Hadislerde Dua
Bu yazı kez okundu.
2 Ocak 2014 14:36 tarihinde eklendi
Etiketler :

HADİSLERDE DUAYLA İLGİLİ AÇIKLAMALAR
Şia ve Ehlisünnet kaynaklarında, Resulullah efendimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Dua müminin silahıdır.”[21]
Uddet’ud-Daî adlı eserde yer alan bir kutsî hadiste yüce Allah şöyle buyurur: “Ey Musa, ihtiyaç duyduğun her şeyi Benden iste; koyunlarının yiyeceğini ve hamurunun tuzunu bile.”[22]
Mekarim’ul-Ahlâk kitabında Peygamber efendimizin şöyle buyurduğu nakledilir: “Dua Kur’ân okumaktan daha faziletlidir. Çünkü yüce Allah, ‘De ki sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?’[23]
buyuruyor.” Bu söz İmam Muhammed Bakır (a.s) ve İmam Cafer Sadık’tan (a.s) rivayet edilmiştir.[24]
Uddet’ud-Daî adlı eserde, Muhammed b. Aclan, Muhammed b. Ubey-dullah b. Ali b. Hüseyn’den, o da amca çocuğu Sadık’tan, o da atalarından Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder. Yüce Allah peygamberlerinden birine şöyle vahyetmiştir: İzzetim ve celalim hakkı için, benden başkasından uman her ümit sahibinin ümidini kesinlikle ümitsizlikle sonuçlandıracağım, ona insanlar içinde zillet elbisesini giydireceğim, onu kurtarışımdan ve fazlımdan uzaklaştıracağım. Benim kulum, zorluk zamanlarında Benden başkasına mı umut bağlar? Halbuki zorluklar Benim elimdedir. Benden başkasından mı umar? Oysa cömert, zengin Benim. Kilitli kapıların anahtarları Benim elimdedir. Benim kapım Bana dua eden herkese açıktır.” (Hadisin devamı var.)[25]
Uddet’ud-Daî adlı eserin bir yerinde, Resulullah efendimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: Yüce Allah buyurdu ki: Bir başka yaratılmışın himayesine sığınan hiçbir canlı yoktur ki, gökte ve yerde bulunan sebeplerle onun ilgisini koparmış olmayayım. Benden istese, ona vermem, Bana dua etse duasını kabul etmem. Yaratılmışları bir yana bırakarak Benim himayeme giren hiç bir canlı yoktur ki, gökleri ve yeri onun rızkına uhdedar etmiş olmayayım. Bana dua ettiği zaman duasını kabul ederim, Benden istediği zaman ona veririm, Benden bağışlama dilediği zaman onu bağışlarım.”[26]
Ben derim ki: Yukarıda sunduğumuz iki hadis, duada ihlası, içtenliği öngörmektedirler, varlık bütününde işlenen varoluşsal sebeplerin işlevini geçersiz kılmayı değil. Bu sebepleri yüce Allah varlıklar ile onların varoluşsal ihtiyaçları arasında birer aracı kılmıştır. Yani, bunlar başıboş, yüce Allah’tan bağımsız hareket eden şeyler değildir. İnsanın buna yönelik gizli bir bilinci vardır. İnsan öz yaratılışı gereği ihtiyaçlarının bir sebebe bağlı olduğunu bilir. Bu sebep öyle bir sebeptir ki eseri ve sonucu hiçbir zaman ondan ayrılmaz. Yine öz yaratılışsal bir bilinç olarak bilir ki, ihtiyaçlarını gidermek amacı ile yöneldiği tüm zahiri sebeplerin göründüğünün aksine sonuç vermeleri mümkündür. Öyleyse insan fıtraten bilir ki, her işin kaynağı olan ilk kaynak, her ihtiyacın dayandığı ilk dayanak, ihtiyaçlarının gerçekleşmesi ve varolması için ihtiyaç duyduğu ilk merci, bu görünen sebeplerin dışında bir varlıktır. Bundan dolayı, bir insan, söz konusu sebeplerden birine bütün benliğiyle yönelmemelidir, gerçek sebeple ilgisini koparıp, görünen sebebe sarılmamalıdır.
İnsanoğlu bu gerçeği en küçük bir uyarıda fark eder, bamteline dokunan küçücük bir fiskede bu fıtrî gerçekle yüz yüze gelir. Bir dilekte bulunduğu, bir ihtiyacının giderilmesini istediği zaman, bu isteği gerçekleşirse, bu insanın Rabbinden istediğini ve içsel bilinç olarak fark ettiği ihtiyacının zahiri sebepler kanalıyla Rabbine ulaştığını ve ihtiyacını giderdiğini ortaya çıkarır. Ama bir ihtiyacının giderilmesini herhangi bir sebepten talep ederse, bu fıtratından kaynaklanan içsel bilincin sonucu olmayacaktır. Olsa olsa hayalinin kendisine tasavvur ettirdiği bir durumdur. Kuşku yok ki, hayali de zorlayan bir illetin varlığı söz konusudur. Ancak sebep, insanın içsel bir bilinç olarak böyle bir ihtiyacının olduğunu hissetmesi değildir. İşte burası, içle dışın farklılaştığı alanlardan biridir.
Bunu şu şekilde örneklendirebiliriz: İnsan çoğu zaman bir şeyi sever, ona önem verir. Ama bu isteğine kavuştuğu, sevdiği ve önem verdiği şeyle karşılaştığı zaman onu zararlı bulur. Daha önemli ve daha sevimli gördüğü bir başka şeyle kıyasladığında böyle bir sonuçla karşılaşır. Böylece ilk tercihini bırakır, ikincisine sarılır. Bazen de bir şeyden kaçındığı olur. Fakat kaçtığı şeyle karşılaştığı zaman onu, sakındığından daha yararlı ve daha iyi bulabilir. Böyle olunca da ilk tutumundan vazgeçerek ikincisini benimser. Örneğin hasta bir çocuğa acı ilaç içirilmek istendiği zaman ilacı içmekten kaçınır, ağlamaya başlar. Oysa sağlığına kavuşmayı istemektedir. Hasta çocuk öz yaratılışından kaynaklanan içsel bilinçle sağlığına kavuşmayı, dolayısıyla ilaç içmeyi istemektedir. Ağzıyla veya fiiliyle bunun aksini istediğini ifade etse de. Çünkü insan hayatı için fıtrî anlayış ve içsel bilinç açısından işleyen bir düzen vardır. Bunun yanında bir de düşünme yeteneği açısından işleyen bir düzen vardır. Fıtrî düzende hata olmaz, işleyişinde karışıklık yaşanmaz. Düşünsel düzende ise yanılma ve yanlışlık çok olur. Bu yüzden bir insan düşünsel biçimini göz önünde bulundurarak bir şey ister, ama aslında istediğinin tam karşıtı bir şey istemektedir. Dolayısıyla hadisler bu hususu baz alarak değerlendirilmelidir. Bu gerçek, ileride ele alacağımız Hz. Ali’nin (a.s) şu sözünde iyice belirgindir: “Bağış niyetlere göre verilir.”
Uddet’ud-Daî adlı eserde Resulullah efendimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Kabul edileceğine kesin olarak inanmış hâlde Allah’a dua edin.”[27]
Bir kutsî hadiste yüce Allah şöyle buyurur: “Ben kulumun Bana ilişkin zannının yanındayım. Şu hâlde benimle ilgili olarak hayırdan başka bir zanda bulunmasın.”[28]
Ben derim ki: Yukarıda da bir parça değindiğimiz gibi, ümitsizlik ya da tereddütle karışık dua, gerçek anlamda bir isteğin söz konusu olmadığını gösterir. Olmayanı istemekle ilişkin duanın men edildiği ile ilgili rivayetler vardır.
Uddet’ud-Daî’de Peygamber efendimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: İhtiyaçlarınız için Allah’tan yardım isteyin. Başınıza gelen musibetlerde Allah’a sığının, O’na yalvarın, yakararak dua edin. Çünkü dua ibadetin özüdür. Allah’a dua eden hiç bir mümin yoktur ki, duası kabul edilmemiş olsun. Ancak Allah dilerse bu kabulü dünyada gerçekleştirir, dilerse ahirete erteler. Ya da dua ettiği ölçüde günahlarını siler. Elbette bunların hepsi, Allah’tan günahı talepte bulunmadığı takdirdedir.[29]
Nehc’ül-Belâğa’da Hz. Ali (a.s), oğlu Hüseyin’e (a.s) vasiyet ederken şöyle der: “Sonra senin eline hazinelerin anahtarını vermiştir. Ki sana kendisinden isteme iznini vermiştir. Dolayısıyla istediğin zaman dua aracılığı ile O’nun nimetlerinin kapılarını açarsın, rahmetinin üzerine sağanak yağmasını sağlarsın. Duana ilişkin cevabının gecikmesi, olmaya ki seni ümitsizliğe düşürsün. Çünkü bağış niyetlere göre verilir. Bazen, dilekte bulunan kişinin daha çok ecir kazanmasına ve temenni sahibi için daha hayırlı bir sonuca sebep olduğu için duanın kabulü geciktirilebilir. Bazen bir şey istersin, ama o şey sana verilmez. Ondan daha hayırlısı er veya geç sana bahşedilir. Ya da istediğin şey sana verilmez, çünkü bir belanın uzaklaştırılması ve sana daha hayırlı olan şeyin verilmesi istenilmektedir. Çoğu zaman istediğin şey, eğer yerine getirilirse bu, senin dinini mahvedebilir. Bu yüzden istekte bulunduğun zaman, güzelliği senin açından kalıcı olanları, sorumluluğu, vebali kalmayan şeyleri talep et. Mala gelince, ne o sana kalır, ne de sen ona kalırsın.”[30]
Ben derim ki: Hz. Ali (a.s) “Çünkü bağış niyetlere göre verilir.” sözü ile şunu vurgulamak istemiştir: Duanın kabulü, duanın mahiyetine uygun olur. Kul Rabbinden bir istekte bulunduğu zaman, vicdanının derinliklerine sinmiş niyet ve kalbinin kapsadığı düşünce neye yönelikse o kendisine verilir. Sözü ile dışarıya yansıttığı, diliyle telaffuz ettiği şey değil. Çünkü lafız, zaman olur, mana ile bütünüyle örtüşmeyebilir. Nitekim daha önce bu hususa değinmiştik. Kuşku yok ki, Hz. Ali’nin (a.s) bu sözü, dua ile icabet ilişkisini açıklayan en güzel ve en doyurucu bir ifadedir.
Bu açıklamasıyla Hz. Ali (a.s) dış görünüş itibariyle dua ile ibadetin birlikteliğinin gerçekleşmediği yerlerden bir kaçını aydınlığa kavuşturmuştur: Kabulün gecikmesi. Dünya için istenen şeyin, yine dünya için daha hayırlı olan bir şeyle değiştirilmesi. Ya da ahiret açısından daha hayırlı olan bir şeyle değiştirilmesi. Yahut dilekte bulunan kişinin durumuna daha uygun olan bir şeye dönüştürülmesi gibi… Çünkü dilekte bulunan kişi kimi zaman kendisini sevindirecek ve yararlı olacak bir nimet ister. Oysa bu isteği derhal yerine getirilecek olursa hiç de yararlı olmayacaktır. Buna rağmen duasının kabulü geciktirilir. Bu demektir ki, dilekte bulunan kişi kendisine yarar sağlayacak bir nimeti, aslında gecikmeli olarak eline geçmek üzere istemiştir. Aynı şekilde dinine büyük önem veren bir mümin, eğer bilmeden ve ahiret mutluluğu elde edeceğini sanarak dinle ilgili bir istekte bulunursa, o gerçekte dünya mutluluğu yerine ahiret mutluluğunu istediği için duası ahiretle ilgili olarak kabul edilir, dünya ile ilgili olarak değil.
Uddet’ud-Daî adlı eserde, İmam Muhammed Bakır’ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: “Bir kul yüce Allah’a el açtığı zaman, yüce Allah o eli boş çevirmekten haya eder. Bu yüzden kendisine açılan eli fazlından ve rahmetinden dilediği kadar doldurur. İçinizden biri dua ettiği zaman elleri ile başını ve yüzünü meshetmedikçe -bir başka rivayette yüzünü ve göğsünü meshetmedikçe- onları indirmesin.”[31]
Ben derim ki: ed-Dürr’ül-Mensûr tefsirinde, Selman, Cabir, Abdullah b. Ömer, Enes b. Malik ve İbn Ebu Muğis kanalıyla aktarılan sekiz adet rivayette Resulullah efendimizin (s.a.a) dua ederken ellerini göğe kaldırmakla ilgili sözleri belirtilir. Dolayısıyla, bazı grupların, dua esnasında elleri göğe doğru kaldırmanın tecessüm (Allah’a cisim isnat etme) anlamına geleceğini ileri sürerek, bunu inkâr etmeleri anlamsızdır. Güya insan elini göğe kaldırmakla yüce Allah’ın gökte olduğunu ima ediyormuş! -Ulu Allah bu tür yakıştırmalardan münezzehtir-Elleri göğe kaldırmayı bu şekilde değerlendirmek yanlıştır. Çünkü bütün bedensel ibadetlerin hakikati, kalbin derinliklerinde yer eden anlamı, içsel yönelişi biçim çerçevesine indirgemekten ibarettir. Madde ötesi yüce gerçekleri cisim kalıbına indirgemekten ibarettir. Madde ötesi yüce gerçekleri cisim kalıbına sokmaktır. Namaz, oruç ve hac gibi ibadetler, bunların parçaları ve şartları bunun en somut örnekleridir. Eğer öyle olmasaydı, bedensel ibadetin bir dayanağı olmazdı. Bunlardan biri de duadır. Dua, kalbi yönelişi ve içsel isteği, bizim kendi aramızda, birbirimizden bir şey isterken yaptığımız türden davranışlara, alt düzeydeki yoksulun üst düzeydeki zenginden bir şeyler isterken elini açmasına benzeterek somutlaştırmaktan ibarettir. Bu ilişkide yoksul zengine yalvarır, ihtiyacını karşılaması için yakarır. eş-Şeyh, “Mecalis” ve “el-Ahbar” adlı eserde Ali b. Hüseyin’in (a.s) oğulları Muhammed ve Zeyd’e dayandırarak, onların babalarından, onun da cedleri Hz. Hüseyin’den (a.s), Resulullah’ın -ayrıca Uddet’ud-Daî’de mürsel olarak- dua ederken ellerini göğe doğru kaldırdığı ve tıpkı birinden yiyecek isteyen bir dilenci gibi yakardığı belirtilir.[32]
Bihar’ul-Envar adlı eserin bir yerinde şöyle rivayet edilir: Bir gün Hz. Ali (a.s) bir adamın, “Allah’ım, fitneden sana sığınırım.” diye dua ettiğini duyar. Adama yaklaşarak, “Görüyorum ki, malından ve evlâdından Allah’a sığınıyorsun. Allah-u Teala buyuruyor ki: ‘Mallarınız ve evlâtlarınız ancak birer fitnedir.’[33] Bunun yerine, ‘Allah’ım, saptırıcı fitnelerden sana sığınırım de.’ diye tavsiyede bulunur.”[34]
Ben derim ki: Hz. Ali’nin (a.s) bu değerlendirmesi, lafzın anlamını somutlaştırmaya ilişkin bir başka konumun kapsamına girer. Rivayetler içinde bunun örnekleri çoktur. Rivayetlerde Allah-u Teâla’nın kelâmında ifade ettiği anlamın o lafzın gerçek anlamı olduğu belirtilmiştir. “Cüz” ve “çok” gibi kavramların anlamlarını açıklamaya ilişkin rivayetler de bu kategoriye girer.
Uddet’ud-Daî’de, İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: “Allah gafil bir kalple edilen duayı kabul etmez.”[35]
Yine aynı eserde Hz. Ali’nin (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: “Allah başka şeylerle oyalanan kalbin duasını kabul etmez.”[36]
Ben derim ki: Bu iki sözün içerdiği anlamı pekiştiren başka rivayetler de vardır. Meselenin özü şudur; gafil ve başka şeylerle oyalanan bir kalp ile dilekte bulunulduğu zaman, duanın hakikati gerçekleşmez.
Ravendî’nin Daavat adlı eserinde şöyle deniyor: Tevrat’ta yüce Allah bir kuluna şöyle hitap eder: “Sen, kullarımdan biri sana zulmettiği için bana dua edersen ve bir kulum da sen ona zulmettiğin için bana dua ederse, eğer dilersen senin de, onun da duasını kabul ederim. Eğer dilersen, ikinizin durumunu da kıyamet gününe ertelerim.”
Ben derim ki: Bunun izahı şöyledir: Bir insan nefsi için bir şey istediği zaman, bu onun istediği şeye ve her açıdan bu isteğinin benzeri olan şeylere rıza gösterilmesi gerektiğini ortaya koyar. Bir insan, kendisine zulmeden birinden intikam almak amacı ile bedduada bulunursa, onun kendisine zulmetmesinden dolayı bu bedduada bulunmuştur. Bu demektir ki, bedduada bulunan kişi zalimden intikam almak amacı ile beddua etmeye razıdır. Durum böyle olunca, kendisi de bir şekilde birine zulmetmişse, kendisine zulmeden hakkında yaptığı beddua, kendisi için de geçerli olur. Eğer insan, kendisinden intikam alınmasına razı olursa -ki asla razı olmaz- başkası için istediği cezaya çarptırılır. Ve eğer buna razı olmazsa o zaman da, gerçek bir bedduada bulunmuş sayılmaz. Nitekim ulu Allah şöyle buyuruyor: “İnsan hayra dua ettiği gibi şerre de dua etmektedir. İnsan pek acelecidir.” (İsrâ, 11)
Uddet’ud-Daî adlı eserde, Resulullah efendimizin (s.a.a) Ebuzer’e şöyle dediği belirtilir: “Ey Ebuzer, yüce Allah’ın seni onlar aracılığı ile yararlandıracağı bazı sözleri sana öğreteyim mi?” Ebuzer diyor ki: “Evet, ya Resulallah.” dedim. Buyurdu ki: “Allah’ı gözet ki, O da seni gözetsin, Allah’ı gözetirsen O’nu karşında bulursun. Rahatın yerinde olduğu zamanlarda Allah’ı tanırsan, O seni zorlu zamanlarda tanır. Bir şeyi istediğin zaman Allah’tan iste. Yardım dilediğin zaman Allah’tan dile. Kuşkusuz kıyamete kadar olacak her şey üzerinden kalem geçmiştir. Bütün canlılar, yüce Allah’ın senin için öngörüp yazmadığı bir yararı sana dokundurmak üzere güç birliği etseler bile, buna güç yetiremezler.”[37]
Ben derim ki: “Allah’ı rahatın yerinde olduğu zamanlarda tanırsan, O seni zorlu zamanlarda tanır.” sözünün anlamı şudur: Rahat ortamda Allah’a dua et, O’nu unutma ki, zorlu zamanlarda senin duanı kabul etsin, seni unutmasın. Çünkü, rahat ortamda Rabbini unutan bir kimse, bilinç altında sebeplerin böyle bir ortamda Allah’tan bağımsız hareket ettiklerine inanmaktadır. Sonra bir zorluk baş gösterdiğinde, el açıp dua etmesi, onun ancak zorlu zamanlarda Rabbinin Rububiyetini onayladığı anlamına gelir. Oysa yüce Allah bu tür eksik ve yanlış nitelemelerden münezzehtir. O her zaman ve her koşulda Rabdır. Böyle olunca, Rububiyetin etkinlik alanını bu şekilde bir bölünmeye tâbi tutan insan, aslında Rabbine hiç dua etmemiş sayılır.
Aynı husus, farklı ifadelerle başka rivayetlerde dile getirilmiştir. Örneğin Mekarim’ul-Ahlâk adlı eserde İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: Daha önce dua etmiş bulunan bir insan, musibet anında dua ettiği zaman, duası kabul edilir ve “bu, aşina bir sestir.” denir. Bu sese gök kapıları kapanmaz. Ama önceden dua etmemiş bir insan, felaket zamanında dua ettiğinde melekler: “Biz daha önce bu sesi hiç duymadık” derler… ”
Onlar Allah’ı unuttular, O da onları unuttu.” (Tevbe, 67) ayetinin genel ifadesinden böyle bir sonuç elde edilebilir. Bu değerlendirme “bütün sebeplerden tam olarak kopma esnasında duanın geri çevrilmeyeceği” hususu içeren rivayetlerle de çelişmez. Çünkü mutlak olarak zorluk, sebeplerden tam olarak kopmuş olma hususuyla farklı bir şeydir. (Rivayetlerden şu sonuç alınabilir: Rahatlık anlarında Allah’ı unutan kimse için, genellikle zorluk anlarında bütün sebeplerden tam olarak kopmak imkânsızdır.)
“Bir şeyi istediğin zaman Allah’tan iste. Yardım dilediğin zaman Allah’tan dile.” sözüne gelince; burada istek ve yardım dilemede gerçek anlamda bir içtenlikle Allah’a bağlanmanın gereğine işaret ediliyor. Çünkü bizim gözlemleyebildiğimiz âlemdeki normal sebeplerin nedensellikleri sınırlıdır. Allah’ın kendileri için belirlediği sınırlar içinde etkinlik gösterirler. Yoksa sanıldığı gibi ve göze yansıdığı şekliyle kendi başlarına bağımsız bir etkinlikleri söz konusu değildir. Daha doğrusu, gözlemlenen evrende işleri gören sebeplerin sadece, amaca ulaşmada yol ve araç fonksiyonunu yerine getirmeleri söz konusudur. Emir ve yetki Allah’ın elindedir. Şu hâlde bir kul, ihtiyaçlarını karşılamak amacı ile üstün irade yönüne, ululuk kapısına yönelmelidir. Sebepler zincirine dayanıp güvenmemelidir. Gerçi yüce Allah, gelişmelerin ancak sebepler silsilesi içinde sonuçlanmasını öngörmüştür.
İmam’ın bu sözü sebeplere dayanmamaya ve sadece Allah’a güvenmeye yönelik bir çağrıdır. Çünkü sebeplere sebeplik niteliğini veren de O’dur. Fakat bu, sebepleri yok sayma, sebebine sarılmadan bir şeyi elde etmeye yönlendirme anlamına gelmez. Böyle bir yaklaşım ümit vermeyeni umma gibi bir şeydir. Hem nasıl olabilir ki, dua eden kimse, kalbi aracılığı ile ister, istediğini dili ile ifade eder ve bu hususta var oluşunun temel niteliklerine dayanır. Bütün bunlar sebepler kategorisine girmez mi?
Bu durum, bir insanın bir şey yaparken bedensel organlarıyla yapması örneğin bir şey verirken eliyle vermesi, bir şey görürken gözüyle görmesi ve bir şey işitirken kulağıyla işitmesi gibi değerlendirilir. Dolayısıyla, sebepleri devre dışı bırakarak, onları yok sayarak Rabbinden istekte bulunan kimsenin bu tutumu, tıpkı bir insandan bir şeyi elini kullanmadan tutmasını veya gözünü kullanmadan görmesini yahut kulağını kullanmadan işitmesini istemeye benzer. Beri tarafta yüce Allah’ı bir yana bırakarak bütünüyle sebepleri ön plâna çıkaran insanın tutumu da tıpkı, kalbini, verme işinde insanın kullandığı ele, görüşünde insanın görme organına, işitişinde insanın işitme organına bağlayan, ama asla fail konumundaki insandan habersiz olan insanın durumuna benzer. Böyle yaklaşım gafletin en onulmazıdır.
Hiç kuşkusuz bu, sonsuz ilâhî kudreti sınırlama, vacip nitelikli iradesini yok sayma anlamına gelmez. Az önce insanla ilgili olarak işaret ettiğimiz, bazı olayları, bazı organlara özgü kılmanın, insanın gücünü ve iradesini yok sayma anlamına gelmeyeceği gibi. Çünkü söz konusu sınırlandırma gerçekte fiile dönüktür, faile değil. Şu bir gerçektir ki; her kes zorunlu olarak kabul eder; insan alma, görme ve işitme gücüne sahiptir. Ancak almayı ancak eli ile gerçekleştirebilir. Görme ve işitme işlerini de ancak göz ve kulak yardımıyla yapabilir, başka şeyle değil. Aynı şekilde yüce Allah da mutlak olarak kadirdir, her şeye güç yetirendir. Ancak fiilin özelliği, sebeplerin aracılık yapması ile örtüşen bir durumdur. Örneğin “Zeyd” Allah’ın fiilinin ürünüdür. O bir insandır. Falan adam ve falan kadından olmadır. Falan zamanda, falan yerde, falan şartların oluşması ve falan engellerin ortadan kalkması ile dünyaya gelmiştir. Bu sebeplerden biri eksik olursa, o olmayacaktır. Dolayısıyla onun, varoluşu ve meydana gelişi, bu sebeplerin tümünün gerçekleşmesine bağlıdır. Sebeplere bağlı olansa fiildir, fail değil. Artık bunu iyice düşünün.
“Kuşkusuz kıyamete kadar olacak her şey üzerinden kalem geçmiştir.” sözü “Bir şeyi istediğin zaman Allah’tan iste.” sözüne ilişkin bir ayrıntı niteliğindedir. Burada malulün peşice illet getirilmiştir. Şu hâlde “istediğin zaman…” sözünün gerekçesi ve sebebi açıklığa kavuşturuluyor. Bu ilişkinin ışığında ifadeyi açacak olursak: Olaylar Allah katında yazılmış ve önceden takdir edilmiştir. Hiç bir sebebin bunlar üzerinde gerçek anlamda bir etkinliği olmaz. Dolayısıyla Allah’tan başka birinden bir şey isteme, başkasından yardım bekleme. Çünkü ulu Allah’ın otoritesi süreklidir. Egemenliği haklıdır. İradesinin hükmü her yerde geçer. O, her gün bir iştedir. Bu nedenle ifadenin sonuna şöyle bir değerlendirme cümlesi konulmuştur: “Bütün canlılar güç birliği etseler bile…”
Ravilerin mustafiz olarak dua ile ilgili naklettikleri hadislerden bir grubu da, “Dua kaderin bir parçasıdır.” içerikli hadislerdir.
Ben derim ki: Bu aynı zamanda Yahudilere ve diğer bazı gruplara verilen bir cevaptır. Bunlara göre duaya gerek yoktur. “Çünkü dua ile talep edilen şey ya takdir edilmiştir, önceden öngörülmüştür ya da değil. Birinci durumda o şeyin olması zorunlu, ikinci durumda da imkânsızdır. Her hâlükârda duanın bu sonuç üzerinde bir etkisi olmaz.”
Bu yaklaşıma ilişkin cevabımız şudur: Bir şeyin varlığının takdir edildiğini varsaymak, onun, var oluşunun sebeplerinden müstağni olmasını gerektirmez. Dua da bir şeyin var oluşu sebeplerinden biridir. Dolayısıyla dua ile birlikte varoluş sebeplerinden biri gerçekleşmiş olur. Yani, müsebbep sebebinden tahakkuk eder. “Dua kaderin bir parçasıdır.” sözü ile kastedilen budur. Bu anlamı pekiştiren başka rivayetler de vardır.
Örneğin Bihar’ul-Envar adlı eserde Resulullah efendimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Dua dışında hiç bir şey kazayı (ilâhî öntasarımı) geri çeviremez.”[38]
İmam Cafer Sadık (a.s) der ki: “Dua, kesinleştikten sonra kazayı geri çevirir.”[39]
İmam Ebu’l-Hasan Musa’nın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: “Dua edin. Çünkü yüce Allah’a dua etme ve O’ndan talepte bulunma belayı geri çevirir. Musibet takdir edilmiş, tasarlanmış ve onay aşamasına gelmiş olsa bile. Bir insan bu aşamada Allah’a dua edip, musibetin kaldırılmasını, geri çevrilmesini isterse Allah belayı bildiği bir şekilde geri çevirir.”[40]
İmam Cafer Sadık (a.s) der ki: “Dua karara bağlanmış ve kesin olarak yürürlüğe konulacak kazayı geri çevirir. Öyleyse çok dua edin. Çünkü dua, her rahmetin anahtarı ve her ihtiyacın giderilme kapısıdır. Allah katındaki şeyler ancak dua ile elde edilebilir. Çünkü çalınıp durulan hiç bir kapı yoktur ki, bir gün çalana açılmasın.”[41]
Ben derim ki: Bu rivayetlerde dua ve istekte ısrarcı olmaya yönelik işaretler vardır. Israr, duanın gerçekleşmesi üzerinde olumlu rol oynar. Çünkü bir niyeti sık sık içinde geçirmek, sonunda o niyetin olumsuzluklardan arınmasını sağlar.
İsmail b. Hamam kanalıyla Ebu’l-Hasan’ın (a.s) şöyle dediği bildirilmiştir: “Kulun gizlice yaptığı tek bir dua, açıktan yapılan yetmiş duaya bedeldir.”
Ben derim ki: Bu rivayette gizlice dua etmeye, içten içe yakarmaya yönelik bir işaret vardır. Çünkü talepte ihlaslı olmanın en garantili yolu budur.
Mekarim’ul-Ahlâk adlı eserde İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Muhammed ve soyuna salavat getirilmedikçe dua kabul olunmaz.”
Yine mezkur kitapta İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle bir açıklama rivayet edilir: “Kim, kendisinden önce kırk mümin hakkında dua eder sonra kendisi hakkında dua ederse, duası kabul olur.”[42]
Bir başka yerde de şöyle bir olay aktarılır: İmam Cafer Sadık’ın ashabından biri, İmam’a şöyle dedi: “Allah’ın kitabında iki ayet vardır. Gereklerini yapıyorum; ama karşılığını alamıyorum.” İmam: “Bunlar hangi ayetlerdir?” dedi. Adam dedi ki, “Bana dua edin, size icabet edeyim. ayeti. Dua ediyoruz, ama cevabını göremiyoruz.” İmam buyurdu ki: “Allah’ın sözünden döndüğünü mü sanıyorsun?” Adam, “Hayır.” dedi. İmam: “Öyleyse nedir?” dedi Adam, “Bilmiyorum.” dedi. Bunun üzerine İmam: “Fakat ben sana gerçeği bildireceğim. Kim Allah’ın emrettiği şeylerde O’na itaat eder, ardından usulüne uygun olarak dua ederse, Allah duasını kabul eder.” dedi. Adam, “Duanın usulü nasıldır?” diye sordu. İmam buyurdu ki: “Başlangıçta Allah’a hamd edersin, O’nun ululuğunu dile getirirsin, sana yönelik nimetlerini anar, O’na şükredersin, sonra Hz. Muhammed’e (s.a.a) ve soyuna salat getirirsin. Sonra günahlarını anar, bunları itiraf edersin. Sonra günahlarının affedilmesini istersin. İşte duanın usulü budur.”
Ardından şöyle dedi: “Diğer ayet hangisidir?” Adam, “Her neyi infak ederseniz, O, yerine bir başkasını verir.[43] ayeti.” dedi. İnfak ediyorum ama yerine bir başka mal verilmiyor. İmam dedi ki: “Allah’ın verdiği sözden döndüğünü mü sanıyorsun?” Adam, “Hayır.” dedi. İmam: “Öyleyse nedir?” dedi. Adam, “Bilmiyorum.” dedi. İmam şöyle dedi: “İçinizden biri helâl yoldan bir mal kazanırsa, sonra bu malı gerektiği yerde harcarsa, kesin olarak harcadığı her bir dirhemin yerine Allah ona başka bir mal verir.”[44]
Ben derim ki: Duanın usulü ve adabına ilişkin bu tür rivayetlerin verdikleri mesaj gayet açıktır. Bu yöntem, kulu duanın ve dilemenin hakikatine yaklaştırır.
ed-Dürr’ül-Mensûr tefsirinde İbn Ömer kanalıyla Resulullah efendimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Yüce Allah bir kula karşılık vermek, icabet etmek istediği zaman, o kulun dua etmesine izin verir.”
Yine İbn Ömer kanalıyla rivayet edilen bir hadiste Resulullah efendimiz (s.a.a) şöyle buyurur: “İçinizden kimin için dua kapısı açılmışsa, onun için rahmet kapıları da açılmıştır.” Bir diğer rivayette: “Sizden kimin için dua kapısı açılmışsa, cennetin kapıları da onun için açılmıştır.” buyurulur.[45]
Ben derim ki: Aynı anlamı içeren sözler, çeşitli kanallardan Ehlibeyt İmamları’ndan da aktarılmıştır: “Kime dua bahşedilmişse, ona icabet de bahşedilmiştir.” Bu sözlerle verilmek istenen mesaj önceki açıklamalarımızdan aydınlığa kavuşmuştur.
Yine ed-Dürr’ül-Mensûr tefsirinde, Muaz b. Cebel kanalıyla Resu-lullah efendimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Eğer siz Allah’ı gerektiği gibi tanısaydınız, dua ettiğiniz zaman dağlar un ufak olurdu.”[46]
Ben derim ki: Hakkın yüce makamını, tek ve ortaksız Rububiyetin otoritesinin boyutlarını bilmeme, dolayısıyla sebeplere dayanma, sebeplerin gerçek bir etkinliğe sahip olduklarına inanmayı gerektirir. Malulü, alışılagelen illetlerine ve normal sebeplerine hasretmeyi kaçınılmaz olarak doğurur. Hatta bazı zaman insan sebeplerin gerçek manada bir etkinliklerinin olduğu şekilde bir kabulü zihninden atar ama aracı konumundaki sebeplerin aracılıklarının ve değişik yolları öngörmek şeklindeki bir kabul yine de varlığını sürdürür. Örneğin, biz hareket etme ve yürüme olgularının amaca ulaştırıcı bir rol oynadıklarını görüyoruz, daha sonra maksada ulaşma açısından yürümenin gerçek ve belirleyici bir etkinliğinin olduğu şeklindeki anlayışı zihnimizden attığımızda, yürümenin aracı, asıl belirleyici etkeninse, yüce Allah olduğunu kabul etmiş oluruz. Ne var ki, aracının var oluşuna ilişkin inanç da belirginlik kazanmış olur. Buna göre, şayet yürüme olmasay-dı ne yaklaşma, ne de yakınlık olurdu?
Kısacası sebepler birer aracıdan öte bir şey olamasalar, belirleyici etkinliğe sahip olamasalar bile, müsebbeplerin varlığı onlarsız tasavvur edilemez. Bu inanç yüce Allah’ın makamını bilmenin duyarlılığına sığmaz, noksansız ilâhî otorite ile bağdaşmaz. Aynı zamanda bu kuruntu müsebbeplerle normal sebeplerinin, örneğin; ağırlık ve yerçekiminin cisimden, yaklaşmanın hareket etmekten, doymanın yemekten, susuzluğu gidermenin içmekten vb. şeylerin ayrılmazlığına ilişkin inancı kabullenmemize neden olmuştur. Mucize konusunu işlerken, neden ve nedensellik yasasının, diğer bir ifadeyle “sebeplerin yüce Allah ile müsebbepler arasında aracı oldukları, kaçınılmaz, göz ardı edilmez gerçeğin ta kendisidir,” demiştik. Ancak bu gerçeklik, olayları, normal sebeplerine hasretmeyi gerektirmez. Tam tersine teorik ve aklî araştırmalar ayrıca kitap ve sünnet, sebeplerin aracılıklarını onaylar, ama etkinliği belirleyiciliği onlara özgü kılmayı reddeder. Evet, aklen imkânsız olan şeyler bahis konusu değildir. (Ve Allah’ın kudreti böyle şeylere taalluk etmez.)
Bu gerçek, zihninde açığa kavuştuğuna göre, şunu bilmiş olmalısın: Allah’ı bilmek, zati itibariyle muhal nitelikli olmayıp da olağan dışı sayılan şeyler hususunda duanın gerçekleşeceğini ve icabete erişeceğini kabul etmeyi gerektirir. Nitekim, peygamberlerin gösterdikleri mu-cizelerin büyük kısmı duanın kabulüne dönüktür.
Tefsir’ul-Ayyâşî’de İmam Cafer Sadık’ın (a.s) “Öyleyse onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler.” ifadesi ile ilgili olarak: “İstedikleri şeyi kendilerine bahşetme gücüne sahip olduğunu bilsinler, demektir.” buyurduğu rivayet edilir.[47]
Mecma’ul-Beyan tefsirinde İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şu ayetle ilgili olarak şöyle dediği aktarılır: “Ve Bana iman etsinler” kesin bir gerçek olarak bilsinler ki, Ben istedikleri şeyi verme gücüne sahibim. “Umulur ki doğru yolu bulurlar.” hakka erişirler yani, ona ulaşırlar.
[21]- [Usûl-i Kâfi, c.2, s.468]
[22]- [Uddet'ud-Daî, s.123]
[23]- [Furkan, 77]
[24]- [Mekarim'ul-Ahlâk, s.389]
[25]- [Uddet'ud-Daî, s.123-124]
[26]- [Uddet'ud-Daî, s.123-124]
[27]- [Uddet'ud-Daî, s.103]
[28]- [Uddet'ud-Daî, s.132]
[29]- [Uddet'ud-Daî, s.25; Bihar'ul-Envar, c.93, s.302]
[30]- [Nehc'ül-Belâğa, 31. hutbe]
[31]- [Uddet'ud-Daî, s.139; Bihar'ul-Envar, c.93, s.37]
[32]- [Uddet'ud-Daî, s.139; Bihar'ul-Envar, c.93, s.306]
[33]- [Teğabun, 15]
[34]- [Vesail'uş-Şia'da da c.4, Dua bölümü, 59. bapta rivayet edilmiştir.]
[35]- [Bihar'ul-Envar, c.93, s.314]
[36]- [Uddet'ud-Daî, s.97; Bihar'ul-Envar, c.93, s.314]
[37]- [Uddet'ud-Daî, s.97; Bihar'ul-Envar, c.13, s.314]
[38]- [Bihar'ul-Envar, c.93, s.296]
[39]- [Bihar'ul-Envar, c.93, s.295]
[40]- age.
[41]- age.
[42]- [Mekarim'ul-Ahlâk, s.274]
[43]- [Sebe, 39]
[44]- [Bihar'ul-Envar, c.93, s.316]
[45]- [Bihar'ul-Envar, c.69, s.409, h: 114]
[46]- [Bihar'ul-Envar, c.69, s.409]
[47]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.83]

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv