HİCRET-İ SENİYYE”NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ VE ONDAN ALINACAK DERSLER,ÖĞÜTLER VE İBRETLER – HİZBULLAH HAKVERDİ
Bu yazı kez okundu.
30 Aralık 2013 16:15 tarihinde eklendi

Siyer-i Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem’in çok önemli bir bölümü ve merhalesi olan “Hicret-i Seniyye”‘nin düşündürdükleri ve ondan alınacak dersler, öğütler ve ibretler:
Beşerî düzenlerin ve tağutî güçlerin kararttığı, cehenneme çevir­diği şu zulümâtlı dünyayı aydınlatmak; hayatının tüm cephesiyle esaret zincirine vurulmuş ve “imdat!” çığlıkları ayyuka çıkmış bîçâre insanlığı kurtararak nura, huzura, felaha, saadete ve gerçek hürriyete kavuşturmak için gönderilmiş bulu­nan İlâhî nizamın, cihanşümul hâkimiyetini te’sis etmeye vesile olan maddi ve ma’nevi her türlü cihâdın mükemmel bir biçimde icrâ’sının ilk adımı, stratejik ve siyasî bir eylemi, yer ve siper değişimi, küllî-fetih ameliyesi hüviyetini hâiz bulunan hicret-i Resûlûllah (asm) olayı ile hicret öncesi bir kısım nebevî fiiller, istikbâlin tüm nesilleri ve İslâm ümmeti için sayısız ders, öğüt, örnek ve ibretler ihtiva etmektedir. Kî; kıyâmî, cihadî ve inkılâbî-İslâmî hareket açısından bizlere ışık tu­tacak olanlarından, bir kısmını maddeler hâlinde sıralamaya çalışacağız, inşaallah…

Evvela;

1-) İslâm dini, insanları sâdece Allah’a kul olmaya, tüm tağutî düzenleri ve beşerî hükümranlıkları-kullukları kalben, kavlen ve fiilen reddetmeye da’vet etmektedir. Bunun için de, bütün mesâisini ve imkânlarını bu uğurda ve bu yolda harcayacak-fedâ edecek, gerçekten ‘serdengeçti dâîlere’ ihtiyaç vardır…

2-) Tağutî düzenlerin ‘mutlak hâkimiyet’ kurduğu, sâir insanların ve halkların fikrî, itikâdî, amelî, maddî ve ma’nevî’ yönlerden ‘mustaz’af’ bı­rakıldığı ‘cahili bir toplum’da, Nebevî tebliğ usûlünü esâs alan gerçek tebliğciler; ‘mustaz’âf halkları’ değil, ‘hâkim’ olan ‘müstekbir güçleri’ ve on­ların ‘şirk ve küfür düzenlerini’ hedef almalı, halk yığınlarına da bunların habis çehrelerini göstermeye çalışmalıdır. Zirâ; başta Fahr-î âlem ve Resûl-ü ekrem (asm) olarak, bütün peygamberler böyle yapmış, bu yolu ve bu usûlü ta’kip et­mişlerdir…

3-) İslâmî tebliğ, gayet yumuşak, nâzik ve tenâsüb içerisinde yapılmalı; kaba, katı, sert, haşin ve kırıcı olmaktan uzak bulunulmalıdır. (Bakınız; Al-i İmran: 159; Nahl: 125; Taha: 44; Ankebut: 46; Fussilet: 33-35; İlh…) Ayrıca; direkt olarak, bizzat ‘şahısların’ kendileri hedef alınmamalı, mücerred planda ‘fikirler’ ve onların vûcut verdiği ‘düzenler’ ‘tek hedef’ olarak seçilmeli, ‘insan psikolojisi’ göz önüne alınarak gerekli ‘tebliğ’ yollarına başvurulmalıdır. Tağutî rejimler hedef alınırken, hâkim olan bu düzenlerin ‘mü­messili’ mesâbesinde olan kişi ve güçler (Nemrud, Fir’avn, Deccal, Şah… veya onların hukuki, siyasi, askeri vb. kurumları gibi…) de, ‘tağutî düzenlerle müterâdîf’ ve “eş anlamlı” kabul edilmelidir. Ki, Resûlûllah (asm) ile bütün peygamberler, bu şekilde hareket etmiş ve bunu “Nebevi usûl” diye, bizlere “miras” bırakmış­lardır…

4-) Müşrik ve tağutî düzenlerin “mutlak hâkim’ bulunduğu bir toplum­da yaşayan-yaşamak mecburiyetinde kalan müslümanlar, İslâm’ı mer’i kılma yollarını ararken, gayet hassas ve dikkatli olmalı; İslâmî hareketin selametini ve istikbâlini göz önüne almalı, hissî ve fevrî hareketlerden uzak bulunmalı­dır. Zirâ küçük bir yanlış adım, o beldede İslâmî hareketin zaâfa uğramasına ve yahut tamamen sönmesine ve yok olup gitmesine sebeb olabilir. Resûlûllah’ın (asm) ve halis Eshabı’nın Mekke’de kendilerine revâ görülen ‘çok yönlü’ve emsâlsiz zulüm ve işkencelere tahammül etmelerindeki ‘İlahî hikmet’ ve ‘esbâb-ı mucibeler’ iyice düşünülüp teemmül edilmelidir…

5-) İslâmî hareketin tebliğ usûlü; zeminine-zamanına ve muhataplarına göre ‘değişiklik’ arzeder. Bazen ‘gizli,’ bazen ‘aleni,’ bazen ‘ferdi ve hususi,’ bazen de ‘toplu ve umumi’ planda ‘tebliğat’ yapılır. Gizlilik fertlerle, fertlerin ‘kimliği, yeri ve tavrıyla’ alâkalıdır. Dar’ül-Erkam’daki durum, işte bununla ve ‘eğitimle’ ilgili “mahfî” bir harekettir. ‘Hicr: 94, Şuârâ: 214’ ayetleriyle birlikte âlenî ve umumi tebliğe başvuran Allah’ın Resûlü (asm) hiç bir zaman ‘hakkı gizleme’ yoluna başvurmamış “genel bir usül” diye asla ders vermemiş; Yüce İslâm dini, bu tür bir tavizi katiyen tecviz etmemiştir. Ancak, münferid plânda ‘ikrah-ı mülci’ durumlarda buna cevaz vermiştir.[1]

6-) Mekke toplumunda ve benzerlerinde ‘toplu kıyam ve mukavemet’ müm­kün olmadığından dolayı-tecviz edilmemiş; ‘öncü ve rehber olmayan’ zevatın münferid mukavemetlerine müsâade edilmiştir. Meselâ; Sa’d ibn-i Ebi Vakkas Hz.leri ile bir kaç sahabe, Mekke’nin dışında namaz kılarken bir kaç müşrik üzerlerine çıkagelmiş ve namazlarıyla alây etmeye başlamış, bunun üze­rine müslümanlar onlara mukabelede bulunmuş ve büyük bir kavga ve çatışma başlamış; müslümanlar müşriklerin kafalarını parçalamış ve önlerine katarak kovalamışlardır.[2] Bir defasında da Hz. Ömer, İslâm’a girdiğini ‘Ka’be’de açıkça ilân etmiş ve müşriklere meydan okumuş; bunun üzerine kendisine saldıran müşriklerle öğleye kadar kavgaya ve çatışmaya tutuşmuştur.[3] Ve yine; Hazret-i Ömer, hicret edeceği zaman, kılıcını kuşan­mış, yay ve oklarını almış, Ka’be’ye giderek ; “Anasını ağlatmak, çocuğunu yetim veya hanımını dul bırakmak isteyen varsa, şu vadinin arkasında gelip benimle karşılaşsın!” diye müşriklere meydan okumuştur.[4] Ki bu, açıkça münferid bir savaş çağrısı ve alenî olarak meydan okumadır. Ve yüce Resûl (asm) tarafından ‘takrîr’ edilmiş; eshab bu gibi münferid mukavemetlerden men edilmemiştir. Zira bu tür olaylar ve mukavemetler, ‘cemaat ve hareket adına” olmadığından, sâdece münferid mâhiyette olduğundan dolayı ‘tüm müslü­manları, hareketin önderini bağlayıcı’ özelliği haiz değildir. Fakat Resûlûllah (asm)’ın ‘fiili mukabelesi ve mukavemeti’ tüm müslümanları ilzam ede­ceği ve “hareket adına” olacağı için, Allah-u Teâlâ tarafından yüce Resûl (asm) bundan sakındırılmış ve hareketin kuvvetlendirilmesi için her türlü ezâ ve cefâya tahammül edilmesi emredilmiştir…

7-) Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimizin, haddinden fazla zulüm, baskı, ezâ ve işkencelere ma’ruz kaldığı halde ‘tahammül’ et­meleri, ‘mukavemet göstermemeleri’ ve eshabını da ‘toplu şekilde’ bundan men etmeleri ile; “İslâm’ın büyük halk kitlelerine en kısa zamanda yayılmasını ve kamuoyunun kalblerinin feth edilişini istihdaf edinmiş” bulunmaktadır… Zirâ; insanoğlu fıtrâten zalimlerden ve zulümden şiddetle nefret eder, maz­luma, mağdura ve mustaz’âfa da kalben temâyül ederek şefkat-rikkat ve mer­hamet gösterir. İslâmî hareket, dâima ‘mazlum mağdur ve mustazaf’ olduğu­nu; muhâliflerinin de ‘zalim, cani, gaddar ve kan içiciliğini’ bil-fiil göste­rip isbatlamalıdır. Ki; kamuoyunun fiilî, hiç değilse kalbî desteğini al­sın ve kutsal da’vası halk yığınlarında kabul görsün, sempati uyandırsın.

Bu tür hareket, insan psikolojisi üzerinde çok büyük olumlu ve derin yankı­lar uyandıracak, tağutî düzenlerin bir an önce yıkılmasını sağlayacaktır… Yüce Resûlûllah (asm)’ın bu İlâhî usulü, İmam Humeynî (ra) ve vücude getirdiği İslâm İnkılâbı için büyük bir örnek ve yol gösterici olmuş; tank, top, mermi ve bomba kullanan İran Şahı tağutîliğinin askerî güç­lerine karşı ‘gül ve çiçekler’ attırmak suretiyle tüm İran halkının gönülle­rini feth etmiş, fiilî desteklerini alarak şahlık rejimini cehenneme ve tarihin çöplüğüne göndermiştir. Böylece; bu Nebevî usûlün ne kadar müessir olduğu da anlaşılmıştır…

Çünkü hareketin rehberi yahut da İslâmî hareketin topyekün mensupları, müslümanların gayet zayıf bulundukları tağutî rejimlerin ‘içinden’ bil-fiil eylem ve silahlı mukavemet yollarına başvurmuş olsalardı; ülke halkının toplu ‘desteğini’ alamayacakları gibi; tağutî rejim tara­fından da ‘toplu imha ve katliam” muamelesine tâbi tutulacak, böylece İslâm’ın ‘devlet olma’ şansı yok olacak ve müslümanların sonu gelmiş olacaktı…

8-) Tâğûtî bir düzen içerisinde yaşamak mecburiyetinde bulunan müslü­manlar, sürekli bir tebliğ içerisine girmeli tâğûtî rejimle uzlaşmayacak müslümanların sayılarının çoğaltılmasına gayret etmelidir. Mekke dönemin­de tam 13 yıl bu gâye ile çalışılmış; bu kadar uzun bir süre içerisinde çok az sayıda gerçek müslüman zuhur etmiştir… Keyfiyet-ehliyet ve kalite cihetiyle mükemmel olan ve sadece 300’e yakın kişiden oluşan bu öncü nesil, ‘Hicret-i Seniyye’ olayı ile Seyyid’ül Mürselin ve Hatem’ül Enbiya Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellemin Îlahî ve nurlu önderliğinde kıyamete kadar devam edecek olan maddi ve manevi her cihetten -her boyutta- Îlahî ve Nebevi olan ‘Cihanşümul İslâm İnkılâbı’nın temelini “Medine’tün Nebi” (Yesrib)’de atmış ve ilk filizini de günümüz “İran Coğrafyası’nda vermiştir. İşte dünyayı etkisi altına ‘azimet ve ihtişamla’ almakta olan günümüz ‘Cihanşümul İslâm İnkılâbî bu İlahî ve Nebevî-Muhammedî ‘İslâm İnkılâbı’nın günümüzdeki Îlahî tezahürü ve tecellisidir…

9-) Tağutî düzenlerin, ‘mutlak hâkimiyeti’ elinde bulundurduğu bir beldede, müslümanlar, kâfirlerden bir kısmının ‘himayesine’ girebilir; geçi­ci bir zaman için, bir kısım kâfir güçlerden istifâde ederek hareketini sür­dürebilir ve kâfirleri ‘biribirlerine karşı’ isti’mâl ederek, kendi davaları lehinde kullanabilir. Resûlûllah (asm) Efendimizin Mut’im bin-i Adiyy’in, ve Hz. Ebubekir’in de Mâlik ibn-i Düğünne’nin, diğer eshâbın da başkalarının ‘himayelerine sığınmaları’ bunun bâriz bir delilidir.[5] Fakat bu himaye, aslâ İslâmî fikir ve hareket noktasında hiçbir tâ’vizi be­raberinde getirmemelidir. Bu hususta yüce Resûl’ün ve şanlı eshabının hayat­ları canlı bir şahittir…

10-) İslâmî hareket, bütün merhâlelerinde ‘yakın akrabayı’ ön plâna almaktadır. Meselâ; “(Ey Habibim!) sen (ilkin) aşiretinden yakın olanları (en yakın hısımlarını) inzar et! Mü’minlerden sana tâbi olanlara kanadını indir!”[6] ayet-i kerimesi, tebliğin ilk önce ‘en yakın’ olandan başla­nacağını emretmiş; yüce Resûl-ü Ekrem (asm) de bunun üzerine Safa tepesi­ni çıkarak “Ey Abdulmuttalib Oğulları!… Ey Abd-i Menâf oğulları!.. Ve ey filân oğulları!..” diye nidâ etmeye başlamış, koşuşarak gelen akrabalarına Allah’ın emirlerini tebliğ etmiştir.[7] Zâten, ilk defa gelen vahiy olayını ve İlâhî emirleri, yüce Resûl (asm); Hatice annemize, Hazret-i Ali’ye ve Hazret-i Zeyd bin-i Harise’ye bildirmiş, ilk önce bu en yakınlarının des­teğini almıştır.[8] Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, Me­dine’ye hicret ettikleri zaman dahi, Abdulmuttalib’in dayıları olan Ben-i Neccarı ihtiyâr etmiş ve onları en yakını edinerek, onların desteğini ön plâna almıştır.[9] “Ey iman edenler! Kâfirlerden size (neseb ve belde yönünden) en yakın olanlarla mukâtele edin! Onlar sizde büyük bir azm-u şiddet bulsunlar…”[10] Ayeti de ‘savaş’ta da ‘en yakın olandan’ başlanılmasını emretmekte, böylece ‘öncelik ve sonralık’ konusunda İslâmî hareketin takınacağı tavır konusunda aydınlatıcı yol göstermektedir. Ve Efendimizin yaptığı ilk savaşların (Bedir, Uhud ve Hendek gibi) tümünün ‘Kureyş’ ile ya­pılmış olması, mes’elenin pratiği noktasında gelecek nesillere büyük bir ör­nek ve nümune-i imtisal teşkil etmiştir.

Bu öncelik; her türlü şeytanî evhamı da birlikte yıkmış, hareketin ciddiyetini sağlamış olmaktadır. Zirâ; “Doğru sözü niye akrabalarına söylemiyor da, bize söylüyor?”, “Akrabaları kendisini himaye etmiyor, veya akra­balarına sığınmıyor ve onlara yük olmuyor da niye bize sığınıp, neden önce bizden yardım bekliyor ve bize niye önce yük oluyor?”, “Kafirlerden akrabalarıyla ve yakınlarıyla neden savaşmıyor da, uzakta olanlarla neden savaşıyor?” gibi… Nefsânî-şeytanî evham ve itirâzların vârid olması her an mümkün olduğundan dolayı, “en yakınların” ön plâna alınması ve öncelikle muhatab kabul edilmesi ile bu tür şeytanî evhâm ve vesveseler yıkılmıştır. Ayrıca; ‘akrabalığın ve yakınlığın’ verdiği taraftarlık cihetiyle de, ön plâna alın­ması ile İslâmî hareket daha da erken yayılma ve güven içinde istikrar bul­ma durumlarıyla karşı karşıya gelmiş olacak, böylece daha “mütesanid bir güç” vücut bulacaktır…

11-) Allah’ ın izni ve emri olmadan ve şartlar tekevvün etmeden hic­ret caiz değildir… Ancak; izinden sonra Habeşistan’a, ondan sonra Me­dine’ye hicret etme müsaadesi verilmiş, ondan sonra da Efendimiz bizzat hic­ret etmişlerdir. Böylece; tağutî rejimlerin tasallutları altında yaşayan, yaşamak mecburiyetinde kalan müslümanların bütün güçleriyle tebliğ yapmaları ve tebliğ sonucu oluşacak güçle cihad yollarına başvurmaları, ancak bunun kat’iyyen mümkün olmadığı durumlarda, yani Resûlûllah (asm) Efendimizin ve Eshab-ı Kiram’ın (R. Anhüm) karşılaştıkları durumun aynısı ile karşılaştıkları zamanlarda hicret ile mükellef olabilecekleri anlaşılmış olmaktadır… Haz­ret-i Yunus (as)’un ‘izinsiz’ olarak kavmini ve beldesini terk ettiğinden dolayı, Cenab-ı Hak tarafından kınanmış ve Hz. Yunus’un nedâmet duyması üze­rine affedilmiş olduğu da ma’lumdur.[11]

12-) Hicret edilirken ve sefere çıkılırken, ‘tek başına’ gidilmemesi ve yanına bir ‘arkadaşın’ alınması, arkadaşın da ‘en sâdık’ olanlardan se­çilmesi gereklidir. Zirâ Efendimiz böyle yapmış, Hz. Ebubekir gibi sâdık bir yarânını yanına almış, Amr b. Füheyre gibi bir yardımcıyı da yol arkadaş­lığına katmıştır…

13-) Efendimizin, hicrette Abdullah b. Uraykıt’(Erkat)ı kılavuz olarak istihdam etmesi ve ücretle kiralaması, gerektiğinde ‘sadık ve güveni­lir’ gayr-i müslimlerden de ‘zaruret halinde’ istifâde edilebileceğini gös­termektedir… Ve Ümm-ü Ma’bed ile çobandan süt istenmesi de; ihtiyaç duyul­duğunda henüz iman etmemiş kimselerden ‘gıda’ ve benzeri zaruri ihtiyaç mad­delerinin istenmesinin câiz olduğunu, bunun bir ‘Züll’ olmadığını isbât et­mektedir…

14-) Hz. Ebubekir gibi sâdık bir arkadaşın ve güçlü bir mü’minin de­vesini Efendimize takdim etmesi; Medine’de de Ensar’ın mescidin yerini hibe etmek istemeleri karşısında, red cevâbı veren ve ücretlerini vermeden onları ka­bul etmeyen Allah’ın yüce Resûlü (asm), İslâmî hareket öncülerine emsalsiz bir örnek olmuş; en yakınlardan da olsa hiç kimsenin minneti altına girilme­den ve İslâmî hareket üzerinde en küçük bir leke ve şâibe uyandırılmadan hareket edilmesini ders vermiştir…

Bilhassa ‘çıkarcılığın’ ön plânda olduğu günümüz dünyasında bunun çok büyük önemi vardır. Günümüzde İslâmî hareketin içerisinde, hatta önünde imiş gibi görünen nice popüler(!) şahsiyetler, yüce Resûl’ün bu İlâhî ve nurânî prensibini ihmâl ettiklerinden dolayı, İslâmî hareketler büyük ölçüde darbe yemekte; geniş halk kitlelerinin bu hareketlere iltihak etmelerine büyük bir mâniâ teşkil etmektedir. İkram edilen bir ‘çay’ın ve benzeri bir şeyin kar­şılığını vermeden kabul etmeyen Bediüzzaman Said-i Nursî Hz.leri ile baştanbaşa minnetsiz, fakirâne bir hayat yaşayan ve oturduğu evin icarını verdiği hâlde, her yıl ev sahiplerinden helallik dileyecek kadar büyük hassasiyet içerisinde bulunan İmam Humeynî (ra), bu ve benzeri yüce nebevî usule ve prensiplere riâyet ettiklerinden dolayı büyük başarılar elde etmiş, değil kendi çağlarına; gelecek çağlara bile damgalarını vurmuşlardır.

İslâmî hizmetler için de olsa, öncü şahsiyetler dâima kendi şahsî imkânlarını meydana koymalı, kendi gücü tamamen tükeninceye kadar başka şa­hıslardan, kendi yaptığı ve yapacağı hizmetler için ‘bağış ve yardım’ kabul etmemelidir. Yüce Resûlün (asm) mezkûr hareketi, bu hususta çok açık ve bariz bir örnektir…

15-) Hicretin ‘gerekli’ olduğu durumlarda; Hicret öncesi, müslümanlar için ‘emin’ beldeler tesbit edilme­li; bu tesbitten sonra müslümanların oraya hicretleri te’min edilmelidir. Efendimiz (asm), yaptığı tahkikat sonucu Habeşistan’ın emin bir belde olduğu kanâatine varmış, ondan sonra oraya hicreti tavsiye etmiştir. Bilâhere Medineli önde gelen şahsiyetlerin müslüman olması, ard arda iki defa Akabe biatının yapılması üzerine de Medine daimî hicret yurdu olarak seçilmiş ve müslümanların oraya hicret etmeleri tavsiye ve teşvik edilmiştir. Böylece; müslümanların ‘dağınık, meçhul, şüpheli ve tehlikeli yerlere’ gitmeleri önlen­miş, birlikleri ve güvenlikleri sağlanmıştır…

16-) İslâmî hareketin ‘öncü ve rehber’ şahsiyetleri, önce, kendilerine bağlı olan müslümanları ‘emniyete çıkarır’, daha sonra ve en sonunda da kendileri çıkar. Bu, rehberliğin güvenirliliği için elzem ve zaruri olan bir mes’eledir. Onun için; yüce Resûl (asm) eshabın tümünü peyderpey Medine’ye, ondan önce de bir kısmını Habeşistan’a göndermiş; kendisini de en sonraya bırakmıştır. Bu olay, kitlelerin o rehbere ve kutsal hareketine daha fazla güven duymalarına ve daha çok bağlanmalarına vesile olmuştur. Ki; zâten İslâmi samimiyet, ciddiyet, uhuvvet ve rehberiyet bunu icâb ettirir. Kendileri, perde arkasında ve koruma altında bulunup da bağlılarını tağutî düzenlerle muhatab eden, ezilmelerini sağlayan ve kendileri de refah içinde yüzen-sözde- öncülerin kulakları çınlasın!…

17-) Hayat-memat mes’elesi haline geldiği zamanlarda, İslâmî hareke­tin üst düzey mensupları, bütün varlıklarını ve sermâyelerini İslâmi hizmet­lere harcayabilir ve aile efradını sadece Allah-u Teâlâ’ya emanet ederek onlara hiç bir nakit ve harçlık bırakmayabilir. Hazret-i Ebubekir böyle yapmış; fedakâr aile efradı ise bu durumu seve seve kabullenmiş, sırlarını en yakınlarından bile gizlemişlerdir.[12] Böylece, Hazret-i Ebubekir âilesi, istik­balin fedakâr aileleri için ‘örnek bir âile’ özelliğini taşımıştır…

18-) Kişinin doğduğu yere karşı rağbet duyması ve hasret çekmesi asla kınanamaz. Zirâ Resûl-ü Ekrem (asm) Efendimiz ve Eshab-ı Kiram (r. anhüm) Mekke’den firaka mahzun olmuş ve bu hüzünlerini de dile getirmişlerdir.[13] Ve kişi, hicret edeceği yerin ‘iyi, hayırlı’ olanını da seçmeli, bunun için Allah’a sığınmalıdır.[14]

19-) İslâmî harekette ve hicrette, Allah’a sonsuz tevekkül içerisin­de bulunmakla birlikte, azamî ölçüde ‘Tedbirler’ alma ve ihtiyatlı bulunma da ihmâl edilmemelidir. Resûlûllah (asm) Efendimiz, Dâr’ül-Erkamı gizli bırakmış, kâfirlerin toplu katliâmlarına karşı ihtiyâtlı bulunmuş; eshabın gelip-gitme durumlarında ‘tedbirli’ olmalarını sağlamıştır. Hicret gecesi de, Hazret-i Ali’yi kendi yatağında yatırmış, kendi örtüsünü örttürmüş, böyle­ce kâfirleri yanıltarak zaman kazanmayı sağlamış; Hazret-i Ebubekir’in evin­den çıkarken de, arka kapıdan çıkarak gizlice Sevr dağına doğru yürümüş ve bu hareketini en güvenilir bir iki yakınından başka kimseye söylememiştir… Bu da; İslâm’da ‘tedbirin’, ‘tevekkülün’ zıddı olmadığı, aksine mütemmimi ve muktezâsı olduğu vakıasını isbât etmektedir…

20-) İslâmî hareketin öncüleri, en tehlikeli zamanlarda bile en mü­kemmel kahramanlık örneği sergilemeli, bununla kâfirlerin moralini bozmayı ve müslümanların da kuvve-i ma’neviyelerini takviye etmeyi sağlamalıdır. Hicret gecesi gibi, en önemli ve en tehlikeli bir zamanda, Resûlûllah (asm) Efendimizin, Hazret-i Ali’yi de yanına alarak Kâ’be’ye gidip oranın damının üzerindeki tunçtan veya bakırdan ma’mül putu kırıp atmaları, hiç bir pa­niğe kapılmadan gayet sâkin bir şekilde hânelerine dönmeleri, bu husuta tüm inkılabi müslümanlar için hârika bir ‘Nümune-i imtisâl’ teşkil etmektedir.

Bu olay, ayrıca; kâfirlerle tüm iplerin koparılmış olduğunu, bu yoldan artık dönüş olmadığını, gerekirse ‘münferid’ hareket hâlinde de olsa ve sâir müslümanlara ve İslâmî harekete sekte vurmayacaksa, dikili putlardan bir kısmının yerle bir edilebileceğini de ders vermektedir…

21-) İslâm’da ‘istihbârâta’ ve ‘anti istihbârata’ gerekli önemin ve­rildiğini, birçok cihetten bildiğimiz gibi; hicret esnâsında, Efendimizin (asm) ve Hazret-i Ebubekir’in Sevr mağarasında gösterdikleri hassasiyetten de öğrenmiş oluyoruz. Zirâ Hazret-i Ebubekir’in küçük oğlu Abdullah, istih­baratta bulunmakla görevlendirilmiş; mağarada bulunulduğu üç gün ve gece süresince Mekke’de müşrikler arasında dolaşarak, onlara kulak kabartarak ve sağı solu araştırarak, araştırma yaptırarak Resûlûllah (asm) ve arkadaşları hakkında konuşulanları, söylenilenleri, intibalarını ve niyetlerini zaptettikten sonra, gecenin en müsâit zamanında gizlice sevr mağarasına giderek durumu ve keyfiyeti tafsilâtlı şekilde Efendimize bildirmiş, Mekke’den ve müşriklerin niyetlerinden ve durumlarından Efendimizi anbean haberdar etmiştir. Amir ibn-i Füheyre ise; Mekkeli casusların istihbaratını önlemek, Efendimizin kendisi ve hareketi hakkında sağlam bilgi almalarını sabote et­mek için, Abdullah’ın casusluk faaliyetleri için gelip gittiği mağara civarlarına sabahın erken saatlerinde davar sürülerini gezdirerek ‘ayak izlerini’ kaybettirmekte, böylece müşriklerin casusluk faaliyetlerini boşa çıkarmakta­dır. Böylece; inkılabî Müslümanların, tağutî düzenlere karşı büyük istih­barat birimleri oluşturup tağutî düzenlerin İslâm’ın ve müslümanların aley­hine yapmak istedikleri hareketleri anında öğrenme; ve tağutî rejimlerin is­tihbarat örgütlerine karşı ve onları yakın ta’kib altına alacak, doğru is­tihbaratta bulunmalarını önleyecek, hareketlerini akamete uğratacak, İslâmî hareketi ve şahsiyetleri onların gözünden saklayacak tedbirlere başvurma… gibi sorumluluklarla karşı karşıya bulundukları anlaşılmış olmaktadır…

Hazret-i Esma’nın ‘erzak’ ikmâlini üstlenmesi de, gerekirse bu tür­lü hizmetlerde ‘dikkatleri dağıtmak için’ kadınların da aktif rol alacağı ve İslâmî hareketin her türlü ‘ikmalinin’ yapılması için önceden gerekli ted­birleri almasının gerekliliği de anlaşılmaktadır…

22-) İslâmî harekette, cemaat elemanları; canlarını, mallarını ve tüm varlıklarını ‘hareketin rehberine’ takdim etmeli, kendi hayatlarından ziyâde 0nun hayatının selametini ön plâna almalıdırlar. Hazret-i Ebubekir’in Efendimizin emrine, malını-mülkünü ve devesini takdim etmesi; Mekke’de oldu­ğu gibi; hicret yolu boyunca da Efendimizin üzerine titremeleri, mağaraya girmeden önce kendisinin girip, vahşî hayvanların olup olmadığını kontrol etmesi, ondan sonra Efendimize (asm) ‘buyur!’ demesi, yol boyunca Efendimizi uyutup, kendisinin nöbet tutması, müşriklerin mağaranın ağzına gelmesi ve Suraka’nın yaklaşması dolayısıyla Efendimizin hayatı için ‘endişelenmesi’[15] güneşe karşı O’nu (asm) gölgelendirmesi… Eshabın bu hususta emsalsiz örnekler sergilemeleri, bunun en açık delilidir. Zâten; “Hiç bir kul (adam), ben kendisine ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sev­gili olmadıkça iman etmiş sayılamaz.” ; “Hiç biriniz, ben kendisine çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça iman et­miş olamaz.”; “Sizden hiç biriniz ben kendisinden çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan sevgili olmadıkça iman etmiş olamaz.”[16]; “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki; hiçbiriniz gerçek mü’min olamaz. Ta ki ben, ona babasından, çocuklarından daha sevgili olmadıkça”[17] “… Ya Ömer, ben sana nefsinden de sevgili olmadıkça (gerçek anlamda iman etmiş olamazsın)!”[18] gibi mükerrer hadis-i şerifler… Ve: “O pey­gamber, mü’minlere öz nefislerinden daha evla (ve daha ileri)dir…”[19] Ayet-i kerimesi, yüce Resûlün (asm) mü’minler için her şeyden ve nefislerinden daha evlâ ve önde olduğunu, olması lazım geldiğini ders vermektedir. Ki bu; Yüce Resûl’e (asm) ‘Varis’ olan bütün İslâm rehberleri için de geçerlidir. Zira İslâm’ın, İslâmî Hareketin selâmeti ve hedefe ulaşması, büyük ölçüde liderinin mevcudiyetine, hayatiyetine ve selâmetine bağlıdır. Onun için, lidere sevgi ve bağlılık, ‘en üst düzeyde’olmalı; diğer insanlara sevgisi ve onlara olan bağlılık, daha çok aşağılarda kalmalıdır…

23-) Resûlûllah (asm)’ın, kendi yerine ve yatağına Hazret-i Ali’yi yatırması ve kâfirlere karşı onu ön plâna çıkarması; İslâmî harekette, gerektiği yer ve zamanda, önderin kendisi ve hareketi için ‘fedaileri’ devreye sokabileceğini, her ne kadar ‘ölüm, öldürülme ihtimalleri’ olsa da Allah’a te­vekkül edilerek, fedailerin zahirî ölümlere gönderilebileceğini ve bunun as­la ‘ğadr’ ve ihanet olamayacağını isbât etmektedir. Hazret-i Ali’nin de en küçük bir itiraz, tereddüt, şüphe ve tedirginlik göstermeden bu nebevî emre seve seve tabi olması ve yüzde yüz ölümle-öldürülme ile karşı karşıya gelmiş olduğu halde Efendimize (asm) aşkla-şevkle boyun eğmesi ise; İslâmî hareketin içerisinde bulunan mücahitlerin, rehberlerinin bu tür fedâilik ve ölümlü emirlerine en küçük bir şek, şüphe, itirâz ve tereddüt etmeden mutabâât etme­lerinin gerekliliğini göstermektedir… Zirâ “(Ey Resûlüm) de ki: Eğer Allahı seviyorsanız, bana ittibâ ediniz ki; Allah da sizi sevsin ve günâhları­nızı mağfiret etsin. Çünkü Allah Ğafur’dur, Rahim’dir.” “De ki: Allah’a ve o peygambere itaat edin…” [20]; “Öyle değil; Rabbine and olsun ki: Onlar, aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden hiç bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[21]; “Kim o peygambere itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiştir. Kim de yüz çevirirse… (hiç ehemmiyeti yok). Zaten seni, onların başına bekçi göndermedik ya!” [22] gibi ayet-i kerime­ler, Yüce Resûle (asm) itaati şart kıldığı ve bunu da imanın gereği olarak tescil ettiği bilinmekle beraber; “Şüphesiz ki Allah, size emaneti (yöneti­mi, velayeti) ehil olana vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmeylemenizi emreder. Allah bununla size, gerçek, ne güzel öğüt veriyor! Şübhesiz Allah, Semi’dir, Basir’dir.” “Ey iman edenler! Allah’a’ itaat edin. Peygambere ve sizden olan ‘emr’ (iş, hüküm ve idare) sahiblerine (rehberlere) de itaat edin…”[23] mealindeki ayetler ve; “Her kim bana itaat ederse, hakikatte Allah’a itaat etmiş olur. Ve her kim bana isyan eder­se, gerçekten Allah’a isyan etmiş olur.”[24]; “Kim bana itaat ederse Allaha itaat etmiş olur. Ve her kim ki bana isyan ederse, Allah’a isyan etmiş olur. Bir de kim Emire, (müslümanların imamına, rehberine) itaat ederse, bana itaat etmiş olur. Kim emire (ulul’emr’e) isyan ederse, bana isyan etmiş olur.”[25]; “Ma’siyeti emretmediği müddetçe, müslüman bir kimsenin hoşlan­dığı ve hoşlanmadığı (her) hususta (ulul’emr’e) itaat etmesi vacib’dir”[26] gibi Hadis-i şerifler de İslâmî hareketin değişik yer ve zamanlardaki Rehberine itaatin şart ve gerekli olduğunu ders vermektedir. İslâm’ın bekası ancak, bununla (rehbere itaatle) mümkündür. Çünkü İslâmî hareketin merkezi, mihveri, beyni sevk-ü idarecisi ve organizatörü odur. İslâmî hareket ise; İslâm’ın bekâsının âmili, sâiki ve vesâilidir. Onun için; İslâm, İslâmî Hareketin Rehberiyeti, “Birbirlerinin lâzım-ı gayr-i müfârıkıdır…” Hele bu İslâmî Hareket, İslâmî Devlet ve Hükümeti netice vermiş ise, rabıta ve itaatin sınırının çizilemeyeceği, izahtan vareste olacağı, her akl-ı selimce teslim edilecektir, vesselam!…

24-) Resûlûllah (asm) Efendimizin, yanında bulunan emânetleri sahip­lerine iâde etmesi için Hazret-i Ali’yi bırakması ve onları yerli yerine da­ğıtmaları için Hz.Ali’yi sıkı sıkıya tenbih etmesi; İslâmî hareketin kadro elemanlarının savaş ve düşmanlık anlarında bile, emânete ihanet edemiyeceklerini, (o emanet sahipleri müşrik de olsa) haklarının gasb edilip onlara ğadr edilemeyeceğini, müslümanların dâima çevrelerinin en güvenilir şahsiyetleri olması lâzım geldiğini sarâhâten ders vermektedir. Zâten, yüce Resûl (asm) bütün hayatında ‘“güven ve emniyetin” sembolü hâline gelmiş, bundan dolayı da Muhammed’ül-Emin lâkabını almıştır. İşte, onun için; bir kısım müşrik­ler bile, kıymetli mallarını Efendimizin yanına emanet olarak bırakmış ve O’nu (asm) mallarının ‘garantisi’ saymıştır. İslâmî hareketin öncü kadroları, hatta tüm mensupları yüce Resûlü (asm) örnek ittihâz etmeli, çevrelerine; dostlarına ve düşmanlarına ‘güven ve itimad’ kaynağı olmalı, gadr ve ihanet içerisine girmesinin imkânsız olduğu kanaatini herkese vermelidir.

Bu da; ‘İslâmî Hareket’in güçlenmesine ve İslâm’ın izzet bulmasına yardımcı olacak ve kitlelerin kalplerini İslâm’a temâyül ettirecektir. Böylece, tağutî güçlerin de zaafa uğramış olacakları izâhdan varestedir… Zira kit­leler, tağutî güçlere yardımcı olmayınca, verdikleri desteği geri çekince, elbette düşmanın güç kaybına uğraması kesinleşecek ve İslâmî hareket de, yeni iltihâklarla ve düşmanların güç kaybetmesiyle yeni bir güç ve canlılık kazanmış olacaktır…

25-) Toplu olarak veya aile halkıyla birlikte hicret etmek mümkün olmayınca; tek tek, münferiden veya bir kaç kişi ile beraber hicret etmenin ve aile halkını kâfir ve düşman toplum içerisinde bırakmanın câiz olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz ve Hazret-i Ebubekir başta olarak, birçok eshâb öyle yapmış, aile halklarını ve yakınlarını Mekke’de bırakmak mecburiyetinde kalmış, kendileri Medine’ye gittikten sonra, bilâhere onları Medine’ye getirtmişlerdir…[27]

Bu olay; cahiliye çağının sembolü olan Mekkeli müşriklerin bir kı­sım güzel insanî sıfatlarla muttasıf bulunduklarını da göstermektedir. Zirâ hicret ederek Mekke’yi terk eden, çoluk çocuğunu ve aile efradını Mekke’de düşmanların içerisinde bırakan müslümanların namusları, iffetleri, şerefleri ve haysiyetleri her hangi bir şekilde tecâvüze uğramamış, geriye kalan akrabaları ve yakınları fiilî taaruzlara, katliâmlara, cinâyetlere ve işkencelere (sırf akraba olduğu için) ma’ruz kalmamış ve Muhacirlerin yanlarına gitmelerine engel olunmamıştır. Hatta; bizzat müşriklerle çatışma hâlinde olan müslümanlar bile, gayr-i insanî ve gayr-i ahlâki muâmelelere tâbi’ tutulmamış; ancak bilinen şekliyle ezâ, cefâ ve bir kısım işkencelerle iktifa edilmiştir…

Cahiliye’nin o günkü bu durumu ve pozisyonu karşısında; bil-fiil muhârib bile olmayan ve sadece fikir ve düşünce yönünden muhalif bulunan bîçâre insanlara ve hiç bir günâhı olmayan yakınlarına karşı bugünün güya uygar ve aydın geçinen (aslında yedi başlı ejderha ve kudurmuş canavar olan) dünyasında revâ görülen zulüm, iş­kence, tecavüz, tââruz, cinâyet, vahşet ve alçak­lık ayyuka çıkmış, tüm cahiliye devirlerini ve uygulamalarını kat kat ge­ride bırakmıştır.

26-) Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, hicret esnasın­da birçok İlâhî ihsanlara ve mu’cizelere mazhar olmuştur:

a-) Kâfirlerin Darün Nedve’deki toplantılarını, Allah-u Teâlâ, kendisine Hz. Cebrâil vasıtasıyla haber vermiştir,

b-) Hazret-i Ali’yi kendi yerine yatıran Efendimiz, Haz­ret-i Ali’ye “Onlar sana bir zarar veremez!” diyerek, garanti vermiş ve aynen dediği şekilde çıkmıştır,

c-) Evi­nin etrafını abluka altına alan düşmanlara karşı, Allah-u Teâlâ’nın ta’limi üzerine, Kur’an’dan bazı ayetler (Yasin: 1-9) okuyarak ve bir avuç da toprak yüzlerine karşı atarak çıkmış, hiç bir kâfir kendisini görmeden aralarından çıkıp gitmiştir,

d-) Sevr mağarasın­da iken, mağaranın ağzı örümcek ağı ile kapanmış, hatta bir kısım rivayetlere göre aniden bir ağaç bitmiş ve iki güvercin üzerine yuva yapmış olarak karar kılmıştır.[28]

e-) Gerek bu sâikler, gerekse kalbî ve ma’nevî tahavvülât yüzünden olsun, müşrikler mağaranın ağzına ve yanı başına geldikleri hal­de, başlarını kaldırıp mağaranın içerisine bakmamış-bakamamış, böylece Allahu Teâlâ, yüce Habibini ve arkadaşını hıfz-u siyanet altına almıştır,

f-) Resûlûllah Efendimiz, gerek mağarada ve gerekse Suraka’nın ta’kibatı esna­sında sürekli olarak endişelenen Hz. Ebubekir’i “Üzülme, Allah bizimle bera­berdir!”[29] şeklindeki ikâzlarıyla teskin etmiş, sükûnete kavuşturmuş; böylece, Allah-u Teâlâ’nın bildirmiş olmasından dolayı, ‘‘Hiç bir zarara uğramadan mahall-i ikamete gideceklerini kesinkes imâen ve işâreten, hatta çoğu kez ‘sarahaten’ bildirmiştir.”

g-) Yolda Ümm-ü ma’bed ve çoban başta olarak, bir kaç kez sütsüz koyundan süt sağma ve sütü bollaştırma mu’cizeleri göstermiş, bu vesile ile birçok kim­senin İslâm’a girmesi gerçekleşmiştir,

h-) Suraka’nın ‘beddua’ sonucu atıy­la kumlara gömülmesi, ‘dua’ sonucu da kurtulması, yine mu’cizât-ı Nebevi’dendir.

ı-) Resûlûllah (asm) Efendimiz, henüz iman etmemiş olan Suraka’nın iman ederek, ileride gerçekleşecek cihanşûmul fetihlere iştirak edeceğini ve İran’ın feth olunup, kisrâsının bileziklerini Suraka’nın takınacağını haber vermiş; böylece ileride Suraka iman etmiş, İran feth edilmiş ve kisranın bilezikleri de Suraka’ya Hz.Ömer tarafından takılmıştır.

j-) Resulullâh aleyhissalâtü vesselam Efendimiz, Medine’ye girerken, “Devenin önünü serbest bırakın, o me’murdur, gideceği yeri bilir.”[30] şekildeki ifâdeleriyle, hem devenin Allah tarafından ilhama mazhar kılınmış olduğunu, hem de kendisinin de bu durumu bildiğini beyan buyurmuştur. Üstelik devenin, kendisinin kalbi­nin mütemayil bulunduğu Ben-i Neccâr’ın mahallesine gitmesi ve onların top­rağında çökmesi ile, çöktüğü yerin mescid mahalli olarak sabit olması da ayrı ayrı birer mu’cize hüviyetindedir…

27-) Mescid’in oturtulacağı yerin bir kısmında eskiden kalma müş­riklerin kabirlerinin kaldırılması ve kemiklerinin başka yerlere nakledilmesi bizler için, emsâl vak’alara mesned olacak fıkhî bir hüküm olarak tezahür etmektedir…

28-) Efendimiz Medine’ye girerken, ayrı ayrı şekilde kaside, neşide, şiir ve nağmelerle ve küçük çocukların def çalışlarıyla, medhiyeleriyle karşılanmış, bu hususta adeta Medine halkı tarafından gönülden aşk-şevk ve büyük bir coşkuyla muhteşem bir me­rasim icra edilmiştir. Efendimiz (asm)de, bu durumu ‘men’ etmemiş, aksine gayet derecede memnun olarak, neşide-kaside okuyucularına iltifatlarda bulun­muştur. Böylece; yüce Resûlün (asm) vs. büyük şahsiyetlerin medhini ve senasını tazammun eden mevlid merasimlerinin ve bu vesile ile okunan naat, kaside, şiir, neşide ve müsbet teğânnilerın câiz olduğu, hatta def gibi aletlerle icra olunan marşların da bu cevaza dâhil bulunduğu anlaşılmış olmaktadır. Aynı tür nazm, recz ve neşidelerin; Mescid-i Nebevi’nin inşâsı esnasında da eshâb tarafından söylendi­ği ve Resûlûllah’ın da onların bir kısmını tekrar ettiği rivayet edilmiştir.[31] Daha sonraları ise; Ka’b ibn-i Züheyr’in ‘Banet Süâd’ diye başlayan ve yüce Resûlün (asm), memnuniyetini ifade için bürdesini bağışlaması üzerine de ‘Kaside-i Bürde’ diye anılan-meşhur kasidesinin Efendimiz tarafından takdirlerle ‘takrir’ edilmesi[32]; Abdullah ibn-i Revaha, Ka’b ibn-i Malik ve Hasan ibn-i Sabit gibi İslâm şâirlerinin değişik türden şiir, na’t, kaside, recez ve neşide okumaları, Efendimizin (asm) de dâima, bu zevâtın teğannilerini tasvib, hatta takdir etmesi,[33] keza; mevlid diye okunan İlâhî, kaside naat ve mersiyelerin şiir, recez, neşide ve marş türünden teğannîlerin caiz olduğunu hatta aralarına ‘haram ve memnu’ olan bir şeylerin karıştırılmaması kaydıyla, bun­ları okumanın ve okutmanın İslâm’ın muhtevâsından ve yüce Resûlün (asm) İlâhî sünnetinden olduğunu isbât etmektedir. Ki; böylece bunlara karşı çıkanların hiç bir şer’î ve aklî delilleri olmadığı, sâdece kendi iç duygularını dile getirdikleri anlaşılmış olmaktadır…[34]

29-) Resûlûllah (asm) Efendimiz, Mekkeli müşriklerin tazyikâtından kurtulur kurtulmaz, gittiği yerde ilk önce mescid-câmi inşasına baş­lamış; böylece camilerin ve mescidlerin İslâm’ın külli ve umumi karargâh­ları ve hareket merkezleri olduklarını bil-fiil göstermiştir. Mekke’de bu­lundukları zamanlarda da, o kadar baskılara ve engellemelere rağmen ve içi putlarla dolu olduğu ve anahtarı Ebu Cehil’in ve avânelerinin elinde olup, yüz de yüz müşriklerin tahakkümü altında bulunduğu halde; en kutsal mescid ve en nurlu-mübarek cami durumunda olan Mescid-i Haram’ı merkez ve karargâh edinmeye çalışmış; bunca olumsuzluklara rağmen, o mukaddes mescidi, boykot etmemiştir. Günümüzde türeyen bir kısım sözde radikallerin, “Musa’ya ve kar­deşine: Mısır’da kavminiz için evler (ma’bedler-barınaklar) hazırlayın ve o evlerinizi kıble (ye yönelinen namazgâh) yapın…” (Yunus: 87) Ayetini, mevcut tüm camileri-mescidleri(Haşiye)* “boykot edilmesini iktiza ettirir?” şeklinde, anla­dıkları gibi anlamamış, fırsat bulduğu ve müşrikler bil-fiil engel olmadı­ğı ve suikâstte bulunmadıkları müddetçe, putlarla dolu ve müşriklerin tasâllutu altında bulunan Kâ’be’ye yönelmiş, tavaf etmeye gayret etmiş, Mesci­d-i Haram’da namaz kılmaya ve orayı üs hâline getirmeye çalışmış, eshâbına dahi aynı yolu göstermiştir. Yüce Resûl (asm) Medine’de bulunduğu müddet­çe de kalbi Ka’be ve Mescid-i Haram bölgesi için çarpmış, onların kurta­rılması için geceleri uyuyamamıştır. ‘Umre-i kaza’da dahi, hâlâ putlarla dolu olan Ka’be’yi tavaf eden ve orada namaz kılan Efendimizi ve yüce eshabını; Mescid-i Haram’daki putlar ve müşriklerin % 100’lük hükümranlıkları, o mukaddes Mescidi ve Beytullahı “boykot” etmeye ve onları -haşa- gözden çıkar­maya itmemiş; aksine, değerlerini arttırmış, bir an önce esâretten kurtarılmaları için harekete sevk etmiştir…

Yüce Resûlün (asm) bu azm-ü sebatı ve Ka’be’yi sahiplenmesi, kâfirle­re inat orayı ‘merkez’ ittihâz edinmek istemesi ve bu gaye için kâfirlerin üzerlerine üzerlerine yürümesi kutlu Mekke fethini, Mescid-i Haram’ın ve mübarek Ka’be’nin hürriyete kavuşmasını netice vermiştir. Ki; günümüzdeki cami ve mescidler için de aynı nebevi yol izlenmeli, kutsal yerlerimiz ve değerlerimiz tâğûtî düzenlere terk edilmemeli, tağutların hâkim olma gay­retleri akamete uğratılmalıdır. Şâhlık döneminin İran’ında İmam’ın önderliği ve yönlendiriciliği ile nebevi ve rabbani yolu güzelce kavramış olan müslüman halklar, mümkün olduğu ve fırsat buldukları müddetçe camileri üs ve karargâh hâline getirmeye uğraşmış, her türlü fikrî ve fiilî eylem ve hareketlerinin ana merkezi durumuna sokmuşlardır. Bundan dolayı, gerek Şah Muhammed Rıza, gerek­se babası Rıza Han zamanındaki katliâmların çoğu câmi ve mescidlerde ic­ra olunmuş, bu mukaddes yerler mazlumların kanlarıyla boyanmıştır.[35] Ve İran’da, camiler ve mescidler İslâm İnkılâbı’nın ‘hareket merkezleri’ hâline gelmiş, getirilmiş ve inkılâbî hareketin en büyük ve en ağır görevini üst­lenmişlerdir.[36] Camilerde kılınacak cum’a namazları, bayram namazları ve hac merasimlerinin İslâmî hareketin kitlelere yansıtılmasının, ulaştırılmasının en büyük yolu ve vesilesi kabul edilmiş, bu vesilelerin elden çıkarılmasının ve kullanılmamasının hamakat olduğu anlaşılmış ve yüce reh­berlik tarafından ilgili şahsiyetler sürekli olarak uyarılmıştır…[37]

Günümüzde İslâm İnkılâbı’ndan ilham alan ve onun çizgisinde hareketi­ni sürdüren Filistin İslâmî Mukâvemet Hareketi’nin de câmide, bilhâssâ Mes­cid-i Aksa’da başlaması ve bu mukaddes yerlerin hareketin en büyük merkezle­ri ve karargâhları olması, İslâmî-İnkılâbi hareketler için câmilerin, mescidlerin ve cum’âların ne kadar önemli ve zaruri olduğunu ve her an müsbet ve­sileler olarak kullanılabileceğini güneş gibi gözler önüne sermekte, bu hususta, aksi kanâatte olanların bâriz yanlışlığını ve aldanmışlığını sergilemek­tedir…

30-) Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, Kuba ile Medi­ne arasında ilk cum’a namazını kılmış ve kıldırmıştır. Kuvvetli kavle gö­re; cum’a namazı o vakit farz olmuş, çok zayıf bir kavle göre de Mekke’de farz olduğu halde, orada kılma imkânı olmamış ve; Efendimizin Mekke’de bulun­duğu sıralarda, tebliğci ve muallim olarak Medine’de bulunan Hz. Musâb b. Ümeyr ve Ensar’dan Es’ad b. Zurare, hiçbir emir ve nâs vârid olmadığı halde kendîliklerinden ‘cuma gününü bayram olarak’ ilân etmiş ve bunu tesid için de namaz kılmış, kıldırmışlar; Efendimiz de bilahere gelen vahyle bunu ‘takrir’ ve ‘ibka’ buyurmuştur…[38] Bunların hepsi de göz önüne alınırsa; günümüzde ‘cum’a ve cami-mescid boykotçuluğu’ çığırını açanların, yanlış adımlar atmış oldukları görülecektir. Zira Medine’de, Hz. Mus’ab’ın ve Hz. Es’ad’ın kıldırdıkları cum’a için, Resûlûllah’tan izin aldıklarına dair en küçük bir nakil ve haber vârid değildir. Zaten; cumhur-u ulema’ya göre, cum’a namazı o zaman henüz ‘farz’ kılınmış değildi… Ve yine; o vakit Medine’de İslâmî Hükümler de hâkim değildi ancak birkaç tane Müslüman vardı; diğerleri ise iman etmemiş kâfirlerdi ve güç de kâfir­lerin elindeydi Müslümanlar ancak ‘mülteci’ durumundaydı… Efendimizin ilk cum’ayı kıldırdığı zaman dahi, durum ondan farksızdı. On binlerce Yahudi’ye ve sair kâfirlere karşı, ancak bir kaç yüz müslüman bulunmakta iken, bu İlâhî emir (cum’â) ifâ olunmuş, İslâmîyetin mutlak hâkimiyet elde etmesine ka­dar te’hir ve te’cil edilmemiş ve kıyamete kadar bu İlâhî hüküm devam edip gidecektir.

Mekke’de cum’anın farz kılındığı halde, kılınmadığını öne sürenler ve cum’ayı terk etmelerine bu durumu mesned ittihâz edinenler de, keza yi­ne yanılmakta, indî ve fevrî hükümler istinbâtında kötü örnek olmaktadırlar. Zirâ ‘izn-i sultanî’yi cum’anın kılınabilmesi için ‘mutlak şart’ sayanlar, Resûlûllah (asm) Efendimiz ‘imam-ı ekber” olduğu ve Mekke’de bulunduğu hal­de, orada cum’anın neden kılmadığını ne ile, hangi mantıkla izâh edebi­leceklerdir? Cum’ânın kılınmasının ‘illeti’ imam olmuş olsaydı, illetin (ima­mın) bulunduğu Mekke’de cum’anın kılınması lâzım gelirdi. Şu halde, bu, ga­yet fâsit ve tutarsız bir kıyâs ve istinbâttır. Demek; (eğer cum’a Mekke’de farz kılınmışsa) Mekke’de cum’ânın edâ edilememesi, “imamın ve izn-i imam’ın” bulunmamasından değil; can güvenliğinin bulunmamasından ve cum’anın edası esnâsında ‘katliam edilme’ ihtimalinin kuvvetli olmasından dolayıdır. O hal­de; tağutî rejimlerin, cum’a namazı kılınması durumunda cemaatı toplu olarak katliâm etme ihtimâlleri olan yerlerde -Efendimizin Mekke’deki duru­muna kıyâsen- Müslümanlar cum’a namazını kılmayabilir, hatta kılmamaları gerekir. Aks-i takdirde, yani katliâm etmeler ve fiilî engellemeler söz konusu olmadığı yerlerde ve durumlarda müslümanların; cum’a namazını kılmaları gerek. Nitekim Efendimiz, böyle bir tehlikenin olmadığını hissettiği ilk yerde, ilk cum’ayı kılmış, böylece müslümanlara büyük bir numune teşkil etmişlerdir. Günümüz İran’ında da durum öyle olmuş, tağutî şah yönetiminin katliâm ihti­malleri ve fiilleri söz konusu olunca, müslümanlar cum’a kılmamış, daha doğrusu ‘kılamamış;’ bu ihtimâllerin olmadığı ve kalktığı zamanda ise milyonluk kitleler halinde cum’a namazlarını kılmış ve cum’a namazlarını İslâmî hare­ketin merkezi ve en büyük üssü hâline getirmişlerdir…[39]

Çağımız mezhepçilik çağı değil, İslâmî İnkılâb ve hareket çağıdır… Mezhepsizlik, İslâm ve müslümanlar için ne kadar büyük bir tehlike ise; mezhebcilik de en az o kadar büyük bir zarar ve tehlike arz etmektedir. İslâmî hareketlerde mezhebî normlar değil; dinî ve imânî normlar esas olarak alınmalı, hareket ve vahdet bu genel normlar üzerine bina edilme­lidir. Onun için; siyâsî, içtimâî, kıyâmî, cihâdî, inkılâbî ve usulî hareketlerde ‘hayatta olan’ ve el’ân İslâmî misyonunu icrâ etmeye devam eden ‘Müs­lümanların Veliyy’ül-Emrinin’ emirleri ve Cihanşümul İslâm İnkılâbı’nın kud­sî hattı doğrultusunda bulunmaya dikkat edilmeli; mezhebî, şahsî, fevrî, in­dî, kavmî, coğrafî çıkışlardan kaçınılmalıdır. Ve bu noktadan hareketle; cuma ve bayram namazlarının, İslâmî hareketlerin en büyük üssü ve karargâhı olduğu vakıâsı aslâ göz ardı edilmemeli; pratiği olmayan, hayatla ve vakıayla il­gisi bulunmayan ve ‘inkılâbî hedefler’ göstermeyen bâsit sloganlar artık, terk edilmelidir. Asrımıza ve gelecek tüm asırlara inkılâbî ve kıyamî damgasını vurmuş bulunan ve ümmet-i Muhammedin (asm) ‘en büyük imamlarından biri olan İmam Humeyni (ra)’nin tüm dünya müslümanlarına yaptığı vasiyetnamesindeki şu ibareler, bu hususta (cum’a konusunda); bizlere ışık tutmalıdır: “(Müslümanlar) …‘Vesvâs-i hannas’lara, Hakk’a karşı körü kö­rüne inat eden, doğru din öğretisine karşı çıkanlara kulak vermesinler. Yi­ne bilsinler ki, dosdoğru yoldan dışarıya atılan tek bir sapıklık adımı, dinin gerilemesinin, doğru dinin öğrettiği İslâmî kuralların ve ilahî adalet yönetiminin terk edilmeye başlamasının başlangıcıdır. Bu cümleden olmak üze­re, cum’a namazından ve cemâat namazından aslâ gaflet etmesinler. Bu namaz­lar, namazın toplumsal hikmetinin açıklayıcısıdırlar. Cum’â namazı, Hak Teâlâ’nın, yüce Rabbimizin İran İslâm Cumhuriyeti’ne en büyük inayet ve lütuflarından birisidir…”[40] Arka sahifede ise; “… Bu vasiyetnâme, büyük İran milletine mahsus değildir, bütün İslâm milletlerine ve yeryüzü mazlumla­rına öğütlerimi ihtiva etmektedir.” diyen büyük imam, şu veya bu ülke diye her hangi bir ayrım yapmamaktadır.[41]

31-) Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimizin, gerek Kuba’da, gerekse Medine’de inşa ettiği, ettirdiği mescidlerin yapım işlerinde biz­zat kendisi ve eshabın tümü birlikte çalışmış, böylece insanlık tarihi için yeni bir sahife açmıştır. Beşerî düzenlerin ‘lider’ kadrolarının sürekli ‘tahakkümü ve tasâllutu’ esâs almaları, aslında gayr-i İslâmî düzenlerin tabiî yapısının ‘tahakküm-tasâllut ve tekebbür’ olmaları karşısında, İslâm nizamının ortaya getirdiği ‘içtimai adalet’ ve eşitlik ilkesi; insanlık ta­rihi için (Peygamberlerin çevreleri dışında kalanlar için) ‘olağanüstü’ bir nitelik ve özellik taşımaktadır. Kapitalizmin ‘özel sermâye ve şahıs tahakkümü’, komünizmin “devlet ve bürokrat tahakkümü;” faşizmin “kavim ta­hakkümü; ve sultası;” demokrasi, oligarşi, monarşi ve teokrasinin (batı stilinde olanının) kitle, zümre, sınıf, gurup ve fert tasallutu, tahakkümü ve tekebbürü günümüz insanlığını “esâret” zincirine vurmuş ve insanları me­deni köleler durumuna getirmiştir… En küçük bir âmirin, müdürün, valinin ve komutanın, hele hele ülke hâkimlerinin ‘tepeden’ halka baktıkları, in­sanları köle gibi kendi çıkarları ve nüfuzları doğrultusunda çalıştırıp koş­turdukları, toplulukları koyun sürüsü mesabesinde gördükleri bir dünyada, en üst düzeyde bulunan ‘reislerin, yöneticilerin ve rehberlerin’ en alt dü­zeyde bir işçi, amele ve ırgat gibi halklarıyla birlikte olarak çalışmala­rı, İslâm’ın insanlık için sunduğu nizamın ne kadar insanî, medenî, adil ve hakperest olduğunu; adaletin, faziletin, müsâvatın, hürriyetin, izzet ve haysiyetin müşahhas sembolü ve simgesi olduğunu göstermektedir…

“Bir kavmin seyyidi (ulusu, efendisi ve önderi) o kavme hizmet edenlerdir.”[42]; “İnsânlar arasında takvadan başka hiçbir üstünlük yoktur![43] gibi, sayısız prensibler sahibi olan yüce İslâm dini; “sınıfsız bir toplum” düzeni modelini insanlığa sunmuş, bunu teoriden pratiğe indirmiştir. Yüce Resûlün (asm) mübarek hayatları, âdil halifelerin uygulamaları, önde gelen eshâbın hareket tarzı ve sâir İslâm önderlerinin hayat çizgileri bunun bâriz timsâlidir. Günümüz İran İslâm İnkılâbına nazar ettiğimiz zaman, aynı nebevî yolu müşahede ediyor; tahakküm-tasâllut ve tekebbürün bulunmadığı sâ­dece teavün, tesanüd ve hadimiyet anlayışının devlete ve yönetime hâkim oldu­ğunu görüyor ve bununla İslâm adına, müslümanlar olarak iftihar ediyoruz…

Ayrıca; Resûlûllah (asm) Efendimizin mescidlerinin ve hanelerinin ga­yet sâde ve gösterişsiz olması, en fakirane bir durumda bulunması da mezkûr ‘içtimaî adalet’ ilkesinin ayrı bir cüz’ünü aks ettirmektedir. Yeme, içme, gi­yim ve kuşama kadar… Hayatın her safhasında, en fakir ferd ve ailelerden daha fakirane ve gösterişsiz bir hayat yaşaması, yüce Resûlün (asm) kendi izleyicilerine İslâm’ın içtimaî adalet ve müsavat nizamının hüviyetini ve mahiyetini göstermekte, ‘yönetimi’ ellerinde bulunduranların nasıl yaşamaları lâzım geldiğini bil-fiil ders vermektedir. Yüce Resûlün (asm) yolundan çıkma­mış gerçek Müslüman önderlerin bugüne kadar aynı yolu takip ettiklerini if­tiharla takip ediyoruz. Lüks, israf, şa’şââ ve tantana’nın en fakir ferd ve aileleri de kuşattığı günümüz dünyasında, İslâm inkılâbı’nın önder kadro­larının (bilhassa, İmam Humeynî Rıdvanullahi Teâlâ Anh ve liyakatli halefi olan Rehber Seyyid Ali Hameney Hazretleri başta olarak) büyük çoğunluğunun en sa­de ve fâkirane hayat yaşamaları, ülkenin zenginliklerini İslâm’a ve İslâmî hedeflere ve mustaz’af halkın ihtiyaçlarına harcamaları, kendileri ise, ‘kut-u lâyemut’ ile iktifa etmeleri; günümüzde revaçta olan tüm beşerî ideolojile­rin iflâsını ve istismar yollarının kapanarak yok olmasını netice vermiş; muhteşem İslâm nizamının ‘kurtarıcılığını’ güneş gibi izhar ederek ortaya çıkarmıştır…

32-) Resûlûllah (asm) Efendimizin inşâ ettirdiği mescidleri, bâhusus Medine Mescid-i Nebevisini büyük bir ‘külliye’ hâlinde inşa etmesi; kendi hâne-i saadetlerinin ve önde gelen eshabın kapılarını mescid’e açılacak şe­kilde yaptırması,[44] ‘sofa’ kısmını da ‘Eshab-ı Suffe’ denilen ve sayıla­rı yüzlerce olan ‘bekâr ve fakir eshab’ için ayırması, dünyevî ve uhrevî bütün mesâilin mescidde ‘hall-ü fasl’ edilmesi;.. İslâm’da mescidlerin önemini ve fonksiyonlarını göstermektedir. Ki, bu bize; camilerin, mescidlerin İslâm nizamının öğretim-eğitim ve yönetim merkezi olduğunu; sîyasî, içtimâi, huku­ki, iktisâdi, askerî, ilmi, irfani, hülâsa: her türlü karar ve hareket yeri hüviyetinde bulunduğunu ve olması lâzım geldiğini isbatlamış olmaktadır…

33-) Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimizin, küçüklüğün­den beri yanına-himâyesine aldığı ve terbiyesi altında büyütüp yetiştirdiği, erkekler içerisinde ‘iman edenlerin’ ve namaz kılanların ‘‘ilki” olmanın ya­nında, ‘doğuşundan vefatına kadar’ hayatının bütünü “imanın-İslâmın” içerisinde geçmiş bulunan Hazret-i Ali’ye, her zaman olduğu gibi; hicret-i nebevî esnasında da ‘özel bir önem’ ve imtiyaz verdiği görülmektedir. Zirâ;

a- Kendi hânesinde yetişen Hazret-i Ali’yi, hicret ederken “kendi hanesinde” bı­rakmış, ‘kendi yatağına yatırmış’ ve ‘kendi libasını giydirmiş, üzerine örttürmüştür.

b- Kendisine (asm) ‘emânet’ bırakılmış olan şeyleri sahipleri­ne “kendi adına” vermesi için, Hazret-i Ali’yi görevlendirmiş, bütün cihet­lerden olduğu gibi; bu yönden de ‘kendisine vekâleten’ hareket edebilecek şahsiyetin Hazret-i Ali olduğunu göstermiştir,

c- Hicret gecesi, Kâ’be’nin damı üzerindeki putu parçalamak gibi en önemli ve hârika bir cesâret-kahramanlık-atiklik-‘bitane’lik ve ‘maharet’ isteyen bir hareket için, Allah’ın Yüce Resûlü (asm), Hazret-i Ali’yi seçmiş, bununla Hazret-i Âli’nin “kendi yanındaki” yüce değerini ve mevkisinin büyüklüğünü göstermiştir,

d- Hazret-i Âli, yüce Resûlün (asm) mübarek yatağında yatıp, libâsına bürünüp kalmakla, müşrikleri ‘oyalamış’, yüce Resûlün (asm) ve Hazret-i Ebubekir’in Sevr mağa­rasına ulaşmalarını sağlamış, böylece, müşriklerin su-i kasd ve cinayet teşebbüslerini akim bırakmıştır. Gündüz olup, durum anlaşılınca; kuduran ca­ni müşriklerin büyük tecavüzlerine, zulüm ve işkencelerine ma’ruz kalmış, fakat ‘soğukkanlılığını’ korumuş, en küçük bir sır, ta’viz ve ipucu verme­miştir. Ki bu, Hazret-i Ali’nin, henüz ‘gençliğinde’ bile hârika dehâsını, eşsiz sadakatini ve kahramanlığını isbatlamakta, yüce Resûlün (asm) ‘Muhibb-i Ehâssı’ olduğunu göstermektedir,

e- Hazret-i Ali, yüce Resûl (asm)’ün verdiği tüm görevleri başarı ile ifâ ettikten sonra, yine yüce Resûlün (asm) emirlerine ittiba ederek, yüce Resûlün (asm) Sevr’den hareketinden üç gün son­ra Medine’ye müteveccihen gizlice hareket etmiş; gündüzleri kuytu yerler­de gizlenip, geceleri yaya ve yalın ayak olarak aç-susuz yürümüş, Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz ‘Kuba’da iken gelip kavuşmuş­tur. Yüce Resûl (asm), Hazret-i Ali’ yi kucaklayarak bağrına basmış; hasret gidermiş, Hazret-i Ali’nin yaya yürümekten ayaklarının paramparça olduğunu görünce de kendisini tutamayarak ağlamıştır. Yüce Resûlün (asm) mübarek tükürüklerini o yarık ve parçalanmış yerlere sürmesiyle şifâya kavuşan Hazret-i Ali, hayatı boyunca artık, o ayaklarında hiç bir ağrı ve sızı duymamıştır. Ayrıca; Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, her zaman ol­duğu gibi; Küba’da da Hazret-i Ali’yi, kendi kaldığı Gülsüm b. Hidm’in ha­nesine almış ve ‘birlikte’ ikamet etmiştir. Ki, bu derece bir ‘yakınlığı’ yüce Efendimiz, başka hiç kimseye göstermemiştir.[45]

Konuyu nesebî akrabalığa bağlamak isteyenler, meselenin manevî ve İlâhî boyutlarını anlamayan veya kasıtlı art niyetli olanlardır. Hazret-i Abbas ile çocukları ve Hazret-i Ca’fer ve çocukları gibi, daha pek çok nesebi ak­rabaları olduğu halde; Hazret-i Âli’ye verilen bu kadar önemin, sâdece ak­rabalıkla izâh olunması mümkün müdür? ‘Beraet’ suresinin Hacc’ da kendi adına okunması için görevlendirilmesi; “Ben kimin mevlası isem, Ali de O’nun mevlasıdır.” gibi, nice iltifatların edilmesi; amcası Hazret-i Abbas’ın ve sâir yakın akrabaların varlığına rağmen, Hz. Ali(as)’nin bu kadar ‘ön plana’ alınmasının; hâlâ nesebî yakınlıkla izâh edilmeye kalkışılma­sı, akıl-mantık-adalet ve samimiyet mefhumlarıyla izâhı aslâ mümkün değildir. Daha sonra; Medine’ye avdet edildiğinde, Ensar ile Muhacirlerin arasında ‘kardeşlik’ akd edilince; Hazret-i Ali’nin: “Benimle kimi kardeş kılacaksın, ya Resûlûllah?” suâline, yüce Resûl (asm): “Seninle ben kardeşim, ya Ali! Sen dünyada da, ahirette de benim kardeşimsin!” diye cevâp vermiştir. Böylece Hz. Ali(as) sayısız yücelik ve faziletine ilaveten, Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem tarafından “özel kardeşlik” ile (alenen) şereflendirilmiştir. Ki bu, ve benzeri ‘büyük şeref;’ eshab içerisinde başka hiç kimseye nâsib olmamıştır…[46]

Bu kısa izâhatımızla; “Sünniliği” gereksiz bir taasupla hazret-i Ali’nin makamını ‘tenzil etmek ve O yüce hazretin büyüklüğünü “hazmedememek” gibi, menfî bir’çizgi­ye oturtmak için çaba sarfeden, çeşitli hileli mantık oyunlarıyla ve ‘te’villerle Hazret-i Ali’ye ve yüce “Ehl-i Beyt’e” karşı “gizli-kapalı” bir muhâlefet cephesi oluşturan çevrelerin ne kadar yanlış yolda oldukları, az da olsa an­laşılmıştır, kanââtindeyiz…

34) Resûlûllah (asm) Efendimiz, hicret gecesi evden çıkarken, Kur’an-ı Kerim’den bir kısım ayetler okumuş;[47] bir avuç toprak alarak, evin etrafını kuşatma altında bulunduran tepeden tırnağa kadar silahlanmış olan tâğûtî düzenin askerlerinin üzerlerine atmış ve aralarından çıkıp gitmiş, bu­na rağmen, kendisini, gâyet dikkatlice gözleyen-gözetleyen hiç bir müşrik nefer, çıkıp gittiğini görmemiştir.[48] Mekke’nin tüm kâfirleri ortak öl­dürme kararı almış oldukları ve her tarafa kulakçılar koydukları halde, Allah’ın yüce Resûlü (asm); Hazret-i Ali’yi de yanına alarak Kâ’be’nin damında­ki putu parçalamaya gitmiş,[49] yine selametle ve hiç bir kâfir kendileri­ni görmeden geri dönmüştür. Allah’ın yüce Resûlü Hazret-i Ebubekir’in evine giderken, evinden çıkarken ve Sevr dağına doğru Hazret-i Ebubekir ile yürürken de “tağutî güçlerin ajanları” ve ‘vurucu timleri’ tarafından görülmemiş, rahatça ma­ğaraya girmiştir…

Mağarada bulunurken, asıl-harika mu’cizeler orada gerçekleşmiş; kâ­fir güçler, ta’kipçi ajanlar ve gözlerini kan bürümüş vurucu timler, Efendimizi aramak-yakalamak için sevr dağına tırmanmış, her tarafı didik didik aramış, mağara’nın etrafına, hatta ağzına gelip dayanmış oldukları halde; gerek mağaranın ağzında oluşan fizikî ve tabîî mu’cizeler vesiylesiyle olsun,[50] gerekse daha başka manevî, lâhûti, vesilelerle olsun, Allah’ın yüce Resûlü (asm) ile arkadaşını göremeden ve en küçük bir ipucu bile el­de edemeden, eli boş bir şekilde geri dönüp gitmişlerdir.

Kureyş tağutîliğinin ortaya koyduğu 100 develik büyük ödülü alabilmek ve cahilî nâm ve şöhret kazanabilmek aşkıyla yüce Resûlü (as) ta’kibâta koyulan ünlü Suraka b. Malik b. Cu’şum, hedefine varamamış, aman dilemek mecburiyetinde kalarak ıslah olmuş bir yapıya kavuşup geri dönmüş­tür.[51] Böylece; Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, tağutî güçlerin tüm komplolarına, tarassut ve tasallutlarına rağmen, ‘Cihan­şümul İslâm İnkılâbı’nı bin dört yüz küsür yıl önce gerçekleştirmek üzere çıktığı ‘Hicret’ yolculuğuna selâmetle devam etmiş ve mahall-i maksuda vâsıl olmuştur…

Bu ve benzeri İslâmî hizmet, hareket ve faaliyetlere; tarihin her döneminde, hasseten içinde bulunduğumuz çağ ve zaman içerisinde de, azgın İslâm düşmanları tarafından aynı-benzer yöntem ve muameleler ugulanmakta; çok yönlü istihbarat, ıttılâât, tahkikat ve ta’kibâtlar” ile; İslâmî faaliyet ve çalışmaların engellenmesine çalışılmakta, velâkin; “İlahî inayet-hıfz ve siyânet” bu mel’unane-hainane hile ve komploları boşa çıkarmış bulunmaktadır.

Evet;.. son çağın en ileri teknolojisine, geniş istihbarat ağlarına sahip olan ve o oranda da ‘askeri’ ‘iktisadi’ ve ‘siyasi’ bir gücü var olduğu sanılan ‘Büyük Şeytan Amerika’nın önderliğinde dünya çapında örgütlenmiş bulunan siyonist-emperyalist güçler; Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellemin Nesl-i Paki’nden olan Aziz İmam Humeyni (ra) ve mübarek-nurani ‘Rukun’ ve ‘Yardımcıları’nın önderliğinde şahlanan dünyanın müslüman mustaz’af halkları tarafından büyük çaplı bir hezimete uğratılmış, ‘Cihanşümul İslâm İnkılâbı’nın nüvesi, temeli ve Resûlûllah(asm)’ın ‘Hicret-i Seniyyesi’nin İlâhî hedefi’nin günümüzdeki zuhuru ve tecellisi olan “Muhammedî İslâm Cumhuriyeti” ‘İran coğrafyası’nda kurulmuştur.

Tağuti rejimlerin saltanatını şimdiden sarsmaya; bir kısmını da tarihin çöplüğüne atmaya; arz ve semâvatı cûş-u huruşa getirmeye; İlâhî tecelli/Kevser-i Rabbanî ve Nur-u Muhammedî olarak tekrar doğup fışkırmaya, insanlara gerçek iman ve İslâm’ın ne de­mek olduğunu göstermeye başlamıştır. İşte; asırları kuşatan Muhammedi İslâm İnkılâbı, şu cahilî karanlıklara gömülü, bîçâre asrımızda tekrar zuhur etmiş; kâinatı titreten bir celâdet, heybet, azamet ve kahramanlıkla Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimizin, yukarıda bahis konusu edilen hicret öncesi ve hicret boyunca tezâhür eden İlâhî muhteşem sahnelerinden zamanımıza sıçramakta; imanlı gönülleri kıyam, cihad, şehadet ateşiyle yakıp tutuşturmaktadır…

Yüce Resûlûllah (asm) Efendimizin hicret öncesinde ve esnâsında mazhar olduğu İlâhî ‘hıfz’ ve ‘siyânet’ gibi; asrımızın tağutî güçlerine âit is­tihbarat teşkilâtlarının her türlü tecessüs ve tarassut fâaliyetleri karşı­sında inkılabî Müslümanların da aynı derecede ‘Hıfz-ı İlâhiyeye’ mazhar olabilmeleri mümkündür inşâallah… Zirâ; tağutî güçlerin haber alma örgütleri ve sistemleri, ne kadar güçlü olursa olsun, Allah-u Teâlâ’nın koruması oldu­ğu sürece, asla hiç bir te’sir icrâ edemez! Bütün mükevvenâtın yaratıcısı ve yöneticisi olan Allah-u Teâlâ, her şeyin mutlak hâkimidir. O’nun izni ve irâ­desi olmadan, hiç bir zerre yerinden kıpırdayamaz. Akıllar O’nun müsaadesiyle işlemekte, kalpler O’nun havliyle değişmekte, hisler-duygular O’nun irâdesiy­le sezmekte, gözler O’nun emriyle görmekte, kulaklar O’nun izniyle duymakta, eller ve ayaklar O’nun dilemesiyle ve gücüyle tutup yürümektedir. Ondan dola­yı da, tağutî güçlerin gözlemeleri-gözetlemeleri Allah-u Teâlâ’nın müsaade­si olmadan, hiç bir fonksiyon icrâ edemez; en modern cihazları bile işlemez duruma gelir.

Kalpleri üzerine mühür vurulmuş bulunan kâfirlerin,[52] her ci­hette kör ve sağır durumda oldukları bir vâkıâ olarak karşımıza çıkmakta­dır. Ruh ile cesed, madde ile mana arasındaki ilişkiler ve karşılıklı te’sirler müvâcehesinde konuya baktığımız zaman, kâfirlerin ne kadar kof, kör ve sağır birer yaratık oldukları daha iyi anlaşılır. Allah, onların kalplerinin ve kulaklarının üzerine mühür vurmuştur. Ve gözlerinin üzerinde de bir perde vardır…”[53] Deki: Söyleyin bakalım! Eğer Allah, kulağınızı ve, gözlerinizi alırsa ve kalblerinizi mühürlerse, Allah’tan başka onu size getirecek ilah kimdir?…”[54]; bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, ona insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse; içinden çıkamaz bir halde karanlıklarda kalan kişi gibi olur mu hiç? Kâfirlerin yap­makta oldukları şeyler kendilerine, öyle süslü göründü!”[55]; “… Onların kalpleri vardır, onunla fıkh etmezler; gözleri vardır, onunla görmezler; kulak­ları vardır, onunla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir. Belki daha da sa­pıktırlar. Gafil olanlar işte bunlardır!”[56]

Kalp, göz ve kulak gibi istihbarat ve bilgi alma duyu ve duygu organları üzerine mühür vurularak, fâaliyetleri sıfıra indirilmiş olan kâfirlerin, ‘İnkılabî Müslümanlar’ aleyhinde başvurabilecekleri her türlü komplo­ların akamete uğrayacağına dâir vaad-i İlâhî vardır… Yeter ki Allah’a kar­şı büyük ve tam bir tevekkül içerisinde bulunulsun! Evet, şüphesiz ki, bütün Âdemoğullarının kalpleri bir kalp gibi Rahman’ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu dilediği yere çevirir.”[57] Madem ki kalp ve sâir tüm duygular ve organlar Allah-u Teâlâ’nın tasarrufu altındadır, hiç kimse ondan izinsiz tek adım atamaz, hiç bir şey düşünemez, hiç bir şeye niyet edemez ve güç yetiremez, o halde, kâfir güçlerin milli istihbarat teşkilatları ve ha­ber alma örgütleri hiç bir halt edemez!… Müslümanlar hakkında kuracakları her türlü tuzaklar kendileri aleyhine dönecek, her türlü komploları, hile ve plânları akamete uğrayacaktır. Onlar hileye saptılar. Allah da onların o hilekârlıklarına mukabele etti. Allah, hilekârlığa karşı ceza verenlerin en hayırlısıdır.”[58]; “… Onlar bu tuzağı kurarlarken, Allah da onun kar­şılığını yapıyordu. Allah, tuzak kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısı­dır.”[59]; “ Onlar, gerçekten alabildikçe hileler düzerler. Ben de onla­rın hilelerini (ceza ile) karşılarım. (hilelerini boşa çıkarırım)[60] muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır.”[61]

Yerin ve göklerin mülkü , ‘orduları’ ‘hükümranlığı’, ‘güç ve izzetin tümü’ Allah-u Teâlâ’ya âittir.[62] Allah’a dayanan ve O’nun sonsuz kuvvetine ve himayesine sığınan bir müslüman için, artık hiç bir endişe söz konu­su değildir. Hiç bir beşerî güç, böyle bir müslümana aslâ dokunamaz. Ta ki; Allah-u Teâlâ’nın ‘imtihân’ gayesine yönelik müsaadesi ola!… O’nun izni ve müsâadesi dışında, kefere güçlerin ve onların bütün istihbarat teşkilâtları­nın ve silahlı kuvvetlerinin müslümanlar üzerinde hiç bir etkisi olamaz!… O’nun için, Hizbullahî Müslümanlar dâima Allah-u Teâlâ’ya sığınmalı, O’na güvenmeli, O’na tevekkül etmelidir…

Evet; “…Mü’minler, ancak Allah’a güvenip dayanmalıdır.”[63]; “…Allah, onların gizlice ne plânlar kurduklarını yazıyor. Onun için onlar­dan yüz çevir (aldırış etme!) Allah’a güvenip dayan… Ve Allah, bir vekil olarak (sana) kâfidir.”[64]; “… Hâlbuki kim Allah’a tevekkül edip güvenir­se (o galib olur çünkü onun dayandığı) Allah, hiç şüphesiz mutlak galib, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”[65];… “De ki: Bana Allah yeter! O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. Ve O, büyük arşın sahibidir.”[66]; “Şüphesiz ben, benim de rabbim, sizin de rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Hareket eden hiç bir yaratık yoktur ki, alnında (perçeminde) O tutmasın. Benim rabbim, gerçekten sırat-ı müstakim üzerindedir.” “…Rabbim sizin yerinize diğer bir kavmi getirir de O’na hiç bir şeyle za­rar veremezsiniz. Şüphesiz benim rabbim, her şey üzerinde koruyucu ve gözetleyicidir.”[67]; “Benim gerçek kullarım (var, ya!) (ey iblis!) Senin (ne direkt ne de endirekt) 0nlar üzerinde hiç bir tasallutun (hâkimiyetin) yoktur! Rabbin (onlara) vekil olarak kâfidir.”[68]; “Allah’a güvenip dayan! Koruyucu olarak Allah yeter!”[69]; “De ki Allah bana yeter! Güvenip dayanacaklar da, an­cak O’na güvenip dayanır.”[70]; “Kâfirlere ve münafıklara aslâ boyun eğme! Onların ezâlarına (şimdilik) aldırış etme! Allah’a güvenip dayan! Siyanet edici olarak Allah yeter!”[71]… gibi ayet-i kerimeler, mü’minlerin sâde­ce Allah’a tevekkül etmelerinin lâzım geldiğini ders verirken, Allah’a daya­nan ve O’na tevekkül edenlerin de “İlâhî hıfz, inayet, siyanet, koruma ve himâye” altında olduklarını garanti altına almaktadır…

Allah’ın yüce Resûlü (asm), Mekke’de ve Hicret-i Seniyye esnasında o kadar tâ’kibata, tazyikata ve tarâssudât’a ma’ruz kaldığı, bütün müşrik­lerin hedefi haline geldiği halde Allah-u Teâlâ tarafından ‘‘muhafaza” edilmiş; Cenabı Hakk yüce Habibini düşman güçlerin habis gözlerinden ve su-i niyetlerinden korumuş, ku­durmuş düşmanların her nevi hile, tuzak, desise ve planlarını akâmete uğratmıştır. Her asr’a şâmil bulunan bu ‘Sünnetullah’, zamanımızda da aynen ‘hüküm-fermâ’dır. Onun için, ‘İnkılabî Müslümanlar’, kendi bölgelerine hâkim olan tağutî güçlerin istihbârât ve casusluk faaliyetlerinden aslâ endişeye kapılmama­lı, o habis güçlerin peşinde oldukları imajı içerisinde bulunmamalıdır­lar. Allah-u Teâlâ’nın Alim, Semî, Basir, Habir, Muhit, Musi, Hakim, Mürid, Kadir, Metin ve Aziz olduğu bilinmeli; tağutî güçlerin ellerinde bulunan istihbarat ve haber alma cihazları ne kadar modern olurlarsa olsunlar, böy­le bir vasfa -asla- sahib olamayacakları, Allah’ın izni olmadan, onların bütün teknolojik aygıtlarının faaliyete geçemeyeceği katiyyen idrâk edil­meli ve buna ‘kuvvetli, yakinî bir iman’ hâsıl olmalıdır…

“Biz onların önlerine bir engel, arkalarına bir engel (sed) çektik. Böylece onları sarıverdik, artık görmezler.”[72] Ayet-i kerimesi, bu hususta gayet net ve sarih bir ifade kullanmakta, tâğûtî güçlerin casuslarından müslümanların asla çekinmemelerini, o habis ajanların her nevi tâ’kibatından ve gözetlemelerinden hiç bir endişeye kapılmamalarını, zirâ Allah-u Teâlâ’nın onların önlerine ve arkalarına birer set çekerek, gözetlemelerini engelleyece­ğini ders vermekte, böylece gerçek Hizbullâhî mü’minlerin gönüllerine ‘şifa ve itmi’nan bahşetmektedir. Bundan dolayı, Allah’ın yüce Resûlü (asm) ve nurlu Eshabı ile onların izlerinde yürüyen gerçek müslümanlar, daima İlâhî hıfz, inayet ve siyânet altında bulunmuş, tağutî güçlerin casuslarının ta’kibinden ve gözetlemelerinden korunmuşlardır. Asrımızda, yüce Resûl’ün (asm) isr-i pâkinde yürüyerek Muhammedi İslâm’ı ihya ve ikame edip, Cihanşümul İslâm İnkılâbı’nı gerçekleştiren İran’ın Hizbullahî ümmeti ve Şanlı İnkılâb Rehberi de, asrın büyük tağutu Amerika ve onun bölge uşağı habis rejimi ve onların dünyayı bir ‘ağ gibi kaplamış casusluk teşkilatları tarafından em­salsiz tarassut, ta’kibât, taharri, desise, entrika, komplo, tuzak ve hilelere ma’ruz bırakıldığı halde Allah-u Taâla’nın büyük hıfzı ve hima­yesi sayesinde, hiç bir zarar görmeden İslâm’ın yüce hedefine ulaşmış, ta­ğutî güçlerin etkilerini bir kısım bölgelerde tamamen yıkmış, bir kısım böl­gelerde de asgari düzeye indirmiş, böylece dünya müslümanlarına ve mustazaf halklara ‘yeryüzünün varisi ve hâkimi olma’ hususunda ‘ümit ışığı’ olmuş­tur…

Büyük Şeytan Amerika’nın, rehine alınmış mel’un casuslarını sözde kurtarmak için, aylarca yaptığı hazırlıklar sonucu başvurduğu askerî operas­yon da, dünya kamuoyunun önünde rezil-ü rüsvay olması; ay yüzeyine yumuşak iniş yapacak kadar ileri teknolojisi(?) ile Tahran yakınlarındaki düz yere, normal iniş yapamaması; hava indirme filolarının havada iken ‘kum orduları’ tarafından tar-u mâr edilmesi; Tabes hezimeti diye Fil Vak’ası gibi tarihe geçmesi; ve daha ona benzer yüzlerce mu’cizevî olayların İran­‘da, Lübnan’da, Afganistan’da, Filistin’de ve sâir yerlerde vuku bulması, Allah’a dayanan ve sığınan Müslümanların ‘İlahi himaye ve muhafaza’ altında olduklarını olacaklarını güneş gibi isbât etmektedir.[73]

Şu halde; inkılabî müslümanlar, kâfir güçlerin ve tağutî düzenle­rin hilelerine, karşı Allah-u Teâlâ’ya büyük bir vecd ve istiğrak içerisinde intisâb ve tevekkül etmeli, bu tevekkül içerisinde İslâmî hizmetlere ve inkılâbî hareketlere büyük bir aşk, huzur, sükun, güven ve itmi’nan-ı kalb içerisin­de devam ederek İslâm’ın mutlak hakimiyetini tahakkuk ettirme, tağutî düzen­leri alaşağı etme, böylece İlahî rızâya kavuşma hedefine doğru emin ve vakur adımlarla ilerlemelidir… Bu yolda hareket ve ilerleyiş, bizleri umulan hedefe (İlâhı rızâ’ya) kavuşturmuş ve ‘sââdet-i dareyn’e’ ulaştırmış olacaktır, inşaallah… Önemli olan, bu İlâhî evâmire uymak ve mezkûr İlâhî hedefe doğru yürüyerek, o yolun ‘istikrarlı’ yolcusu olmaktır…

Velhâsıl; dünyayı talan eden emperyalist güçler, millî istihbarat teşkilâtları ve haber alma örgütleri denen casusluk ağlarıyla, dünyanın mustaz’af halklarını, bilhassa müslümanları psikolojik yönden ürkütüp korkutmak istemekte; ta’kip ediliyoruz, gözleniyoruz!..” imajı uyandırarak, inkılâbî hareketlerini ve faaliyetlerini ‘engelleme, köstekleme’ ve onlardan caydırma politikası ta’kip etmektedir. İnkılabî müslümanlar, tağutî güç­lerin bu tür bütün tehdit edici ve gözdağı verip ürkütücü söz ve rolleri­nin, ‘blöf’’den öte hiç bir anlam ifade etmediğini, Allah-u Teâlâ’nın hükmü ve takdiri olmadan, hiç kimsenin hiç bir şey yapamayacağını, Allah’a tevek­kül edenlerin ‘ilahî hıfz ve himaye’ altında bulunmuş olacaklarını, netice­nin ‘harekete’ etki etmeyeceğini, yâkinen bilmeli; “Hasbünallahü ve ni’melvekil” diyerek, İlâhî ve inkılâbî hedeflerin gerçekleştirilmesi için yarış içerisine girmelidirler. Allah’ı, resulleri, evliyayı, şühedâyı, yerdeki ve göklerdeki tüm mü’minleri memnun edecek; kâfirleri, müşrikleri, mürtedleri, münafıkları ve tağutî tüm güçleri de üzecek, kudurtup öldürtecek ve yıkacak olan, ancak bu net Hizbullahî tavır ve hareket olacaktır, vesselam…

35-) Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimizin Hicret-i Seniyyesi; İslâmî şehâmet, şecaat, azamet, cesâret ve kahramanlık cihetiyle de ‘harika tablolar’ sergilemekte, inkılabî müslümanların ‘hatlarını ve tarz-ı hareketlerini’ ta’yin etmektedir. Bunları kısaca özetleyecek olursak:

a-) Mekkeli müşrikler, yüce Resûlü (asm) ortadan kaldırma kararları aldıkları halde, Allah’ın Resûlünde (asm) en küçük bir tedirginlik görülmemiş, hayat endişesine azıcık da olsa kapılmamıştır.

b-) Hicret gecesi, yanına Hazret-i Ali’yi alarak Ka’be’nin damı üze­rindeki putu parçalamaya gitmesi, İslâmî metanet, güven ve yakin-i imanın şahikasıdır. Zirâ öldürülmekten çekinip, alel-acele ‘başının çaresine’ bakması beşerî zaruretlerden olduğu halde; böyle bir çâreye, korkuya, pa­niğe aslâ kapılmadan, kâfirlerin üzerlerine üzerlerine yürümesi, putlarını yerle bir ederek yoluna devam etmesi, İlâhî da’vadaki azmini, sebatını, güvenini ve ‘itmi’nan-ı kalbini’ ortaya koymakta, ‘dünyaya korku ve dehşet’ salmak isteyen kâfirlere beş para ehemmiyet vermediğini göstermektedir.

c-) Kâfir güçler, baştan ayağa kadar silahlı olarak evinin etrafını ‘kuşatma altına’ aldıkları halde; en küçük bir endişe, korku ve sarsıntı alameti göstermemesi büyük bir salâbet içerisinde bulunması, yüce Resûlün (asm), ne kadar azamet­li ve kuşatıcı bir iman, itmi’nan ve yakin üzere bulunduğunu, sultan-ı arz ve semâvat olan Allah-u Teâlâ’ya nasıl ve ne kadar ‘güven ve tevekkül’ hâlinde olduğunu göstermekte, ümmetine -her cihette olduğu gibi- bu hususta da büyük bir örnek ve numune-i imtisal olmaktadır.

d-) Bilhassa, mübarek hânesinin etrafını saran ve kuşatma altında bulunduran, hâkim güçlerin kan içici canavarlarını yararak aralarından çıkıp gitmesi, okuduğu Kur’an ayetlerini Allah-u Teâlâ’nın korumasına ve himayesine vesile kabul etmesi ve yakinî bir iman ve itmi’nan ile gözlerine baka baka yanlarından geçmesi, yüce Resûlün (asm) kâfir güçlerden, onların her türlü tehdit, tedhiş ve tecâ­vüzlerinden ‘zerre kadar’ çekinmediğini, onların âleme dehşet saçan silahlı güçlerine beş paralık değer vermediğini, Allah’tan başka hiç kimseden hiç bir korkusunun bulunmadığını göstermekte; inkılabî müslümanların da böyle olmalarının lazım geldiğini ders vermektedir…

e-) Hazret-i Ali’nin Resûlûllah (asm)’ın hanesinde, Efendimizin yatağına girip yatması ve yüce Resûl (asm)ün libasına bürünerek örtünüp uzanması ve huzur içerisinde uyuması; o mübarek ima­mın, ne kadar güçlü ve yakinî bir iman üzere bulunduğunu, yüce Resûle (asm) her cihetten olduğu gibi, bu cihetten de ‘en büyük varis’ olduğunu, bu kudsî bir cesarete, şecaate ve kahramanlığa ümmetten bir başka kimsenin kavuşamadı­ğını güneş gibi gösterip isbât etmektedir. Zira ölüm ihtimâli %100’lük olan böyle bir durumda; ‘iman-ı kamilin’ en üst düzeyinde olamayan, ‘yakin derecesi a’zâmi’ ölçüde bulunmayan, şecaat ve şehamet-i İslâmiye’nin zirvesinde bir hayat yaşamayan bir kimsenin bu derece ‘hal-i itaat’ üzere bulunup, emr-i Nebeviyye’ye inkiyad etmesi, en küçük bir itiraz, şek ve şüphe içerisine girmeden ‘tam bir teslimiyet” içerisinde bulunması, gayet sakin ve huzurlu bir şekilde ‘uyuması’ mümkün değildir…

f-) Resûlulah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efedimizin, hazret-i Ebubekir’in evine gidip O’nunla birlikte sevr dağına çıkmaları ve mağaraya sığınmaları olayı da, ayrı bir kahramanlık, ce­saret, şecaat ve ‘yakin-î iman’’ sahnesini canlandırmaktadır. Bilhassa, eli silahlı Mekkeli müşriklerin mağaranın ağzına kadar gelip dayandıkları ve ayak sesleri geldiği halde, Allah’ın yüce Resûlü(asm) tarafından azıcık bir endişe, huzursuzluk ve tedirginlik alâmeti gösterilmemesi, Hazret-i Ebube­kir’in endişelenerek; “ Ya Resûlûllah! Müşrikler gözlerini eğse de bir baksalar, muhakkak ki bizi görürler.” demesi üzerine; “Sus, ya Ebabekir! iki arkadaş ki, Allah onların üçüncusü ola, (o zaman) hiç endişe edilir mi?” diyerek[74] onu teskin etmesi,[75] bunun benzerinin Suraka b. Malik b. Cüşüm’ün kendilerine yolda kavuşacağı ve öldürmeye kasd ettiği zamanda da vu­kubulması; yine endişelenen ve, “Ya Resûlûllah bu gelen ünlü süvari Süraka dır, ki bize yetişti!” diyen Hazret-i Ebubekir’e; “Asla mahzun olma! Çünkü Allah bizimledir.”[76] diyerek sükünet, mehabet, vakar ve ciddiyet içerisinde bulunması ve ‘Cihanşümul İslâm İnkılâbı’nı gerçekleştirmek üzere çıktığı yolculuğuna devam etmesi, yüce Resûlün (asm); akl-ı beşerin ve havsa­lanın alamayacağı ve ihata edemeyeceği büyük bir iman, yakîn, sekinet, emni­yet, itmi’nan, huzur, azamet, heybet, cesaret, şecaat, şehamet ve kahraman­lık üzerinde olduğunun bariz alâmetidir. Ki, gerçek mü’minlerin ve ‘İnkılabî Müslümanların’ da o yüce Resûle (asm) iktidâ ederek, aynı veya yaklaşık tavrı ve çizgiyi kendi hayatlarında ve bölgelerinde göstermeleri; İslâm düş­manı tüm parazit güçlere karşı kahramanca mukabele etmeleri; onların si­lahlı güçlerinden, askeri kuvvetlerinden asla çekinmemeleri; Muhammedi İslâm’ın hâkimiyeti ve İslâm İnkılâbı’nın İlahi hedeflerinin gerçekleştirilme­si için büyük bir seferberlik içerisine girmeleri, en büyük İlâhî bir veci­be olarak tebellür etmektedir…

Evet; şu fâni dünyada, fâni bir varlık olarak sadece Allah’a ibadet etmesi için yaratılmış bulunan insanoğlu;[77] Allah’a gerçekten iman edip, kulluğun tüm gereklerini yapmakla mükellef bulunmaktadır. Bu İlâhî mükellefiyet boyunca, can, mal, evlâd, amel, hareket, cihâd ve ideoloji hususunda büyük imtihanlarla karşı karşıya bulunan[78] mü’minler; ebedî hayatı, saadet-i dareyni ve rızâ-i İlahi’yi kazanabilmenin yolunu aramalı ve bütün imkânlarını bu yolda seferber etmelidir.

“Her nefsin ölümü tadacağı”[79] şu fâni dünyada İlâhî emirler ve inkılâbi hedefler doğrultusunda çalışmak, böylece Allah’a gerçekten kul ve asker olmayı isbatlamak, her aklı başında olan mü’minin en büyük vazifesi ve en yüce gâyesi olmalıdır. Allah’ın yüce dinine karşı amansız savaş açmış bulunan tağutî güçlere karşı, Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem ve şan­lı Eshabı gibi savaş açmak, bu mel’un güçlerin dünya üzerindeki saltanatlarını yıkmak için çabalamak her müslümanın temel görevidir. Bu hususta, gelecek musibetler, zulümler, baskılar, işkenceler ve ölümler; bizleri bu ulvî davadan ve mukaddes yoldan ayırmamalıdır. Hatta azıcık bir tekâsüle, ye’se ve moral bozukluğuna da mahal vermemelidir; aksine daha büyük bir cehd ve gay­rete kaynak ve muharrik unsur olmaya amil olmalıdır.

“Şüphesiz ki Allah, hak yolunda (muharebe ederek düşmanları) öldürmekle, kendileri de öldürülmekte olan mü’minlerin canlarını ve mallarını -kendilerine cennet (vermek) mukabilinde- satın almıştır. (O’nun) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da (zikrolunan bu va’di) kendi üzerinde hak bir va’ddir. Allah kadar ahdine vefa eden kimdir? O halde (ey mü’minler) Yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin (ki) bu, en büyük saadettir.”[80]; “Ey iman edenler! Sîze öyle bir kazanç göstereyim mi ki, sîzleri acıklı bir azaptan kurtarıversin? Allah’a ve peygamberine iman edip mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda mücâhede edersiniz… Bu, sizin için çok hayırlıdır; eğer bilirseniz!… (O zaman) Allah, günahlarınızı bağışlar ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere, adn cennetlerindeki güzel ve hoş saraylara koyar. İşte bu, en büyük kurtuluştur. (bundan) başka bir kazanç daha (var) ki; onu seveceksiniz: (Bu, dünyada da) Bir zaferdir ve yakın bir fetihdir. (Onun için) Mü’minleri müjdele!”[81] Ayetlerinde bahsedilen ‘ebedi ve lâhutî ti­câret’ kapısını açmalı, Allah’ın dininin hâkim kılınması uğrunda canların feda edilmesinden aslâ kaçınılmamalıdır. ‘Şehâdet’ adı verilen bu kutlu ti­câret, her mü’min için en büyük ideal hâline gelmeli, hayatının en ulvi ve kudsî hedefi olmalıdır. “Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz iyice anlamazsınız.”[82]; “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar, rableri katında diridirler. (öyle ki, Allah’ın) lütf-u inayetinden, kendilerine verdiği (yüksek dereceler) ile hepsi de şad olarak (cennet ni’metleriyle) rızıklanırlar. Arkalarından henüz onlara katılamayanlar hakkında da: “Onlara hiç bir korku yoktur. Onlar, mahzun da olacak değillerdir! Diye, müjde vermek isterler. Onlar Allah’tan (gelen) bir ni’metle, (hatta) daha fazlasıyla ve Allah’ın, mü’minlere olan mükâfatını zâyi’ etmeyeceği müjdesiyle de sevinirler.”[83]; “Artık ahiret (saadeti) yerine, (geçici) dünya hayatını satacak olanlar, Allah yolunda mukatele (savaş) etsin. Kim Allah yolunda vuruşup da öldürülür, yahut (düşman­lara) galebe ederse ona pek büyük bir ecir vereceğiz.”[84]; “Mü’minler içinde Allah’a verdikleri (cihadda sebat edeceklerine dâir) sözde sadakat gösteren nice erler var! İşte onlardan kimi adadığını ödedi (şehid oldu) ki­mi de (şehid olmak için sıra) bekliyor. Onlar hiç bir suretle (ahidlerini) değiştirmediler. Çünkü Allah, sadık olanları (bu) sadakatları sebebiyle mükâfatlandıracak(tır)…”[85]

Şu halde, Allah’a gerçekten iman etmiş olanların kâfirlerden ve şeytanî güçlerden havf edip korkması aslâ mümkün değildir. Kâfirlere karşı büyük bir izzet, şiddet ve azamet içerisinde bulunan Müslümanlar,[86] güç ve izzetin Allah’a, Resûlü’ne ve gerçek mü’minlere ait olduğunu,[87] ger­çekten iman etmiş olanların üstün olduklarını ve onların gevşeyip mahzun ol­malarının caiz olmadığını[88] yakinen bilir ve ona göre de hatt-ı hayatını tanzim eyler…

“… Muhammedin nefsinin yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, ben Allah yolunda gaza ederek öldürülmeyi, sonra yine gaza ederek öldü­rülmeyi, sonra yine gaza ederek öldürülmeyi pek arzu ederim.”[89]; “Şehitten başka cennete giren hiç bir kimse yoktur ki, dünyaya dönmeyi ve yeryüzündeki her şeyin kendinin olmasını dilesin. Şehid ise, gördüğü ikramdan dolayı (tekrar dünyaya) dönmeyi ve on defa öldürülmeyi temenni eder.”[90]; “Şehid, ailesinden yetmiş kişiye şefaat eder.”[91]; “Şehidin ölümden duy­duğu acı, ancak sizden birinin çimdiklemeden duyduğu acı gibidir.”[92]; “Şe­hidin (kul) borcu hariç, bütün günahları affolunur.”[93] “Allah yolunda şehid edilmem, bana göçebe ve yerli (tüm) halkın benim olmasından, daha se­vimlidir.”[94]; “… Kim, mü’min olup canı ve malıyla Allah yolunda cihad eder, düşmanla karşılaşınca öldürülünceye kadar savaşır. İşte bu, imtihana tâbi tutulan şehid, Allah’ın arşının altındaki cennetindedir. Ondan, peygam­berler ancak, peygamberlik derecesinin faziletiyle üstün olurlar.”[95]; “Kim samimi bir kalple şehid olmayı dilerse, yatağında da ölse, Allah onu, şehidlerin makamına eriştirir.” [96]; “Hiç bir nesne, Allah’a ‘iki damla’ ve ‘iki iz’den daha sevimli değildir: Allah korkusundan akan (göz) yaş(ı) damlası ile Allah yolunda (savaşta) akıtılan kandamlası. İki iz’e gelince: Allah yolundaki (yara) iz(i) ve Allah’ın farzlarından birinin izi.”[97]; “Şehidlerin ruhları yeşil kuşlar gibidir, hangi cennette dilerlerse orada rızıklanırlar…”[98]; Allah yolunda yaralanan bir kimse -ki, Allah kendi rızâsı için yaralandığını elbette bilir- kıyamet gününde, yarasından kan akarak ge­lir. Rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusudur.”[99]; “… Şehidlerin bir kısmı, Allah-u Teâlâ’nın huzurunda İbrahim Halil’ur-Rahman (asm) ile beraber olur… Bir kısmına da, Hazret-i İbrahim (asm) dâhil, sair peygamberler yol açarlar ki, onlar arşın altındaki nur’dan minberlere çıkıp otursunlar… Şehidler ölüm acısını duymazlar, kabirlerinde keder hissetmezler. Kıyametin dehşetin­den korkmazlar; hesap, mizan ve sırat onları rahatsız etmez… Cennette sev­dikleri (her) şey kendilerine verilir ve cennette istedikleri yere sahip olurlar.”[100]; “… (Mahşer günü) Allah-u Teâlâ: yolumda muharebe edip şehid düşen, eziyete uğrayan ve cihad eden kullarım nerede? Cennete giriniz!” der… (Melekler, şehidlere gıpta ederek, onların huzurlarına): Sabrettiğiniz şeylere mukabil, sizlere selam! Bu, dünya yurdunun en güzel sonucudur.” diyerek girerler.”[101] gibi… Yüzlerce hadis-i şeriflerle[102]: Ulvi, kudsi, nurani ve lâhutî derecesi tasrih edilmiş bulunan ‘şehadeti’ netice verecek olan ci­haddan, mukâteleden kaçınmak, kâfirlerle mücadeleden korkmak, meydanı ta­ğutî güçlere terk etmek, şeytanî düzenlerin şeytanî ordularından ürkerek sinmek ve zelil bir şekilde kabuğuna (inzivaya) çekilmek, kâfirlerin hışmından ve ta’kibatından kurtulmak için da’vadan yan çizmek, beş paralık şu dünya ha­yatını ve metâını düşünerek onların kaybedilmemesini düşünmek ve Allah’ın yüce nizamının hakimiyetini gerçekleştirmek için cehd-ü gayret etmemek; azıcık bir imanî, İslâmî ve insanî anlayışla aslâ izâh edilemez!…

Azıcık bir çaba ve kısa bir ömürle elde edilecek olan hayat-ı ebediyyeye yönelik çalışmalar, dâima “öncelik” arzetmeli, sâir meşgaleler ondan sonra gelmeli ve onlar da “asıl gayeye” yardımcı unsurlar olmalıdır. İman, cihâd ve şehâdet unsurlarının, bir ‘hayatın’ temel dinamiklerini oluşturması ile, hayat, gerçek anlamını kazanabilir. Aksi takdirde; hayat, insanoğlu için büyük bir felâket ve helâket kaynağı olur; ebedî şekavet ve hüsran doğuran bir mekanizma haline gelir. Fakat çoğunlukla insanoğlu bu incelikten ve İlâhî irşâddan gafil bulunmakta, hevâ ve hevesin zebunu olarak gününü gün etmektedir. (Ey iman edenler! zâhiren ve tab’ân) Sizin hoşunuza gitmediği halde, uhdenize kıtal (savaş) yazıl(ıp farz kılın)dı. Olur ki, bir şey hoşu­nuza gitmezken, o sizin için hayırlı olur. Bir şeyi de sevdiğiniz halde, o da hakkınızda şer olur. (Neyin hayırlı, neyin hayırsız olduğunu) Allah bilir, siz bilmezsiniz.”[103] Ayet-i kerimesi konuya açıklık getirmekte; zâhiren kayıp-zayiât-hasârât gibi görülen ‘cihad’ın ve savaşın içerisindeki ve neticesindeki hayırlara-saadetlere dikkat çekmekte; cihadı ve kıtalı terk etmenin de şerler felâketler tevlid edeceğine (imâen, mefhumen) işaret etmektedir… İşte; bu İlâhî hikmetten dolayı, pek çok ayet ve hadislerle Allah yolunda cihâdın ve mukâtelenin azametine, ehemmiyetine ve zaruretine dikkat çekilmiş, muzââf şekilde vücubiyeti vurgulanmış, neticesine terettüp eden maddî ve manevî saadet, derecât ve fezâili tadât edilmiş; insan hayatının nizâmı, her nev’i fesadın önlenmesi ve saadet-i dâreynin kazanılması onlara (cihâda, kıtal, kıyam ve muhârebeye) bağlanmıştır.[104]

Allah’ın dininin hâkim kılınıp küfrün târ-u mâr edilmesi maksadıyla başvurulacak her nevi mücâhede’de, tağutî güçlerin silahlı kuvvetlerinden ve sâir baskı araçlarından aslâ çekinmemek icâb eder. Koca kâinâtı, küçücük bir zerre gibi evirip çeviren ve sevk-ü idare eden Allah-u Teâlâ’ya intisâb ederek O’na asker olan müslümanın, Allah’tan başka şeylerden ve yaratıklardan, hele hele Allah’ın düşmanlarından korkması, ürkmesi ve çekinmesi mümkün değildir. Bundan dolayı, Allah-u Teâlâ; ancak ve ancak Ben’den korkun.”[105]; “Yalnız ve yalnız Allah’a tevekkül edip dayanın.”[106] Şeklindeki hitaplarıyla gerçek müslümanların dikkatlerini çekmiş, güç ve kuvvet kaynağının yalnızca kendisi olduğunu belirtmiştir.” O zaman, içinizden iki taife savaş korkusundan geri dönmeye niyetlenmişti. Hâlbuki onların yardımcısı Allah idi. Mü’minler, yalnız Allah’a güvenip dayanmalıdır. And olsun ki siz(düşmana nisbetle, her yönden daha) zaif ve dûn (aşağı) iken Allah size Bedir’de kat’i bir zafer verdi. Allah’tan sakının ki, şükretmiş olasınız.”[107]; “Evet, siz sabr(-ü sebat) eder, (itaatsizlikten) sakınırsanız, bunlar, (yani düşmanlar) da ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabbiniz size nişan­lı beş bin melekle imdad edecektir.”[108]; “Allah bu (imdadı) size, başka değil, sırf (zaferin) bir müjde(si) olsun, kalpleriniz onunla yatışsın diye yaptı; (yoksa) nusret (ve zafer) ancak yegâne gâlib ve yegâne, hüküm ve hik­met sahibi olan Allah’ın yanındadır.”[109]; “ Ey iman edenler! Eğer kâfirlere (korku vs. sâikten dolayı) itaat ederseniz, sizi ökçelerinizin üstün­de (gerisin geri, küfre) çevirirler de (dünyada da, ahirette de) hüsrana uğ­ramış olanlara kalb olursunuz. Doğrusu Allah sizin mevlânızdır (yardımcınız ve koruyucunuzdur) ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. Kâfirlerin kalp­lerine yakında korku düşüreceğiz…”[110]; “… (İmtihanı kaybetmiş ehl-i hevâ) dediler ki: “Bugün bizim Calut’a ve ordusuna karşı (duracak) takatimiz yoktur!” (ahirette) Muhakkak (surette) Allah’a kavuşacaklarını bilen(mü’min)ler ise; ‘nice az bir topluluk, daha çok bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir, dediler.’ Onlar(mü’minler) , Calut ile askerlerine karşı çıktıkları zaman dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Üzerimize (cihad için, yağmur gibi) sabır yağdır. Ayaklarımıza sebat ver (er meyda­nından kaydırma!) Bu kâfirler güruhuna karşı bize yardım et!’ derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud da Calut’u öldürdü. Allah da ona saltanat ve hikmeti verdi. Ve daha dilemekte olduğundan da bazı şeyler öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmını, diğer bir kısmı ile (kâfirlerin şerrini, mücâhid müslümanlarla) önleyip savmasaydı, yer (yüzü) muhakkak fe­sada uğrardı. Fakat Allah, âlemlere fazl(-ü inayet) sahibidir.”[111] “…O, Allah yolunda öldürülenlerin amel (ve cihadî hizmet)lerini asla boşa çıkar­maz; onlara muvaffakiyet verir, hallerini iyileştirir; onları, tanıdığı cen­nete sokar. Ey iman edenler! Siz Allah(ın dinine, nizamın)’a yardım ederse­niz, o da size yardım eder ve ayaklarınızı (savaşta) sabit kılar (kaydırmaz!)[112]… Ayetleriyle, inkılabî müslümanlara güven ve itmi’nân vermiştir.

İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tağut yolunda savaşırlar. Öyleyse, o şeytanın dostlarıyla savaşın! Şüphesiz şeytanın hi­lekârlığı (çok) zayıftır.”[113]; “(Kâfirler sizin için ordular toplamıştır, diye sizi) Kendi dostlarından korkutmakta olan o (hannas) şeytandır. Öyle ise siz, onlardan (şeytanın dostları olan kâfirlerden) korkmayın, benden kor­kun; eğer müminlerseniz!”[114]; Eğer şeytandan bir fit (gelip) seni dür­ter (emrolunduğun cihad vb. şeyleri engeller)se, hemen Allah’a sığın! Çünkü O, hakkıyla işitici ve tam bilici’dir.” “Takvâya erenler (yok mu?) onlara şeytandan her hangi bir ârızâ (evham-vesvese) iliştiği zaman (Allah’ın emir, nehiy ve azâbını) düşünürler, bir de bakarsın ki onlar, (gerçek yolu) görüp bilmişler (şeytanın vesveselerini def etmişler)dir bile!”; “(Şeytanlar) Kar­deşleri olanları (kâfirleri) sapıklığa çekerler, sonra da (yakalarını) bırak­mazlar.”[115]; “Allah, iman edenlerin velisidir. (Ki) Onları zulümattan nura çıkarır. Kâfirlerin velisi de tağut’tur. (Ki o da) Onları nurdan zulümâta çıkarır…”[116]; “…Muhakkak ki şeytanlar, sizinle mücadele etmele­ri için kendi dostlarına mutlaka telkinlerde bulunurlar. Eğer (korku ve sa­ir sebeplerden dolayı) onlara itâat ederseniz, muhakkak siz de Allah’a ortak koşanlar olursunuz.”[117]; “(Ey mü’minler) Gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak seferber olun ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin! Eğer bilirseniz, bu, sizin için pek hayırlıdır.”[118]; “Biliniz ki, Allah, ken­di yolunda birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak savaşanları sever.”[119]; “Ey iman edenler! Toplu bir halde kâfirlerle karşılaştığınız za­man, onlara arkalarınızı dönmeyin (kaçmayın!)”[120] “Tekrar muharebe için bir tarafa çekilenin, yahut diğer bir (muharip) fırkaya ulaşıp mevki tutanın hali müstesna olmak üzere, kim öyle bir günde onlara (kâfirlere) arka çevirirse (kaçarsa); o, muhakkak ki Allah’ın gazabına uğramıştır. Onun yurdu cehennemdir. O, ne kötü bir sonuçtur!”[121]; “…Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer gerçekten mü’minlerseniz, Allah, kendisinden korkmanıza daha ziyâde la­yıktır.”[122] gibi ayetlerle, gerçek mü’minlerin Allah’ın dininin hakimiyeti için bütün güçleriyle ‘mücâhede’ etmelerini; kâfir güçlerden asla kork­mamalarını; onlarla savaşmaktan kaçınmamalarını; bütün güç, kuvvet, kudret, nusret ve zaferin sâdece Allah’tan olduğunu, yalnız Allah’tan korkup O’na sığınmanın gerekliliğini ders veren yüce rabbimiz, böylece inkılabî müslümanların ‘hayat rotalarını’ ta’yin etmiş olmaktadır…

Kâinatın mutlak hakimi olan Allah-u Teâlâ’ya dayanan ve O’na gerçekten bir abd-i memlûk ve asker durumunda olduğunu müdrik bulunan insan, artık Allah’tan başka varlıklardan, hele hele Allah’ın düşmanı olan kafirlerden ve tağutî güçlerden aslâ korkmaz, endişeye ve paniğe katiyen kapılmaz!… O kâfirler ki; et ve kemikten oluşmuş ve necaset deposu durumunda birer habaset timsâlidirler. O kâfirler ki; bir damla pis meniden meydana gelmiş, muayyen bir süre içerisinde geberip laşe durumuna geleceklerdir. O kâfirler ki; erkek-dişi ilişiği sonucu tevellüd etmiş birer ucube oldukları halde, tuğyana gelmiş habis ve rezil varlıklardır. O kâfirler ki; acz-i mutlak içe­risinde birer zerre oldukları halde, yaratıcılarını tanımayan ve O’nun mut­lak ulûhiyetine-rububiyetine karşı isyân açmaya cür’et edecek kadar adileşen sefihlerdir. O kâfirler ki; kâinâttaki mutlak nizama karşı bağy eden ve insan hayatının düzenini, güvenini ve ahengini bozan sefil anarşistlerdir.

O kâfirler ki; haddini aşan, fıtrat kanunlarını çiğnemek isteyen, sair var­lıkların hukukuna tecâvüz eden hâinlerdir. O kâfirler ki; nereden geldikle­rini? Ne için geldiklerini ve nereye gideceklerini bilemeyecek, idrak ede­meyecek kadar akılsız delilerdir. O kâfirler ki; cehenneme doğru yuvarlan­makta olduklarının farkına varamayacak kadar birer ateş kütükleridir. O kâ­firler ki; dünyevî makam, mevki, ikbâl, mal, mülk, şan ve şöhret için bütün değerlerini, şeref ve haysiyetlerini peşkeş çeken, insanî bütün vâsıflarını bir çırpıda söküp atarak hayvanlaşan yaratıklardır. O kâfirler ki; kör, sağır, ruhsuz, kalpsiz, basiret ve ferâset fukarası reziller güruhudur! O kâfirler ki; hayvanlaşmış, hatta hayvanlardan da aşağı bir duruma gelmiş mik­roplardır. O kâfirler ki; imansız-nursuz katran gibi kapkara bir kalple canavarlaşan, kudurup kuduzlaşan hâbis canilerdir. O kâfirler ki; insanlığa kene gibi yapışmış kan içici parazitler ve kan emiciliği meslek edinmiş sülüklerdir. O kâfirler ki; insanlık hayatını ifsâd ederek cehenneme çeviren yılanlar, çiyanlar ve mülevves haşereler hükmündedir ilââhir;… Böyle âciz, zâif, cılız, zelil, rezil ve habis varlıklardan, Allah’u Teâlâ’ya mutlak bir teslimiyetle istinâd etmiş Hizbullahî Müslümanlar nasıl olur da korkabilir? Şu insan toplumunu bunların zehirli ellerine nasıl terk edebilir, şu meydanları-sahneleri nasıl olur da bu necaset sembollerine bırakabilir? Bunu, hayâl bile etmek mümkün değildir. İşte; yüce Resûlün (asm) ve şanlı eshabının, günümüz İslâm İnkılâbı önderleri ve mensupları ile Lübnan, Filis­tin, Irak, Yemen ve Afgan mücahitlerinin “harikalar” dolu direnişleri, kahramanca mücâhedeleri bunun en bâriz örneğidir. Gerçek iman ve Muhammedî İslâm, böyle olmayı ve o mukaddes çizgide bulunmayı icâbettirir…

“…Onların kalpleri vardır, bunlarla idrak etmezler; gözleri vardır, bunlarla görmezler; kulakları vardır, bunlarla işitmezler. Onlar dört ayak­lı hayvanlar gibidir. Hatta daha sapıktırlar. Onlar (kâfirler), gaflete dü­şenlerin ta kendileridir.” [123]; “Onları (kâfirleri-münâfıkları) gördüğün zaman gövdeleri(kalıpları, kıyafetleri belki) hoşuna gider. Eğer konuşurlarsa, sözlerini dinlersin, (hâlbuki) onlar (çubuklu Yemen kumaşı) giydirilmiş (kütükler, kocaman kereste) odunlar(ı) gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhle­rinde sanırlar (asıl, baş) düşman onlardır. O halde, onlardan sakın! Allah gebertsin (kahretsin) onları! Nasıl olup da (Hak’tan) döndürülüyorlar?”[124]; “Allah’tan başka veliler (putlar, hüküm koyucular) edinenlerin sıfa­tı, kendine bir yuva yapan örümcek misâli gibidir. Hâlbuki eğer bilmiş olsalar, evlerin en çürüğü her halde örümcek yuvasıdır (kefere düzenler, işte örümcek yuvası gibi kof ve çürüktür)”[125]; “…Onlar da kal’alarının (Allahın azabına, iktidarlarının tar-u mâr olmasına) hakikaten mani olacağını zannetmişlerdi. İşte onlara hesaba katmadıkları cihetten Allah(ın emri, aza­bı ve belâsı) geliverdi. O, bunların (kâfirlerin) yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki: evlerini hem kendi elleriyle, hem mü’minlerin elleriyle harap edi­yorlardı. İşte ey akıl ve basiret sahipleri, siz (bundan) ibret alın!”[126]; “And olsun ki onlar (kâfirler) çıkarılacak (ülkeden kovulacak) olurlarsa, (münafıklık yapanlar) onlarla beraber (ülkeyi terk edip) çıkmazlar. Eğer on­lar muharebeye tutulurlarsa, bunlar (münafıklar) onlara yardım da etmezler, (faraza) onlara yardım etseler bile, and olsun ki, mutlaka arkalarına döner­ler (kaçıp giderler). Sonra kendilerine (hiç kimse tarafından) yardım da olunmaz; “Her halde, sizin, onların yüreklerinde (yaşayan) korkunuz, Allah’tan (korkularından) daha şiddetlidir. Bu, onların anlayışsız bir kavim olmaların­dandır; onlar müstahkem kasabalarda yahut duvarlar (kal’alar, siperler) arkasında bulunmaksızın sizinle toplu bir halde (açık meydanda) savaşamazlar. Kendi aralarındaki savaşlar ise çetindir. Sen onları (kâfirleri-münafıkları) derli toplu (birleşik bir güç imiş gibi) sanırsın. Hâlbuki (onların) kalple­ri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir kavim olmalarındandır.” “(Onların, bir kısmının) hâli, kendilerinden önceki (cehennemi boylamış kâfir)’lerin hâli gibidir ki onlar, yaptıklarının kötü akibetini (hezimeti, dünyada da) tatmışlardır. Onlar için (ahirette de) çetin bir azâp vardır;” “(Yahudi ve sair kâfirlerin yardakçıları olan, münafıkların hali de); şeytanın hali gibidir. Çünkü (şeytan), insana, ‘küfret!’ der de, o (da) küfredince (kâfir olun­ca) ‘ben hakikaten senden uzağım! Çünkü ben, âlemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım!’ der.”; “Sonra, ikisinin (şeytanla ona uyan kafirin) akibeti, ebedi olarak cehennemin içinde kalmaları olmuştur. İşte, zalimlerin cezası budur!”[127]… gibi daha bir çok ayet-i kerimelerle durumları açıklanmış olan kâfirlerin, münafıkların ve İslâm’a karşı cephe almış tüm tağutî güçle­rin ne kadar zelil, rezil, aciz, zaif, sefih, sefil, cebin ve alçak varlıklar ol­dukları; Allah-u Teâlâ’ya tam teslim olmuş inkılabî müslümanlar karşısında her an mağlup olmaya, hezimete uğramaya ve eriyip yok olmaya mahkum bulundukları -böylece- anlaşılmış olmaktadır…

Hem; “Ecel bir’dir, tağayyür etmez!” inancına kesinkes sahib bulunan yakini iman sahibi olan muvahhid bir müslümanın, Allah’tan başka hiç bir şeyden. Ve hiçbir varlıktan korkmaması, imanının gereğidir. Ki, sultan-ı arz ve semavat’a ‘inâbe’yi ve intisab’ı tazammun eden bu yakinî iman; değil basit, aciz ve rezil kâfirlere-münâfıklara; tüm dünyaya, hatta bütün kâinâta bile meydan okuyabilme gücünü kazandırır. Evet; “İman hem nur’dur, hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam, kâinâta meydan okuyabilir. Ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikâtından kurtulabilir; “Tevekkeltü Alellah” der. Sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisâtın dağlar-vari dalgaları içinde seyrân eder. Bütün ağırlıklarını, Kadir-i Mutlak’ın yed-i kudretine emânet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahda istirâhat eder. Sonra sâadet-i ebediyeye girmek için cennete uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları; uçmasına değil, belki esfel-i sâfiline çeker. Demek: İman Tevhid’i, Tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül sââdet-i dareyn’i iktiza eder![128] Böylece; Allah-u Teâlâ’ya kuvvetli bir iman ile bağlanmış, teslim olarak tevekkül etmiş bir müslümanın, Allah’tan başka hiç bir şeyden, hele hele Allah’ın düşmanı olan kâfirlerden ve tağutî güçlerden korkmasının müm­kün olmadığı tebeyyün etmiş bulunmaktadır. Zâten, ‘İlâhi takdir’in her şey­de hüküm-fermâ olduğu bilinmektedir. Allah’ın takdiri olmadan, hiç bir şeyin müessir olamayacağı, zerrenin bile hareket edemeyeceği, izâhtan vârestedir… Kâinâtın bir ‘hülasası’ ve ‘misal-i musağğarı’ olan insanın hayatı; ve ece­li de, keza Allah-u Teâlâ’nın elinde, İlâhi takdiri ve tasarrufu altındadır. Eceli gelen kişi, nerede bulunursa bulunsun, isterse evine kapansın veya de­mirden kafeslere ve kal’alara sığınsın, yine ölümü tadacak ve dünyayı terk etmeye mecbur kalacaktır. Eceli gelmeyen kişi ise; bütün ömrünü savaşlarda da geçirse, her türlü öldürücü muamelelere tabi tutulsa da eceli gelmemiş ise asla ölmeyecek. Ve takdir edilen zamana kadar yaşayacaktır. Eceli gelmiş ise; ‘şehid’ makamı ile Resûlûllah (asm) başta olmak üzere, Enbiya’ya komşu olma makamına çıkmış olacaktır, inşallah. İşte; böyle yakinî bir imana sa­hib olan bir mü’min için, ‘havf ve cebânet’ diye bir şeyin mevzu-u bahs ol­ması mümkün müdür? İmanın bu derecesinde olan bir mü’minin, ölüm korkusuyla cihad’dan-kıtâl’den kaçınması, meydanı Allah’ın düşmanlarına terk etmesinin ihtimal dışı olacağı, izahtân vârestedir.

Evet;.. “Allah’ın izni (emri ve müsaadesi) olmadıkça, hiç bir kimse­ye ölmek yoktur. O (ölüm), va’desiyle yazılmış bir yazıdır…”[129]; “…De ki: evinizde de olsaydınız, üzerlerine ölüm yazılmış bulunanlar, yine dışarı çıkacak, düşüp kaldıkları (öldürülecekleri) yerleri boylayacaklardı…”[130]; “Ey iman edenler! Siz, o küfredip de yeryüzünde seyahât ve seferde yahut savaşta bulundukları zaman (ölen) kardeşleri hakkında: ‘Bizim yanımızda ol­salardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi!’ diyenler gibi olmayın! Allah, onla­rın bu söz ve inançlarını kalplerinde bir keder ve hasret olsun diye bırak­tı. Hâlbuki Allah, dilediğini yaşatır, dilediğini de öldürür. Allah, yaptı­ğınız şeyleri bilendir.”[131]; andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür ve­ya ölürseniz, Allah’ın bir yarlığaması ve esirgemesi onların topla­yacakları (bütün) şeylerden (dünyalıklardan) elbette daha hayırlıdır. And­olsun, ölseniz de, yahut öldürülseniz de muhakkak ki hepiniz Allah (ın huzu­rund)’a haşrolunacaksınız.”[132]; “Kendileri (evlerinde) oturarak kardeşleri­ne: ‘eğer bizi dinleselerdi (savaşa gitmeselerdi) ölmeyeceklerdi’ diyen o adamlara de ki: ‘Öyle ise, kendi nefislerinizden ölümü geri çevirin, sadık (adam)’larsanız!”[133]; nerede olursanız olun, velev ki tahkim edilmiş yük­sek kal’âlarda bulunun, ölüm size çatıp yetişir…”[134]; Her ümmetin (mu­kadder) bir eceli vardır. Binaenaleyh, o müddetleri gelince, bir saat ne ge­ri bırakabilirler, ne de öne alabilirler.”[135]; “Hiç bir ümmet, ne ecelinin önüne geçebilir, ne de onlar (bunu) geciktirebilirler.”[136]; “Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden muâheze edecek olsaydı (yer) üstünde hiç bir canlı mahlûk bırakmazdı. Fakat O, bunları (insanları) bir ‘eceli müsemmaya’ kadar geciktirir. Ecelleri geldiği zaman ise, onlar (ecelden- ölümden) ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.”[137]; “Hâlbuki Allah, hiçbir kimseyi, eceli gelince, aslâ geri bırakmaz. Allah, ne yaparsanız, hakkıyla haberdardır.”[138] ayetleri, ecelin muayyen olduğunu, ölümün Allah-u Teâlâ’nın irâ­desi, kudreti ve takdiri altında bulunduğunu güneş gibi gösterip isbat etmek tedir. Allah-u Teâlâ’ya, O’nun sonsuz kuvvetine, kudretine, iradesine ve ilm-i muhitine inanarak dayanan ve Kitabullahı da mutlak rehber kabul eden ‘İnkılabî Müslümanların’, dert-felâket-musibet ve belâlardan müşteki ol­madan Rabb’ül-âlemine istinaden ‘rabt-ı kalb’ edecekleri gibi; her türlü düşmanların her nevi tecâvüzâtına ve çeşitli zorlukların-tazyiklerin ve ölümlerin tehâcümâtına karşı büyük bir teslimiyet ve tevekkül içerisinde bulunmuş olacakları, böylece anlaşılmış olmaktadır. Ki bu, zâten gerçek imanın gereği ve muktezâsıdır… Bundan dolayı da, gerçek mü’minlerin ve inkılabî müslümanların ‘ölüm’, ‘öldürülme’ vb. ihtimâller yüzünden kâfirlerden, münâfıklardan korkmaları, çekinmeleri ve bu yüzden de meydanları-sahneleri o hâbislere terk etmeleri aslâ düşünülemez, hatta hayâl bile edilemez!…

“Onlar öyle kimselerdir ki; halk kendilerine: ‘(Düşmanlarınız-olan tüm) insanlar size karşı (birleşik) ordu(lar) hazırladılar, o halde onlardan korkun!’ dedi de, bu (söz) onların imanını (daha da) artırdı… Ve: ‘Allah bi­ze yeter, O ne güzel vekildir.’ dediler.” [139]; “Bunun üzerine kendilerine hiç bir fenalık dokunmadan Allah’tan ni’met (-i maddiye ve ma’neviye) ve fazl (-ü ikram) ile geri geldiler. (Bununla) Allah’ın rızâsına da uymuş bulundular. Allah, çok büyük lütf-u inayet sahibidir.”[140]; “(Gerçek) mü’minler, (düşman) orduları(nı) görünce: ‘İşte bu, Allah’ın ve Resûlünün bize va’d ettiği şey­dir. Allah ve peygamberi doğru söylemiştir’ dediler. (Düşman ordularının bu görülmesi) onların imanlarını ve teslimiyetlerini artırmaktan başka bir şey yapmadı.”[141]; “(O, gerçek) mü’minler içinde, Allah’a verdikleri (kâfirlere karşı cihadda ve savaşta sabr-u sebat) söz(lerin)de sadakat gösteren nice (yiğit) erler vardır. Ki, kimi (şehid oluncaya kadar şehid olma) adağını ödedi (şehid oldu). Kimi de (şehid olma sırasını) bekliyor. Onlar, hiç bir su­retle (bu ahidlerini) değiştirmediler.”[142]; “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bil’akis onlar, Rableri katında diridirler. (Öyle ki Allah’ın) lütf-u inayetinden, kendilerine verdiği (şehidlik mertebesi) ile hepsi de şad olarak (cennet ni’metleriyle) rızıklanırlar. Arkalarından henüz onlara katılamayan (şehid aday)lar(ı) hakkında da: ‘Onlara hiç bir korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir!’ diye müjde vermek isterler.”[143]; “Onlar, Allah’tan (gelen) bir ni’metle, (hatta) daha fazlasıyla ve Allah’ın mü’minlere olan mükâfatını zayi etmeyeceği müjdesiyle de sevinirler.”[144]; “Allah, kuluna kâfi değil mi? Seni O’ndan (Allah’tan) başkalarıyla (tağutlarla) korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık ona hidayet edecek yoktur.”; “Ki­me de Allah, hidayet verirse, onu da saptıracak yoktur. Allah, (düşmanlarına karşı) galib gelen intikam sahibi değil midir?”[145] gibi fermanlarıyla gerçek müslümanların, kâfir güçler karşısındaki ve ölüm denen kutlu “şehadet” ni’metine mukabil imanı ve lahutî tavırlarını-durumlarını beyân eden Allah-u Teâlâ; akibetin, neticenin, galibiyetin, zaferin, nusretin ve fethin Hizbullahî Müslümanların olduğunu açıklayıp bildirmektedir:

“…Hiç şüphe yok ki galib gelecek olanlar, Hizbullah(lar)dır.”[146] “Andolsun ki (peygamber olarak) gönderilen kullarımız hakkında bizim geçmiş sözümüz (va’dimiz vardır): Muhakkak onlar, behemâhâl onlar mansur (ve muzaffer)dirler. Muhakkak bizim ordumuz (Hizbullahî mü’minler), her halde onlar galib geleceklerdir. Onun için, sen ( galibiyeti elde edecek) bir zamana ka­dar onlardan (kâfirlerden) yüz çevir. Ve gözetle onları. (Ki) Kendileri de (başlarına gelecek zilleti-hezimeti) yakında göreceklerdir.”[147]; “Ey iman edenler! siz, Allah’(ın dinine, nizamın)a yardım ederseniz, o da (düşmanla­rınıza karşı) size yardım eder ve ayaklarınızı (savaşta) sabit tutar (kaydırmaz).”[148]; “Hakikaten biz sana, apaçık bir feth(-ü nusret ve zafer yolu) açtık. (Bu), geçmiş ve gelecek günâhını Allah’ın yarlığaması, senin üzerinde­ki ni’metini tamamlaması ve seni (bu sayede) doğru yola iletmesi içindir. Ve (yine) Allah’ın sana çok şerefli bir muzafferiyetle yardım etmesi için(dir).

O (Allah-u Teâlâ), imanları ile birlikte (kat kat ve yeniden) imanlarını ar­tırsınlar diye, mü’minlerin kalplerine sekineti (kuvve-i maneviyeyi, huzur ve sükûnu) indirendir. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.”[149]; “Onlar, Allah’ın nurunu (İslâmı, şeriatı) ağızlarıyle (sözleriyle, fikir savaşıyla) söndürmek istiyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasalar da, Allah, muhakkak nurunu tamamlamak diliyor.”[150]; “O (Allah-u Teâlâ), Resûlünü hidâyetle ve hak din ile -(sırf) o dini her dine galib kılmak için- gönderendir. İsterse müşrikler hoş görmesin!”[151]; “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavmi, Allah’a ve Resûlüne muhâlefete kalkışan kimselerle sevgi (ve dostluk) halinde bulamazsın; velev ki, o muhalifler, babaları, veya oğulları, veya kardeşleri, veya aşiretleri olsun… İşte Allah, böyle (kâfir ve zalim) kimsele­ri sevmeyen bir kavmin kalplerine imanı (sabit kılarak) yazmış, bunları ken­dinden bir ruh ile desteklemiştir. Bunları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Bunlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah onlardan ra­zı olmuştur; onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte, onlar Hizbullah’tır! Dikkat edin ki; Hizbullah olanlar, gerçekten onlar felaha (kurtuluşa, saade­te) erenlerin tâ kendileridir.”[152]

Evet; Allah’a asker olan ve sâdece O’na (c.c.) dayanan muvahhidler için kesin zaferler, galibiyetler ve fetihler vardır. Zâten; gerçek zafer; neticenin, akibetin ve istikbalin, yani ebedi saadetin kişinin lehine dönüşmesidir. Kâfirlerin hayatı da mematı da onlar için büyük bir felâket, helâket ve ebedi hasaret olduğu gibi; gerçek mü’minlerin de, gerek hayatları, gerekse mematları baştanbaşa nur, huzur, salâh ve ebedi saadet timsâlidir. Fâni bir hayatın ‘ati’si (imandan mahrum ise) zulümatlı ve kapkaranlıktır. Ebedî bir hayata ve saadete mazhar olan bir kimsenin ‘istikbali’ ise nur gibi parlak ve güneş gibi aydınlıktır. Mes’eleye bu zâviyeden bakıldığı takdirde (ki asl olan da budur), Allah-u Teâlâ’ya istinâd ve intisâb etmiş bulunan Hizbullahî mü’minlerin baştanbaşa ‘zafer, fetih, galibiyet ve nusret’; ile meşbu bulundukları daha iyi anlaşılmış olur. Kaldı ki; maddî ve dünyevî zaferler ve fetihler de, Allah-u Teâlâ’nın ‘İlahi va’dleri’ mazmûûna dâhildir. Ve yüce Resûl (asm) ile ashabının ve ta’kipçilerinin mübarek-muzaffer hayatları da bunun isbâtıdır. Hicret öncesinde ve esnasında görülen İlâhî mu’cizeler; inayet, siyâne hıfz ve himâyeler; harikulade cesâret, metanet, celâdet, şecaat, itmi’nân-ı kalb, sabr-u sebat ve sekînet ve bunların neticesinde vuku bulan Cihanşümul İslâmî-İnkılâbî fetih ve zaferler; yüce Resûlün (asm), şanlı ashabının ve onların kudsî hayatlarını “numune-i imtisâl ittihâz edinen ta’kipçilerinin Kur­anî ve lâhutî hayatlarından fışkıran nur-efşân İlâhî huzmelerdir…

Yüce Resûlün(asm), hicret öncesinde ve esnasında ve sair zamanlar­da mâ’ruz kaldığı ‘şiddetli tarassut, su-i kasd ve öldürülme teşebbüsleri’ karşısında azıcık bir endişeye kapılmaması, zerre miktar heyecanlanmaması, gerek mağarada iken, gerekse Suraka’nın ta’kibâtı esnâsında endişeye kapı­lan Hazret-i Ebubekir’i teskin etmesi, “…Sakın mahzun olma! Zirâ Allah, bi­zimle beraberdir…”[153]; “Sus, ya Ebabekir! İkimizin üçüncüsü Allah’dır…”[154] demesi, benzerî tehlikeler karşısında dâima huzur ve sükunet içeri­sinde bulunması; Hazret-i Ali gibi kahraman bir talebesinin de aynı ruha verâseten, sahip olması; ve Efendimizin mübarek ‘ölüm kokan yatağına’ uzanarak ‘huzur’ içinde uyuması, sâir zamanlarda da ‘ölümleri istihkar etmesi’ ; sair bir çok eshab-ı kiramın da, tarihin benzerini kaydetmediği kahramanlıklar sergi­lemesi; asırlar boyunca muhtelif yer ve zamanlarda nice İslâm kahramanlarının mu’cizevî harikalar göstermesi;.. Ve bu ruh ile fetihlere, zaferlere gidilmesi; Cihanşümul İslâm İnkılâbı’nın te’sis edilerek şirk ve küfür tahtının yıkılması;.. Bu hususta zâhir ve müşahhas kısmî örneklerdir…

Şu asırda, tağutî şahlık rejimini ve ordularını târ-u mâr ederek Muhammedi İslâmı tekrar ihyâ eden ve ‘Cihanşümul İslâm İnkılâbı’nı yeniden canlandırarak Allah-u Teâlâ’nın yüce yardımlarıyla ‘hâkimiyet’ tahtına otur­tan; çağın büyük şeytanı ve süper putu olan Amerikan emperyalizminin, mütte­fiklerinin, yandaşlarının, uşaklarının ve tüm tağutî-müstekbir güçlerin uy­kularını kaçırıp ‘korkulu rüyaları’ hâline gelen; İslâm’ın medar-ı ifti­harı’ olan merhum İmam Humeyni’nin (ra) rehberliği altın­da İslâm İnkılâbını ‘ihraç’ ve ‘İslâm’ın izzet ve ihtişamını bütün dünyaya yayma’ faaliyetlerini büyük bir ehliyet, dirâyet ve azimle sürdüren başta fedâkâr, vefakâr ve şehid-perver kahraman İran halkı olarak, çağımızın İnkılabî Müslümanları da, Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimize, şanlı eshâb-ı kiramına ve ‘Eimme-i Hüdâ’ olan mübarek Ehl-i Beytine tevârüsen ‘liyâkat’ kesbetmiş ve aynı yakinî imanın; İslâmî şecâât, cesaret, ce­lâdet, izzet ve azâmetin; İlâhî sabır, sebât, metânet, sekinet ve talib-i ci­hâd ve şehâdetin müşahhas ve mücessem timsâli olmuşlardır…

Bilhassa; İmam Humeyni’nin 1963’teki asıl ‘hurucu’; 1964’teki memleketinden ‘ihraç’ (sürgün), yani ‘hicret’ olayı, her an öldürülme ihtimâ­li olduğu halde, zerre miktar ‘tâviz’ vermeyişleri; 1 Şubat 1979’deki Fran­sa’dan uçakla İran’a ‘girişi ve uçağının kudurmuş tağutî şahlık ordusu ta­rafından ‘düşürülme’ ihtimâlinin %100’e yakın olmasına rağmen, aslâ aldırış etmemesi ve büyük bir ‘teslimiyet, tevekkül ve sekinet’ içerisinde bulunma­sı; 10 gün boyunca tağutî güçlerle ‘boğaz boğaza’ savaş verildiği halde azıcık da olsa ‘endişeye’ kapılmaması; Amerikan casusluk yuvasının darmada­ğın edilmesiyle birlikte alınan rehineler üzerine ve sürdürülen diğer inkılâbî tavır ve hareketler boyunca, Amerikan emperyalizminin ve yandaşları olan müstekbirlerin her türlü ‘tehditlerine’, hatta İran’ı işgal-istilâ veya “atom bombası’ ile imhâ edecekleri iddiâlarına, “Hiç bir halt edemezler!” diye mukabele edecek kadar eşsiz bir İslâmî izzet, şecâât, cesâret ve kahramanlık örneği sergi­lemesi; dünya müstekbirliğinin ‘temsilcisi’ olarak ve onların ‘teçhizi’ ile İslâm inkılâbı’nı yıkmak gayesiyle kukla Irak rejiminin başlattığı uzun vade­li savaş boyunca, aslâ paniğe ve ümitsizliğe kapılmaması, büyük bir sabır ve metanet içerisinde bulunması; İran, Irak, Yemen, Afganistan, Lübnan, Filistin ve Pakis­tan inkılabî müslümanlarının da imamlarından geri kalmayacak derecede eşsiz kahramanlıklar göstererek şahikalara yükselmeleri; ‘Asr-ı Saadet’ ruhunun ve mektebinin asrımızda tekrar doğuşunun ve ‘Muhammedî İslâm’ın ‘âherinler’[155] ve “Tubâ lil’-ğurebâ”[156] olarak, tecellisinin apaçık te­zahürüdür. Ki; bununla asrımızı bahtiyâr kılan, bizleri bu ‘Hizbullahî Ümmetin’ mensubu kılmakla şereflendiren, tağutî güçlerin ürkmesini sağlayıp korkularını artıran, istikbar tarafından ezilmiş mazlum İslâm ümmetinin ve dünya mustaz’aflarının “ümitlerini” uyandıran Rabb’ül-alemin olan Allah’ımı­za sonsuz minnet, hamd-ü senâ ve şükürlerimizi arz ederiz!..

Böylece; Allah’ın yüce Resûlü (asm) ile gerçek Eshabının ve mübârek Nesl-i Pâkinin ve onların ger­çek vârislerinin ‘yâkinî iman’, ‘hicret’, ‘cihâd’ ve ‘şehadet’ten oluşan nurlu ‘hayat’larının ‘müşâhhâs-mücessem İslâm’ ve ‘canlı Kur’an’ olarak biz­lere ‘her cihetten’ ışık tuttukları, ‘nûmune-i imtisâl’ oldukları; ‘mutlak kurtuluş’un, ‘ebedî saadetin’, gerçek ‘salâh’ın ve ‘felah’ın da onlara iktidâ ile hâsıl olacağı, güneş gibi ve sarâhâten anlaşılmış olmaktadır.. Vesselâm…

[1] Hz.Ammar b.Yasir’in Mekkeli müşrikler tarafından ‘icbar ve ikrah’ olunması üzerine, bu hususta İlâhî ruhsat vârid olmuştur. Bakınız; Nahl suresi, ayet:106; Tefsir-i Razi: 20/121-122; Tefsir-i Kurtubî: 10/180; Tefsir-i Taberî: 14/182; Keşşaf: 2/636-637; Dürr’ül-Mensûr: 4/132; Kad-ı Beyzâvî, Tefsir-i Hazin ve Tefsir-i Nesefî (Mecmâ ut-Tefâsir-Çağrı yay.): 3/644- 645; Hak Dini Kur’an Dili: 5/3130-3132; İbn-i Kesir: 9/4580-4583; İslâm Ta­rihi (Mekke Devri): 4/108-118; İbn-i Hişam: 1/432-433; İbn-i Esir: 2/69; Hayat’üs’ Sahabe: 1/285-287; Tabakat-ı İbn-i Sa’d: 1/177-178; 3/249; Hilye: 1/140; Vesâir, hadis ve fıkıh kitaplarının alâkâlı bölümleri…

[2] Tarih-i Taberi: 2/2l6; Belâzuri: 1/116; İslâm Tarihi (Mekke Devri): 3/146; 4/89; El-İsâbe: 2/33; ayrı ve benzeri bir olay için bakınız, İ. Tarihi (Mekke Devri): 4/181

[3] İbn’ ul-Esir (Terc.): 2/88; Hayat’üs-Sahabe (H.Müslümanlık): 1/281; İbn-i Hişam: 1/457, 466; İslâm Tarihi (Mekke Devri): 4/231.

[4] İslâm Tarihi (Mekke Devri): 6/130-131.

[5] Tecrid-i Sarih: 10/94-96; İbn-i Hişam: 2/12-20,27-28; İbn’ul-Esir: 2/79, 93-94; Asr-ı Saadet: 1/179-180,185; Hayat’us-Sahabe (H.Müslümanlık): 1/278-280; Tabakat-ı İbn-i Sa’d: 1/211; El-Bidâye:3/134; İslam Tarihi (Mekke Devri): 5/58-59, 66, 78-80; 4/177-182; Buhari (Arapça): 4/254-255; İbn’ ul-Esir: 2/93-94; İlââhir… Zâten, Ebu Talib’in ‘hayatının sonuna kadar’ Resulullah (asm) Efendimizi ‘samimiyetle, canla ve başla himâyesi altına aldığı’ tevâtüren sâbittir. Ebu Talib’in; son nefeste ‘iman ettiğine’ dâir rivâyetler olduğundan ve müslümanların bir kısmı tarafından da öyle kabul edildiğin­den dolayı, Ebu Talib’in ‘himayesini’, bu kategori’ye dâhil etmemeyi daha uygun ve daha ihtiyatlı gördük…

[6] Şuâra(26):214-215.

[7] Asr-ı Saadet: 1/157; İbn’ul-Esir: 2/61; İslam Tarihi (Mekke Devri): 4/8-19; İbni hişam: 1/348-349; Tabakat-ı İbn-i Sa’d: 1/200; Buhari (Arap­ça): 6/17; Tecrid: 9/244-247; Müslim (A. Davudoğlu-Terc.): 2/233-239; (Arapça): 1/192-194; İbn-i Kesir (Terc.): 11/6104-6110; Hak Dini Kur’an Dili: 5/3647; Keşşâf: 3/339-340; Mecmâ’ut-Tefâsir (Beyzâvî, Hâzin, Nesefî): 4/495-496; Dürr’ül-Mensûr: 5/95-98; Beyhakî-Delâil: 1/431; El-Bidâye: 3/38; Belâzurî: 1/120; Neseî: 6/248-249.

[8] İbn-i Hişam (Terc.): 1/314-329, 348-349, 387; İslam Tarihi (Mekke Devri): 3/87-107; 4/8-26; Asr-ı Saadet: 1/15I-157; İlââhir…

[9] El-Bidâye: 3/187-188; Tabakat: 3/80; İslam Tarihi (Medine Devri): 1/15, 72; Hayat’us-Sahabe (H.Müslümanlık) :l/337; Kenz’ul-Ummal: 8/330; Tecrid-i Sarih:10/110-114.

[10] Tevbe(40): 123.

[11] Enbiya(21): 87-88.

[12] İbn-i Hişam (Terc. ): 2/156.

[13] Buhari (Arapça): 2/224; 4/264; Zübdet`ül-Buhari: 292; Tecrid: 6/244, Asr-ı Saadet: 1/198; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/166-177, 186-187; (Medine Devri): 1/133-135; Ahmed İbn-i Han­bel: 4/305; Tirmizi (Terc.): 6/393; (Arapça): 5/722; İlââhir…

[14] İslâm Tarihi (Mekke Devri): 6/167; Beyhakî-Delâil: 2/243.

[15] “… Mahzun olma! (üzülüp tasalanma!) muhakkak Allah bizimle be­raberdir…” (Tevbe:40) Ayeti, Hazret-i Ebubekir’in kendi can güvenliğinin tehlikede olmasından dolayı korktuğu için değil; Yüce Resulün (asm) her han­gi bir tehlike ile karşı karşıya gelmesinden dolayı üzülmüş, endişeye kapı­larak gayet derecede mahzun olmuştur. ‘ayette; “lâ tahef!” (korkma!) geçmeme­si, bu tevcihin sahih olduğunu isbat etmektedir…

[16] Sahih-i Müslim(Terc.) : 1/264-266; Neseî(Terc.) : 8/570; (Arapça): 8/114-115.

[17] Z. Buhari: 17; Tecrid-i Sarih: 1/31; İ. Mâce(Terc.): 1/114; (Arapça): 1/26.

[18] Tecrid-i Sarih: 1/31-32; İ. Mâce (Terc.): 1/116.

[19] Ahzâb (33): 6.

[20] Al-i İmran(3): 31-32.

[21] Nisa(4): 65.

[22] Nisa(4): 80.

[23] Nisa(4): 58-59.

[24] İbn-i Mâce (Arapça): Mukaddime/bab:1, had. no: 3; (Tercüme): 1/11.

[25] Ahmed İbn-i Hanbel: 2/244, 253; Müslim (Terc.): 8/708-709; (Arapça); K. İmare: 32,33; İbn-i Mâce(Terc.): 8/5; (Arapça): 2/954.

[26] Müslim (Terc.): 8/713; (Arapça): K.İmare: 38; İbn-i Mâce(Terc.): 8/12; (Arapça): K.Cihad/ 2864 no’lu hâdis.

[27] Tecrid-i Sarih: 10/115; Asr-ı Saadet: 1/204; İsİam Tarihi (Medine Devri): 1/131.

[28] Aklı gözüne inmiş bir kısım çevreler tarafından bu tür hissî ve fizikî mu’cizeler ya inkâr edilmiş veya tahrif edilerek üzerlerinde şüpheler ve şâibeler uyandırılmak istenmiştir. Meselâ; Asr-ı Saadet: 1/45-80; 2/189-470; 3/153-187, 394-396;… Ve İbn-i Teymiye, İbn-i Kayyım gibi akılcı ekol’ün muâkkibleri olan sâir zevât bu tür meşkûk ve karmaşık bir yol iz­lemiş; Ümmet-i Muhammediye (asm)’nin bir kısmının ruhi ve irfani mektebden mahrum kal­malarının âmili olmuşlardır. Halbuki; Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’in, Hz. Musa’nın, Hz. Yusuf`un, Hz. Nuh’un, Hz. Süleyma’nın, Hz. İsa’nın, Hz. Salih’in, Hz. Meryem’in, Eshâb-ı Kehf’in ve sair mübarek zevatın mazhâr oldukları mu’cizelerin bir kısmı tek tek serd edilmekte, bunlar İlâhi ayetler, ni’metler ve alametler olarak düşünen insanların dikkat nazarlarına verilmektedir. Bakınız: Kehf(18): 9-26; 60-82; Meryem(19): 16-34; Taha(20): 17-23; 37-40, 59-70, 77-81; Enbi­ya (21): 68-71; Kasas(28):7-13, 30-32, 36, 40; Neml(27): 8-13, 15-44; Bakara(2): 259-260; Yusuf(12): 41, 43-49, 93-96; Hud(11): 37-44, 63-68; Mü’minun(23): 27-29; A’raf(7): 73-78; Şems(91): 11-15; Al-i İmran(3): 36-37; 41, 45-47, 49-50; Maide(5): 110-115 ve sair ayetler… Buna rağmen; Seyyid’ül-Mürselin olan Hazret-i Muhammed Mustafa (asm)’a ihsan buyurulan bir kısım mu’cizeleri (rivâyet-dirâyet uydurmalarıyla) inkâr, bir kısmını da (te’vil oyunlarıyla) tahfif etmek (hafife almak) ve üzerinde şüpheler-vesveseler uyandırmak; samimiyet ve teslimiyet gerektiren gerçek müslümanlıkla aslâ izâh edilemez. İbn-i Teymiye’nin açtığı ‘şüphecilik-akılcılık’ çığırının zebunu olanların ve ‘batılı müsteşriklerin’ kabul edebileceği bir ‘İslâm(?)’ izhâr etme peşinde olanların ve islam düşmanı -sözde- bilim adamı(?) batılı müşriklere-kâfirlere ‘şirin’ görünebilme sevdasında bulunanların, İslâm’a hizmet(?) iddiâları altında tevlîd ettîklerî zararların tek tek dökümanını yapmak için, ciltlerle kitap yazmak gerek! Ki buna, ne imkânımızın ve ne de zamanımızın kâfi gelemiyeceği açıktır… Binâenaleyh; Resulullah (asm)’a dâir ‘müsbet’ rivayetlerin ‘kabülü’ cihetiyle, ‘menfi’ rivâyetlerin de (Gerânik olayı gibi…) ‘reddi’ cihetiyle istidlâl, istinbât ve tahkikat yollarına girilmeli, her yönden islam düşmanlarının oyunlarına gelmemeye dikkat edilmelidir…

[29] Tevbe(9): 40; Buhari (Arapça- K. Menakıb’ul-Ensar: 45): 4/263; Tecrid-i Sârih: 10/115-116.

[30] İbn-i Hişam (Terc.): 2/163-164; İslam Tarihi (Medine Devri): 1/20-22; İbn’ul-Esir: 2/109

[31] Müslim (Terc): 8/626-636;(Arapça): 2/1427-1432; Buhari: 4/8, 25, 225; Zübde: 479-480,691; Tecrid-i Sarih: 8/10, 99, 295; 10/106, 108, 113; Asr-ı Saadet: 1/203, 205; Hayat’us-Sahabe (H. Müslümanlık): 1/338, 398-399; İbn-i Hişam: 2/165-166, İbn’ul-Esir: 2/136, Tirmizi (Terc.): 6/355; İslam Tarihi (Medine Devri): 1/23, 100-101; İbn-i Mace: (Arapça): 1/611-613; (Tercüme): 5/315-326; Neseî (Terc.): 6/402-403; (Arapça): 6/30-32.

[32] İslam Tarihi (Medine Devri): 9/46-51; Hakim-Müstedrek: 3/580-582; Mecmâ’uz-zevâid: 9/393; İbn’ul-Esir: 2/254-256; İbn-i Hişam (Terc.): 4/196-214; ; Ez-Zevâcir: 2/617-618; ve sâir kaynaklar…

[33] İbn-i Hişam: 1/442-444; 2/320-326, 337; 4/191, 425-434; Buhari (Arapça-K. Menakıb’ul-Ensar: 45): 4/263; Sahih-i Müslim (Terc): 10/5-8, 385-395; (Arapça-K. Fe­zail’us-Sahabe: 34): 2/1932-1938; İbn’ul-Esir: 2/150, 161, 232, 267-268; İslam Tarihi (Medine Devri): 3/9; 8/87, 206, 327.

[34] Bu hususta İmam-ı Gazalî Hz.leri, geniş bilgiler vermiş; bah­settiğimiz bütün yönleriyle şiir, recez, kaside, na’t, ilahî, neşîde, mersiye şeklinde teğannîlerin, def, düdük, vb. aletlerle terennüm edilmesinin caiz olduğunu istidlâl ve istinbât etmiştir. Ki; kısaca ‘mevlid’ diye okunanlar da sâdece bu türden’dir. Ancak, çalgı aletleri eksik(?) olarak görülmektedir. Konu için bakınız: İhyâ’u Ulum’id-Din (Kitab’u Adab’is-Semâ’ ve’l-Vecd): Cilt: 2, sah. 677-751 (4 cilt’lik-Bedir yay.)

* İran İslâm inkılâbı’nın ‘kitleleri şâhâ kaldıran ve şehâdet aşkiyle coşturan’ kaside, naat, mersiye ve neşideleri, aşk ve heyecan fu­karası olan İbn-i Teymiyeci mantığın iflâsını doğurmuştur. Müslüman halk­larla ‘ters’ düşmeyi ma’rifet, hatta en büyük cihâd(?) sayacak kadar bir ga­rabet örneği sergileyen bu çevrelerin, bu fâsit anlayışları, İs­lâmî hareket açısından menfi sonuçlar doğurmakta, müslümanlar arası iç çekişmelere sebep ve vesile olmuş, emperyalist güçlerin ve uşaklarının etkinliğini güçlendirmekten başka bir sonuç vermemiştir.

[35] Örnek için bakınız; İslâm Fıkhı’nda Devlet (Terc.): sah.l96; İran’da Devrim Ve Karşı Devrim-Asaf Hüseyin: 201, 203-204.

[36] İran’da Devrim ve Karşı Devrim: 104-108, 177-178, 189, 206, 208.

[37] İslâm Fıkhında Devlet: 160-161; İran’da Devrim ve Karşı Devrim: 124.

[38] İbn-i Kesir (Terc.): 14/7897-7899; Keşşaf-Zemahşeri (Beyrut Baskısı): 4/532-533; Tefsir-i Beyzavî ve Hâzin (Mecmâ’ut-tefâsir): 6/260-264; Hak Dini Kur’an Dili: 7/4975-4981; Dürr’ül-Mensur-İmam Suyûtî: 6/215-218; Tecrid-i Sârih: 3/5-6; Sahih-i Müslim (Terc.): 4/460; İbn-i Mâce (Terc.): 3/400-403; (Arapçra): 1/ 343-344; Ebu Davud (Terc.): 2/170; (Arapça): 1/645-646; İbn-i Hişam (Terc.): 2/94-95; İslam Tarihi (Medine Devri): 1/82-83; Üsd’ül-Gâbe: 1/71; Tabakat: 3/118.

[39] Konumuz cum’a olmamakla birlikte, islâmî harekete etkisi nokta­sında, ‘göz ardı edilemeyecek’ kadar, bir önemi hâiz bulunmaktadır. Bugün, ‘ra­bıta’ çizgisinde ve gayr-i Îslâmi bir rejimin -dolaylı olarak- hizmetinde, İslam İnkılâbı’na karşı aktif bir düşmanlığın -tipik- bir sembolü hâline gelen ve ‘söylediklerinin aksiyle’ âmel eden bir ‘molla müsveddesinin’ başını çektiği ve bayraktarlığını yaptığı ‘cum’a boykotçuluğu’ hareketi, maalesef bir kısım samimi müslümanları da epey bir müddet te’siri altına almış, Müslümanlar arasına ‘ihtilâfların’ girmesine sebeb olmuş; ‘cemâatî ve inkılâbî’ bir yapılanmayı ‘akamete’ uğratmış ‘imamet, cemaat, itâât, kıyâm ve şehâdet’ gibi ‘asıl’ konuları ‘gündem dışı’ bırakmış; gerçek müslümanları ‘uzun müddet’ boşu boşuna ‘uyutmuş-avutmuş’ ve ‘halktan kopmalarını’ doğurmuştur…

İmanın ve İslâm’ın ‘mahkum ve esir’ olduğu, İslâmî ve İnsanî tüm değer­lerin; iffet, namus, şeref, hürriyet ve haysiyetlerin ‘ayaklar altına’ alın­dığı bir memlekette, ‘Hanefi mezhebine ait’ tâlî bir mes’elenin ‘İslami ha­reketin merkez-i mihrakiyesi’ olarak kabul edilmesi ve bu ‘mezhebî görüşe’ ümmetin ‘da’vet’ edilmesi, ne kadar hâzin ve esef verici olmuştur. Üstelik Hanefî mezhebine âit her hangi bir ‘kaynakta’, imamın bulunmadığı veya kâfirlerin işgal altında bulundurduğu bir ülke’de ‘cum’anın terk edileceğine’, hele hele ‘boykot çağrısı yapılacağına’ dâir en küçük bir ifâde ve ibâre bulmak mümkün değildir. “Dâr’ül-harb’de” , “kâfirlerin işgal ettiği yerlerde”, “kâfirlerin, yahud müteğâllibe kölenin veya kadın’ın cum’a imamı ta’yin ettikleri yahut sultanın izin vermediği…” durumlarda, müslümanların, kendileri gibi bir müslümanın arkasında cum’a namazını kılmalarının gerekliliği veya cevâzı yazılıdır. Örnek olarak, bakınız; İbn-i Abidin (Terc.): 3/285-300; 8/453; (Arapça): 2/138-148; 4/175; Fetava-yı Hindiyye (Terc.): 1/487; Bedâi’us-Sanaî (Beyrut-1402 baskısı): 1/26l; İlââhir… Hatta bunu normal Hanefi ilmihâllerinde bile bulabiliriz. Meselâ; büyük islam ilmihali (Ö. N. Bilmen): 162 (Yeni baskısı: 147); İslâm İlmihâli (A. F. Yavuz): 208; vs… Hanefîlerin izin şartı, “maslâhata; Müslümanların münazaa ve münâkaşa etmemesine, namaz kıldırabilmek için itişip-çekişmemesine, imam olmak-öne geçmek hususunda fitnelerin çıkmamasına” merbut ve muallâk kılınmıştır. Bunun için, bakınız; ‘El-Mebsut (Arapça-Çağrı Yay.): 2/25; El-Hidaye (Terc.): 1/138; Bedâi’us-Sanâi (Beyrut): 1/26l; ilaahir.

” … Ve lehü imam’ün âdilün ev câirün…” (… Âdil veya câir bîr imam varken…) (İbn-i Mace)(terc.):3/398-399; Arapça: 1/343; Terğib ve Terhib (Terc): 2/174) Hadisindeki “Hâliye”nin, Hanefîlerce “şart” kabul edilmesi, hâdisde zikredilen “Vâidlerin” varid ve lâhik olmasına râci’dir. Zira Hadiste, “La cum’âte illâ bi-izni’s-sultan“ (Sultanın izni olmadan Cum’a olmaz!) diye bir “Mantuk” (metin) bulunmadığı gibi; “Yecüzü cum’atü bi-izni’s-sultan” (Cum’a, sultan’ın izniyle caiz olur!) şeklinde bir “Mefhum” da yoktur. (Ki, mefhum-u muhalif ile, izinsiz cum’anın caiz ve sahih olmadığı istinbât edilmiş olsun! Üstelik mefhum-u muhâlif, Hanefîlerce geçerli de değildir.) sonra; mezkûr hadisde böyle bir mantık veya ‘mefhum’ da bulunmuş olsaydı, yine de ‘cum’ayı iskât edecek’ bir güce hâiz olamazdı. Zirâ; cum’a namazı; kitab, mütevâtir sünnet ve icmâ-i ümmet ile sâbittir. Ki bu, kat’i ilim ifade eder. Hanefîlere göre ise; tevâtür yolu ile sabit olan bir hüküm, ancak başka bir mütevâtir yol ile sabit (kesin) nass ve kat’î hükümle nesh olabilir. Değil ‘haber-î ahad’ ile, ‘haber-î meşhur’ ile de, ‘mütevâtir’ bir hüküm ip­tal edilemez. Mezkûr hadis ise; ‘haber-i ahad’ niteliğindedir ve ‘zayıf’ ka­bul edilmiştir. Hatta ‘mevzu’ (uydurma); bile diyen muhaddisler vardır…

“Mevrid-i nâs’da içtihâd’a mesâğ yoktur.” “Yakın, şek ile zail ol­maz!” gibi, temel kâide ve prensiplere rağmen, ‘kitab, mütevâtir sünnet ve icmâ’ ile ‘sâbit’ olan cum’a namazının, zannî istidlâl ve istinbât olan ‘içtihâd’la’ ilga edilebilmesi, ‘askıya’ alınabilmesi mümkün müdür? Herhangi bir ‘illet’ ile ‘ma’lül’ (illetlenmiş) bulunan bir hüküm, o illetin zâil olmasıyla sakıt olur, hükümden düşer. Meselâ; namazı kasr etmenin illeti, sefer’dir. Sefer zâil olunca, ona muallâk bulunan kasr-ı namaz da sakıt olur. Hâmir’in haram oluşunun illeti, ‘sorhoşluk verici’ olmasıdır. Hânefîlere göre hamr’ın bu vasfı (illeti) zâil olunca, haramlığı da zâil olur… Ve hâkezâ cum’a namazının teşri’ kılınışının illeti ‘ulul’emr’ ve ‘izni’ olmuş olsaydı, o takdirde; onların (ulul’emr ve izni)’ bulunmamasiyle ‘cum’a namazı’ hüküm’den düşüp ıskat olurdu. Cum’a namazının illeti ise; “sultan ve izni” değildir. Aslında; Ebu Hanife’ye göre, ‘ibadetlerde’ aslâ ‘illet’ yoktur. Onlardaki teşri’, sâdece ‘taabbüdi’dir; her hangi bir illetle ma’lül olmaları mümkün değildir. Kaldı ki; Hanefîlere göre izin şartı imamın varlığına muzâf kılınmıştır. Muzaf’un-ileyh (imam) bulunmadı­ğı durumlarda, izin şartı sâkıt olur, cum’a’ hükmü (ya vücub veya cevaz plânında) devam eder. Bundan dolayıdır ki; Hanefîler nezdinde, ulul’emr’in bulunmadığı yerlerde ve durumlarda cum’anın kılınması kesinkes sâbittir.

Hissiyâtlarıyla hareket etmeyi ‘itiyad’ edinmiş olan bir kısım ze­vat; “Cum’a namazı’nın Kur’an’daki vücubiyeti ‘mutlak ve mücmel’dir ki bu; bir kısım ‘takyid’ ve ‘tafsil’ unsurlarını beraberinde getirir. Nitekim beş vakit namazın ve orucun vücubu, Kur’an’da sabittir ama başka delillerle uyuyanlar, çocuklar, deliler ve sâireler ‘istisnâ’ edilmiştir. İşte; her ne kadar cum’a namazı kitap-sünnet ve icmâ’ ile sabit ise de, vücub ve edâ nokta­sında ’istisnâları’ vardır. Ki ‘izn-i sultan’ da bu kabildendir.” şeklinde mesnetsiz gerekçeler ileri sürmektedirler. Hâlbuki delilerin, çocukların, uykuda kalanların, unutanların, yanılanların mükellef olmadıklarına, kalemin bunların üzerinden kaldırılmış bulunduklarına dâir mütevatiren gelen ‘sünnet’ ve ‘icmâ’ vardır. O kadar ki, bunların muaf bulundukları, artık ‘zaruret-i diniye’den’ olduğu kabul edilmiştir… Bunların ‘genel muafiyeti, elbette ‘özel (cum’a) muafiyetini’ de mutazammın bulunmaktadır. Buna ilâveten ve paralel olarak da şu hadis-i şe­rifler, cum’a ile mükellef olmayanları belirtmekte ve onları bu mükellefiyetten ‘istisna’ etmektedir: “Cum’a namazını cemaatle kılmak bütün müslümanlar üzerine vâcib’dir. Ancak dört kimse bundan müstesna’dır: köle, kadın, çocuk ve hasta olanlar.” (Ebu Davud; Arapça: 1/644; tercüme: 2/168; Büluğ’ul-Meram: 2/159; Bedâî’us-Sanaî: 1/262; el-Hidâye: 1/139;) “Beş kimseye cum’a namazı yoktur: kadına, yolcuya, köleye, çocuğa ve sahrada yaşayana” (Büluğ’ ul-Meram: 2/160;) “sahrada yaşayan” yerine hasta lafzıyla: (el-Mebsut: 2/22) ilaahir… Ondan dolayı; bütün mezhebler, ‘cum’anın ‘vacib olabilmesi için; “akıl, baliğ, hür, erkek, mukim, sıhhat (sağlamlık)” şartlarında ittifak etmiş, ‘deli’yi, çocuğu, köle’yi, kadın’ı, yolcu’yu ve hasta’yı’ cum’a ile mükellef olmaktan muâf tutarak istisna’ etmişlerdir. Ki, bu hususta kat’i hüküm ve ‘icma’ inikâd etmiş bulunmaktadır. İmam’ın bulunmadığı, iznin olmadığı, küfrün hâkim bulunduğu, ülkenin istilâya uğradığı gibi, durumlarda ‘cum’anın kılınmayacağına’ dâir en küçük bir delil bulmak mümkün müdür? Bu delil, gerek hadisten ve gerekse fıkıhtan olsun!… İslâm’ın esprisinden mahrum, hak ile bâtı­lı ‘temyiz’ edebilme düzeyine gelmemiş tufeylilerin indî görüşleri ve kendi mantıkları, elbette müslümanlar için geçerli bir hüccet olmayacaktır. Maslahat-ı İslâmiyye ve siyâsiyyeyi tayin hakkı ise; sâdece “imama, ulul’emre” aittir. Ümmetin üzerinde ‘umumi velâyet hakkı’ bulunmayanların, yani imam ve halife olmayanların ‘maslahat’ ta’yin etmeye kalkışmaları, İslam’ın temeli­ne dinamit koymaktan başka bir şey değildir…

Üstelik cum’anın ‘terk edilmesini’ takbih eden nice hadis-i şerifler dahi vardır: “Ya birtakım adamlar cum’a namazlarını terk etmekten vaz geçerler, yahud Allah, onların kalplerine muhakkak surette mühür vurur da bir daha gafillerden olurlar.” (Müslim-Arapça: 1/591; tercüme: 4/524-525; Terğib ve Terhib: 2/170;) “Her kim pek önemsemediğinden dolayı cum’a namazını üç de­fa terkederse kalbi mühürlenir.”,”Zaruret olmaksızın üç defa cum’a namazını terk edenin kalbini Allah mühürler.”, “Kim özürsüz üç cum’ayı terkederse o kimse münafıktır.” “Kim özürsüz üç cum’ayı terkederse, münafıklardan yazılır.” (İbn-i Mâce-Arapça: 1/357; tercüme): 3/462-463; Tirmizi:1/343 Ebu Davud-Arapça: 1/638; tercüme: 2/160; Neseî:3/128; Terğib ve Terhib: 2/170-175;… Bu ve benzeri hadislerin bu kadar ağır ‘tehditlerine’ masadak olma ihtimâllerinden kaçınmak imanî ve dinî gereklilik değil midir? Cum’anın terk edilmesini amir bulunan bir nâs ve hüküm olmadığı halde; indî, fevrî, hissî ve şahsî mantık­larla ‘cum’a boykotçuluğu’ yapmak, cum’ayı terk etmenin ve ettirmenin dâîliğini yapmak, sağlam bir mantıkla ve islâmî istikâmetle izâh edilmesi mümkün değildir…

Üstelik Allah-u Teâlâ’ya sonsuz şükürler olsun ki; Ümmet-i Muhammed(asm), artık ‘imamsız ve ulul’emr’siz durumda da değildir… Cihanşümul İslâm İnkılâbı’nın “mübarek müessisi” ve O’nun liyâkatli ‘halefi; ekseni’ ve ‘rehberi’ olduğu İslâm İnkılâbı ile, dünya Müslümanları için ‘siyâsî, içtimâi, inkılâbî, kıyâmî, usuli, cihadî ve fiilî yönden ‘tek merci’ ve ‘velâyet-i amme’ hüviyetini hâiz olarak İslâmî fonksiyonunu icra etmekte ve gerçek İslâm Ümmetine, mezkûr hususlarda ‘melce’ olma durumunda bu­lunmaktadır…

Onun için; siyaset-i İslamiye’ye ve maslâhât-ı içtimâiyeye tâalluk eden tüm hususlarda, ‘müracâat mercî’in İslâm İnkılâbı ve yüce Rehberinin olduğu, Rehberiyetin ve inkılâbın ‘hattı’nın ‘esâs’ alınmasının ge­rekliliği, neidüğü belirsiz şahıs ve çevrelerin ‘bu gibi hususlarda’ ilhâm kaynağı olamayacağı ve bu tür yanlışlıklardan artık ‘rücu’ edilmesinin lâzım geldiği, aklî ve şer’î bir zaruret olarak tezâhür etmektedir. Böylece; gerçek Müslümanlar, yeni ve şuurlu bir hareket dönemine girmiş olacak, dağınık, yanlış ve karmaşık tavır ve hareketlerde bulunmaktan kaçınacak, İslam İnkılâbı’nın “Halkla birlikte Hak için” biçimindeki usülünü esâs alarak, em­peryalist kâfirlerin kendi bölgelerindeki uzantılarının ve uşaklarının raha­tını kaçıracak ve mülevves saltanatlarını şiddetle sarsacaktır, inşaallah…

[40] Vasiyetname-i Siyâsî ve İlâhi (Sahife-i İnkılâb) önsöz: 5; Türkçe tercüme önsöz: 34.

[41] Vâsiyetnâme-i Siyasî ve İlâhi (Sahife-i İnkılâb) önsöz: 6; Türkçe tercüme önsöz:36.

[42] Hakim’den, Muhtar’ul-Ehâdis’in-Nebeviyye: sah.86, hadis no:678; İnsanların, cinlerin ve tüm yaratıkların ‘en üstünü’ olan Resulullah (asm) Efendimiz, dünyanın bütün imkanlarını şahsen ve bilfiil geri tepmiş; yerde oturmuş; hasır üzerinde, hurma lifleriyle dolu deri minderlerde yatmış: ümmeti­ne hizmetlerde bulunmuş; onları minderlere oturtup, Kendileri yere diz çökmüş; fakir-fukara ve dulların dertlerini dert edinmiş ve onlar için çırpınmıştır. Böylece, ümmetine ‘idarecilerin’ nasıl olmaları lâzım geldiğini fiiliyâtlarıyla ve uygulamalarıyla göstermiştir. Konu için (örnek olarak) bakınız; Ahmed İbn-i Hanbel: 1/34, 391; 3/140, Buhari (Arapça): 6/70; Zübde: 846; Tecrid: 11/ 208-211; Sahih-i Müslim (Arapça-K. Sitte Serisi): 2/1105-1110; Müslim (Terc.): 7/462-468; Tirmizi (Arapça-K.Sitte Serisi): 4/588;5/420-423; Tirmizi (Terc.): 4/181-186,197; 5/422-428; İbn-i Hişam: 4/310-315; Şifa-i Şerif: 127-132; İbni Mâce (Arapça) K. Et’ime: 30;(Tercüme): 9/67; İslam Tarihi (Medine Devri): 1/105-106; 9/120-134; Dürr’ül-Mensur: 6/234; Tefsir-i Hâzin (Mecmâ’ut-Tefâsir): 6/301; İbn-i Kesir (Terc.): 14/7960-7962; Ve 321,322 no’lu dipnotlar… Ayrıca; şemail ve siyer kitaplarına bakılıp, yüce Resulullah’ın (asm) ve gerçek eshâbının hayatları ve yaşayış tarzları göz önüne alınırsa; İslam’da ‘yönetime gelenlerin’, ne kadar ‘sâde, mütevâzi, adil ve halka hizmet içerisinde bulunmala­rının lazımgeldiği’ daha net ve daha iyi bir şekilde anlaşılmış olacaktır…

[43] Bakınız; Hucurat(49): 13; İbn-i Mace: 8/6-12 Ahmed İbn-i Hanbel: 5/381; A. Saadet: 1/508-515 Buhari (Arapça): 1/13;4/153-154,160; 6/63-66; Zübde’ tül-Buhari: 23; Tecrid-i Sarih:1/42-43; Dürr’ül-Mensur: 6/98-99; Keşşaf: 4/374-375; İbn-i Hişam: 4/346-347; İslam Tarihi (Medine Devri): 10/255, 257-261-404-485; Tabakat-ı İbn-i Sa’d: 2/185; Mecma’ut Tefâsir (Beyzavi, Hazin, Nesefi ve İbn-i Abbas): 6/54-55; İbn-i Kesir (Terc.): 13/7420-7422; Hak Dini Kur’an Dili: 6/4477-4481; Tarih-i Taberi: 3/169; Sahih-i Müslim(Arapça): 2/1806-1809; (Tercüme): 10/94-100; İlââhir… Konuyla alâkalı yazılmış kitaplardan bir ikisini (örneğin, Merhum Seyyid Kutub’un İslam’da Sosyal Adalet kitabını) tetkik eder; İslâm’da İdare Sistemini, İçtimaî Adalet ve Uhuvvet anlayışını, bilhassa ‘namaz-oruç-hac’ gibi ibadetlerdeki ‘Müsavat ve Eşitlik’ prensibinin ‘hikmetini’ göz önüne alırsanız, mes’eleyi daha geniş şekilde kavramış olursunuz…

[44] İslam Tarihi (Medine Devri): 1/103-105; 11/40; Tabakat: 2/227-228; Sünen-i Tirmizi (Arapça K. Menâkıb: 21): 5/639-641; (Tercüme): 6/278-280.

[45] Ahmed İbn-i Hanbel: 1/84,348; Mecmâ’uz-Zevaid: 6/23; Hakim-Müstedrek: 3/5; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/149-154; (Medine Devri): 1/6, 12; İbn’ul- Esir (Terc.): 2/104,107; İbn-i Hişam (Terc.): 2/147-149,160-161; Tarih-i Taberi: 2/244-245; El-Bidâye: 3/177,176; Sîret’ün-Nebevîyye: 112-113; Hayat’us Sahabe (H.Müslümanlık): 1/331-332; Tabakat: 1/233; İstiâb: 1/42; Asr-ı Saadet: 1/201; Üsd’ül-Gabe : 4/19.

[46] Hazret-i Ali ile alâkalı ve yüce faziletine dâir sayısız hadisler vârid olmuştur. Bir kaçını teberrüken kayd etmekte fayda mülâhaza ediyoruz: “Dane’yi yaran ve insanı yaratan Allah’a yemin ederim ki, beni mü’minden başkasının sevmemesi ve münafıktan başkasının bana buğz etmemesi, ümmi olan Peygamber (asm)’in bana kat’i bir ahd-ü peymanıdır! (İbn-iMace: 1/192; Sahih-i Müslim-tercüme: 1/346; Tîrmizi: 6/282;) (Ya Ali ) Sen bana, Musa’ya nisbetle Harun yerindesin şu kadar var ki benden sonra peygamber yoktur.” (Müslim-terc.: 10/243-244; İbn-i Mace:1/192-196; Tirmizi-terc.: 6/275-279; Buhari-Arapça: 5/129; Tecrid: 10/418;) “Bu sancağı öyle bir adama vereceğim ki, Allah onun elinde fethi müyesser kılacak. O Allah’ı ve Resulünü sever Allah ve Resulü de onu sever…” (Müslim: 10/248-250; İbn-i Mace: 1/200-201; Buhari-Arapça: 4/207) “Ben, kimin mevlası isem Ali’de O’nun mevlasıdır.” (Tirmizi: 6/267; Ahmed ibn-i Hanbel: 4/281, 368, 370; İbn-i Mace: 1/196-199; Mecmua’uz Zevaid: 9/107: ilh…); “Biz ensâr toplulu­ğu, münâfıkları, Ali bin Ebi Talib’den nefret etmeleriyle tanırdık (çünkü); ” Resulullah (asm) şöyle buyurdu: Münâfık olan, Ali’yi sevmez; ve mü’min olan da Ali’den nefret etmez!” (Tirmizi-terc.: 6/270-271); “Allah, bana dört kişiyi sevmeyi emretti ve kendisinin de onları sevdiğini bana emretti. Bunlardan biri: Ali (bunu üç defa tekrar buyurdu), diğerleri de: Ebu zerr, Mikdad ve Selman’dır…” (Tirmizi: 6/271); “Allah’ım! Kullarından sana en sevgi­li olanı bana gönder ki, benimle beraber bu kuşun etinden yesin!”, diye dua ettikten sonra, Hazret-i Ali çıkageldi ve birlikte kuş etini yediler.” (Tirmizi: 6/273); “Allah, onunla gizli konuştu!” (Tirmizi: 6/277); “Ali benden’dir, ben de ondanım. Ali’den başka hiç kimse, benim yerime (ve adıma, görev) eda edemez.” (İbn-i Mâce: 1/205; İbn-i Hişam: 4/257); “Ben ilmin şehriyim; Ali de onun kapısıdır. Şehre girmek isteyen kapıdan girmelidir.” (Hakim-Müstedrek: 3/126); “Ben hikmet eviyim; Ali de bu evin kapısıdır.” (Tirmizi: 6/274); “Resulullah (asm) Ali’nin kapısından başka (mescide açılan) bütün kapıların kapatılmasını emretti .” (Tirmizi: 6/280) (Ya Ali!) Sen benim dünya ve ahi­ret kardeşimsin.” (Tirmizi: 6/273; İbn-i Sâ’d-Tabakat: 3/22); İmam-ı Ali dedi ki: “Ben Allah’ın kuluyum. O’nun Resulünün (asm) de kardeşiyim. Ve sıddık-i ekber de benim. Ben’den sonra kezzab (çok yalancı) adamdan başka hiç kimse bunu (sıddık-ı ekber olduğunu) söyleyemez. Halktan yedi yıl önce namaz kıl­dım…” ( İbn-i Mace-Terc.: 1/208-210); Enes b. Malik’ten: Peygamber (s.a.v.) pazartesi günü peygamber olarak gönderildi ve salı günü de Ali beraber na­maz kıldı.” (Tirmizi: 6/278); “… Allah’ım Ali nereye dönerse hakkı da onunla beraber dönder!” (Tirmizi: 6/268); ilaahir… Gerek İmam-ı Ali hakkında gerekse “İmamı Ali’nin reîsi ve ilki olduğu Ehl-i Beyt hakkında daha pek çok bu tür hadisler vârid olmuş; Resulullah (asm) Efendimiz, hiç bir seferde ve gaz­vede imam-ı Ali’yi başka bir kimsenin emri ve komutası altına vermemişir. Ki, hiç bir eshaba böyle bir imtiyaz ve ayrıcalık tanınmamıştı…

Ayrıca; Bakara: 207; Al-i İmran: 61; Maide: 55, 67; Şura: 23; Ahzab: 33; Kevser: 1; gibi… pek çok ayet-iı kerime de, hazret-i Ali ve Ehl-i Beyt’le sarahaten veya işâreten alâkadar olup, gerçek müslümanların nazar-ı dikkat­lerini bu hakikat güneşlerine çekmektedir…

[47] Yasin (36): 1/9

[48] Tecrid-i Sârih: 10/84; İbn-i Hişam (terc.): 2/148; İbn’ül-Esir: 2/104; İslâm Tarihi (Mekke Devri): 6/152-154; Tabakat-ı İbn-i Sa’d: 1/228; Tarih-i Taberi: 2/244; bilâhere Medine’de nâzil olan şu ayet-i kerime, ‘Eyyamullah’tan olan bu olayı istikbâlin imanlı nesillerine şöyle nakletmekte­dir: “Eğer siz ona yardım etmezseniz, (hatırlayın o zamanları ki)’ kâfirler onu (Mekke’den) çıkardıkları vakit, bizzat Allah ona yardım etmişti. (Resulullah, o zaman) ikinin ikincisinden ibâretti. O zaman onlar, (Sevr dağındaki) mağaradaydılar. (Kâfirlerin mağara’nın ağzına dayanmalarından dolayı) Peygamber, o vakit (endişeye kapılan) arkadaşı­na: “Sakın mahzun olma. (tasalanma!) Allah, hiç şüphe yok, bizimle beraberdir.” diyordu. Allah, O’nun (kalbi) üzerine sekinetini (kuvve-i ma’neviyesini) in­dirmiş, O’nu görmediğiniz (ma’nevî) ordularla te’yid etmiş, kâfirlerin keli­mesini (küfür sözlerini-iddiâlarını) alçaltmıştı. Allah’ın kelimesi (sözü ve va’di) ise; O çok yücedir. Allah mutlak galibdir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.” Tevbe(9): 40

[49] Hakim-Müstedrek: 3/5; Ahmed İbn-i Hanbel: 1/84; İslâm Tari­hi (Mekke Devri): 6/149; Mecmâ’uz-Zevâid: 6/23.

[50] Beyhaki-Delâil: 2/214; El-Bidâye: 3/181-182; Tabakat-ı İbn-i Sa’d: 1/299; Mevâhib’ul-Ledûniyye: 1/81; Şifâ-i Şerif(Terc.): 312; Şerh-i Şifa: Aliy’yil-Kari: 1/637; Menâhil-İmam Suyûtî: 42; Mecmâ’uz-Zevâid: 6/51-52; Ebu Nuaym-Delâil: 211, 213-214; Hayat’us-Sahabe (H.Müslümanlık): 1/335; Sîret’ün- Nebevîyye: 115-116.

[51] Ahmed İbn-i Hanbel: 1/3; 4/256-257; Buhari (Arapça): 4/256-257; Zübdet’ül-Buhari: 690; Tecrid-i Sarih: 10/100-103; Sahih-i Müslim(Terc.): 11/494-495; (Arapça): 3/2309-2310; İbn-i Hişam(Terc.): 2/156-158; İbn’ül-Esir(Tercüme): 2/106; El-Bidâye: 3/185-188; Kenz’ül-Ummâl: 8/330; Hakim-Müstedrek: 3/7; El-İstiâb: 2/581, 597; El-İsâbe: 2/19; Hayat’ us-Sahabe (H.Müslümanlık): 1/336-337; İslâm Tarihi (Mekke Devri): 6/180-186; Fıkh’ıs-Sîre: 188; Kısâs-ı Enbiyâ: l/92-93; Asr-ı Saadet: l/200; Sîret’ün-Nebevîyye: 116-117.

[52] Bakara(2): 7; En’âm(6): 46; Araf(7): 100-101: Tevbe(9): 87, 93; Muhammed(47): 16; İlââhir…

[53] Bakara(2): 7

[54] En’ âm(6): 46

[55] En’âm(6): 122

[56] A’raf(7): 179

[57] Sahih-i Müslim (Terc.): 10/633-634; (Arapça): 3/2045

[58] Al-i İmran(3): 54

[59] Enf âl(8): 30

[60] Târık(86): 15-16

[61] Nisa(4): 76

[62] Nisâ(4): 131-132, 139, 171; Mâide(5): 38, 95, 118; Bakara(2): 107, 284; Al-i İmran(3): 26, 189; En’âm(6): 57, 62; Enfâl(8): 10, 49, 63, 67; A’raf(7): 87, 158; Tevbe(9): 40, 71, 116; Hûd (11): 45, 66; Yunus(10):109; Yusuf(12): 40, 67, 80; Nahl(16): 52; Taha(20): 8; Hac(22):40, 74; Kasas(28): 70; Rum(30): 26; Câsiye(45): 27; Feth(48): 4, 7, 14, 19; Şûrâ(42): 3, 19; Hadid(57): 1, 25; Mücâdele(58): 21; Buruc(85): 9; Tîn(95): 8; Münâfikun(63): 7; Fatr(35): 10.

[63] Al-i İmran(3): 122

[64] Nisa(4): 81

[65] Enfâl(8): 49

[66] Tevbe(9): 129

[67] Hud(11): 56-57

[68] İsrâ(17): 65 “Şimdi, Kur’an okumak istediğin zaman, hemen o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Doğrusu şu ki; iman edip de Rablerine tevekkül edenler üzerine onun (şeytanın) hiç bir sultası (hâkimiyeti) yoktur, onun (şeytanın) sultası ancak kendisini veli (dost, rehber ve yönlendirici) edinenlere ve Allah’a şirk koşanlaradır.” (Nahl(16): 98-100)

[69] Ahzab(33): 3 “O (Allah’tır) kî, kıyam ettiğin zaman seni görendir ve secde edenler içinde dolaşmanı da… Çünkü her şeyi künhü ile işitip bilen O’dur!” (Şuâra(26): 218-220); “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş’a istiva edendir. Yere giren, oradan çıkan, gökten inen, oraya yükselen (bütün) şeyleri o bilir. Nerede olursanız olun, O, (dâima) sizinle beraberdir. Ne yaparsanız, Allah hakkıyla görücüdür. Gökle­rin ve yerin mülkü O’nundur. (Bütün) İşler ancak O’na döndürülür. O, geceyi gündüzün içerisine sokar, gündüzü de gecenin içine katar. O, sinelerde giz­lenen her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hadid(57): 4-6); “Şüphe yok ki ne yerde, ne de gökte hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz.” (Al-i imran(3): 5); “Zira se­nin rabbin şübhesiz ki râsad (gözetleme) yerindedir.” (Fecr(89): 14); “Allah, gözlerin hâin bakışını da bilir; göğüslerin (kalplerin) gizlediğini de (bi­lir)…” (Mü’min(40) :19); ilaahir… gibi ayetler, bizlere “tağutî güçlerin gizli istihbarat ve haber alma teşkilatlarının tarassut ve taharrilerinden” aslâ çekinilmemesini; sâdece Allah’tan çekinilip sakınılmasını, zira; her türlü açık ve gizli niyet ve hareketlerimizi ancak Allah-u Teâlâ’nın görüp işittiğini ve bildiğini, ‘güven ve itmi’nan vererek’ ders vermektedir…

[70] Zümer(39): 38

[71] Ahzab(33): 48

[72] Yâsin(36): 9

[73] Zirâ: “Allah (öyle Allah’tır ki,) kendinden başka hiç bir ilah yoktur, (O) Hayy’ül-Kayyum’dur (Zâtıyla ezelî ve ebedî hayat ile di­ridir. Yaratıklarının her an tedbir-ü hıfzında yegâne Hâkim’dir, her şey onunla Kâim’dir.) O’nu, ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça nezdinde şe­faat edecek kimmiş? O, (mahlûkların) önlerindekini, arkalarındakini, (yap­tıklarını, yapacaklarını; bildiklerini, bilmediklerini; açıkladıklarını, gizlediklerini; dünyalarını, ahiretlerini; hülâsa: her şeyini,) bilir. (Mahlûkat) O’nun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiç bir şeyi (kabil değil) kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kucaklamıştır ki (o kadar) Vâsi’dir. Bunların muhafazası (nigâhbanlığı) O’na ağır da gelmez. O, çok yüce, çok Azim’dir.” (Bakara(2): 255) ayeti ile ben­zerleri, Hizbullâhî müslümanlara ‘kendileri aciz de olsalar, uyuya da kal­salar; Allah’ın kendilerini muhafaza buyuracağını, uyku-uyuklama ve acziyetten müstağni olan Allah’ın dâima nigahban olduğunu ders vermektedir. iş­te; İslâm inkılâbının önderleri ile bekçilerinin uykuda olduğu bir zaman­da ve saatte, İran’a havadan gece indirmesi yapmak isteyen Amerikan müstekbirliği, daima Hayy ve Kayyum olan, daima ‘uyanık’ (Semi, Basir ve Alim) bulunan Allah-u Teâlâ’nın sevk ettiği ‘toz, toprak ve kum’ orduları ile büyük bir hezimete uğratılmıştır. Böylece; Allah’a gerçekten teslim olmuş ve O’­nun dinine yardımı gaye edinmiş olanların, Allah-u Teâlâ’nın bil-mukabele hem de çok büyük yardımlarına mazhar olacakları da anlaşılmıştır. Nitekim “Ey iman edenler! Eğer siz Allah(ın dinine, şeriatın)a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar (kaydırmaz). Kâfirlere gelince: Düşüş onlara! Ve (Allah) onların (her türlü) amellerini (hareketlerini) boşa çıkarmıştır.” (Muhammed(47): 7-8) İlahî va’di, bu hususu nâtık bulunmakta­dır…

[74] Buhari(Arapça): 4/263; Zübde’tül-Buhari: 694; Tecrid: 10/115-116; El-Bidâye: 3/181-182; Kenz’ül-Ummâl: 8/329; Ebu Nuâym-Delâil: 2/213; Beyhâka Delâil: 2/213; Asr-ı Saadet: 1/199; Hayat’us-Sahabe (H.Müslümanlık): 1/335-336; İs­lâm Tarihi (Mekke Devri): 6/160-161; Zâd’ül-Meâd: 2/59.

[75] Bakınız; Tevbe(9): 40.

[76] Ahmed İbn-i Hanbel: 4/176; Sahih-i Müslim(Terc.): 10/495 (Arapça): 3/2310; İbn’ül-Esir (Terc.): 2/106; İslam Tarihi (Mekke Devri): 6/179; El- Bidâye Ven’nihâye: 3/187; Tabakat-ı İbn-i Sa’d: 4/366.

[77] Zâriyât(51): 56.

[78] Bakara(2): 155-157, 214, 246-251; Al-i İmran(3): 142, 152, 154, 166, 167, 186; Mâide(5): 48; En’am(6): 165; Enfâl(8): 17, 28; Tevbe(9): 14-16, 23-25; Ankebut(29): 2-3; Enbiyâ(21): 35; Nahl(16): 92-93; Muhammed(47): 4, 31; Hucurat(49): 3; Münâfikun(63): 9-11; İlââhir…

[79] Al-i İmran(3): 183; Enbiya(21): 35; Ankebut(29): 57; Vakıâ(56): 60.

[80] Tevbe(9): 111; ayrıca, bakınız; Ebu Davud (Terc.): 3/444-446; (Arapça): 3/42-43.

[81] Saff(61): 10-13.

[82] Bakara(2): 154

[83] Al-i İmran(3): 169-171; konuyla ilgili olarak bakınız, Ebu Davud (Terc.): 3/434; (Arapça): 3/32-33; Sahih-i Müslim (Terc: 9/81; (Arapça): 2/1502-1503; İbn-i Mâce (Terc.): 7/522; (Arapça): 2/936 Terğib ve Terhib (Terc.): 3/234, 240-241.

[84] Nisa(4): 74.

[85] Ahzâb(33): 22-23; ayrıca bakınız, Tirmizi (Terc.): 3/194-195 (Arapça-K.Sitte Serisi): 4/177-178; Terğib ve Terhib (Terc.): 3/215.

[86] Mâide(5): 54; Fetih(48): 29.

[87] Nisâ(4): 139; Fatır(35): 10; Münâfikun(63): 8

[88] Al-i İmran(3): 139

[89] Sahih-i Müslim (Terc.): 9/63, 65; (Arapça-K.Sitte Serisi): 2/1495-1497; Neseî (Tercüme): 6/373, 404; (Arapça-K.Sitte Serisi): 6/8, 32-33; İbn-i Mace (Terc.): 7/464; (Arapça): 2/920; Buhari (Arapça-K.Sitte serisi): 3/203

[90] Buhari (Arapça): 2/202-203; Zübde’tül-Buhari: 473-474; Sahih-i Müslim (Terc.): 9/68-69; (Arapça): 2/1498; Tirmizi (Terc.): 3/194, 207; (Arapça): 4/176, 177, 178; Sünen-i Neseî(Terc.): 6/405; (Arapça): 6/33; İbn-i Mâce Terc.) :7/522, 524; (Arapça): 2/936-937; Terğib ve Terhib (Terc.): 3/212, 214.

[91] Tirmizi (Terc.): 3/207; (Arapça): 4/187-188; İbn-i Mâce (Terc.): 7/520; (Arapça-K.Sitte Serisi): 2/935-936; Ebu Davud (Terc.): 3/435; (Arapça-K. Sitte Serisi ): 3/34; Terğib ve Terhib (Terc.): 3/221; İlââhir…

[92] İbn-i Mâce (Terc.): 7/527; (Arapça): 2/937; Sünen-i Tirmizi (Ter­cüme): 3/210; (Arapça): 4/190; Sünen-i Neseî (Terc.): 6/409; (Arapça): 6/36; Ter­ğib ve Terhib (Terc.): 3/220-221; Ahmed ibn Hanbel: 2/297.

[93] Sahih’i Müslim (Terc.): 9/78-79; (Arapça): 2/1501-1502; Sünen-i Tirmizi (Terc.): 3/193, 238 (Arapça): 4/175-176, 212; Sünen-i Neseî (Terc.): 6/407-408; (Arapça): 6/33-35; Müsned-i Ahmed ibn-i Hanbel: 2/220, 308; 5/304.

[94] Terğib ve Terhib: 3/214

[95] Terğib ve Terhib: 3/222; “Mahşer halkı şehitlere gıpta ile bakakalır…” Bakınız; Tirmizi (Terc.): 3/194-195 (Arapça): 4/177-178; Terğib: 3/233.

[96] Sahih-i Müslim (Terc.): 9/121; (Arapça): 2/1517; Sünen-i Neseî (Terc.): 6/410; (Arapça): 6/37; İbn-i Mâce (Terc.): 7/5190; (Arapça): 2/935; Sünen-i Tirmizi (Terc.): 3/202; (Arapça): 4/183; Ebu Davud (Terc.): 3/449; (Arapça) 3/46.

[97] Tirmizi (Terc.): 3/210-211; (Arapça): 4/190; Terğib ve Terhib (Terc.): 3/229.

[98] İbn-i Mâce (Terc.): 7/524; (Arapça): 2/936-937; Sahih-i Müslim (Terc.): 9/81; (Arapça): 2/1502-1503; Tirmizi (Terc.): 3/192; (Arapça): 4/176.

[99] Sahih-i Buhari (Arapça): 3/204; Zübdet’ül-Buhari: 475-476; Tecrid-i Sarih: 8/269; Tirmizi (Terc.): 3/204; (Arapça): 4/184-185; Sünen-i Neseî(Terc.): 6/399 (Arapça): 2/28-29; Sünen-i İbn-i Mâce (Terc.): 7/517; (Arapça): 2/ 934.

[100] Terğib ve Terhib(Terc.): 3/224.

[101] Terğib ve Terhib: 3/227.

[102] Örnek için bakınız; Buhari (Arapça): 3/202-208; 6/9-44; Tecrid-i Sarih: 8/263-285, 402; Müslim (Terc.): 9/62-133; (Arapça): 2/1495-1522; Ebu Davud (Terc.): 3/418- 448; (Arapça): 3/19-45; Tirmizi (Terc.): 3/181-211; (Arapça): 4/164-190; İbn-i Mâce (Terc.): 7/466-530; (Arapça): 2/921-937; Neseî (Terc.): 6/377-415; (Arapça): 6/11-41; Terğib ve Terhib: 3/133-260.

[103] Bakara(2): 216.

[104] Örnek için bakınız; Bakara(2): 154-157, 190-194, 214, 216-218, 246-251; Al-i İmran(3): 140-148, 157-158, 166-171, 173-175, 110-111, 121-128, 195, 200; Nisâ(4): 71, 74-77, 84, 89, 91, 95, 101, 104; Mâide(5): 33-35, 54; Enfâl(8): 15-16, 39, 42-45, 60-61, 65-67, 72-75; Tevbe(9): 5, 7, 12-16, 19, 20, 24-29, 38-44, 46, 47, 53, 73, 81-82, 86-88, 91-99, 111, 122-123; Nahl(16): 92, 94, 110; Hac(22): 39-41, 58, 78; Ahzâb(33): 9-27; Muhammed(47): 4-7, 31, 35; Feth(48): 16, 17, 22-25; Hucurat(49): 9; Ankebut(29): 6, 69; Haşr(59): 11-16; Mümtehine(60): 8, 9, 11; Saff(61): 2-4, 10-13, Tahrim(66): 9; Müzzemmil(73): 20; İlââhir… Ve; Sahih-i Buhari (Arapça): 3/199-235; 4/188-230; 5/2-146; Tecrid-i Sârih: 8/249-476; 9/325-376; 10/3-27, 125-367; Sahih-i Müslim (Terc.): 8/451-719; 9/5-147; (Arapça): 2/1356-1449; Sünen-i Neseî (Tercüme): 6/365-432; (Arapça): 6/2-52; Sünen-i Tirmizi (Terc.): 3/127-244; (Arapça): 4/ 119-216; Ebu Davud (Terc.): 3/403-633 (Arapça): 3/6-224; Sünen-i İbn-i Mâce (Terc.): 7/463-601; 8/5-40; (Arapça ): 2/920-961; Terğib ve Terhib (Terc.): 3/88-260; Muvatta (Terc.): 1/561-595; (Arapça): 2/443-471; Darimî (Arapça-K.Sitte Serisi ): 1/596- 640; Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel (K.Sitte Serisi ): 1/14, 34, 37, 53, 224, 266, 338, 339, 346; 2/162, 165, 167, 176, 188, 193, 197, 221, 290, 366; 3/23, 82, 207, 341, 412, 456, 460, 468, 469, 483; 4/130, 202, 204; 5/150, 168, 171, 268, 304, 319, 368, 451; 6/85, 372; Hayat’us-Sahabe (H.Müslümanlık): 2/417-597;… Ve sâir hadis, tarih, siyer ve megazi kitaplarının ilgili bölümleri ile, mezkûr ‘cihâd ve kıtal’ ayet-i kerime­lerinin tefsiri sâdedinde Fizilâl’il-Kur’an, Tefsir-i Razi, İbn-i Kesir, Tefsir-i Taberî, Tefsir-i Hazin, Darr’ül-Mensur gibi kaynaklar…

[105] Bakara(2): 40, 41; Al-i İmran(3): 28, 102, 175; Tevbe(9): 13, 119; Taha(20): 46, 67-69.

[106] Al-i İmran(3): 122; Nisâ(4): 81; Enfâl(8):49; Tevbe(9): 129; Hud(11): 56-57; İsrâ(17): 65; Nahl(16): 99-100; Ahzab(33): 3, 48; Zümer(39): 38.

[107] Al-i İmran(3): 122-123

[108] Al-i İmran(3): 125 (İran, Afganistan, Lübnan, Filistin İslâmî cihad, kıyam ve direniş hareketlerine bu tür İlahî ve ma’nevî yardımların kat’iyyeti ile kefere güçler hezimete uğramış ve uğramaya devam etmektedir.)

[109] Al-i İmran(3): 126

[110] Al-i İmran(3): 149-151

[111] Bakara(2): 249-251

[112] Muhammed(47): 4-8; “Eğer Allah size yardım ederse, size galib gelecek (hiç bir güç) yoktur ve eğer (Allah) size yardımı terk ederse, ondan sonra size yardım edecek kimdir? (O’nun için) Mü’minler sâdece Allah’a güvenip tevekkül etmelidir.”(Al-i İmran(3): 160)

[113] Nisa(4): 76

[114] Al-i İmran(3): 175

[115] A’raf(7): 200-202

[116] Bakara(2): 257

[117] En’âm(6): 121

[118] Tevbe(9): 41

[119] Sâff(61): 4

[120] Enfâl(8): 15

[121] Enfâl(8): 16

[122] Tevbe(9): 13

[123] A’raf(7): 179

[124] Münafıkun(63): 4

[125] Ankebut(29): 41

[126] Haşr(59): 2

[127] Haşr(59) :12-17

[128] Bediuzzaman Said-i Nursi, Sözler: 1/267

[129] Al-i İmran(3): 145

[130] Al-i İmran(3): 154

[131] Al-i İmran(3): 151

[132] Al-i İmran (3): 157-158

[133] Al-i İmran(3): 168

[134] Nisa(4): 78

[135] A’raf(7): 34; Yunus(10): 49

[136] Hicr(15): 15; Mü’minun(23): 43

[137] Nahl(16): 61

[138] Münâfikun(63): 11

[139] Al-i İmran(3): 173

[140] Al-i İmran(3): 174

[141] Ahzab(33): 22

[142] Ahzâb(33): 23

[143] Al-i İmran(3): 169-170

[144] Al-i İmran(3): 171

[145] Zümer(39): 36-37

[146] Mâide(5): 56

[147] Sâffat(37): 171-175

[148] Muhammed(47): 7

[149] Feth(48): 1-4

[150] Tevbe(9): 32; Saff(61): 8

[151] Tevbe(9): 335; Saff(61): 9; “Tam şahit olarak: Allah yeter” ziyadesiyle; Fetih(48): 28

[152] Mücâdele(58): 22

[153] Tevbe(9): 40

[154] Zübdet’ül-Buhari: 694; Tecrid-i Sarih: 10/115-116

[155] Bakınız; Cuma(62): 2-4; Z. Buhari: 842; Tecrid: 11/200-201;Tirmizi (Terc.): 5/412-413; İlââhir… Müslim (Terc.): 2/21; (Arapça): İman/232; (2/130-131); Tirmizi (Ter­c.): 4/385-386; (Arapça): K. İman/13: (5/18): Sünen-i İbn-i Mâce (Terc.): 10/203-204; (Arapça-K.Sitte Serisi) K. Fiten/15 (2/1319-1320); Darimi (Arapça-K. Sitte Serisi): K. Rikak/42 (1/707-708; Ahmed İbn-i Hanbel: 1/184, 398; 2/177, 222, 389; 4/73; Cami’ us-Sağir (Terc.): 2/164; (Arapça): 2/160

[156] Müslim (Terc.): 2/21; (Arapça): İman/232; (2/130-131 ); Tirmizi (Ter­c.): 4/385-386; (Arapça): K. İman/13: (5/18): Sünen-i İbn-i Mâce (Terc.): 10/203-204; (Arapça-K.Sitte Serisi) K. Fiten/15 (2/1319-1320); Darimi (Arapça-K. Sitte Serisi): K. Rikak/42 (1/707-708; Ahmed İbn-i Hanbel: 1/184, 398; 2/177, 222, 389; 4/73; Cami’ us-Sağir (Terc.): 2/164; (Arapça): 2/160

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv