İBLİSİN BAŞKALDIRMASI – MUHAMMED HÜSEYİN FADLULLAH
Bu yazı kez okundu.
11 Ocak 2014 16:24 tarihinde eklendi

İBLİS BAŞKALDIRDIĞINDA

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla…

«Hani biz meleklere Âdem’e secde ediniz dedik de hemen secde ettiler, yalnız İblis reddetti. Kendini büyük gördü ve kâfirlerden oldu.» ([60])

Bu, Yüce Allah’ın yeni olarak yarattığı insanı onur­landırmak, değerini ve üstünlüğünü ortaya çıkarmak iste­diği ikinci durumdur. Bu nedenle meleklerin ona saygı, hürmet ve selamlama niyeti ile secde etmelerini istemiş­tir. İblis de bu sırada meleklerin arasında bulunuyordu. Ayet-i Kerime’nin ifadesinden anlaşıldığına göre melek­lerden olmamasına rağmen o da Adem’e secde etmekle emredilmişti.

Melekler onurlandırılmış kullar olduklarından, Allah’ tan önce söz söyleyemediklerinden ve O’nun emrine göre hareket ettiklerinden bu ilahi emre boyun eğdiler. Her­hangi bir uyumsuzluk çıkarmadılar. İblis’e gelince onun durumu başkaydı. Çünkü o, Allah’ın emirleri ve yasakları karşısında bu manevi atmosferde yaşamıyordu. O, mese­leye kendi benliği ve kişisel görüşleri açısından bakıyor­du. Eğer emir ve yasaklar bunlara uygun olursa kabul ediyordu. Uygun düşmediğinde… Âdem’e secde etmesi kişisel gururuna ve üstünlük taslamasına aykırı düştüğünde, bu yeni yaratığa boyun eğmesi onun ırkı duygularına ters düştüğünde durum değişti. Pek çok Kur’an ayetinin belirttiği gibi, kıssasını geniş biçimde ele aldığı gibi onun karşı çıkışı, reddedişi, büyüklük taslayışı, itaate yanaşmayışı hep ırk temeline dayanıyordu.

İblis Küfre Girdi

Allah’ı doğrudan inkâr etmeyen, ancak Allah’a karşı gelmeleri ile hayatlarının tamamını küfrün bir tezahürü ve sonuçları haline getiren, böylece küfrün özünü hayatlarına esas alanlar gibi kafir oldu. Kur’an’ın pek çok ayetinde ameli uygulamaya dayalı küfür, aynı akide planındaki küfür gibi lanetlenmiştir. Çünkü bunların her ikiside normal sonuçları açısından aynı kapıya çıkar. Bu sonuç da Allah’a karşı gelme ve Allah’ın hayat için belirlediği doğru çizgiden uzaklaşmadır. İman ile iyi işleri birbirine bağlayan ayetlerden anlaşılıyor ki, küfrün tehlikesi Allah’ın elçilerini ve Ahiret gününü inkar etmekten çok, Al­lah’a ibadetten uzaklaşma ve Allah’ın belirlediği yasalara hukuka göre insanın hayatını düzenlemekten kaçınmada gözlenmektedir. İşte İblis’i küfre sokan da bu harekettir.

Bazı tefsirciler bu konuda bilimsel tenkid Karşısında tutarlı olmayan başka yaklaşımlara başvurmuşlardır. Nitekim Tabersi’nin Mecma’ul Beyan’ında deniyor ki:

«Ve kâfirlerden oldu. . .» sözüne gelince, bir yaklaşıma göre, tamamen kâfir oldu demektir. Bu yaklaşım bizim de görüşümüze uymaktadır. Başka bir yaklaşıma göre, Allah’ın ilminde kâfirlerden oldu. Diğer bir görüşe göre, «Boğulanlardan oldu…» ([61]) ayetinde olduğu gibi «kâfir oldu» demektir. Bazı bilginler bu ayetten hareketle amel­lerin imandan olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bunlar diyorlar ki: «Eğer böyle olmasaydı, İblis Allah’a karşı gelme­sine rağmen Yüce Allah’ı tanıdığından Mü’min olurdu.»Bu yaklaşım doğru değildir. Çünkü İblis’in kâfir olduğu icma ile sabittir. Öyleyse onun asla imanı yoktur. Nite­kim puta secde eden birini gördüğümüzde onun kâfir ol­duğunu biliriz. İsterse, bizzat secde küfür olmasın…» Mecma’ın yazarı devam ediyor: Eğer denilse ki: Şimdi secdeyi terk eden, kafir olmadığı halde neden Allah onun kafir olduğuna hükmetti. Cevap olarak deriz ki: Çünkü secde etmemesi ile beraber başka şeyler de vardı. Onun secde etmemesine, Allah’ın çirkin bir işi emrettiğine inanması ve Allah’ın bu secdeyi emretmesinde bir hikmet ara­maması yol açmıştı. Sonra o büyüklük tasladığından ve Allah’ın emrini reddettiğinden secde etmemişti. Şimdi de bu tür nedenlerle secdeyi red edenler kafir olur. Aynca o, Allah’ın elçisini hafife almış ve küçümsemişti. Bu ise ancak küfre inanan birisinin yapacağı iştir…

Yalnız biz bu konuda bu ve benzeri ayetlerin, karşı koyuşun nedeni olarak tek bir şeyi gösterdiği kanısındayız.

Bu da İblis’in, Âdem’e karşı ırk temeline dayalı olarak üstünlük taslamasının doğal bir sonucuçlur. Yüce Allah İb­listen şunları naklediyor:

«Ben O’ndan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, O’nu ise çamurdan yarattın.» ([62])

Yine buyuruyor ki:

«Şu benden üstün yaptığını gördün mü? Andolsun eğer be­ni kıyamet gününe kadar ertelersen O’nun neslini pek azı hariç kökünden koparıp sürükleyeceğim, dedi.» ([63])
İşte bu yaklaşım onun temel düşüncesini oluşturmak­tadır. Bu ise dar kapsamlı bir günah değildir. Sadece Âdem’in şahsı ile de ilgili kalmamaktadır. Düşünce ve ey­lem planında, akidenin her alanında Âdem’in tüm neslini aldatmaya dönüşen bir eylemdir bu. Bu yaklaşımın ışığı altında denebilir ki: Burada bu karşı gelişi, küfrün ter­minolojik anlamı çerçevesine sokmak için zoraki yorum­lara gerek yoktur. Yoksa insanların pek çok eylemlerini, hareketlerini, hatalarını küfürle damgalamak mümkün olacaktır.

Bu tür konuşmaların akide ve amel alanında pratik bir etkisi olmayacaktır. Çünkü bu yaratık, insanoğluna Allah’tan ve Allah’ın şeriatından sapma ve uzaklaşma yol­larını güzel göstermekle küfrün ve fasıklığın sembolü haline gelmiştir. Yalnız burada özetle açıklayıcı bir düşünceye varmak istiyoruz. Şöyle ki: Kur’an-ı Kerim’de küfür kavramı, akide ile sınırlı bulunan gerçek anlamının yanısıra, eylem planında gerçekleşen mecazi anlamında da kullanılmıştır. Herhalde bu ayet bizim kanaatimize göre küfrün ikinci anlamını destekler niteliktedir. Allah her şeyin daha iyisini bilir.

İblis’in Dramı ve Temelsizliği
Bazı filozoflar, İblis’e, imanı konusunda dramatik bir fonksiyon yüklemek istemişler ve onu tevhidinde samimi bir muvahhid, imanında engin bir mü’min şeklinde tasvir etmeye çalışmışlardır. Onlara göre İblis, yalnız Allah’a ibadet etmek konusundaki titizliği nedeniyle Âdem’e sec­de etmemiştir. Secdede Allah’a hiç kimseyi ortak kabul etmemiştir. İsterse bu ortaklık emri Allah’tan gelmiş ol­sun. Bu nedenle o, Allah’ı samimi olarak sevdiğinden ve ona imanından dolayı Allah’ın azabına uğramayı bile ka­bul etmişti, demektedirler. Fakat filozofların bu yaklaşımları dini ve mantiki yönden sağlıklı bir temele dayan­mamaktadır. Çünkü:

1- İblis düşüncesi, canlı bir varlık olarak insanın gözlemlerine boyun eğmez ki onun deney alanına girsin ve deneyimlerimiz sonucu olayın detaylarına ilişkin de­ğerlendirmelerde bulunup birtakım görüşler ileri sürebi­lelim. Tam tersine bu düşünce Allah’ın bize öğrettiği gaybten, Peygamberlerine bildirdiği ve dolaylı olarak bi­ze ulaştırdığı gaybi konulardandır. Dolayısıyla biz bu ola­yın boyutlarnı ve detaylarını ancak Allah’ın gönderdi­ği semavi kitaplardan öğrenebiliriz. Biraz önce ele aldığı­mız Ayet-i Kerime’de gördük ki, İblis’in Âdem’e secde et­meye yanaşmamasının nedeni Tevhid ve Allah sevgisin­den değil üstünlük taslamasındandır. İleride Kur’an-ı Ke­rim’in İblis’ten söz eden ayetlerinde İblis’in kişiliğini de tanıyacağız ki o kindar bir kişiliğe sahiptir. Bu kinini din­dirmek, benliğini bürüyen bu kıskançlığını tatmin etmek amacıyla hiçbir kötülükten kaçınmamakta, kin beslediği şahsiyetin yamsıra onun nesline de düşmanlığını sürdür­mektedir. Bu nedenle o gönlündeki bu kötü niyeti gerçek­leştirmek amacıyla Allah’tan uzun bir ömür dilemektedir… Mademki Kur’an İblis’i bize bu şekilde tanıtmaktadır, öyle ise biz ona muvahhid sıfatını nereden verebiliriz? Onun kendini Allah’ın yoluna adayan bir muvahhid olduğunu, sevgisinin ve imanının netliğini korumak için canı­nı ateşe atacak kadar samimi olduğunu hangi bilgiye da­yanarak iddia edebiliriz?

Biz böyle bir düşünceyi ancak ütopya peşinde koşan şairlerin gönüllerinde ve düşüncelerinde yaşayan bir ha­yal olarak görebiliriz. Onlar suç ve günah işleyen insan­lara destek çıkmakta, onların duygularını dramatik ifa­delerle dile getirerek suçun nedenlerini ve kötü sonuçla­rını unutturacak bir üslubla tasvir etmektedirler. Suçun neden olduğu kötülüklerin irısanlara ve ülkelere getirdiği zararlardan hiç söz etmemektedirler. Nitekim bugün bazı hukukçular basit duygusal yaklaşımlarla katilin’ kısas il­kesine göre öldürülmesini reddetmekte ve insan hayatın­daki sağlıklı kanun koyma çizgisine aykırı hareket etmek­tedirler.

Ehl-i Beyt imamlarından aktarılan bazı hadislerde bu tablonun detaylarına ilişkin birtakım açıklamalar bulabi­liyoruz. ‘Fakat onlar olayı başka açıdan ele almaktadırlar. El-Bihar’ın Kasas-il Enbiya kitabında İmam Cafer-i Sadık’tan şöyle bir rivayet aktarılmaktadır:
«İblis Âdem’e secde etmekle emrolunduğunda dedi ki: Allah’ım! Eğer Sen beni bu secdeden muaf tutarsan, şu ana kadar kimsenin sana bir benzerini yapmadığı şekilde ibadet edeceği­me şerefim üzerine yemin ederim. Yüce Allah buyurdu ki: Ben, dilediğim şekilde, emrettiğim gibi itaat edilmeyi severim.» ([64])
Biz bu hadiste, az önce aktardığımız görüşün bazı boyutlarını görebiliriz. Fakat bu hadisin bakış açısı ile di­ğerlerinin bakış açısı bir değildir. Burada İblis’in kendi üstünlüğünü tatmin etmek için başvurduğu basit bir girişime yer verilmektedir. O Âdem’e secde etmemek için yollar aramaktadır. Allah’ın kendisini bu secdeden muaf tutması için hiç kimsenin bir benzerini yapmadığı ibadeti Allah’a taviz olarak vermektedir. Fakat Allah’ın cevabı meseleyi sağlıklı konumuna sokmaktadır. Çünkü Allah’a ibadet meselesi İnsanın belli birtakım şekli amelleri ile sınırlandırılamaz. Aksine ibadet Allah’ın her dilediğine kesin boyun eğişi, O’nun istediğine tam bir bağlanışı ifa­de eder. Burada duygusal etkenlere ve kişisel arzulara asla yer yoktur. Bunun en açık görünümü de insanın Al­lah’ın iradesi önünde her türlü kişisel duygularından sıy­rılması ve onları bastırmasıdır.

2- Secde meselesi herhangi bir şekilde Âdem’e iba­det etmeyi ifade etmez ki Allah’a iman ve O’na ibadette Tevhid ilkesine aykırı düşsün. Yüce Allah kendisine or­tak koşmayı bağışlanmaz bir günah olarak gösterdikten sonra nasıl olur da kullarına kendisine şirk koşmayı em­redebilir. Bu secde olayı bir taraftan selam ve saygıyı ifade etmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah’ ın bildirdiğine göre Yakup ve ailesi oğlu Yusuf’la karşı­laştığında ona secde etmişlerdi:

«Ana ve babasını tahtın üstüne çıkardı ve hepsi O’nun için secdeye kapandılar. Yusuf; Babacığım dedi, işte bu önceden gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi ve bana iyilik yaptı…». ([65])

Bu secde, öbür taraftan, Allah’ın emrine itaat etmek, O’nunyüceliğinin bir görünümü olarak O’nun yarattıkla­rına saygı göstermek, Allah’a itaatın kendisi olduğunu göstermektedir. Bu yaklaşım konuya ilişkin ana ilkedir. İnsanın herhangi bir eylemini bir kişiye ibadet olarak saymak, eylemi gerçekleştirenin amaçladığı niyete göre değerlendirilir. Eğer bu secde bir insana veya puta bo­yun eğiş amacıyla yapılıyorsa, bu onlara ibadet sayılır. Eğer bu ibadetten amaç yalnız Allah’a boyun eğiş ve AI­lah’ın emrine bağlılık ise Allah’a ibadet olur, isterse her­hangi bir insana veya başka şeye yönelinmiş olsun. İşte bu anlayışla Kabe’deki Hacer-i Esved-i (Siyahtaşı) öpmek ona ibadet sayılmaz. Çünkü bu eylemin amacı sırf onu ululamak değildir. Aksine Allah’ın, kutsamanın bir sembo­lü olarak saydığı ve ibadetin bir işareti olarak kabul et­tiği ilahi bir emri yerine getirmek anlamına gelir. Bu, Al­lah’ın bizim için belirlediği ibadet şekillerindendir. Bun­lar ibadetin işaretleri sayılır. Biz onları değiştirme yetki­sine sahip değiliz. Onlar her ne kadar farklılık gösterse de yalnız Allah’a yöneliktir. Nitekim Ehl-i Beyt imamla­rından aktarılan bazı hadislerde bu anlam vurgulanmış bulunmaktadır.
Tuhaful Ukul kitabında İmam-ı Sadıktan aktarılan bir rivayete göre O şöyle demiştir: «Meleklerin Âdem’e secde edişi Âdem’e itaat ve Âdem’e sevgilerinin bir teza­hürü olarak gerçekleşmişti.» ([66])
Kasas-ül Enbiya’da Ebu Busayır’dan gelen rivayette deniliyor ki: «Ben Ebu Abdullah Cafer-i Sadık’a dedim ki: Melekler secde edip alınlarını yere koydular mı? İmam, evet dedi.. Yüce Allah’a saygılarından…» ([67])

Hz. Ali’nin Yahudilerle tartışmasını aktaran hadiste deniliyor ki: «Meleklerin O’na secde edişleri itaat seedesi değildi. Onlar Allah’ın dışında Âdem’e ibadet amacıyla secde etmediler. Onlann tüm yaptıkları Âdem’in üstünlü­ğünü kabul etmek ve O’na şefkatlerini dile getirmekti.» ([68])

[60] Bakara, 34

[61] Hud, 43
[62] A’raf, 12
[63] İsra, 62
[64] El-Mizan Fi Tefsiril Kur’an C.1, s.135-136
[65] Yusuf, 100
[66] El-Mizan Fi Tefsiril Kur’an C.1, s.135-136

[67] El-Mizan Fi Tefsiril Kur’an C.1, s.135-136

[68] El-Mizan Fi Tefsiril Kur’an C.1, s.135-136

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv