İSM-İ “ADL”
Bu yazı kez okundu.
4 Ocak 2014 11:21 tarihinde eklendi

İSM-İ “ADL”

DÖRDÜNCÜ HÜCCET-İ ÎMANİYE

(OTUZUNCU LEM’ANIN İKİNCİ NÜKTESİ)

وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

[âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i A'zam veyahut İsm-i A'zamın altı nûrundan bir nûru olan "ADL" isminin bir cilvesi, Birinci Nükte gibi Eskişehir Hapishanesinde uzaktan uzağa göründü. Onu yakınlaştırmak için yine temsil yoluyla deriz:]

Şu kâinat öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemadiyen tahrib ve tamir içinde çalkalanan bir şehir var.. ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var.. ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var. Halbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayretengiz bir muvazene, bir mîzan, bir tevzîn hükmediyor, bilbedahe isbat eder ki; bu hadsiz mevcudatta olan tahavvülât ve vâridat ve masârif; herbir anda umum kâinatı görür nazar-ı teftişinden geçirir bir tek Zâtın mîzaniyle ölçülür, tartılır. Yoksa, balıklardan bir balık bin yumurtacık ile, ve nebatattan haşhaş gibi bir çiçek yirmi bin tohum ile, sel gibi akan unsurların, inkılâbların hücûmiyle, şiddetle muvazeneyi bozmaya çalışan ve istilâ etmek istiyen esbab başı boş olsalardı, veyahut maksadsız serseri tesadüf ve mîzansız kör kuvvete ve şuursuz zulmetli tabiata havale edilseydi, o muvazene-i eşya ve muvazene-i kâinat öyle bozulacaktı ki; bir senede, belki bir günde herc ü merc olurdu. Yâni; deniz, karmakarışık şeylerle dolacaktı, taaffün edecekti; hava, gâzât-ı muzırra ile zehirlenecekti; zemin ise, bir mezbele, bir mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı…

İşte cesed-i hayvanînin hüceyratından ve kandaki küreyvât-ı hamrâ ve beyzadan ve zerrâtın tahavvülâtından ve cihâzat-ı bedeniyenin tenasübünden tut, tâ denizlerin vâridat ve masârıfına. tâ zemin altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına. tâ hayvanat ve nebatatın tevellüdat ve vefiyatlarına..tâ güz ve baharın tahribat ve tâmiratlarına..tâ unsurların ve yıldızların hidemat ve harekâtlarına.. tâ mevt ve hayatın, ziya ve zulmetin, ve hararet ve bürûdetin değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına kadar o derece hassas bir mîzan ile ve o kadar ince bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer hiçbir yerde hakikî olarak hiçbir israf, hiçbir abes görmediği gibi; hikmet-i insaniye dahi, herşeyde en mükemmel bir intizam, en güzel bir mevzûniyet görüyor ve gösteriyor. Belki, hikmet-i insaniye o intizam ve mevzûniyetin bir tezahürüdür, bir tercümanıdır.

İşte gel, Güneş ile muhtelif on iki seyyarenin muvâzenelerine bak. Acaba bu muvazene, Güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelâl’i göstermiyor mu?

Ve bilhassa seyyarattan olan gemimiz, yani Küre-i Arz, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede gezer; seyehat eder. Ve o hârika sür’atiyle beraber zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor. Eğer sür’ati bir parça tezyid veya tenkis edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı. Ve bir dakika, belki bir saniye muvazenesini bozsa, dünyamızı bozacak; belki başkasiyle çarpışacak, bir kıyameti koparacak.

Ve bilhassa zeminin yüzünde nebatî ve hayvanî dörtyüzbin taifenin tevellüdat ve vefiyatça ve iaşe ve yaşayışca rahîmane muvazeneleri; ziya Güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zât-ı Adl ve Rahîm’i gösteriyor. Ve bilhassa o hadsiz milletlerin hadsiz efradından bir tek ferdin âzâsı, cihazatı, duyguları o derece hassas bir mîzanla birbiriyle münasebetdar ve muvazenettedir ki; o tenâsüb, o muvâzene, bedahet derecesinde bir Sâni-i Adl ü Hakîmi gösteriyor. Ve bilhassa her ferd-i hayvanînin bedenindeki hüceyratın ve kan mecralarının ve kandaki küreyvâtın ve o küreyvâtdaki zerrelerin o derece ince ve hassas ve hârika muvâzeneleri var, bilbedahe isbat eder ki: Herşey’in dizgini elinde ve herşey’in anahtarı yanında ve bir şey bir şey’e mâni olmuyor.. umum eşyayı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek Hâlik-ı Adl ü Hakîm’in mîzaniyle, kanunîyle, nizamiyle terbiye ve idare oluyor. Haşrin mahkeme-i kübrasında mîzan-ı a’zam-ı adalette cin ve insin muvâzene-i a’mâllerini istib’ad edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu muvazene-i ekbere dikkat etse, elbette istib’adı kalmaz.

Ey israflı, iktisadsız.. ey zulümlü, adâletsiz.. ey kirli, nezâfetsiz bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisad ve nezafet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, mânen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki: Umum mevcudatı zulmünle, mîzansızlığınla, israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun?

Evet, İsm-i Hakîm’in cilve-i âzamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisad ve israfsızlık üzerine hareket ediyor. İktisadı emrediyor. Ve İsm-i Adl’in cilve-i âzamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor. Ve beşere de adaleti emrediyor. Sûre-i Rahmân’da:
وَالسَّمَآءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ اْلمِيزَانَ * اَلاَّ تَطْغَوْ فِى الْمِيزَانِ *
وَاَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلاَ تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ
âyetindeki dört mertebede, dört nevi mîzana işaret eden dört defa “mîzan” zikredilmesi, kâinatta mîzanın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mîzansızlık yoktur. Ve ism-i Kuddûs’ün cilve-i âzamından gelen tanzif ve nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartiyle, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor!..

İşte, hakaik-i Kur’aniyeden ve desâtir-i İslâmiyeden olan “adâlet, iktisad, nezafet” hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’aniye ne derece kâinatla alâkadar ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu.. ve o hakaikı bozmak, kâinatı bozmak ve suretini değiştirmek gibi mümkün olmadığını bil!. Ve bu üç ziya-yı âzam gibi; rahmet, inâyet, hafîziyyet misillû yüzer ihâtalı hakikatlar Haşri, Âhireti iktiza ve istilzam ettikleri halde, hiç mümkün müdür ki: Kâinatta ve umum mevcudatta hükümferma olan rahmet, inâyet, adalet, hikmet, iktisad ve nezafet gibi pek kuvvetli ihâtalı hakikatlar; Haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa, nezafetsizliğe, abesiyete inkılâb etsinler? Hâşâ..yüzbin defa hâşâ.

Bir sineğin hakk-ı hayatını rahîmane muhafaza eden bir rahmet, bir hikmet; acaba Haşri getirmemekle umum zîşuurların hadsiz hukuk-u hayatlarını ve nihayetsiz mevcudatın nihayetsiz hukuklarını zâyi eder mi? Ve tâbiri câiz ise, rahmet ve şefkatte, ve adalet ve hikmette hadsiz hassasiyet ve dikkat gösteren bir haşmet-i Rubûbiyyet.. ve kemâlâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinatı hadsiz hârika san’atlariyle, ni’metleriyle süslendiren bir saltanat-ı Ulûhiyyet böyle hem umum kemâlâtını, hem bütün mahlûkatını hiçe indiren ve inkâr ettiren Haşirsizliğe müsaade eder mi; hâşâ!. Böyle bir cemâl-i mutlak, böyle bir kubh-u mutlaka bilbedahe müsaade etmez.

Evet, âhireti inkâr etmek istiyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakaikıyle inkâr etmeli. Yoksa, dünya bütün hakaikıyle, yüzbin lisanla onu tekzib ederek bu yalanında yüzbin derece yalancılığını isbat edecek. Onuncu Söz kat’i delillerle isbat etmiştir ki: Âhiretin vücudu, dünyanın vücudu kadar kat’î ve şüphesizdir..
* * *

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv