ASR-I SAADET SONRASI TARİHİ DEĞİŞİM – HİZBULLAH HAKVERDİ
Bu yazı kez okundu.
11 Ocak 2014 12:27 tarihinde eklendi

ASR-I SAADET SONRASI TARİHİ DEĞİŞİM
İlk vahy ve ilk nebi ile oluşan, her yeni gelen vahy ve nebi ile vus’at kazanan ve neşv-ü nema bularak kemale doğru gelişen, Kur’an-ı Kerim ve Rahmet’ el-lil’âlemin olan Hatem’ül enbiya (sav) ile de zirveye ulaşan, hilafet-i Ahmediye ve hakikat-ı Muhammediye (sav)’nin İlâhî tecellisi olarak kıyamete kadar ila-nihaye bu zirveyi tekemmül ettirme özelliğini taşıyan ve İran İslam İnkılâbı’nın ihtişamlı, İlâhî zuhuru ve tûluu ile bunu bilfiil ispatlayan, çağımızda “Öz-Halis Muhammedi İslam” diye ifadesini bulan ve İlâhî vahyin-Kur’an-ı Kerim’in, yani İslam’ın bila-istisna bütün ahkâmını-mesajını, emir ve nehylerini kesinkes kapsayan Cihanşümul İslam İnkılâbı; en büyük ma’kesini-tarihî değişimini, hak ve adalet tecellisini ve İlâhî hükümranlığını, Asr-ı Saadet ve Sadr-ı İslam denen mutlu çağda, (nüve olarak) tahakkuk ettirmiş bulunduğu, riyazi bir vakıa ve hakikat olarak izahtan varestedir…

Kalb, akl, ruh, fikr, şuur ve vicdan üzerinde, iman, tevhid, hak, adalet, izzet, hürriyet ve ubudiyet gibi.. İlâhî nur, takva, ahlâk, fazilet ve hidayet mührünü ve nakşını vurarak hayat-ı insaniyenin manevî âleminde ve cephesinde çok kısa bir süre içinde fevkalade bir tarihî değişim-devrim gerçekleştiren Sadr-ı Evvel-Asr-ı Saadet İslam’ı; mündemiç bulunduğu sonsuz bir İlâhî güç ve enerji ile siyasî, içtimaî, askerî, iktisadî, hukukî, amelî ve fiilî gibi.. zahirî-maddî, haricî-âfâkî ve şuhudî cepheleri de ihata eden hayat-ı insaniyenin bütününü kuşatmış, başlattığı fetih-cihad-davet-tebliğ hareketleriyle de, bunu sath-ı arzın büyük bir kısmına yaymış, böylece; saltanat-ı İslamiye, hilafet-i Muhammediye ve hakimiyet-i Kur’aniye’nin taht-ı emrine, arzın bir kısmını bilfiil, diğer kısmını da bilkuvve-hükmen-manen almış ve bu misyonunu ve özelliğini kısa bir süre kâmilen, daha sonraları da kısmen sürdürmeyi başarmıştır…

Maddî ve manevî hayatın tüm sahalarında ve cephelerinde gerçekleşen; İlâhî okyanustan kopup gelen ve coşup taşan muhteşem dalgaları, İlâhî güneşten fışkıran-parıldayan ışıkları, bir yandan Çin seddine ve Sibirya sınırlarına bir yandan Hindistan ve Endonezya topraklarına, öte yandan Kuzey ve Güney Afrikalara ve Büyük Sahralara, diğer taraftan Endülüs, Viyana, Kırım ve Kafkasya’ya kadar uzanan-dayanan; ve tüm bu yerlerde, hakkın muhteşem müsbet-İlâhî-tarihî değişimini gerçekleştiren ve dünyanın sair en ücra yerlerine kadar aksettirdiği İlâhî huzmeler ve sızdırdığı ab-ı hayat damlaları ile, kulub ve ervah-ı insaniyeyi asil fıtratına yönelterek ihtizaza getiren, Asr-ı Saadet’in, İlâhî-nuranî Cihanşümul İslam İnkılâbı;.. yüce Resul’ün (sav) irtihalinden sonra görülen, giderek gelişme gösteren bir inhiraf tehlikesi ile karşı karşıya gelmiş, bu tehlike, bir süre sonra batılın, İslam’ın merkezî idaresi-harim-i ismeti olan hilafet tahtına-makamına melik-i adûd olarak, nifakî-şeytanî bir pozisyonla musallat olmasını, İslam adına(?) ümmete hükmetmesini ve insanlığa yön vermesini (maalesef) doğurmuştur…

Evet;.. nur-u İlâhî ve hakikat-ı Muhammediye (sav) tohumunu Asr-ı Saadet toprağına ekmekle birlikte vüs’at ve inbisat kazanan İslam İnkılâbı; İlâhî ve tarihî değişim misyonunu, harice (diyar-ı küfre) karşı hızla icra ederken..; dahile yönelik bir aksama-duraklama, zaman zaman gerileme ile karşı karşıya gelmiştir. Ki, bu da; hilafetin ve velayet-i amme’nin, eimme-i Hûda-Kur’an-ı Mücessem-tahir ve mutahhar oldukları nass-ı kati ile sabit olan Al-i Muhammed (sav) ve Ehl-i Beyt-i Resulullah (sav)’a teslim edilmemesi gibi bir inhiraf ve yanlışlıktan kaynaklanmıştır…

İblis’in rüçhaniyet iddiasına (A’râf:12; Hicr:33; İsrâ:61; Sâd:76) benzer ırkçı-kavmiyetçi bir hamiyet-i cahiliye (Feth:26) ile müteharrik bulunan ve müşrik atalarının intikamını Al-i Muhammed’den ve Ben-i Hâşim’den alma ateşiyle yanıp kavrulan, şecere-i habise-şecere-i mel’une (İbrahim:26; İsrâ:60) diye Kur’an’da tavsif olunan süfehâ -yı Emeviyye, değişik şeytânî-nifâkî oyun ve hilelerle hilafet makamını gasb etmeyi başarmış, böylece; “İslam’ın özünden-ruhundan, nurundan ve hidayetinden kopma-sapma dönemi” başlamıştır…

Bu içten çökme, nur-u iman-ahlâk ve takvadan uzaklaşma döneminde, İslam’ın aktar-ı âleme saçtığı ilk inkılâbî nur ve dalgaların uç noktası; dünyanın muhtelif bölgelerinde eşsiz fetih ve zafer müjdelerini hilafet merkezine ulaştırırken, elde edilen sayısız ganimetler, emaret-makam-ikbâl tutkularıyla birlikte, toplumun önde gelen geniş bir kesiminde hırs-menfaat-şehvet kabarmalarına-taşkınlıklarına sebep olmuştur… Rıza-i İlâhî-ihlas-sıdk-takva-ahlâk ve endişe-i şehadet ve ahiret gibi.. İlâhî-nuranî ve ulvî duygu-vasıf ve amellerin toplum hayatında zayıflaması, hatta yıkılmasını doğuran bu menfi durum, gasıp-zalim yöneticilerin İslam’ı tahrif ve ümmeti saptırma niyetlerini-hedeflerini büyük ölçüde kolaylaştırmış; toplumun önde gelen önemli bir kısmının, hatta ulema kılıklı nice bel’amların, ehl-i heva ve hevesâtın, zalim sultanların sarayları önünde yağcılık-dalkavukluk kuyruğuna girdiklerine, tarih-i hakikat şahid olmuştur…

İblis’in habis ve mel’ûnâne rolünü üstlenerek, biçare-gafil mü’minleri ve insanlığı idlal ve ifsad etmeyi (A’râf:16-17, 202; Hicr:39-40; İsrâ:63-64; Sâd:82-83) şiar edinen; dostluk ve hayır-hahlık maskesini giyen (A’râf:20-22; Tâhâ:120); fitne-fesad ve idlallerini ıslah edicilik (Bakara:11-14;…) diye nitelendiren;.. ve:

“İnsanlardan öylesi (münafık da) vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve (o) kalbindekine rağmen, Allah’ı şahid getirir; oysa, o azılı bir düşmandır. O, iş başına geçti mi, yeryüzünde fesad çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, fesadı sevmez. Ona: ‘Allah’tan kork!’ denildiği zaman, onu büyük gururu günaha sürükleyerek alıp kuşatır. Böylesine, cehennem yeter! O, ne kötü bir yataktır.” (Bakara:204-206)

“Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman (musallat) kıldık. Onlardan bazısı bazısına, aldatma için, yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapmazlardı. Öyleyse onları, yalan olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak. Bir de, ahirete inanmayanların kalbleri ona meyletsin de, onlardan hoşlansınlar ve yüklenmekte oldukları (günahları)nı yüklenedursunlar!” (En’âm:112-113)

“Sen onları gördüğün zaman, cüsseli yapıları senin acayibine gider ve konuştukları zaman da, onları dinlersin. (Oysa) sanki onlar, (sütun gibi) dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler. (Bundan dolayı da) her sayhayı (çığlığı) kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan hazer kıl-sakın. Allah, onları kahretsin-gebertsin! Nasıl da (batıla-küfre) çevriliyorlar.” (Münafikun:4) gibi.. nice ayetlerin masadakı durumunda bulunan bir kısım müfsid-mülhid ben-i Ümeyye ve ben-i Abbas hükümdarlarının ilcaat-ı fasideleri ile hilafet(?) makamı, zulm-cinayet-vahşet-kati-fısk-û fücur merkezi haline gelmiş; hayat-ı insaniye ise, imanî, itikadî, ahlâkî, siyasî, içtimaî ve iktisadî buhran-sıkıntı-kaos ve felaket girdabına gark olmuş; bu hazin gidişat, tedricen fûtuhât-ı haricîyye ve askeriyyeyi de tevakkufa, giderek sükuta ma’ruz bırakmıştır. Ki; zamanla, haricî küffara karşı mağlubiyetler ve ümmet mabeyninde köklü tefrikalar, siyasî, askerî bölünmeler, hezimetler ve (güya) muhtelif-müstakil beylikler-sultanlıklar-devletçikler zuhur etmiş, bu da haricî tecavüzatı celbederek, İslam âleminin, her yönüyle zillet ve esaret zincirlerine giriftar olmasını doğurmuştur…

Mezkûr tereddi-tedenni dönemlerinde, tabiatıyla İslam’ın bütüncül-merkezî-tevhidi usûl ve esas mektebinde de köklü inhiraf ve sapmalar görülmüş; enbiyada, eimme-i ma’sume (as)’de ve salih izleyicileri olan adil fukaha ve ulu’l emr’de temerküz eden nisbî yasama-(içtihad-ı siyasî ve içtimaî) yürütme-yargı-murakabe-infaz-askerî ve siyâsî idare; maliye-eğitim-irşad.. gibi misyon-fonksiyon ve güçler darmadağınık duruma gelmiş; her branşın sayısız-belirsiz mercileri-öncüleri ve yöneticileri zuhur etmiş, bu da; ümmet arasında ne idüğü belirsiz fırkaların doğmasına netice vermiştir… Ki bu; aynı zamanda İslam toplumunun ümmet-i vahide olma realitesini (derinden derine ve, üstelik İslam adına) zaafa uğramasına, hatta yer yer yıkılmasına sebep olmuştur… Bunlardan, birkaç örnek verecek olursak, konu (somutlaşmakla) daha iyi anlaşılmış olacaktır. Evet:

İslamî siyaset, yani makam-ı hilafet, asıl sahiplerine verilmemiş, ehliyetsiz-liyakatsiz eşhasın elinden, giderek zalim-fasık, hatta mürted-mülhid-münafık tipli süfehanın yed-i tasallutunda bir zulüm aracı haline gelmiştir… Bu da; hilafet görevi arasında bulunan bütün İslamî unsur-kaide-usûl ve esasatın yıkılmasına sebep olmuştur… Bu cümleden olarak:

İslamî-ilmî ve fıkhî mevzular, düzensiz-kontrolsüz bir mahiyet kazanmış, kendi alanlarında yüzlerce ekol ve fırkalar zuhur etmiş, böylece; hakkın tayin ve tesbiti zorlaşmış, çoğu kez hak ile batıl iltibas edilir duruma gelmiştir…

Aslında rahmet olarak nitelenen ve İslamî füruatın ve muzmer olan hakâikinin, değişik yorumlarla daha iyi-mufassal olarak anlaşılmasını sağlayan içtihad; birbirine zıt-hasım-muhalif ve düşman kamplaşmalara-mezhepleşmelere vasıta kılınmıştır. Hatta bu, itikadî sahaya dahi taşınabilmiştir. Örneğin:

Kitab ve mütevatir-sahih sünnet ile, yani her türlü zandan müstağni olan bir delail-i kat’iyye ile sabit-sarih ve zahir olan itikad-ı İslamiye; tek kişinin (mesela; Eş’arî’nin..) veya bir grubun (mesela; Mu’tezile’nin..) zannî-içtihadî ve felsefî-kelamî görüş ve indi kanaatleriyle (maatteessüf) ayniyet arzeder duruma getirilmiş, o şablona ve standarta uymayan (nassa müstenid de olsa) aykırı tüm görüşler dalâlet; ve o görüş sahipleri de, fırka-i dâlle diye (gayr-i adilâne olarak) damgalanmıştır… Keza; benzeri hatalar, amelî-fikhî konularda da zuhur etmiş, çoğu kez açık nassın bulunduğu hususlarda ve onlara zıt bir şekilde içtihad(?) etme, böylece; fasık-mülhid hükümdarlara ibahe yolunu (eli’yazu billah) açma yoluna dahi (maalesef) gidilmiştir…

Tefsir, tedvin-i hadis ve zabt-ı tarih.. hususlarda dahi, tam güvenilir-ehil bir ortam doğmamış, mezkûr ilmî-İslamî dallarda dahi, melik-i adûdların heva ve hevesatına uygun-paralel bir metod ve çizgi izleyen, sözde ulema-huffaz ve müverrih zevatın varlıklarına çokça şahid olunmuştur…

Ruhî-kalbî-manevî.. boşlukların doldurulması sadedinde, zuhur etmiş pek çok irfanî-irşadî-ahlâkî-tasavvufî ekoller ve mektebler dahi, ayrı ayrı ve kendine buyruk bir pozisyon taşımış; doğrusu ile yanlışı, hayırlısı ile şerlisi-zararlısı ve hak ile bâtılı avam-ı müslimince temyiz ve tefrik edilemez duruma gelmiş, bu da; hayat-ı İslamiye’de değişik badireler ve sapmalar husule getirmiştir…

Melik-i adûdların hizmetçileri olan saray mollaları-kadıları, zalimlerin lehine fetva-hüküm veren bir zulüm aracı diye iştihar bulmuş, gerçek müslümanlar ve mazlumlar dahi, meselelerini, resmî yetkisi ve fiilî infaz gücü bulunmayan adil fukahaya arz etmeyi tercih etmiş, böylece; -resmen- hilafetçe(?) uygulanan İslam hukuku dahi, adil fonksiyonunu kaybederken, kontrolsüz-düzensiz ve koordinesiz bir seyir çizgisi izleyerek, inhiraf ameliyesinde kendine düşen payı almıştır…

Zer ve zorun egemen olduğu bu düzenlerde, bu iki gücü (beyt’ül malı-maliyeyi ve silahlı kuvvetleri) eline geçiren eşhas ve merkezler, (merkezî müfsid devlete ilâveten) devlet içinde devlet özelliğini taşımış, zulm-ü cinayette merkezî otoriteyi geçecek duruma gelmiş, zamanla müstakil devletler oluşturarak, zahirî-sathî anlamda dahi olsa, müslüman halklar arasındaki İslamî vahdet ve uhuvveti parçalama misyonunu ifa etmişlerdir..: Ve hakeza…

İşte; bütün bu ve daha nice-sınırsız menfilikler ve sapmalar, merkezin, yani makam-ı hilafetin; gerçek ehil sahiplerinin, yani Ehl-i Beyt-i Resulullah’ın (sav) ve onların salih izleyicileri olan adil ulema ve fukahanın nuranî-hidayete götürücü ellerinde-idarelerinde bulunmamasından ve ben-i Ümeyye gibi.. ehliyetsiz cühela-füsekâ ve tevağit tarafından gasb ve işgal edilmiş olmasından kaynaklanmış olduğu, izahdan varestedir…

Bununla birlikte, Kur’an-ı Mücessem ve Veraset-i Nübüvvet (as) olan Al-i Muhammed (sav) bütün imkan-güç ve gayretleriyle “Öz Muhammedi İslam’ı koruma kollama ve istikbale ulaştırma..” İlâhî görevini ifa etmeye çalışmakta, bu hususta beldelerin-bölgelerin cazibe merkezi durumuna gelmiş bulunmaktadır. Bilhassa eimme-i ma’sume’nin ders halkaları, binlerce ilim-irfan, hak-hakikat-adalet ve hürriyet aşıklarıyla dolup taşmakta, o mübarek halkalardan yayılan İlâhî nur huzmeleri-şu’leleri, liyakatli-ehil mü’min kalbleri-ruhları ve fikirleri cûş-û hûruşa ve ihtizaza getirmekte; tağutî güçlerin sürekli zulüm-işkence-zindan ve cinayetleri, bu İlâhî azim-cehd ve gayreti gittikçe arttırmakta; selim ve temiz fıtrat sahibi gönüller, o İlâhî-Nebevi nura doğru koşup pervaz etmektedir…

Hayat-ı insaniyenin manevî âleminde, böylece muhafaza edilebilen Öz Muhammedi İslam;.. inkılâbî misyonunu Ehl-i Beyt-i Resulullah’ın (sav) yakın çevresinde, manen mükemmel bir surette; madden-zahiren ise, nisbî-kısmî bir tarzda, ifa etmiş; uzak çevreleri dahi, bu İlâhî-inkılâbî nurdan müstefit kılmıştır…

Siyasî-idarî-hukukî-iktisadî vb. sahalarda İnkılâb-ı İslamî’nin değiştirici etkisinden korunma tedbirleri zımnında, tağuti güçler; muhalifleri olan Müslümanların, bir kesiminin önde gelen şahsiyetlerini, mesela ulemasını resmi görevlere ve memuriyetlere tayin etmek suretiyle muvafık duruma getirmek yoluna başvurmuş; diğer bir kısım önemli ve aktif muhaliflerini ise; Mehdî-i Muntazar (as) kutsal inancını; “fısk-u fücurun ve zulmün ne kadar çoğalmasıyla, o kadar erken zuhurunun olacağı; O’nun (as) zuhurundan önce ise, kıyam-cihad-devlet ve hükümet-i İslamî kurmaya gayret etmenin caiz olamayacağı…” tarzında, uyuşturucu ve kıyamı önleyici bir inanca-mecraya (her nasılsa) çevirmek suretiyle zararsız bir pozisyona sokmayı başarmış, böylece; habis iktidarları boyunca ciddi-güçlü ve köklü bir halk kıyamı ile (maalesef) karşılaşmamıştır…

Hülasa-i kelam: fısk-u fücur ve zulüm, nifak-ilhad ve riddet ile mahlut olan, bununla beraber halife-i müslimin-emir-el mü’minin gibi.. İslamî-kutsal isim ve unvanları da, özellikle alıp kullanmaya özen gösteren mezkûr tağutî güçler, bahis konusu ettiğimiz bir batıl ve dalalet timsali olarak, iktidarlarını uzun asırlar (muhtelif zikzak ve değişik ad ve tezahürlerle) sürdürmüşler; ilk tohumu, Haçlı Seferleri ve Moğol saldırıları ile atılmış olan “İslam Âlemi’nin, batı-doğu emperyalizminin sömürgesi haline gelmesini..” bilfiil sağlamışlardır… Ki; bu da, yeni bir tarihî değişim döneminin ( küffarın süperleşmesinin, İslam Âlemi’nin de cüceleşmesinin, hatta, her yönden köleleşmesinin) başlangıcı olmuştur…

Bunu da, çok kısa olarak, ayrı bir başlıkla ele almanın, konuyla ilişkisi ve tenasübü nokta-i nazarında faydalı olacağı açıktır…

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv