HZ. ADEM VE EŞİNİN KISSASI – M.HÜSEYİN FADLULLAH
Bu yazı kez okundu.
11 Ocak 2014 16:18 tarihinde eklendi

İLK GÜNAH… ÖRNEK BİR DERS

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla…

«Dedik ki: Ey Âdem, sen ve eşin Cennet’e yerleşiniz, ora­nın yiyeceklerinden istediğinizi bol bol yiyiniz, Fakat şu ağaca yaklaşmayınız. Yoksa zalimlerden olursunuz.

Fakat şeytan onların ayaklarını oradan kaydırarak, kendi­lerini içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de de­dik ki; Birbirinize düşman olarak oradan aşağı inin. Yeryüzü belirli bir süreye kadar size barınak ve geçim yeri olacaktır.

Derken Âdem, Rabbinden bir takım kelimeler belleyerek aldı da Rabbi O’nu affetti. Hiç şüphesiz O, tevbelerin kabul edicisidir ve merhametlidir.

Dedik ki: Hepiniz oradan aşağı inin tarafımdan size bir yol gösterici geldiğinde kim benim hidayetime uyarsa onlar için korku yoktur ve onlar artık hiç üzülmezler. Kâfir olup ayetlerimizi yalanlayanlar ise orada ebedi olarak kalıcı olmak üzere cehennemliktirler.» ([69])

Bu bölüm Kur’an-ı Kerim’in, yaradılışın başlangıcın­dan, insanın fonksiyonu ve değerinden sözettiği son bö­lümüdür. Yüce Allah’ın insanın değerini, üstünlüğünü ve önemini ortaya koymak için aktardığı diyalogun son bö­lümüdür. Önce Allah ile melekler, sonra da melekler ile Âdem arasında gerçekleşen bu diyalog sayesinde melekler, Allah’ın meydan okuyuşu karşısında bilgisizliklerini öğ­renmişler ve Âdem, onların öğreticisi konumuna gelmiş­tir. Bu diyalog ile Yüce Allah meleklere insanı neden yarattığını açıklamıştır ki insanın varlığına ve hilafetine ilişkin olumsuzlukların onun gerçekten önemli olan müs­bet taraflarına gölge düşüremeyeceğini öğrensinler. Çün­kü insanın karakteri ve yapısı yeryüzünde Allah adına halifelik yapmaya gerçekten müsaittir. Ve o kişiliği ile bu göreve ehliyetlidir. İkinci bölümde ise insanın kutsan­ma sembolünden sözedilmiştir. Yüce Allah’ın meleklere Âdem’e secde etmelerini istediği dile getirilmiştir. Hâlbuki melekler maneviyat ve Allah’a yakınlık açısından zir­veyi temsil etmektedir. İblis, üstünlük taslamasının ve gu­rurunun bir ifadesi olarak O’na, secde etmeyince Allah kendisini cezalandırmış ve rahmetinden uzaklaştırmıştır.

Bu bölümde ise Kur’an-ı Kerim insanın ilk sorumlu­luğunu tasvir etmektedir. Onun karakterinden kaynakla­nan bazı duygulara, zaman zaman nasıl aldandığına, al­danacağına işaret edilmiş ve deney karşısındaki mağlubi­yeti dile getirilmiştir. İblis’in onun bu duygularını sömürerek kendisini oyunlarla, tuzaklarla nasıl doğru çizgi­den saptırdığına değinilmiştir… Biz tefsirin bu halkasın­da ayeti kıssanın tabiatında ve normal şeklinde ele almak istiyoruz. Daha sonra bu ayetler’in detaylarına inecek ve bununla ilgili düşüncelere değineceğiz.

İnsanın ilk Deneyimi

Yüce Allah, Âdem ve Havva’ya her şeyi helal kılmış ve onları cennete yerleştirmişti. Hiçbir sınır ve yasak koymadan oradaki nimetlerden yararlanmalarını söylemişti. Cennet meyvelerinin hepsinden istedikleri kadar yararla­nabiliyorlardı. Ve ayetlerin işaretlerinden anlaşıldığına göre Allah, Cennette kalmalarının tek şartı olarak bir tek ağaçtan yararlanmamalarını istemişti. Biz burada detaylara inip bu ağacın türünü belirlemeye, bazılarının ileri sürdüğü gibi onu elma ağacı, buğday veya manevi bir ağaç olarak yorumlamaya girmek istemiyoruz. Bu ağacın iyiyi ve kötüyü belirleme imkânı veren bilgi ağacı olduğunu söylemek de detaylara ilişkin bir yorumdur. Çünkü bu tür sınırlamalar ve belirlemeler konunun katakterini değiştirmez. Ayrıca bize hiçbir yararı da yoktur.

Bu onların varlık âlemindeki ilk deneyimleri idi. Deneyimin yapısına uygun olarak da basit ve rahat bir de­neyimdi. Şeytan ise onları sürekli olarak gözetliyordu. İnsanın sahip olduğu düşüncenin güç kazanması, ancak çeşitli meydan okuyuşlada karşılaşmaya ve acı deneyimlerden geçmeye bağlıydı. İnsan, ancak bu deneyimlerle, hayatın tek bir şekilde değil, değişik biçim ve şekillerde olduğunu anlayabilirdi. Bu yeni yaratılan iki varlığın aldatma, yalan, hile, tuzak ve oyuna gelme gibi bir şeyden haberleri yoktu. Bu konuda bir deneyimleri olmamıştı. Her şeye saf, basit bir şekilde bakıyorlardı. Bütün sözleri rahatlıkla kabul edebiliyodardı. Çünkü onlar gibi alalade ve tertemiz şahsiyetlerin karakteri, söylenen sözleri doğru olarak kabul etmekten ibaretti.
Şeytanın harekete geçmesi, kin, kıskançlık ve düşmanlığından ileri geliyordu. Öğüt veren melek kılığıyla onların yanına gitti. Onlara şunları söylemek için: Sizin bu ağaçtan yeme yasağına uymanız gerekmez. Aksine siz bu ağaçtan yemekle sonsuz bir zevke kavuşacak ve me­leklerle beraber olacaksınız. Bu sözler, onların gönlünde etki bırakıyordu. Çünkü öğüt ve iyi niyetle kamufle edilmişti. Onlar, niyetlerde aldatma, yöntemlerde iki yüz­lülük olabileceğini düşünememişlerdi. Onların tüm gördük­leri arı-duru ve tertemiz bir şekilde hayata bakmak ve bunu gerçeğin ta kendisi olarak kabul etmekti. Bu işin Allah’a karşı geliş, O’nun iradesine isyan olacağını düşün­meden şeytanın sözlerine bilinçsizce teslim oldular. Çün­kü şeytanın kullandığı yöntemlerde büyü tesiri vardı. Onlar tamamen büyülenmişlerdi. Sanki onlar ruhlar âleminde, rüyada gibi yaşıyorlardı. Hayatın realitesinden, pratik gerçeklerinden uzaklaşmış zevke boğulmuşlardı.

Ve birinci deneyim karşısında mağlub düştüler. İblis ise insana ilk meydan okuyuşunda başarıya ulaştı. Onu zirvelerden aşağıya yuvarlattı, makamından düşürdü. Ta ki Allah’a karşı geliş eyleminde tek başına kalmasın. Şim­di o böbürleniyor ve keyifleniyordu. Çünkü Allah’ın onur­landırdığı yaratığın değerini düşürmeye, onu Allah’a kar­şı suç işlemeye teşvik etmiş ve onun Allah tarafından ce­zalandırılmasını başarmıştı… Nihayet Allah’ın emri onla­rın üçüne birden geldi… Âdem’e Havva’ya ve İblis’e… Hepsinin toptan Cennetten kovuluş emri… Artık onlar Allah’ın dilediği kadar yeryüzünde yaşayacaklar, Allah’ın yeryüzünde kendilerine hazırladığı çeşitli nimetlerden ve zevklerden yararlanacaklardı. Artık iki grubun arası açıl­mıştı. İnsan grubu ile şeytan grubu… Burada insanın da bilincine vardığı bir düşmanlık ruhu hâkimdi. İnsan artık şeytanın kendisine doğru söylemeyeceğini, onunla samimi olmayacağını öğrenmişti. Çünkü şeytanın görevi insanı aldatmak, saptırmak ve Allah’ın emrinden uzaklaştırmaktı. Bu nedenle yeryüzündeki yeni hayat, mücadelenin baş­langıcı sayılıyordu.

Yüce Allah, İblis’in, bu başarısınm meyvelerini topla­masına fırsat vermedi. Adem’e vahiy ile bu hatalarından dönebileceğini bildirdi ve O’na ideal olan yolu gösterdi. Ta ki bu şekilde dara düştüğünde, Allah ne ilişkiye geçmek istediğinde dönüş ve tevbe eylemiyle tekrar eski konumuna gelebilsin ve Allah ile ilişkilerinde bu vahiy esas olsun. Adem de Allah’ın bu iltifatına ve lütfuna yapıştı. Allah’a dönüş yapıp önceki yoluna girdi. Allah’ın bağışı, rahmeti ve rızası ile Allah’ın himayesinde yoluna devam etmeye başladı. Böylece yeniden Allah adına hilafet görevini üstlendi. Rabbının huzuruna dönüş yapan bir kul olarak şefkatli, bağışlayıcı Rabbına yöneldi. Cennetten kovuluş eylemi Allah’ın emirlerinden sapmanın bir cezası değildi. Hatta bundan amaç Allah’ın rahmetinden uzaklaşma ve ırak düşme de değildi. Aksine yeni bir pla­nın gereğiydi. İnsan artık Allah’ın kılavuzluğu temeline dayalı olarak yoluna devam edecekti Allah’ın risaletinden öğrendiği direktiflere göre hareket edecekti. Yeryüzünde Allah adına yerine getirdiği hilafetin gereği olarak bu di­rektiflere bağlılık gösterecekti.

Artık cennet insanın hayattaki pratik eylemlerinde büyük bir hedef haline geldi. İlk günah nasıl onun Cennetten sürülmesine neden olduysa, Allah’a itaat da tekrar oraya girmesine katkıda bulunacaktı. Çünkü Cennetin kıymeti, Allah’ın rızasını, lütfunu ve rahmetini sembolize etmesinde gizli idi. Bu da günahkârların ondan uzaklaştırıldığını, itaat edenlerin ise ona yakın olduğunu ifade eder… İşte bu ayet-i kerimelerden anlaşılması gereken ana tema budur… Şimdi elimizde fikir ve eylem planında üzerinde durulması gereken, tetkik edilip değerlendirilme­si gereken birkaç nokta kalmaktadır. Sırası ile onlara da değinelim.

Hz. Âdem’in Hatası ve Bunun Peygamberlerin İsmetiyle İlgisi

Kur’an’ın bazı ayetlerinden anladığımıza göre Hz. Âdem bir peygamberdi.

«Allah Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.» ([70])

İmamiye mezhebinin çoğu âlimleri, Peygamberlerin Peygamberlikten önce de sonra da masum olduğu görüşündedir. Peki, biz bu durumda, bu görüşle Âdem ve eşi­nin Cennette Allah’ın emirlerine karşı geldiklerini bildi­ren ayetleri nasıl bağdaştırabileceğiz? Onlar bu soruya şu cevapı verirler: Günah’ın iki sahası vardır. Birincisi, hukuki ve kanuni sahadır. Allah, yasa koyucu ve otorite sahibi olması hasebiyle kendisinden gelen emirlere karşı duranları Ahiret cezasıyla veya dünyadaki cezalandırma­larla tehdit eder. İkincisi, günahın irşadı sahasıdır. Bu­rada ise, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelenleri bir öğütçü ve irşatçı olarak uyarmak söz konusudur. Yani insanlara yararlı olan şeyler gösterilir, fakat kanuni açıdan, bu ilkeye bağlı olarak yürümeleri zorunlu kılınmaz. Al­lah’ın bu alanla ilgili emir ve yasakları bir doktorun emir ve yasakları gibidir. İnsan bu yasakları çiğnediğinde, bu emirleri yerine getirmediğinde, sakındırılan kişi zarara uğrar. Ya da elde etmesi istenen menfaatını elden kaçı­rır. Birinci saha ile ilgili yasaklara «mevlevi yasaklar» adı verilir. İkinci saha ile ilgili yasaklar ise «irşadi yasaklar» adını alır. Bu âlimlere göre günahın ikinci kısımla ilgili olanı ismet sıfatı ile çelişmez. Çünkü Peygamber bu du­rumda Allah’ın gazabını gerektirecek bir isyanda bulun­mamıştır. Yalnız kendisine kötülük yapmış, Allah’ın na­sihat ve irşadını uygulamamıştır… Bizim, de Ayetten anladığımız budur. Çünkü açıkça görülüyor ki buradaki ya­sak irşadi bir yasaktır. Zira bu emre aykırı davranıldığın­da nimeti temsil eden cennet kaybedilmiş, fakat yasağı çiğneyen, Allah’ın azabına çarptırılmamıştır. Biz bu görüşü destekleyen bazı ipuçlarını bu ayette ve başka ayetlerde görebiliriz. Çünkü burada yasak, onların Cennetteki tüm nimetlerden yararlanmalarını serbest bırakan, orada is­tedikleri gibi hareket etmelerini öngören mutlak özgürlük­ten sonra gelmektedir. Bu da yasağın bir öğüt niteliğinde olduğuna işaret edebilir. Bu yaklaşımı şu Ayet-i Kerime’de de görmek mümkündür:

«Dedik ki, ey Âdem, bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi Cennetten çıkarmasın, sonra kötülerden olursunuz. Şimdi burada acıkmayacaksın, çıplak kalmayacaksm ve sen burada susamayacaksm. Kuşluk vaktinin sıcaklığından da etkilenmeyeceksin.» ([71])

Burada biz, cesaretlendirme türlerinden biri olarak, cennet nimetlerinin teşvik edildiğini ve bunun ilahi direk­tiflerle uyum sağladığını görüyoruz. Burada hukuki ve ka­nuni herhangi bir zorunluluk sözkonusu değildir. Burada mesele cezalandırma veya cezalandırmama değildir. Sadece Cennette kalma veya kalmama sözkonusudur. Dola­yısı ile işlenen hatanın ismet düşüncesiyle yakından veya uzaktan herhangi bir çelişkisi bulunduğundan söz edilemez.

Şöyle de denilebilir: Kur’an-ı Kerim’in pek çok açık anlamı bu düşünceyi destekleme-mektedir. Nitekim Yüce Allah buyuruyor ki:
«Âdem Rabbine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.» ([72])

«Derken Âdem, Rabbinden bir takım kelimeler belleyerek aldı da Rabbi onu bağışladı. Hiç şüphesiz O tevbelerin kabul edicisidir. Ve merhametli olandır.» ([73])
«Ey Rabbimiz biz kendimize zulmettik eğer bizi bağışlamaz ve acımazsan…» ([74])

«Fakat şu ağaca yanaşmayınız, yoksa zalimlerden olursunuz.» ([75])

Biz, günahın itaatın karşıtı olduğunu, sapıklığın da doğruluğun zıddı olduğunu biliyoruz. Tevbenin de ancak günah işlendiğinde söz konıısu olacağı bir gerçektir. İnsanın kendisini zalim diye nitelendirmesi de ancak Allah’a isyan etmesiyle açıklanabilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu tür ifadeler çoktur.

Bunlara cevap olarak deriz ki masiyet –günah- kavramı, sadece ceza gerektiren kanuni saha için kullanılmaz. Bu kavramı doktorun emirlerine karşı gelme türündeki ifadeler için de kullanabiliriz. Nitekim ben doktorun emrine karşı geldim sözü Arap literatüründe «isyan» masdarıyla ifade edilir. Yolunu şaşırmak ise, ifade edildiği gibi, doğru hareket etmenin zıddıdır. Yalnız, doğru hareket ba­zen insanın dünya ile ilgili veya şahsıyla ilgili menfaat­lerine yönelik olabilir. Hatta ahiretin yararı ile ilgili de ola­bilir… Tevbe kavramı da böyledir. Bu kavram hatadan dönüşü ifade eder. Bu hata dünya ile ilgili olabileceği gi­bi ahiretle de ilgili olabilir. Nitekim bazen falan adam zararlı işten tevbe etti denilebilmektedir. Hâlbuki o iş bu adama haram değildir.
«Zulüm» kavramına gelince, insan bazen kişisel ra­hatı sağlayabilecek güzel fırsatları kaçırmakla kendisine zulmetmiş olabilir. Kendini ahiret azabına çarptırmak da zulüm diye nitelendirilir. Fakat Allah’ın mağfiretini ve merhametini dilenmek, Allah’a karşı bir kötülük yaptığı düşüncesinden hareketle gerçekleşebilir. İnsan Allah’ın öğütlerine bağlanmamakla, yaratıcının kulluk hakkına ay­kırı davranmakla kendisini suçlayarak mağfiret taleb ede­bilir… İşte Hz. Âdem’in ismeti konusunda ileri sürülen görüşler bunlardır. Başka bir açıdan bakılarak şöyle de denilebilir: Cennet nimet yurdudur. Yükümlülük ve so­rumluluk yurdu değildir. Buna cevaben şöyle denebilir: Bu tür nitelikler dünyadan sonraki vasıflardır. Bu nite­liklerin, yere inilmeden önce de var olup olmadığını ke­sin bilemeyiz. Bazıları da meseleye üçüncü bir açıdan yak­laşarak diyebilirler ki: Peygamberlikten önce bir peygam­berin herhangi bir günah işlemesinde bir sakınca yoktur. Özellikle onların makamlarına gölge düşürmeyen küçük günahları işlemelerinde. Zira bu tür küçük günahlar on­ların hayat hikâyesinde bir utanç damgası niteliği taşımaz. Onların Peygamberlik atmosferi ile bağdaşmayan büyük günahlar hariç, diğer günahları işleyebilirler.

Bazıları Âdem kıssasında Peygamberliğin oturaklı nitelikleri ile bağdaşmayan bir hava bulunduğunu ileri sü­rerek, ismet meselesini normal Peygamberliğin sıfatların­dan biri olarak görmeye çalışmışlardır. Hz. Âdem’e gelin­ce o normal bir Peygamber değildi. Çünkü varlıkta insan­lığın ilk halkasını oluşturuyordu. Bu evrende yaşayacak olan insanların ilk temsilcisi idi. Ve insani sıfatları ile Al­lah’ın yeryüzündeki halifesi idi. O’nun canlı bir deneyim sahibi olması gerekiyordu. Birtakım aldatmalarla karşılaşmalıydı ki basit düşünceden kurtulsun. Bütün evrenin öğüt ve ilişkilerinde saf ve dosdoğru bır bilinç ile hareket ettiğini sanmasın. Zira böyle bir basitlik, O’nu, aldanma­nın ve düşmanlığın pençesine düşürebilirdi. Çünkü O he­nüz hayatında aldatına ve düşmanlığın ne olduğunu kav­rayamamıştı. Bu nedenle Adem için bu mesele bir deneyim, bir eğitim meselesiydi. O şimdi realite ile karşılaşı­yor, deneyim sahibi oluyordu. Benliğindeki zaafların far­kına varıyor, Şeytanın aldatma ve saptırma için başvur­duğu dolaylı yöntemleri öğreniyordu. Öğreniyordu ki, bun­dan böyle şeytana karşı daha bilinçli bir şekilde mücadele etsin yeni hazırlığı soyut bir düşünceden ibaret kalma­sın, yaşanan bir deneyime dayansın, şeytana itaat etmek­le ortaya çıkan günahın kötü sonuçlarını ve düşmanlığın ne anlama geldiğini öğrensin.

* * *

Burada bir soru sorulabilir. Şöyle ki:

Allah’ın meleklerle diyaloğu şeklinde gerçekleşen Âdem’in yaratılış kıssasından anlıyoruz ki Yüce Allah onu ta baştan Cennette yaşaması için değil, yeryüzünde yaşaması için yaratmıştı. Peki, biz, eğer isyan etmeseydi Cennet onun doğal yurdu olurdu, şeklinde bir imaj veren yorumu bu realiteyle nasıl bağdaştırabiliriz? Bu sorunun cevabı şöyle olabilir: Allah’ın bu emri ilahi bir eğitimi niteliğinde idi. Bununla, insanın bilincindeki Cennet ve itaat düşüncelerini birbirine bağlamayı amaçlıyordu. Yani eğer insan Cennete gitmek istiyorsa Allah’ın emir­lerine bağlanmalıdır. Allah Âdem’i sınadığında O’nun bu sınavı başaramayacağını biliyordu. Öyleyse O’nun yeryü­zü için yaratılması ve gerçekleşmeyecek olan bir şart ile Cennette kalacağını bildirmesi arasında bir çelişki yoktur.

Bu tabloyu metodoloji, düşüncesi açısından da açıklayabiliriz. Emrin şekli üzerinde araştırma yapan usul bilginlerine göre açıklayabiliriz. Şöyle ki; Bir şeyin emrediliş nedeni çeşitli olabilir:

1- Bu işi emreden, o işin emredilen tarafından ya­pılmasını isteyebilir.

2- O emri veren, emredilenin samimiyetini ve itaa­tını sınamak için böyle bir emir verebilir ve ya imanının ve samimiyetinin gücünü ortaya çıkarmak isteyebilir. Bu­rada eylemin gerçekleştirilmesi ile ilgili herhangi bir amaç yoktur. Nitekim Allah’ın Hz. İbrahim’e oğlunu kurban etmesini emretmesi bu türden bir emirdir. Çünkü Allah O’nun oğlunu kurban etmesini istemiyordu. Bu nedenle eylem gerçekleşmeden bu emri geri aldı. Aksine İbrahim ve oğlunun baba oğul olarak Allah karşısındaki kesin tes­limiyetini ortaya çıkarmak istiyordu. Onları insanlara örnek ve önder kılmayı diliyordu… Emrin nedeni başka birşey de olabilir. İnsanı eğitmek amacını gütmüş olabilir, ta ki insan birtakım deneyimlere sahip olsun, ilerdeki hayatında daha uyanık ve deneyimli olarak hareket etsin. İşte Âdem’in durumu da budur.

Biz bu yaklaşımda akli açıdan herhangi bir tutarsızlık olduğunu sanmıyoruz, aksine bu pek çok bilgelerin iş­lerinde, emir ve yasaklardaki yöntemlerinde bir realite olarak görünmektedir.

Burada Allah’ın, Âdem’i, imkânlarının ve reel şartlarının elvermediğini bile bile sorumlu tuttuğunu ileri sü­rerek itiraza kalkışmak doğru değildir. Şöyle ki:
1- Bir şeyin yerine getirilmeyeceğini bilme, ilke olarak yükümlülük getirmeye engel değildir. Çünkü bilgi bilen için bilinmektedir. Fakat bilmeyen için onu bildiği söylenemez.

2- Buradaki yükümlülük eylemin gerçekleşmesini hedef almamış, tam tersine şimdiki deneyimle ilerdeki deneyimleri sağlamayı hedeflemiştir.

Bu yaklaşım ışığında diyebiliriz ki: Hz. Âdem’in bu yükümlülüğü Hz. İbrahim’in kıssasındaki yükümlülüğe benzemektedir. Yalnız burada iki konuda ters hareket edilmiştir.

Tevbe ve insanın Hayatındaki Önemi

«Derken Âdem, Rabbinden bir takım kelimeler belleyerek aldı da Rabbi onu bağışladı. Hiç şüphesiz, tevbelerin kabul edendir ve merhametlidir.» ([76])

Herhalde bu ayet de Âdem’in bütün hareketlerinin eğitim ve uslandırma amacı taşıdığına işaret etmektedir ki, insan bunlarla ilerdeki hayatını nasıl yönlendireceği­ni öğrensin. Kendisinin nasıl yanlışlara düşeceğini ve Al­lah’tan uzağa düşeceğini bellesin. Bu ayet tevbe konusu­nu çözüme kavuşturmuş ve onu Allah’tan alınan şeyler çerçevesinde ele almıştır. Bu da Âdem’in fıtri -doğal- ola­rak onun hakkında hiçbir şey bilmediğini ele vermekte­dir. Allah’ın vahyi ve ilhamı onun hatadan, yanlıştan nasıl döneceğini ve onda ısrar etmemesi gerektiğini öğretmiştir. Kelimelerin tabiatına gelince, burada tefsirler ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Fakat akla en uygun olanı Kur’an’ın A’raf suresinde bize sözettiğidir:

«Dediler: Rabbimiz biz kendimize zulmettik eğer bizi ba­ğışlamaz ve bize acımazsan muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz.» ([77])

Bu, yanlışın karakterini derin biçimde anlama ve bu yanlışın insanın kendisi ve hayatı ile ilgili ilişkilerini ve bu hatanın insanın geleceği üzerindeki etkilerini ve yan­sımalarını derinden kavramayı ifade ediyor. Burada me­sele Allah’ın otoritesine dokunan ve O’na kötülük yapan bir ilişki ile ilgili değildir. Aksine insanın Allah’ a karşı tutumu ile ilgilidir. Kendisini düzeltmekle, Allah’la aralarındaki tutumu ve ilişkiyi düzelteceği ile ilgilidir. Buna göre günahın kendi yerinde kalması insan için hem dünyada, hem de ahirette büyük bir hüsrandır/ziyandır. İşte bağışlanmayı ve merhameti dilemek, bu hüsranı kesin şe­kilde reddetmektir. İnsanın, Allah ile yakın ilgiden yok­sun olmasından daha büyük hüsran olamaz… Çünkü insan bu hüsranla, insani karakterini muhafaza ederek doğru yolda yürüme imkânından yoksun kalır.

Âdem’in Günahı – Feda Etme Akidesi Önünde

Bizim Âdem’in günahıyla ilgimiz nedir? İnsan onun günahını yüklenip bu günahı kanında ve canında sürekli yaşar mı? Bu anlayış şu anki hristiyanlıktan kaynakla­nan bir anlayıştır. Buna göre Hz. Âdem’den beri bu gü­nah onun neslinin kaçınılmaz bir kaderidir. Günah cezayı gerektirdiğine göre günahtan temizlenmiş bir kurtarıcıya ihtiyaç vardır. Bu kurtarıcı insanlığı kurtarmalı, onun adına acıları ve azabı çekmelidir: «Böylece Yüce Al­lah rahmetini ortaya çıkardı. Ezeli kelimesini somutlaştırdı ve bir bedene girdi. Bu kendini feda edenin temiz, kutsal ve eksikliklerden münezzeh olması gerekiyordu ki ilahi adaletin hakkını versin ve günahkârları kurtarsın. İşte Mesih Yesu’ bu görevi yerine getirdi ve kendini bizi kurtarmak için feda etti. İlahi adalet cezalandırılmamızı ve ölümümüzii gerektiriyordu. Fedai bizim yerimize ken­dini feda etti ve ilahi adaletin hakkım ödedi.» ([78])

Biz Müslüman olarak bu düşünceyi kabul etmiyoruz. Çünkü biz Hz. Âdem’in günahı ile bizim günahlarımız arasında kişisel açıdan herhangi bir bağ olduğuna inan­mıyoruz. Burada meselenin tamamı şundan ibarettir: İn­sanın yapısı doğal olarak günah işlemeye ve kendini isyankârlıkla ifade etmeye elverişli niteliktedir. Adem ken­di karakterinin gereği olarak yaptıklarını yapar, onun de­neyimleri kendisi içindir. Bizim doğal şartlarımız da bizim içindir. Biz de bu şartlara göre yaptığımızı, yapacaklarımızı yaparız. Bizim onun günahıyla yakından veya uzak­tan hiçbir ilgimiz yoktur.

İslam düşüncesi günahı insan hayatında geçici bir hal olarak kabul eder. Bu halin kişisel çaba, düşünce ve mü­cadele ile önlenebileceğini kabul eder. Bunun yanında ahiretteki etkileri, sonuçları, azab ve ilahi öfke; Allah’a dönüş yapma, pişmanlık ve tevbe ile giderilebilir. İşte Kur’an-ı Kerim’in şu ayette ifade ettiği de budur:

«De’ki ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o esirgeyen ve bağışlayandır.» ([79])

Bununla insan tertemiz, beyaz bir sayfaya dönüşür. Apaydınlık bir düzeye çıkar. Üzerinde herhangi bir karanlık ve siyah leke izi taşımaz. Kurtarıcının bizzat Allah olması bir tarafa, onun bundan sonra kurtarıcıya ne ihtiyacı olabilir. Artık onun ilahi adaletin hakkını vermesi için Yüce Allah’ın bir bedene girerek onun cezasını çekmesine asla gerek kalmaz. Bu söz bizim ilah anlayışımıza, O’nun yüceliğine aykırı düşmektedir. Bunun akıl ve mantık temeline dayalı sağlıklı bir izahı yoktur. Ayrıca Allah’ ın bir bedene girmesi de mümkün değildir, böyle inanç olmaz. O’nun bağışlamasını, bağışlayıcı oluşunu da, kendi hakkını bizzat maddi bir şekilde ortaya çıkanp ödemesi şeklinde anlamak da yanlıştır. Çünkü O, bütün yaratıklarına karşı cömertliği ve keremiyle bol bol ikramda bu­lunan cömert ve kerimdir. Sonra herhangi bir kişinin cezayı ve işkenceyi yüklenmesi ile insanlığın az çok, büyük küçük tüm günahlarının bağışlanması ne demektir? Bu nasıl bir hakkı ödemektir. Böyle bir hak anlayışına akıl erdiremiyoruz. Çünkü akla ve mantığa uygun olan doğal düşünce, her insanın günahının sorumluluğunu ken­disinin yüklenmesidir. Onun meyvesini kendisinin topla­masıdır. İşte Kur’an-ı Kerim’in ilke olarak benimsetmeye çalıştığı da budur:

«Kendi günah yükünü taşıyan hiç kimse bir başkasının gü­nahını taşımaz.» ([80])

Buna bağlı olarak bu düşüncenin bir benzerine de değinmek yerinde olur. Başka insanların günahlarını büyük bir şahsiyetin üstlenerek bütün insanları cezadan kur­tarması düşüncesi İmam Hüseyin’in inkılâbı ve şehid edi­lişi konusunda da değişik şekillerde gözlemlenmekte ve çeşitli şekillerde yaygınlık kazanmaktadır. Çünkü tarihi okuyan bazı insanları Hüseyin’in taraftarlarının günahı­nı ve hatalarını kurtarmak için kendisini feda ettiği dü­şüncesine kapılmaktadır. Günahları için Hüseyin’in ken­disini feda edişiyle ya da şehadetiyle onlara şefaat ede­rek dolaylı yoldan onları günahtan kurtaracağı anlayışına kapılmaktadırlar. Bu tür yaklaşımlar İslam düşüncesin­den ve Hz. Hüseyin’in hak ve adaleti gerçekleştirmek, hak­sızlık ve zulümleri kaldırmak, iyiliği yaygınlaştırmak, kö­tülüğü engellemek ilkesinden hareketle gerçekleştirdiği Hüseyni inkılâbın İslami karakterinden tamamen uzaktır. Burada, başkasının günahı için kendini feda etme diye bir durum yoktur. Bu, kişinin kendisini Hakka ve Allah yo­luna feda etmesi, kurban etmesidir.

Tefsirdeki Kavramlar

İşte Hz. Adem ve onun cennetten çıkarılışı ile ilgili olan genel konular bunlardır. Şimdi önümüzde tefsir kav­ramlarıyla ilgili birtakım işaretlere değinme işi kalmış bu­lunmaktadır.

«Cennet» Bu cennet, Allah’ın muttakileri müjdeledi­ği Cennet midir, yoksa bu, vadedilen cennete benzeyen yeryüzü cennetlerinden biri midir? Biz, tefsircilerin giriş­tiği tartışmaya girmek istemiyoruz. Çünkü bu, tefsirin ana düşüncesiyle ilgili değildir. Yalnız, Kur’an ayetlerinin kendisinden söz ettiği cennetin muttakilere söz verilmiş cennet olma ihtimali daha kuvvet kazanmaktadır. İnsa­nın aklına şöyle bir yaklaşım gelebilir: Bu Cennet ahiret cennetinden başkadır. Çünkü Allah’ın cenneti bütünüyle temizliği ifade eder. Düşüncede, pratikte ve genel hava­sında temizlik vardır. Orada sapmaya orada günah işle­meye yer yoktur… Fakat bizce bu düşünce sağlıklı değil­dir ve Âdem’in girdiği cennetin ahiret cenneti olmasına aykırı değildir. Çünkü Hz. Âdem meselesi bir deneyim ve eğitim amacını taşıyordu. Kendisinin ve neslinin yaşama­sı gereken iyi işler bu yöntemle gösterilmek isteniyordu. Dolayısıyla onun hareketi cennetin genel yapısını ve. Allah’ın mükâfat ve sürekli nimet yurdu olarak belirlediği cennetin karakterini değiştirmez.
«İniniz» Bu iniş gökten yere, yüksekten alçak yere somut bir iniş midir yoksa derece, makam ve nimetle il­gili manevi bir iniş midir? Açık olan anlam bunun maddi bir iniş olduğudur. Ancak bunun tersi isbat edildiğinde onu kabul etmek gerekir. Yalnız şu ana kadar böyle bir isbatla karşılaşmış değiliz.
«Birbirinize düşman olarak» Bu deneyim, düşmanlığı kökleştirmiş, derinleştirmiş ve onun sınırlarını kesin biçimde aydınlığa kavuşturmuştur. Artık karıştırmaya, düzenbazlığa yer kalmamıştır. İnsanın yeryüzündeki yeni görevini kavraması gerekir. Kendisini cennetten çıkaran ve yeryüzüne indiren ve Allah’ın rahmetini ve bağışla­masını sembolize eden cennetten onu yeniden uzaklaştır­mak isteyen, böylece Allah’ın Adem’e lütfuna ve ikramına duyduğu kin ve kıskançlığını açığa vuran yeni düşmanın tüm oyunlarına, tezgahlarına karşı uyanık bulunmalıdır.

«Yeryüzü belli bir süreye kadar size barınak ve ge­çim yeri olacaktır» Yeryüzü, Hz. Âdem’in hayatında can­lı deneyimler yaşadığı yeri, yurduydu. Bütün duyguları­nı ve Allah’a karşı boyun eğiş ruhunu yeniden can­landıran bir sarsıntı geçirmesine neden olmuştu. Bu sar­sıntı onun önüne parlak ufuklar açmış ve Allah’a itaattan ve bağlılıktan uzaklaştığında bu parlak ufuklardan mah­rum kalacağını idrak ettirmişti. Âdem bu atmosferde AI­lah’ın hidayetiyle daha sağlıklı bir uyuma girecekti. Bu durumda tevbe insanın ubudiyet ve kulluk atmosferinde uyanık ve itaatkâr bir uyanışa neden oluyordu. Böylece Âdem yeryüzünde üstlendiği Allah’ın hilafeti görevini da­ha bilinçli, daha sağlıklı ve daha derin bir sorumluluk an­layışı ile yerine getirecekti. İblis’in aldatmak ve yoldan çı­karmak için başvurduğu oyunlara, tezgâhlara karşı daha tedbirli hareket edebilecekti. Şeytanın insanı asıl göre­vinden saptırmak için günahları kendisine şirin gösterdi­ğini idrak edecekti. Tevbe Âdem’in ilk deneyiminde baş­vurduğu yalnız ona ait bir durum değildi. İnsanların yol­dan saptığı, şeytanın oyununa geldiği her zaman kendini düzeltmek için başvuracağı genel bir yöntemdi. O ancak bununla tekrar temizlenme atmosferine kapı açabilir ve orada yaşayabilirdi. Ancak onunla temizlenmenin geçerli olduğunu her alanda hissedebilirdi. Cenab-ı Allah tevbe­den söz eden bu Ayet-i Kerime’de kendisini tevbeleri ka­bul eden ve merhamet eden sıfatlarıyla nitelemektedir ki insan tevbe ilkesinin insan için ne kadar engin bir yol olduğunu ve Allah’la ilişkilerinde ne kadar önemli olduğunu bilebilsin. Çünkü bu Allah’ın rahmeti ile ilgili sıfatlarından biridir ve hiçbir insanın hayatından ayrılması mümkün değildir. Bu nedenle Cenab-ı Allah bu sıfatı çok­luk ifade eden mübalağa sigasıyla vermektedir. Cenab-ı Allah insanı yaratmıştı ve onun arzularının zaman zaman kendisini Allah’ın razı olmadığı işlere götüreceğini biliyordu. Bu nedenle ona her zaman kendisine dönüş yap­ması için kapılar bırakmıştır ki Allah’ın yolunda kendilerini düzeltsinler ve O’nun yasasına şeriatına dönüş yapabilsinler.
«Dedik ki; hepiniz oradan aşağı inin. Tarafımden size bir yol gösterici geldiğinde kim benim hidayetime uyarsa Onlar için korku yoktur ve onlar artık hiç üzülmezler. » ([81])

«Kâfir olup ayetlerimizi yalanlayanlar ise orada ebedi ale­rak kalıcı olmak üzere cehennemliktirler.» ([82])

Burada mesele bize indirgenmekte ve insanın takib edeceği yol Allah’ın gönderdiği hidayet ile başlamakta ve kullarına gösterdiği eylem esas alınmaktadır. Yani Allah insana görevini göstermekte ve gideceği yolu, varacağı hedefi belirlemektedir. Bu öyle bir hidayettir ki başlangıcı ve sonu seyir çizgisinde net olarak, görünmektedir. Dü­şüncede, eylemde, vasıtada, amaçta ve hayatın her alanın­da tam bir hidayet, tam bir doğru yol… Bunların hiçbiri­sinsle bir karışıklık, bir kapalılık yoktur. Bu, Allah’ın lü­tufları ve ayetleri ile insanın ruhuna ve düşüncesine bah­şettiği bir nurdur ki görüş aydınığı ile eylemlerinde tam bir özgür iradeye dayanarak hareket etsin. Kuşku ve ka­palılık etkenleri karşısında iradesi donuklaşmasını İnsanın ahirette varacağı son, yine insanın iradesine ve seçimine bağlı kalsın. Allah’ın apaçık delilinden sonra tercihlerine bırakılsın. İnsan eninde sonunda anlasın ki dünya hayatı, risaletler aracılığı ile sorumluluğu üstlenmek, yükümlülüğü yerine getirmektir. Ahiret yurdu ise yapılan işlerin, yerine getirilen sorumlulukların sonuçlarının alınacağı yerdir.

İşte Bakara suresinin detaylı olarak ele aldığı meselenin birkaç boyutu bunlardır. Bu kıssaya değinen diğer surelerde İnşallah tekrar bu konuya döneceğiz.

Bu Ayetlerden Çıkarılması Gereken Pratik Ders

Bu, ayetlerden pratik hayatımız için elde ettiğimiz ürünlere gelince: Allah’ın, İblis’in Adem’e düşmanlığını esas alarak konuyu işlemesi bize gösteriyor ki, biz hayatımızda İblis’e ve ordularına karşı sürekli bir uyanıklık içinde olmalıyız. Düşüncede, sözde ve pratik adımlarımız­da şeytanın düşmanlığını derin bir şekilde kavramalıyız. Bu düşmanlığın hepsini arzularımızda ve onun arka planındaki etkilerinde derin biçimde idrak etmeliyiz. Çünkü kötü etkenler bazan kalın perdeler arkasına gizlenebilir.

İnsanın gönlünde yer alan gizli-saklı yüzeysel karakter­lerin arkasına saklanabilir. Bizi harekete geçiren nesne­lerin neler olduğuna bakmalıyız. Akide ve hayat açısından farklı olduğumuz insanlara karşı nasıl hareket edeceği­mizi tesbit etmeliyiz. Yolun herhangi bir konağında veya çalışma planlarının herhangi birinde beraber olduğumuz muhalif insanlarla ilişkilerimizi tesbit etmeliyiz. Böylece düşünce ve eylemdeki bütün ilişkilerimizi zeki bir uyanıklık ruhu ile incelemeliyiz. Bu eylemle insan, hareket esnasında herhangi bir kuşkunun ağına düşmez. Donukla­şıp kalmaz. Aksine nesnelerin ve arzuların arkasında gizli olan her çeşit olumsuzlukları araştırır. Çünkü bunların hepsinin arkasında gizli olan birtakım kötülükler bulunabilir.

Biz düşmana karşı düşmanca tavır almayı, gerçek düş­manlığın bir realitesi olarak ele almalıyız. Kendi içimizde nefsimize hoş gelen gevşeklik hallerine teslim olmamalı­yız. Onlarla ilişkilerimizi dost, samimi bir havaya sok­mamalıyız. Çünkü düşünce, ruh ve eylem planında bizden ayrı olduğunu hisseden ve bu ayrılığı yaşayan düşmanın düşünce ve eylem planında gücümüzü kırmak ıçin hareke­te geçmesi beklenir, farkında olmadan, bilincine varma­dan bizi saptırmaya uğraşacağı kesindir. Bizi, hoşumuza giden basitliğe, allı-pullu sözlere ve sıcak ilişkilerin havasına teslim olmaya çağıracağı doğaldır. Bu havada bizi iyi niyete yöneltmeye çalışacağı tabiidir. İşte biz bu duyar­lığı, düşünce ve bilinç farklılığını gözönünde bulundurmalıyız. Düşünce ve eylem ilkelerinde değişmez, sabit bir yol izleyerek iman eylemimizde sebat etmeyi başarabiliriz. Atacağımız adımları hatalardan, duygularımızı çözülmeden, düşüncelerimizi sapmalardan koruyabiliriz. Özellikle İslam düşmanlarının çoğaldığı ve aldatma yöntemlerinin zenginleştiği dönemlerde, İslam’ın şurada burada hayat­tan koparıldığı zamanlarda bu ilkeleri korumaya daha faz­la ihtiyaç vardır. İslami olmayan bir mesele için insanla­rın bir araya gelip oyunlar tezgahladığı sıralarda, buna daha fazla önem vermek gerekir. Küfrün değişik maske­lere bürünerek, çeşitli İslami kılıklara girerek tuzak kur­duğu bir günde bu uyanıklığa, bu farklılığa hayli ihtiyaç vardır.

Yüce Allah insanın her adımda sürekli engin bir uya­nıklık içinde hareket etmesini, etrafındaki nesnelere ve insanlara karşı bilinçli deneyimler elde etmesini istemek­tedir. Amaçlarına doğru yol alırken net bir görüşe, özgür bir iradeye dayanmasını dilernektedir. Sağlıklı, bilinçli dü­rüst bir bağlılık içinde Allah’ın rahmetine, himayesine varmasını talep etmektedir.

[69] Bakara, 35 – 39

[70] Al-i İmran, 33

[71] Ta-Ha, 117 – 119
[72] Ta-Ha, 121
[73] Bakara, 37
[74] A’raf, 23
[75] Bakara, 35
[76] Bakara, 37

[77] A’raf, 23

[78] Şeyh Cevad Belaği, El-Hüda İla Dini’l Mustafa C.1, s. 313 (Bazı Hıristiyan yazarlardan naklen)
[79] Zümer, 53
[80] En’am, 164

[81] Bakara, 38
[82] Bakara, 39

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv