrılıp Sevr dağındaki mağaraya ulaşabilmelerini sağlamıştır.[19] Sabah olup, yatakta uyanıp çıkanın Hazret-i Ali olduğunu gören müşrikler, neye uğradıklarını anlamayıp Hazret-i Ali’yi yakalayarak sorgulamaya, tartaklamaya ve bir ara gözaltına almaya başlamışlarsa da, Hazret-i Ali’nin sır vermemesi üzerine salıvermeye mecbur kalmışlardır.[20] Bir kavle göre, insanlardan öyle kimseler vardır ki; Allah’ın rızâsını isteyerek nefsini satın alır; Allah kullarına çok merhâmetlidir.”[21] ayet-i kerimesi, Hazret-i Ali’nin bu can-siperâne fedakâr­lığı hakkında nâzil olmuş, bu emsalsiz tavır ve hareketi övmüştür.[22]…

Allah-u Teâlâ, daha evvel, yüce Resûlüne hicret edeceği yerin bağlık ve bahçelik bir yer olduğunu rü’ya ile göstermiş, sonra bu yerin Yesrib (Medine) olduğu anlaşılmıştır.[23] Allah-u Teâlâ’nın, artık hicret zamanının geldiğini, kendisine bildirmesi üzerine, hicret gününden 2-3 gün evvel Hz, Ebubekir’in evine öğle üzeri gelerek durumu bildiren Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, onun “kendisinin hicret arkadaşı” olduğunu ve ona göre hazırlıklarını yapmasını söylemiş; Hazret-i Ebubekir ise, aylar­ca önce bu maksatla satın almış olduğu ‘iki deve’yi, güvenilir gayr-i müslim bir şahsiyet olan ve kendilerine rehberlik yapması hususunda ‘ücretle’ anlaşma yapılmış bulunan Abdullah bin Uraykıt (veya Erkat)’a göndermiş ve Mekke’den çıktıktan üç gün sonra, Sevr mağarasının önüne gelmesini sıkı sıkıya tenbih etmişti. [24]…

Allah’ın yüce Resûlü, Allah-u Teâlâ’dân ‘hareket emri’ alıp da müşriklerin ‘ablukasından’ ve su-i kasdından Allah’ın yardımı ile kurtulunca, doğruca Kabe’ye gider, Ka’be’yi ‘tavaf ettikten sonra da: “ Ey Mekke! Bü­tün dünyada en çok sevdiğim yer sensin fakat senin (bu asi) evlatların duvarların arasında beni rahat bırakmıyor.”[25] der. Sonrada doğruca Hz. Ebu­bekir’in evine gider ve derhal ‘hareket’ emri verir. Hz. Ebubekir de, hazır­ladığı para-pul ne varsa, hepsinin ‘tamamını’ yanına alır[26] ve aile ef­radına gereken tenbihâtı yaptıktan sonra yüce Resûle (asm) refakat eder…

[1] Al-i İmran(3): 19

[2] Maide(5): 3

[3] Tevbe(9): 32; Saff(61): 9; Yaklaşık, Fetih(48): 28

[4] Bakara(2): 193; Enfâl(8): 39

[5] Fatiha(1): 5; Bakara(2): 21; 83; 130-133; Al-i İmran(3): 51, 64; Nisâ(4): 36; Maide(5): 72, 76 En’am(6): 56,102; A’raf(7): 59, 65, 70, 73, 85; Tev­be(9): 31; Yunus(10): 3, 104-106; Hûd(11): 2, 26, 62, 87, 109, 50, 84; Nahl(16): 36, 73; Enbiya(21) :26, 65-66, 92, 98; Hac(22): 10-14, 71, 77; Müminun(23): 23, 32; Şuâra(26): 71, 75, 92; Furkan(25): 17, 55; Ankebut(29): 17, 18-22, 56; Sebe(34): 40-43; Yasin(36): 22, 60, 61 Saffat(37): 22, 85, 95, 160-162; Zümer(39): 2-3, 15, 17,66; Nuh(71): 3; Zuhruf(43): 7-8, 15-22, 23-30; Kâfirun(109): 1-6;…

[6] Zariyat(51): 56

[7] Buhari (Arapça): K. Menakıb’ ul-Ensar: 45): 4/55; Zübde’ tül-Buhari: 689; Tecrid-i Sarih: 10/97-98; İslam Tarihi A. Köksal (Mekke Devri) 6/ 139- 140, 145-148; Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel: 6/198; Tarih-i Taberî: 2/245; Beyhakî: 2/207-208; İbn’ül-Esir (Tercüme): 2/104; İbn-i Hişam (Terc.): 2/147-149

[8] İbn’ul-Esir (Terc.): 2/96-103; İbn Hişam (Terc.): 2/99-107; İs­lam Tarihi, A.Köksal (Mekke Devri): 6/126-139; Sîret’ün-Nebevîyye: 111; Asr-ı Saadet, M.Şibli (Terc.): 188-194; Hayat’us-Sahabe (Hadislerle Müslümanlık): 1/243-246, 329-330; Taberî:2/242 Beyhâkî (Delâil): 2/196-197; El-Bidaye: 3/169

[9] İbn-i Hişam: 2/104-137, 144; İbn’ul-Esir: 2/95-102; Hayat’us- Sahabe (H. Müslümanlık): 1/243-248, 329-331; Tabakat-ı İbn’i Sa’d: 1/226; Belâzurî: 1/257; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/5-126; Müslim (Arapça K. İmare: 42): 2/1470; Müslim (A. Davudoğlu tercümesi): 8/718; A. İbn-i Hanbel: 5/316; Z. Buhari: 1050; Tecrid-i Sârih: 12/294; Neseî (Terc.): 7/194; El-Bidâye: 3/150; Taberi: 2/235…

[10] İbn-iHişam (Terc.): 2/144-147; İbn’ül Esir (Terc.): 2/103-104; El-Bidaye: 3/175, 176 Tabakat: l/227; Zâd’ül-Meâd: 2/58 ; İslâm Tarihi (Mekke Devri): 6/141 -145 ; Taberî: 2/243;…

[11] Enbiya(21): 107

[12] İslâm Tarihi (Mekke Devri): 6/145; El-Bidâye: 3/176; İbn’ül-Esir (Terc.): 2/104; İbn-i Hişam (Terc.): 2/147; Taberî: 2/245;…

[13] Ahmed İbn-i Hanbel: 1/84; Mecmâu’ ez -Zevâid: 6/23 ; Hakim (Müstedrek): 3/5; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/149.

[14] İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/150; İbn’ül-Esir (Terc.): 2/104; İbn-i Hişam (Terc.): 2/147; Taberî: 2/244; El-Bidâye: 3/176; Sîret’ün-Nebeviyye: 112; Hayat’us-Sahabe (H.Müslümanlık): 1/331

[15] İbn-i Hişam: 2/161; İbn’ül-Esir: 2/104; İslâm Tarihi (Mekke Devri): 6/150; Sîret’ün-Nebevîyye: 113.

[16] Yasin(36): 1-9

[17] İbn’ül-Esir: 2/104; İbn-i Hişam (Terc.): 2/148; İslâm Tarihi (Mekke Devri): 6/152-154; Tecrid-i Sarih: 10/84; Tabakat: 1/228; Taberî: 2/244

[18] Enfâl(8): 30

[19] İbn’ül-Esîr (Terc.): 2/104; İbn-i Hişam (Terc.): 2/148-149; Ahmed İbn-i Hanbel: 1/348; Taberî: 2/244; El-Bidâye: 3/117; Hayat’us-Sahabe (H.Müslümanlık): 1/331-332; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/151.

[20] İbn’ül-Esir (Terc.): 2/104; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/154; Tarih-i Taberî: 2/245; Ahmed İbn-i Hanbel: 1/348.

[21] Bakara(2): 207.

[22] Bakınız; Hak Dini Kur’an Dili: 2/734-735

[23] Z. Buhari: 689; Tecrid-i Sarih: 10/97; Buhari (Arapça, K. Menakıb’-ul-Ensar: 45): 4/255; Tabakat: 1/226; Hakim-Müstedrek: 3/3-4; Beyhaki Sünen: 9/9; El-Bidâye: 3/l68; İslâm Tarihi (Mekke Devri): 6/127; Ahmed İbn-i Hanbel: 6/198; Belâzurî: 1/257; Tarih-i Taberi: 2/242; Asr-ı Saadet (M. Şibli): 1/197

[24] Buhari (Arapça-Menâkıb’ul-Ensar:45): 4/255; Zübdet’ül-Buhari: 689; Tecrid-i Sarih: 10/97-98; İslam Tarihi (Mekk Devri): 6/148; Asr-ı Saadet (M. Şibli): 1/198; Beyhaki-Delâil: 2/208; El-Bidaye: 3/184; Ebu Nuaym-Delâil: 2/272.

[25] Asr-ı Saadet: 1/198; İslâm Tarihi (Mekke Devri): 6/166-177; Medine Dönemi: 1/133-135; Sîret’ün-Nebevîyye: 114; Darimî-Sünen: 2/156; Tirmi­zi (Arapça): 5/722; (Tercüme): 6/393; Ahmed İbn-i Hanbel: 4/305; Medine’ye hic­retten sonra da, “Mekke’ye büyük hasret” duyulmuş, bunun için de eshabın bir kısmı hasta olmuş, bu hususta şiirler inşad etmişlerdir. Bakınız: İslam Tarihi (Medine Devri): 1/133-135; Buhari (Arapça): 2/224; 4/264; İIââhir…

[26] İslâm Tarihi (Mekke Devri): 6/164; İbni-i Hişam: 2/156; Siret’ün-Nebevîyye: 187.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv