HADİS VE SÜNNETİN ÖNEMİ
Bu yazı kez okundu.
11 Ocak 2014 10:39 tarihinde eklendi

Hadis ve Sünnetin Önemi

Hadis, “Rasûlullah (sav) sözü, fiili, takriri yani, sahabenin yaptığını görüp de reddetmediği hareket ve davranışları (kabul, takrir ve tasvibi), yaratılışı (fıtri-fizyolojik özellikleri) veya ahlaki ile ilgili intikal eden her türlü bilgi” diye tarif edilir. Sünnet ise hadislerle ifadesini bulan Muhammedî yol ve yöntemdir. Başka bir deyişle sünnet, Hz. Peygamber tarafından izlenen yol haritası, tabiat haline getirilen hayat tarzı, dünya ve ahiret tasavvuru demektir. Nitekim aşırıya kaçan talep ve iddialar karşısında Rasûl-i Ekrem (sav)’in “Kim benim sünnetimden, takip ettiğim yöntem ve hayat tarzımdan yüz çevirirse benden değildir”(1) şeklindeki açıklamasında sünnet bu anlamdadır. Hadis ile sünnetin yaygın olarak birbirinin yerinde kullanıldığı da görülür.

Kur’ân-ı Kerîm’de geçen ittiba ve iktida, Rasûl-i Ekrem (sav)’i rehber edinerek izinden gitmek ve bilinçli olarak ona uymak anlamına gelir. Vahyin tebliğ ve taliminde bir elçi olarak nasıl ve ne ölçüde ihtiyaç varsa, o vahyin anlaşılıp hayata geçirilmesinde Hz. Peygamber’in sünnetine, onun rehberliğine ve örnekliğine öylece ihtiyaç vardır. Zira hadis ve sünnet, Yüce Kur’ân’ın nebevi yorumudur. Bireysel ve toplumsal hayatta sünnetin merkeze alınması, Yüce Kur’ân’ın merkeze alınması demektir. Hz. Aişe (r.anha)’nin ifadesiyle “Peygamber’in ahlakı Kur’ân idi.” (2) Bu itibarla sirac-ı münir yani etrafını aydınlatan bir ışık olarak gönderilen Hz. Peygamber’in konumu çok iyi anlaşılmalıdır.

Endülüs’ün kudretli âlimi Şâtıbî (v. 790/1388), “O Peygamber hevasından konuşmaz. O’nun bildirdikleri, kendisine vahyedilen bir vahiyden başkası değildir” ayetinde geçen vahiy kavramının, Kur’ân ve sünnetin her ikisini içine alacak şekilde şeriat manasında kullanıldığını ifade eder. Ayrıca onun şu tesbiti de dikkat çeker: “Hadis, ya Allah’tan gelen sırf bir vahiydir ya da kitap veya sünnetten sahih bir vahye dayanan, Rasûl’den sadır olan muteber bir ictihadır.” (3)

Küfeli hadis ve fıkıh âlimi Süfyân es-Sevrî’nin (ö. 161/777), “Hadis, dünya ilimlerinin en hayırlısıdır” dediği bilinir. Onun bu tespit ve tecrübesi, hadis ilminin fazileti yanında, onu tahsil etmenin önemine vurgu yapar. Gerçekten de hadis ve sünnet, hakikat peşindeki insanın ufkunu açar, zihin ve gönül dünyasını şekillendirir. Bireysel ve toplumsal hayatta dinin tezahürü de yaşayan Kur’ân Hz. Peygamber’in hadis ve sünnetleriyle mümkündür. Kur’ân-ı Kerîm pek çok konuda genel ilkeler koymakla yetinir. Namaz, oruç, zekât ve hac ibadetlerinin yerine getiriliş şekli, boy abdestinin (gusül) nasıl alınacağı, neyin faiz olup olmadığı hususu hadis ve sünnetiyle öğrenilebilir. Ayrıca sosyal, idari ve ticari ilişkileri düzenleyen hüküm ve prensipler, düzenli ve huzurlu bir hayatın ölçüleri ve davranış örnekleri detaylı olarak yine hadis ve sünnet vasıtasıyla öğrenilebilir.

Hz. Peygamber’den Hayat Ölçüleri ve Davranış Örnekleri

A) Abdullah b. Hisam diyor ki: Biz Peygamber (s) ile beraberdik. Hz. Ömer’in (ra) elini tuttu. Hz. Ömer ona, “Ya Rasûlallah, sen bana kendim hariç her şeyden daha sevgilisin!” dedi. Peygamber, “Hayır, vallahi ben sana kendinden daha sevgili olmadıkça mümkün değil” deyince, Hz. Ömer, “Vallahi şimdi sen bana kendimden daha sevgilisin!” diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber, “İşte şimdi oldu ey Ömer!” buyurdu.

Tireli meşhur âlim İbn Melek (ö. 821/1418’den sonra) tarafından bu hadis üzerine yapılan açıklamayı burada zikretmekte fayda vardır: “Yani benim razı olduğum şeyleri, ölüm pahasına, kendi razı olduğun şeylere tercih etmedikçe imanın tam olmaz.” Bu sevgiden kasıt, insanın fıtrat ve tabiatındaki (duygusal anlamdaki) sevgi değil, (dini hüküm ve prensipler konusunda) başka bir seçeneği benimsemeyip sadece Hz. Peygamber’i tercih ve kabul sevgisidir (mehabbetü’l-ihtiyarla mehabbetü’t-tab’). Zira herkes, kendini başkasından daha çok sevme fıtratı üzere yaratılmıştır.(4)

B) Hz. Ali diyor ki: Peygamber bir cenaze için bulunuyordu. Derken Peygamber eline bir şey alarak yere (bir şeyler) çizmeye başladı. Sonra şöyle buyurdu: “İçinizde, cennet ve cehennemdeki yeri önceden bilinip yazılmayan bir kimse yoktur.”

Orada bulunanlar:

“Ey Allah’ın Rasûlü, biz yazgımıza güvenerek amel etmeyi bırakalım mı?” dediler. Peygamber şöyle buyurdu: “Hayır siz amel edin; imanın icaplarını yerine getirin ve görevinizi eksiksiz yapmaya bakın. Zira herkes kendisi için yaratılmış olan şeye müyesser ve müheyyâdır; yaratıldığı akıbete ulaşmak ona kolaylaştırılır, ne için yaratıldı ise onu kolayca elde eder ve o yola koyulur! Şöyle ki, ehl-i saadetten (mü’minlerden) olan kimse ehl-i saadetin ameline kolayca muvaffak olur. Ehl-i şakavetten (kâfir veya münafıklardan) olan kimse de ehl-i şekavetin ameline kolayca muvaffak olur.” Sonra Resul-i Ekrem şu ayet-i kerimeleri okudu: “Artık kim (hayr için) verir, sakınıp korunur ve en güzeli tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız. Kim de cimrilik eder, kendini müstağni/ kendine yeterli ve zengin görür, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız.” (5)

“Hadis, ya Allah’tan gelen sırf bir vahiydir ya da kitap veya sünnetten sahih bir vahye dayanan, Rasûl’den sadır olan muteber bir ictihadır.”
C) Ebu Hüreyre (ra)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Kim bir mü’minin dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderip nefes aldırırsa, Allah da kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkıntıyı ondan giderir. Kim bir fakire kolaylık sağlarsa, Allah da dünya ve ahirette ona kolaylık sağlar. Kim bir Müslüman’ın kusurunu örterse, Allah da dünya ve ahirette onun hata ve kusurunu örter. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da kulunun yardımındadır. Kim ilim tahsili için bir yola girerse, Allah ona cennete giden yolu kolaylaştım. Allah’ın evlerinden bir evde, Kitabullah’ı okuyan ve kendi aralarında onu araştırıp öğrenen bir topluluk üzerine sekinet iner, onları ilahi rahmet bürür, etrafını melekler sarar ve Allah onları huzurunda bulunanlara anar. Kimin ameli (eksik olduğundan) kendisini geriletir ise, soy kütüğü (neseb) onu ileri götürmez.” (6)

D) Malik b. el-Huveyris (ra) diyor ki: Ben ve akranım olan genç arkadaşlarım Rasûlullah (sav)’ın gelerek yanında yirmi gün kalmıştık. Rasûlullah (sav) gayet şefkatli, merhametli ve yumuşak idi. Aile efradımızı özlediğimizi görünce, geride kimleri bıraktığımızı bize sordu. Biz de durumu anlattık. Bunun üzerine Peygamber bize şöyle buyurdu: “Haydi artık aile efradınıza dönünüz. Onların yanında kalınız. Onlara (benden öğrendiğiniz dini) öğretiniz ve onlara gerekli talimatta bulununuz.”

Bu arada Hz. Peygamber devam etti: “Namazı beni kılarken gördüğünüz gibi kılınız. Namaz vakti geldiğinde biriniz ezan okusun, en büyüğünüz de size imam olsun.” (7)

E) İslam ile henüz müşerref olmamış Kureyşli genç Ebu Mahzüre anlatıyor: “Peygamber Huneyn Gazvesi’nden dönüyordu. Ben, hepsi Mekkeli on kişilik gençler grubuyla beraberdim. Huneyn yolunda Peygamber ile karşılaştık. Müezzini namaz için ezan okuyordu. Biz bir köşeye çekildik ve alay ederek müezzinin söylediklerini tekrar etmeye başladık. Peygamber bizi duymuştu. Ezan bittikten sonra “Şu gençlerin içinde gür ve güzel sesli biri var!” diyerek bizi yanına çağırttı. Peygamber:

- Gür sesli olanınız hanginiz, diye sordu. Herkes beni gösterdi. Bunun üzerine Peygamber yanımdakileri saldı, beni ise alıkoydu. Sonra bana:

- Haydi, bir ezan oku, dedi. Peygamber’den ve bana emrettiği işten son derece nefret ettiğim halde, kalkıp önünde ayakta durdum. Bizzat kendisi bana ezanın okunuşunu öğretti. Ezam bitirdiğimde beni çağırdı, içinde bir miktar gümüş para olan bir kese verdi. Sonra alnımı, göğsümü elleriyle sıvazladı ve “mübarek olsun!” diyerek beni tebrik etti, hayır ve bereket duasında bulundu. Ben:

- Ya Rasûlallah, Mekke’de ezan okumama izin ver, dedim. O da:

- Peki bu vazifeyi sana verdim, buyurdu. İşte artık o anda, Peygamber’e duyduğum nefretten bende bir iz kalmamış kalbim onun sevgisi ile dolup taşmıştı. Rasûlullah (sav)’ın Mekke valisi Attab b. Esid’e geldim ve onunla birlikte Rasûlullah (sav)’ın emir ve talimatı üzerine müezzinlik yaptım. (8) Mekke’nin fethedildiği yıl Hz. Peygamber’le Ci’rane’de karşılaştıktan sonra Müslüman olan Ebü Mahzüre, ömrünün sona erdiği hicri 59 yılına (miladi 678-79) kadar Mescid-i Haram’da müezzinlik vazifesi yaptı.

Hâsıl-ı kelam, meşhur sahabi Abdullah ibn Abbas’ın ifadesiyle, “Bütün mesele, Allah’ın kitabı ve Rasûlü’nün sünnetidir. Bundan sonra kim (Kitap ve sünnete rağmen) kendi reyine göre konuşursa, artık bunları sevap hanesinde mi yoksa günah hanesinde mi bulur, onu bilemem.” (9) Onun sitem yüklü bu uyarısı, Abdurrahman el-Evzai’nin (ö. 157/774) şu tespitiyle adeta bir bütünlük arz etmektedir: “Bid’at ve hurafeler ortaya çıktığında, âlimler onlar yadırgamaz ve infial göstermezlerse bunları (belki zamanla) sünnete (kültüre, değere) dönüşür.” Keza, Medine’nin müctehid imamı Malik b. Enes (v. 179/795), kendisine gelen ehli hevaya şu tembihte bulunurdu: “Haberin olsun ben, dinimden bir beyyine ve hüccet üzereyim; her türlü şek ve şüpheden uzak, yüksek bir özgüven içindeyim. Sen ise şek ve şüphe içindesin. En iyisi sen kendin gibi bir şüpheciye git de onunla tartış.”(10)

Şüphesiz Kur’ân ile birlikte sünnet bilgisi ve bilincinin yaygınlık kazanmasıyla, batıl inançlar ve bid’at uygulamalar ortadan kalkacaktır. Farklı ortam ve şartlara bağlı olarak, tüm kâinat için bir numune-i imtisal ve bir rahmet elçisi olarak gönderilen Rasûl-i Ekrem (sav)’in hadis ve sünnetlerinde pratik, uygulanabilir ve esnek esaslar vardır. Mizacı ve karakteri ne olursa olsun, her insanın Rasûl-i Ekrem (sav)’den alacağı hayat ölçüleri ve davranış örnekleri mutlaka olacaktır.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv