İMAM HUMEYNÎ (RA) İSLAM İNKILÂBI’NI NASIL VE NE İLE GERÇEKLEŞTİRDİ? – HİZBULLAH HAKVERDİ
Bu yazı kez okundu.
11 Ocak 2014 12:53 tarihinde eklendi

İMAM HUMEYNÎ (RA) İSLAM İNKILÂBI’NI NASIL VE NE İLE GERÇEKLEŞTİRDİ?
Gerek Mukaddime’de, gerekse devamında..; İlâhî vahy-Kelamullah-Kur’an-ı Kerim ile O’nun canlı ve mücessem timsali ve ayine-i esma-i İlahîye’nin en camii-mükemmeli olan Enbiya-i i’zam (as), bahusus onların en ekmeli ve hatemi olan Resul-ü Ekrem (sav) ve O’nun (as) temiz-halis ve ehil varisleri; Din-i Hakk’ın, yani İslam’ın inkılâbî misyonunu ve tecellisini hayat-ı insaniyeye yansıtırken, önce; kalb, ruh, akl-fikr, şuur, vicdan gibi.. manevî âlemi ve cephesi üzerinde uyguladıklarına değinmiş, bunun tahakkuku oranında da, bu İlâhî-inkılâbî olgu; kavlî-fiilî-amelî-âfâkî-siyasî-içtimaî-iktisadî-hukukî-askerî.. gibi, hayat-ı insaniyenin maddî-zahirî ve şuhudî âleminde ve cephesinde, sünnetullah gereği müsbet ma’kesini bulmuş, böylece; İslamî inkılâbın (değişik boyutta) gerçekleşmiş olduğuna, dikkat çekmiştik…

Keza..; hayat-ı insaniyenin ferdî boyutunda, çok büyük oranda içtimaî-siyasî vs. boyutlarında ise; tamamen, Din-i İslam’ın uzaklaştırılmış-tecrid edilmiş bulunan, çağımızda; İlâhî bir el-dil ve mucize olarak çıkan Hazret-i İmam Humeynî (ra)’nin de; “Tecelli-i Esma-i İlâhî, Varis-i Enbiya ve Ehl-i Beyt-i Resulullah (sav) ve Canlı-Mücessem Kur’an-ı Kerim-Kelimetullah” olduğuna temas edip, işarette bulunmuştuk… Ki, işte; bu nokta-i nazardan konuyu ele alarak, İmam Humeynî (ra)’nin, böyle bir asırda-çağda, bu derece müthiş ve muhteşem olan Cihanşümul (İran) İslam İnkılâbı’nı, “nasıl” ve “ne ile” gerçekleştirdiğini -kısaca- tahlil etme ve onun cevap kapısını açma imkanını, böylece (Biavnillahi Teâlâ ) bulmuş olacağız, inşaallah…

Evet;.. İmam Humeynî (ra), lisan-ı hal, lisan-ı kal ve lisan-ı ef al’in sınırsız-tüm boyutlarıyla, tecelli-i esma-i İlâhî, ayine-i pak-i Resulullah (sav) ve Kur’an -ı mücessem olarak..; lem’a lem’a.., adım adım.., nefes nefes.., kelime kelime.., sure sure.., ayet ayet.., cümle cümle.., dalga dalga.., damla damla.., hayat-ı insaniye’nin manevî cephesine, yani ruh-kalb-akl-tefekkür-şuur-basiret-vicdan âlemlerinin, kâinatı bile istiab edecek-içine alacak kadar vâsi beldelerine-meydanlarına ve sahralarına duhul ve nüfuz ederek, İlâhî-Nebevî-İslamî mesajın-çağrının, insanlığı kurtarıcı-hidayete götürücü-Allah’a ve ebede ulaştırıcı.. misyonunu-fonksiyonunu, ehliyetle-liyakatle ifa ve icra ediyor… Ezcümle:

Allah-u Teâlâ (cc)’dan emin-kudsî bir ruh, yani Ruhullah olarak; Ey insan! Oku, Rabbinin adıyla, O’nun kavlî mesajını; acaib-i hilkat olan kendi yapını-mahiyetini ve muhteşem âlemlerini oku!.. Oku; şu, tecelli-i esma-i İlâhî ve ef’al-i Rabbani olan kitab-ı kebir-i kâinatı oku!.. Oku da, Hâlık-ı Rahimine ve O’nun tecelli-i cemali olan ebedi cennetlere ve İlâhî rıdvana yönel!… Senden ve her şeyden sana daha yakın olan (Kâf:16; Vakıa:85;..) azametli Rabbinin “bana dön!” çağrısına (Fecr:27-30) aşkla-şevkle icabet et de; kurtul!… tarzındaki, irşadî hitaplarıyla insanın, Rabbi ile irtibat kurmasını sağlıyor ve hayat-ı insaniye için, böylece; ebedi kurtuluş yolunu-çığrını açmış bulunuyor… Ve:

Kalpleri kaplamış olan kasvetleri (Bakara:74; Hacc:53; Mâide:13; En’âm:43; Hadid:16); kiri-pası (ran’ı) (Mutaffifin:14); havf-u cebaneti (ru’b’u) (Al-i İmrân:151; Enfal:12; Ahzâb:26; Haşr:2); marazları (Bakara:10; Mâide:52; Enfal:49; Tevbe:123; Hacc:53; Ahzâb:12, 32, 60;…); kulakları, gözleri (kalplerle birlikte) kapayan perdeleri-mühürleri (Bakara:7; Casiye:23) ref û izale eyleyerek, fikrî-kavlî ve fiilî zikrullah ile cilalanıp-parıldamasını (Enfal:2; Hacc:35; Zümer:22-23) ve itminana kavuşmasını (Râ’d:28;..) temin ederek;., İlâhî nura-hidayete ve mesaja açık ve müstait bir duruma gelmesini sağlamış oluyor… İnsanlık, böylece; körlük-sağırlık ve anlamazlık durumundan kurtuluyor (A’râf:179; Hacc:46); İlâhî kelama ve hitaba layık ve muhatap olma şerefine kavuşuyor…

Keza..; küfrü işmam eden ye’s-fütur ve ataleti (Mâide:3; Yûsuf:80, 87, 110; Hûd:9; İsrâ:83; Ankebût:23; Fussilet:49;..) yıkarak, İlâhî umut (Zümer:53;..) “imanî yücelik ve izzet-güven” (Al-i İmrân:139; Nisa:139; Muhammed:35; Münafikun:8;..) “İslamî şehamet-cesaret ve şecaat” (Al-i İmrân:173, 175; Nisâ:76; Bakara:150-156; Mâide:44, 54-56; Tevbe:12-14; Ahzâb:22-23; Tâhâ:46, 68, 77; Kasas:31, 35…) ruhunu-şuurunu aşılıyor, ve “…kalpleri Allah’tan bir ruh ile güçlendirerek”-“bir Ruhullah olarak Hizbullahı tesis ve teyid ederek…”(Mücadele:22) sonsuz bir “İlâhî sekînete-güce ve güvene..” (Bakara:248; Al-i İmrân:126 -127, 154; Enfal:10-12; Tevbe:26, 40; Feth:4,18;..) ulaştırıyor!…

Ve yine “kalbleri uyanıp intibaha gelenlerin eline, yürüyecekleri zaman, önlerini aydınlatacak İlâhî bir nur (En’âm:122, 125; Zümer:22; Hadid:12, 19, 28; Tahrim:8;) ve hakkı batıldan ayıracak bir furkan (Enfal:29) verilmesine, böylece; zulümattan kurtulup nura gark olmalarına (Bakara:257; Mâide:16; İbrahim:1, 5; Ahzâb:43-44; Hadid:9; Talâk:11;..) ve kesin nurlu bir burhana kavuşmalarına..” (Nisa:174;..) İlâhî bir vesile oluyor!…

Hem..; “Allah’ın emriyle hidayete götürücü bir imam .. (Enbiya:73; Secde:24;..), bir kelime-i tayyibe (İbrahim:24), kelimet’ül ülya (Tevbe:40), kelime-i sıdk ve adl (En’âm:115), kelime-i büşra (Al -i İmrân:45), kelimet’ün-bakiye (Zuhruf:28), kelimet’üt-takva ve kelimet’ullah (Allah’tan bir kelime) (Al-i İmrân:39, 45; Nisa:171; Feth:26;..) hüviyetiyle-haysiyetiyle ve mahiyetiyle müteharrik bulunan İmam Humeynî (Rıdvanullahi Teâlâ Aleyh):

Sırat-ı müstakime ve hidayet-i İlahîye’ye giden yollar üzerindeki, çalı-diken-çöp ve taş-çakıl gibi.. tüm engelleri kaldırıyor; yol kesici eşkıyaları-çeteleri-canileri-katilleri ve tüm mütecaviz haşerat-ı muzırrayı tar-u mar ediyor. Manevîyat âleminin düzenini-ahengini sağlıyor, yollarının ve meskenlerinin huzur-selamet ve güvenini temin ediyor…

Hayat-ı manevîyenin viraneye-harabeye çevrilmiş olan merkezini (iman ve itikatları), sair tüm şehir-ilçe-kasaba ve köylerini (feraiz-vücub-sünnet ve nevafil.. aksamı bulunan amel-i salih, takva, ahlâk-fazilet, ihsan vs. evamir-i diniyeyi) yeni baştan tamir ve inşa ameliyesini hızla sürdürüyor. Kalbî-ruhî-aklî-ahlâkî-amelî viranhaneleri, ümrana-mamureye ve cennet-i aşiyana çeviriyor…

Hayat -ı insaniyenin manevî cephesini-âlemini tamamen telvis etmiş olan şirk-küfr-fısk-ü fücur ve zulm kirlerini-paslarını, nur-u iman-tevhid, takva ve hidayet ile silip süpürüyor, hayatın merkezi-esası olan kalb-ruh-akl-fikr-sem’-basar-vicdan ve fıtratları tertemiz hale getiriyor; hoş kokularla reyhanlaştırıyor, gül ve gülistana çeviriyor…

Manevîyat âleminin öldürücü-zehirli iklimini, nesim-i İlâhî ile nezih bir atmosfere dönüştürüyor.. çorak-bor arazilerini imar ediyor ve tarıma-ziraate elverişli duruma getiriyor..; ve; tatlı su kaynaklarından (göllerden-nehirlerden) açtığı büyük-uzun ve geniş kanallarla, (Kitap-sünnet ve âsâr-ı süleha gibi, pak kaynaklardan, açılan çığır ve çizgilerle) İlâhî-nuranî bir bûsitâna ve bağistana dönüştürüyor…

İlâhî telkin-tekellüm, talim-terbiye ve irşad faaliyetleriyle; söz, iş ve varlıkları kapsayan kelime tohumunu-çekirdeğini ruh-kalb ve ma’na topraklarına ekim ve dikim çalışmalarıyla, milyonlarca mübarek-tayyib-tahir-salih-ulvî-sadık-adil-bakiye-i halise ve muttaki fidanlar-filizler-ürünler ve meyveler, yani Hizbullahlar yetiştiriyor…

Dağınık ruhları, parçalanmış kalpleri, şaşırmış akılları-kırgın ve mütehayyir gönülleri, zıtlaşmış söz ve fiilleri, “… Allah’ın ipine sımsıkı cemaat halinde yapışın, fırka fırka olup bölünmeyin!…/…” (Al-i İmrân:103); “Allah’a ve Resulü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin; (yoksa) çözülüp yılgınlaşırsınız (da), rîhiniz (rüzgârınız-gücünüz) gider, (vahdet de) sabr (-u sebat) edin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal:46) İlâhî çağrısı ile, havz-ı Kur’an’da ve İslam’da toparlayıp, tek cemaat (imamlı toplum) olarak birleştiriyor, fıtrat-ı asliye’ye irca ederek, “Ümmet-i Vahide..” (Enbiya:92; Mü’minûn:52;..) haline getiriyor… Ki bu; “vasat ümmet (Bakara:143) ve, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet..” (Al-i İmrân:110) diye, Kur’an-ı Kerim’de ifadesini buluyor…

Evet; tecelli-i esma-i İlâhîye’nin ayine-i camiî, varis-î enbiya (as), nutfe-i nur-u Muhammedi (sav) ve Temessül-ü Kur’an-ı muazzam olan İmam Humeynî (ra); İlâhî bir rîh-riyah-reyhan, sur-sayha-sehab-berk-u ra’d ve saika, nefh ve rahmet olarak..:

İslam’ın ab-ı hayatından mahrum kalmış-bırakılmış kalb-ruh-akl-vicdanın manevî âlemlerinin, ateş gibi yanan-kaynayan çöllerine, İlâhî şebnemler (jaleler-çiğler) yağdırıp, nemli-uygun hale getiriyor, ardından da hoş-güzel-tatlı bir rüzgârla (rîh-i tayyib ile) (Yûnus:22) ferahlık veriyor, bunu da; sürekli bir meltem ve bir bad-ı saba (sabah rüzgârı) ile daimileştiriyor…

İlâhî rahmetin öncüsü ve müjdecisi olarak, yağmur yüklü ağır bulutları, susuzluktan parça parça olmuş ve ateş koru haline gelmiş, hayat-ı manevîyenin çöllerine, ve; “Su!.. Su!..” diye, göklere bütün zerratıyla dua için yönelmiş topraklarına-iklimlerine taşıyan bir rüzgârlar ordusu oluyor, boşalan bir sağanak yağmur olarak; ölmüş yerleri sulayarak ihya ediyor,ölü kalpleri-gönülleri-ruhları.. diriltiyor… (A’râf:57; Rûm:48-50; Fâtır:9; Bakara:164; Furkan:48 -49;…)

Havf ile tamâ (reca) arasındaki berk (şimşek) çakışını (Bakara:20; Nûr:43; Râ’d:12) müteakib; adeta İlâhî rahmet ve hidayetin neticesi saadetinde, semavî bir haykırış olarak Allah-u Teâlâ’yı hamd ile tesbih ederek coşup-gürleyen ra’d (Râ’d:13) misali, bulutlardan rahmet katreleri sağıyor..; yağmur diye; havfullah-muhabbetullah ve zikrullah (bulut) denizinden pınar gibi kaynayıp-damlayan, göz yaşları olarak boşalıyor.. böylece; hayat-ı manevîye-i insaniye deşarj-boşalmış olup, patlamaktan-çatlamaktan kurtuluyor. Keza; İmam Humeynî (ra): yeryüzünde fışkıran pınarlar-kaynar sular olarak; küre-i arzın (rahatlatıcı-nefes aldırıcı) göz yaşları..; ve, Allah’ı tesbih-tehlil ve zikrin neticesinde hasıl olan havfullah ve muhabbetullahın İlâhî terennüm damlaları oluyor, böylece; küre-i arzın İlâhî güvencesi ve manevî garantisi durumuna geliyor…[Ki; arzın göz yaşı damlaları olan pınarlar-kaynaklar, olarak da; ruhun ve kalbin engin İlâhî göllerine ve denizlerine akan ve yeryüzünü sulayarak, canlandıran ve neşelendiren dereleri ve nehirleri dahi oluşturuyor. Böylece; buharlaşma-bulutlaşma ve İlâhî rahmet (yağmur) olarak, yeniden dünyaya (hayat vermek için) rücû’ etme mekanizmasını, yani sünnetullahı vücuda getirmiş, bu İlâhî tecellinin fiilî cilvesi olmuş oluyor.]

Keza..; “hoş kokulu, güzellik ve muhabbet yüklü bir rüzgâr olarak..” (Yûsuf:94; Rahman:12; Vakıa:89) hayat-ı insaniyeyi revnakdar ve nur efşan bir tenezzühgaha çeviriyor, ferah-felah ve lezzet saçan bir âlem haline getiriyor ve; “yumuşak-muharrik bir rüzgâr.” (Sâd:36) olarak da kalb ve ruh âlemlerinde seyr-ü seferde bulunarak, toz-duman-külleri ve sıkıntıları gideriyor; muzlim perdeleri-uyuşukluğu-gevşekliği-rehaveti kaldırıyor; teyakkuz-zindelik-canlılık ve hareketlilik bahşediyor! “Yardımcı güç bir rüzgâr” halinde esince de; mü’min kalplere sebat ve nusret tecellisini gösteriyor… (Enfal:46; Ahzâb:9) “Sanki; Allah’ın gökten gönderdiği, aşılayıcı (ilkah edici) bir rüzgâr olarak..” (Hicr:22) esiyor, müstait kalblere-ruhlara ve unsurlara, nur-u iman, tevhid, hidayet-amel-i salih-takva-cihad-kıyam ve şehadet aşıları yapıyor ve bunların sulanıp-canlanmasına İlâhî vesile ve vasıta oluyor…

Ve yine..; bir rîh-i âsif olarak, mü’min kalb ve ruhların, manevî-nuranî âlemde pervaz etmelerine ve İlâhî güçlerin sevk-ü idarelerine-intikallerine.. araç oluyor (Enbiya:81); fısk-u fücur ehlini te’dib için dalgalar kaldıran bir rüzgâr (rîh-i asif) (Yûnus:22) misyonunu icra ediyor; ve, ehl-i küfrün habis emellerini-planlarını, (bir efal-i İlâhî hüviyetiyle) tarumar ederek, küllerini havaya savuruyor; (Yûnus:24 ; Ra’d:31-34,42; Nahl:46; Kehf:2-43,45; Neml:50-52; vb.leri…)

Allah-u Teâlâ (cc)’ya hayasızca baş kaldıran, insanlık hayatını şirk-küfr-zulm ve fısk-û fücur fırtınalarıyla-kasırgalarıyla yakıp-yıkan ve tarumar eden tağutî ve şeytanî güçlerin, ruh-kalb ve âlem-i ma’na üzerindeki habis etkilerini-fiillerini silip süpüren, “köklerini kesip-koparan, kırıp-geçiren bir rîh-i kâsif (İsrâ:69); bir rîh-i akim (Zâriyât:41); ve bir rîh-i sarsar (Fussilet:16; Kamer:19; Hakka:6) fonksiyonunu (biiznillah) yerine getiriyor; hayat-ı manevîyeyi, hak ve hakikatin ve İlâhî adaletin merkezi ve pay-ı tahtı durumuna getiriyor. (Ki; bunun, hayat-ı maddîye ve zahiriyeye de kesin-mutlak etki edeceği ve İlâhî hükümranlık rengini hissettireceği.. izahtan varestedir…)

Hem;.. “kâfirlerin ölüm korkusuyla kulaklarını tıkadığı.. (Bakara:19); ve Allah-u Teâlâ’ya bağy-u tuğyan ve şirk koşanların çarpılıp-düştüğü ve yok olup gittiği..” İlâhî bir saika (Bakara:55; Nisa;153; Râ’d:13; Fussilet:13, 17..); görevini yapıyor, tağutların şımarık tavırlarıyla, hayat-ı insaniyeye şirk-küfr-şüphe ve evham tohumlarını atmasını-fesada ve dalalete kapı açmasını önlüyor… Keza; “zalimleri-tağutları, diz üstü çökmüş olarak sabahlatan-geberten, (Hûd:67, 94); gün doğarken-sabahlarken bir an-ı gaflette ve rehavette iken-aniden-şiddetle yakalayıveren: (Hicr:73, 83); bir yıkım ve silip süpürücü olarak suçüstü yakalayıcı.. (Mü’minûn:41); tenkil ve tecziyeleri için huzurda toplayıcı.. (Yasin:53); husumetleşme halinde iken söndürücü-kül haline getirici olarak yakalayan.. (Yasin:29, 49); ağıldaki çalı-çırpı ve kuru ot haline getirici-öldürücü.. (Kamer:31); bir anlık bile gecikmesi olmayan-dört gözle beklenilen.. (Sâd:15); hak ve gerçek olan.. (Kâf:42); bir sayha-i İlâhî rolünü oynuyor, böylece; mazlum-mahrum ve mustazaf halkların İlâhî intikamını almaya vesile oluyor ve Cihanşümul İslam Devleti ve İnkılâbı’nın önündeki zalim-tağutî engelleri kaldırıyor, hakkın mutlak hakimiyetini âlem-i ma’naya (giderek de, âlem-i maddeye ve şehadete) kesinkes (Biiznillahi Teâlâ) oturtuyor…

Hem;.. sanki-adeta; “Allah’ın dilediğinin-mutmâin olanların dışında kalan tüm mükellef varlıkları müthiş bir korku içerisinde, boynu bükük şekilde Huzurullah’ta toplayıcı.. (Neml:87);… Mücrimleri yere çarpıp-yıkıcı ve muhakeme için ayağa kaldırıcı ve şahid ihrâzıyla, hak ile hüküm verilebilmesinin ortamını hazırlayıcı.. (Zümer:68-69); şirk-küfr-zulm ve tuğyan ölümünden-kabrinden-uykusundan ve sarhoşluğundan uyandırıp diriltici ve İlâhî-İslamî adaletle muameleye tabi tutucu ve Huzurullah’ta toplayıp-cem edici.. (Yasin:51-52; Kâf:19-21; Nebe’:17-18); bir misyonu-fonksiyonu olan sur-i İsrafil’in, dünyanın mücadele meydanında ve muhasebe-muhakeme-imtihan mahşerinde bir temessülü ve in’ikası olarak; “hükümet-i İlâhî ve İnkılâb-ı İslamî”nin tahakkuku alanında-sahasında gerçekleştiriyor, böylece; zalim-mücrim ve tağutlar, İlâhî hüküm ve adaletin keskin kılıcıyla kahr-u perişan oluyor. Ki, bu da; tabiatıyla, tüm mü’minleri ve mazlumları dilşad ediyor…

Elhasıl;.. İmam Humeynî (ra); batılın öncüleri olan cinî-insî-mücerred-mücessem ve küçük büyük tüm şeytanlar-tağutlar ve yardımcıları için; dünyada gönderilmiş ve kıyamete kadar etkinliği devam edecek olan “İlâhî bir azab kamçısı..” (Fecr:13) ve; “köklerini kurutacak-yerin dibine batıracak, Allah tarafından gönderilen-yağdırılan balçıktan pişirilmiş taş ve ateş yağmuru..” (A’râf:84; Hicr:74; Furkan:40; Şuârâ:173; Neml:58;…) olarak, “mü’minlerin-mazlumların intikamını alma ve İlâhî adaleti tesis etme.. görevi” ile, adeta Allah-u Teâlâ (cc) tarafından tavzif edilmiş bulunuyor…

Böylece;.. hayat-ı insaniyenin kalb-ruh-akl-fıtrat ve manevîyat âleminden başlayarak.. tüm veche ve cepheleri; hakkın-İslam’ın İlâhî nuru ve hükümranlığıyla huzura ve sürura gark oluyor… Ve keza;.. “…Allah-u Teâlâ, O’nun eliyle mütecaviz müşrikleri azaplandırıyor, hor ve aşağılık kılıyor, mü’minlere (bu vesileyle) nusret-zafer veriyor ve gönülleri şifaya kavuşturup kalplerindeki ğayzı gideriyor…” (Tevbe:14-15’e telmih)

“Ey insanlar! Rabbinizden bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet olarak geldi.” (Yûnus:57) Ayet-i kerimesinin İlâhî bir mâsâdakı ve tecellisi oluyor.. “iman edenler için bir hidayet ve bir şifa; iman etmeyenlerin kulak tıkadığı, onun da onları görmez (tanımaz-adam kabul etmez) olduğu..” (Fussilet:44);.. “…mü’minler için şifa ve rahmet, zalimlerin ise, ancak hüsranını (ve felaketini) arttırıcı..” (İsrâ:82) İlâhî bir şahsiyet ve Kur’an-ı mücessem hüviyetini taşıyor…

Evet;.. “Tecelli-i Esma-i İlâhî’nin Ef’al-i Nuraniyesi ve Tezahür-ü Rabbaniyesi, İlâhî vahyin-Kur’an-ı Kerim’in Mücessem-Müşahhas Âyât-ı Kudsiyesi olan İmam Humeynî (ra); hayat-ı insaniyenin ruh-kalb-gönül-tefekkür-vicdan-akl ve şuur, kısaca manevî-kudsî âleminin.. toprağı-çamuru-harcı-suyu, yani temeli-esası ve altyapısı-hayat kaynağı; ve;.. ulvi dağı-yüksek burcu ve direği, engin denizi-kurtuluş gemisi, yıldızları, şems-ü kameri ve arz-u seması.. olarak, arz-ı endam ediyor:

Topraktan-turabdan (Al-i İmrân:59; Rûm:20), yani çamurdan-tınden (ıslatılmış topraktan) (En’âm:2; A’râf: 12; Sâd:76), onun da süzülmüş olanından (Mü’minûn:12), hem de cıvık-yapışkan olanından (Saffât:11) ve ateşte pişmiş gibi kurutulmuş hale getirilmiş bir çamurdan (Rahman:14) bir ahsen-i takvim olarak (Tin: 4) yaratılmış olan; ve Allah-u Teâlâ’nın, dest-i sübhanîsi ile düzeltilip-şekillendirilen (muhtelif organlarla-cihazlarla olgunlaştırılıp), kendi ruhundan nefh edilen.. (Hicr:29; Secde:9; Sâd:72); beşeriyetin atası-aslı-kökü-mayası-dayanağı-kaynağı kılınmış bulunan ilk insan (Hazret-i Adem) ile İlâhî harikalar ve mucizeler manzumesi olan hayat-ı insaniye, içtimaî bir meşher olarak oluşmuş-kurulmuş ve devam etmiş oluyor…” (A’râf:189; Zümer:6; Nisa:1; Hucurat:13; Mü’minûn:12 -16’ya telmih) Ki: İslam’ın siyasî-içtimaî ve sair pek çok dallarda, etkisini tamamen kaybettiği, ümmetin tamamen yürüyen bir ölü ve mezar durumuna geldiği bir çağda; iman-İslam-takva-amel-i salih ve ahlâkın canlı ve müşahhas timsali olan İmam Humeynî (ra); bir dest-i gayb-i İlâhî tarafından, hayat-ı İslamiye ve manevîyenin İlâhî-nuranî hammaddesi-toprağı-çamuru-harcı-valideyni ve mayası olarak istihdam ediliyor, böylece; yeni baştan, ihyay-ı din ve ümmet vakıası gerçekleşmiş ve ahsen-i takvim ve nûmûne-i imtisal bir İslam toplumu-Hizbullah nesli doğmuş, İnkılâb-ı İslamî’nin cihanşümul hükümranlığı tahakkuk etmiş oluyor…

“…Rabbi, dağa tecelli edince, onu paramparça etti…” (A’râf:143); “Dağları görürsün de, onları donmuş-durmuş sanırsın. Oysa onlar, bulutların geçişi gibi geçer-sürüklenirler; her şeyi muhkem-sapasağlam ve yerli yerinde yapan, Allah’ın sanatıdır. Hiç şüphesiz O; yaptıklarınızdan haberdardır.” (Neml:88); “…dağlardan da beyaz ve kırmızı, renkleri değişik ve siyah yollar.. (meydana getirdik)” (Fâtır:27); “…Davud ile birlikte tesbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bunları) yapan, biz idik.” (Enbiya:79); “Dağları da bir direk-kazık! (yaptık)” (Nebe’: 7); “Allah, sizin için yarattığı şeylerden gölgeler kıldı. Dağlarda da, sizin için barınaklar-siperler kıldı…” (Nahl:81) Ayet-i kerimelerinde tasrih edilen hakaik muvacehesinde, İmam Humeynî (ra):

Hayat-ı insaniyenin temel unsurlarını (hava-su-bitki-maden vs..yi) iddihar eden ve meknuz bulunan “başı dik-azametli-heybetli-zengin dağları andırıyor.. bununla; insanlığa hayat-felah ve neşve saçarken, tağutî güçlere ve zalimlere de korku ve dehşet saçıyor… Keza; İlâhî tecellinin haşyeti ile, kalb-i nuranisi parça parça olurken, bu da; sonsuz sükûn-mahviyet huzmelerini dışa yansıtırken, ruh-kalb-tefekkür ve mânâ âleminin hızlı ve süratli hareketi, dünyayı, bütün manzumesi ile birlikte kuşatıyor, ve hayat-ı insaniyeyi, bütün boyutlarıyla İlâhî-İslamî nizamın hükümranlığına sokucu, muhteşem-tarihî bir misyon üstleniyor… Ve; “Allah-u Teâlâ’ya olan sonsuz bir huşu ve haşyetle (gerek hafi, gerek cehri) zikr-ü tesbihat ile ürperirken, mazlum-mustazaf halklara sığınak ve barınak-siper oluyor..” Hem de; hayat-ı maddîye ve manevîyenin, şirk-küfr-tuğyan ve zulm ile sarsılıp-yıkılmamasının İlâhî garantisi-güvencesi, yani İlâhî muvazenenin-dengenin ve İslamî adaletin, çakılı kazığı-direği olma..” özelliğini taşıyor… Ve yine; Ümmet-i Muhammed (sav)’in, rengarenk ırklarının aşiretlerinin, fikrî-amelî-meslekî muhtelif-ayrı ayrı İslamî mezheb-meşreb ve kültür akımlarının ve yollarının tecemmu ve temerküz ettiği İlâhî-Kur’anî yüce ve yüksek nuranî bir şahsiyet olarak tezahür etmiş bulunuyor…

Keza..; binlerce İlâhî sanat-hikmet ve mucizâtı havi bulunan engin-derin ve muhteşem bir deniz misali, bir vakar-heybet ve azamet tecellisi olarak; nimet-fazilet gemilerinin (İsrâ:66; Hacc:65; Rûm:46; Lokman:31; Fâtır:12;..) hayat huzmelerinin seyr-ü seferine, araç ve zemin olurken;.. tağutî-şeytanî öncülerin-güçlerin de boğulup-yok olmalarını, böylece; batıl akımların, ruhî-kalbî bahr-i ummanlarda izmihlâle uğradığını simgeliyor… (Bakara:50; A’râf:64, 136; Enfal:54; Yûnus:73, 90; İsrâ:103; Tâhâ:78; Şuârâ:66, 120;..) Ve; ehl-i hakkı dahi, İlâhî lütuf-kerem ve rahmetin tecelligahı-mazharı haysiyetiyle, sahil-i selamete ulaştırıyor-İslamî İnkılâb’ın İlâhî himayesine ve gölgesine, böylece (Biiznillahi Teâlâ) idhal etmiş oluyor… (A’râf:64; 141; Yûnus:73, 90; 26-65, 119; Tâhâ:80)

Evet..; “Nuh dedi ki: Rabbim! Yeryüzünde, kâfirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma! Çünkü Sen, onları bırakacak olursan, Sen’in (mü’min-mazlum) kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar facirden-kâfirden başkasını doğurmazlar!” (Nuh:26 -27) Ayet-i kerimesinin, çağımıza yansıyan İlâhî tecellisi olarak da İmam Humeynî (ra); “Emperyalist, hakim-müstakarr olan kâfirlerin, kalb-ruh ve mâ’nâ âlemlerinde tamamen yıkılmasını, tüm nesillerinin-köklerinin kurutulmasını, böylece; mahall-i iman olan kalplerin garanti altına alınmasını..” Allah-u Teâlâ’dan hâl-kâl ve fiil lisâniyle istemiş; İlâhî-manevî inkılâb tufanıyla dünya mustazaflarının kalblerinde, emperyalizmin tüm sevgisi-egemenliği ve yurt edinmesi yıkılmış, bu yıkılış; tedricen siyasî-içtimaî-iktisadî-askerî vb.. maddî-zahirî âleme de yansımaya başlamış bulunuyor…

“Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu ya!.. Malı da, kazandıkları da kendisine bir fayda sağlamadı; alevi olan bir ateşe girecektir. Eşi de!..; odun hamalı (ve) boynunda bükülmüş bir ip (bağlanmış) olarak.” (Tebbet-Mesed:1-5) Ayet-i kerimesi ise, sonsuz anlamları yanında, çağımıza aynı tecelli ile; “Büyük Şeytan Amerika’nın (emperyalizmin) iki eli-iki yönlü (kültürel ve siyasî-iktisadî ve askerî,.) sömürüsü kökten kuruyup-kesilsin! Onun ne sömürdüğü-hırsızladığı malı ve ekonomik gücü, ne de katliamlarla-cinayetlerle kazandığı süper güç imajı ve ika ettiği fitne-fesad-inkâr ve tuğyan kasırgaları, kendisine ve yandaşlarına hiçbir fayda-çıkar sağlamadı. Halklar-ülkeler arasında yakıp-tutuşturduğu sıcak ve soğuk savaş ateşinin alevleri arasına kendisi ve uşakları girecek; ahirette ise, bunun sonsuz şiddetlisi ile karşılaşacak! Bu fitne ateşini tutuşturmak için, taşıdığı fesad odunlarının hamallığını (taşıyıcılığını-körükleyiciliğini) yapan ve uşaklık-kölelikten de öte, karılığını yapan, müşrik-mürted-münafık ve fasık düzenler-gruplar da, boyunlarına esaret-zillet-rezalet ipi-yuları, bükülmüş-sarılmış olduğu halde, aynı akibete uğrayacaktır.” şeklinde-anlamında, tezahür etmiş oluyor…

“Artık, Ben mağlubum! İntikamımı (onlardan) hemen al diye, Rabbine dua etti.” (Kamer;10); “Rabbim! Beni (tebliğ ettiğim Din-i İslam’ı) yalanlamalarına karşılık, Bana nusret-zafer lütfet dedi.” (Mü’minûn;26) “Böylelikle Biz O’na (Nuh’a), gözetimimiz altında ve vahyimiz ile gemi yap!…/… diye vahyettik.” (Mü’minûn;27) gibi, ayet-i kerimeler dahi; “İmam Humeynî (ra)’nin; “İlâhî, bizim kimimiz-kimsemiz ve sahibimiz, Sen’den başka asla yoktur. Şu azgınlaşmış dünya emperyalizmine-müstekbirliğine karşı, aciz-fakir ve mustaz’af mü’min kullarına Sen yardım et! Fetih ve nusretler-zaferler yağdır!..” tarzındaki nice dua ve niyazlarının Allah-u Teâlâ (cc) tarafından kabul edildiğini yansıtıyor. Ki; “Ehl-i Beytim, Nuh’un gemisine benzer; binen kurtulur, binmeyen boğulur.” anlamındaki meşhur hadis-i şerif muvacehesinde, İmam Humeynî (ra); İslam ümmeti ve mustazaf halklar için sefine-i necat olan Ehl-i Beyt mektebini, yeniden ihya, hatta inşa etmek; bunu da Cihanşümul İslam İnkılâbı ve Cumhur-i İslamî ile bilfiil müşahhas ve mücessem hale-hüviyete getirmek suretiyle, “Tecelli-i Esma-i İlâhî-Ayine-i Vahy ve Kur’an-ı Mücessem” olduğunu-o misyonu taşıdığını ispatlıyor. Böylece; “O İlâhî kurtuluş gemisine (Ehl-i Beyt mektebine ve İnkılâb-ı İslamî dairesine-çerçevesine) giren kurtulmuş, girmeyen de (her yönden) gark olup-boğulmuş oluyor…” (A’râf:64; Hûd:36-48; Mü’minûn:27-29; Şuârâ:117-120; Ankebût:14-15; Saffât:75-82;..‘lere telmih-atıf)

“İnsanlar için bir döşek-mekân-yatak-dağlarla tesbit edilmiş-bir karar-bir sergi ve otlak-bir maişet-rızk ve ürün merkezi-bir beşik-sulak arazi-bostan-rengârenk bir bahçe-hayattar ve müzeyyen bir belde olarak yaratılmış bulunan yeryüzü (arz)..” (Bakara:22; A’râf:10; Hicr:19-20; Nahl:10, 13; Tâhâ:53-54; Mü’min:64; Zuhruf:10-11; Kâf:7; Nebe’:6-11, 14-16; Naziât:30-33; Şems:6;..); bütün ihtişamı, mucizevî-sonsuz özellikleriyle, hayat-ı insaniyenin ve hakikat-ı imaniye ve İslamiye’nin kalp-ruh-fuâd (gönül), manevî-lahutî ve melekûtî âlemlerine-cephelerine de, aynı-yaklaşık İlâhî tecellileri-cilveleri aksettiriyor. Böylece, İmam Humeynî (ra); önce kalbler-ruhlar ve fikirler.. üzerinde gerçekleştirmiş bulunduğu, daha sonra da, siyasî-içtimaî-maddî ve dünyevî alanlara-cephelere yansıttığı İlâhî İslam İnkılâbı ile:

Hayat-ı insaniyeyi, fıtratına mutabık bir tarzda rahata istirahata-mekâna-istikrara.. kavuşturuyor…

Hayatın maddî ve manevî her türlü elzem-zarurî ihtiyacâtını-levazımâtını-cihazâtnı-suyunu ve tüm gıdasını karşılıyor, yani; yolunu gösteriyor!…

Biçare insanı, İslam’ın İlâhî beşiği olarak, ninnilerle büyütüyor, hizmetini yapıyor, arzu ve isteklerini karşılıyor, tenezzüh-teneffüs ameliyesini, zindeliğini sağlıyor ve seviyesine göre gerekli olan tüm eğitimlerden geçiriyor, yani; usûlünü ve metodunu öğretiyor… Böylece; dareyn için müstait nafi ve mesud bir varlık haline getiriyor…

Evet; “O’dur(Allah’dır) ki, arzı sizin için bir beşik kıldı ve hidayeti bulursunuz diye, onda size (bir takım) yollar var etti.” (Zuhruf:10; yaklaşık, Nahl:15; Tâhâ:53) İlâhî beyanı, bilinen maddî-dünyevî yollarla birlikte; İslamî-imanî-manevî ve uhrevî yolları da mündemiç bulunmakta, bu İlâhî hidayet yollarına da, ancak dünyada ulaşılabileceği, sarahaten bilinmektedir. Ki; çağımızda bunun yerinin (arzının) İmam Humeynî (ra)’nin İlâhî-Nebevî öğretileri ve İslam İnkılâbı çizgisi-mektebi ve mahall-i dairesi olduğu, böylece vüzûha kavuşmuş oluyor… Bu da; tüm İslamî mezheb-meşreb-meslek-cemaat ve ekollerin, ve; değişik müslüman kavim-kabile ve ulusların, bu İlâhî zeminde, temerküz ederek, her yönden müttehid-mütesanid bir Ümmet-i Vahide (Hizbullah Ümmeti) haline bilfiil gelmesinin temel harcını oluşturuyor…

Keza..; misal-i musağğar-ı kâinat olan insanın, sonsuzluğa uzanan ve nice İlâhî esrarı-mucizatı mutazammın bulunan ruh-kalb-akl-fikr-vicdan gibi.. manevî âleminin nuranî-ulvî seması-göğü hüviyetini (çağımızda) taşıyan İmam Humeynî (Rıdvanullahi Teâlâ Aleyh):

“… İlâhî burçlarla müzeyyen bir temaşagah; hiçbir şeytanın sızamayacağı, bir ismet ve marifet âlemi; ve düşmanlara şihab-ı mübin ve sakibler fırlatan bir karargah…”(Hicr:16-18; Saffât:6-10’a telmihen) “…Hayat-ı manevîye-i insaniyenin üzerinde koruyucu-şiddetli bir bina-çatı; ve hiçbir açığı-kusuru bulunmayan, boyu yüksek ve belli bir düzen-nizam…” hüviyetini taşıyor… (Kâf:6; Naziât:27-28’lerden mülhem..)

“Kâmil-mücahid insanların, ebed’ül âbâda ve Allah’a doğru seyr-ü süluk edebilecekleri nûrânî yollar ve yörüngelerle donatılmış, (adeta) Allah-u Teâlâ’nın kendisiyle kasem ettiği lahutî bir sema..” (Zâriyât:7’den mülhem) “Ki; Allah-u Teâlâ (cc)’nın, onun vasıtasıyla indirdiği ab-ı hayat ile; ölmüş beldeler ihya ediliyor, canlar diriliyor, ağaçlar, ekinler-bitkiler, sebzeler-meyveler, bağlar-bahçeler canlanıyor, hayvanlar sulanıp-otlatılıyor…” (A’râf:57; Hicr:10-11; Nebe’:14-16 vb.’lerinden mülhem..) Böylece; hayat-ı manevîyede münferiden oluşturduğu bu İlâhî-İslamî atmosferi, giderek, siyasal-toplumsal cepheye önce bilkuvve, sonra da bilfiil-gerçek vakıa olarak intikal ettiriyor; yani, Cihanşümul İslam İnkılâbı’nın güçlü temelini atıyor. Ki; (Biîznillâhi Teâlâ) kıyamete kadar genişleyecek ve tüm dünyayı kuşatacak olan bu inkılâb, aynı zamanda çağdaş dünyanın tarihî değişimini de temelden gerçekleştirmiş oluyor…

Hem..; “…Allah-u Teâlâ’nın mevkiine-tarz-ı edasına and ettiği, ve; şihabun sakîb et-tarîk-necm’ûs sakîb (karanlığı delip geçen yıldız) diye nitelendirdiği, (Saffat:10; Necm:1; Vâkıâ: 75; Tarık: 1-3’e telmih) Ve; “Denizin ve karanın her türlü zulümatlarından kurtulup hidayeti (maddî ve manevî doğru ve kurtuluş yollarını) bulmak için, ayetler mecmuası olarak tafsil edilmiş bulunan bir yıldız..” (En’âm:97; Nahl:16’dan mülhem) misali; hayat-ı manevîyeyi (dolayısıyla da, hayat-ı maddîyeyi) tezyin ederek, aydınlatıyor, hayatın güven kaynağı ve hidayete (istikamete-kurtuluşa) ulaştırıcı, İlâhî bir ayet ve vesile misyonunu yerine getiriyor…

Ve yine..; “Allah-u Teâlâ (cc) tarafından zatına-parlaklığına-ışığına ve uyumlu haline kasem ettiği (Şems:1-4), nur, sirac ve münir (aydınlatıcı-nur saçıcı) diye vasıflandırdığı (Nebe’:13; Nuh:16; Yûnus:5; Furkan:61) (Resul-ü Ekrem dahi, sirac’en-münirâ diye tavsif edilmiştir: Ahzâb:46) “Boyun eğdirerek, kullarının hayatı için musahhar kıldığı..” (Zümer:5; Rad:2); ve, “hareketlerinin tümü, hayat-ı insaniyenin istifadesine sunulan” (İbrahim:33; Nahl:12); “yılların-ayların-günlerin hesabının İlâhî-sabit ölçüsü kılınan” (En’âm:96; Yûnus:5; Rahman:5;..); ve emr-i hakka musahhar olarak, her biri bir ecel-i müsemmaya (belirlenmiş bir süreye) kadar cereyan eden-akıp-giden (Râ’d:2; Lokman:29; Fâtır:13; Zümer: 5;..) ve; mutlak hak ile yaratılıp, kendine has menziller uğrak-hizmet yerleri takdir edilen, istikrar bulacağı, karar kılacağı, sükûna ve itminana ulaşacağı Allah-u Teâlâ’ya (cc) doğru, büyük bir aşk-şevk-vecd ve heyecan ile cereyan-hareket eden, akıp-giden ve coşup taşan ve her dem Allah’a karşı (sair yârânı ile birlikte) secde halinde bulunan. (Yûnus:5; Yasin:38-40; ve, Hacc:18’lerden mülhem..) şems ve kamerin..”, İlâhî hayat-ı insaniyenin kalb-ruh-gönül-fikr-akl-şuur-vicdan ve manevî-melekûtî âlemlerinin âlemi şehâdetteki tecellisi ve temessülü olan ve mezkûr âlemleri, şu bahtsız çağımızda, haşmet ve azametle aydınlatan İmam Humeynî (radiyallahu anh):

Hayatın temel unsurlarından olan İlâhî ısısı ile; kalb ve ruhların hakka ve fıtrata, hatta birbirlerine olan, bürudetini (soğukluğunu-uzaklığını) izale ediyor, hakka-fıtrata ısınmayı ve yaklaşmayı, birbirlerine ülfet-ünsiyet duyup kaynaşmalarını ve ümmet-i vahide haline gelmelerini sağlıyor…

Saçtığı İlâhî ışık ve nur ile; şirk-küfr ve tuğyan zulümatlarını dağıtıyor, karanlıklarda kalmış bulunan İlâhî hakaikin açığa çıkmasını, netleşmesini sağlıyor. Böylece; tecelli-i esma, aksedecek-fonksiyonunu izhar edecek müstait-muvafık (münferid ve toplumsal) kalblere-ruhlara-akıllara ve tahir-tayyib âlemlere ve ayinelere kavuşuyor…

Keza..; Parıldayan İlâhî nur ve ışıklarla, kararan kalbler, ruhlar, akıllar, düşünceler-görüşler, kültürler ve ameller aydınlanıyor, batıl düşünce ve sistemlerin örttüğü-perdelediği, hidayet yolları açığa çıkıyor, güneş gibi ışıklanıp-parıldıyor ve cadde-i kübra-yı Kur’aniye (Allah’a giden mutlak yol-cadde) olan sırat-ı müstakim, İlâhî meşiet ve tavzif ile koruma ve güvence altına alınmış oluyor…

İlâhî bir kanun (sünnetullah) olan cazibe-dafîa-med-cezir-nizam-intizam-mizan-ahenk gibi ameliyeler ile; manzume-i hayat-ı insaniye teessüs ediyor, anarşi-terör-fitne-fesad ve tuğyan gibi, hayatı tahrib edici unsurlar-faktörler kökten yok oluyor. Böylece; zail olan batılların yerine, mutlak ve tek olan hak-hakikat-İlâhî hükümranlık, yani Din-i İslam ebedî-İlâhî tahtını kuruyor. Ki; ferd ferd tahakkuk eden ve manevî alanda başlayan bu inkılâbî ameliye; tedricen hayatın siyasî-içtimaî-iktisadî-hukukî-askerî-kültürel bütün âlemlerini ihata edip kucaklıyor. Bu da; çağdaş dünyanın, tarihî değişimini sağlayan temel faktör olarak karşımıza çıkıyor. Ve; İmam Humeynî (ra), bu muazzam tarihî olaya damgasını (Biiznillahi Teâlâ) vurmuş; “güçlerin dengesini ve tarihin seyrini hakkın-İslam’ın lehine değiştirmiş” bulunuyor…

Ve yine..; planlı-programlı-hesaplı -kitaplı-bilinçli-periyodik-sistematik-kısa-orta-uzun vadeli ve ebede kadar İlâhî takdir ve düzen içinde bir mesuliyet gayret ve ameliye ile ve çok dakik-amik bir tarzda şirk, küfr, zulüm, fısk-u fücur ve batılın sair tüm tezahürlerini yok ederek, hüsrana ve izmihlâle uğratıyor… Keza; fıtrat-ı İlahîyeye tevcih ettiği ve İnkılâb-ı İslam’ın birer erkanı-meczubu-efradı-unsuru-âlemi-hadimi ve peyki durumuna getirdiği ervah-ı tayyibeleri (Hizbullah Ümmeti ve Orduları); enbiyaya (sav) ve eimmeye (as) tevarüsen ve hidayete ermiş ve hidayete erdirici olan İlâhî imameti-rehberiyeti etrafında ve emri tahtında oluşmuş bir manzume-i şemsiye-i İlahîye misâli, muti’-musahhar ve sacid bir halde, ebed’ül abada ve Allah-u Teâlâ’ya doğru mesudâne ve muzafferâne urûc edip yükseliyor… Böylece; “Ey itminana ermiş nefis! Rabbine, razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön! Gir (salih) kullarımın arasına ve gir cennetime!” (Fecr:27-30) İlâhî çağrısının cazibesine kapılarak, a’lâyı illiyine yükselip-yüceliyor… Ve; hakeza…

Hem..; Veraset-i Enbiya ve Ayine-i Tecelli-i Nur-u Nübüvvet (as) olarak, İmam Humeynî(radiyallahu anh):

İbrahim-i zaman (as) unvanı ve haysiyetiyle; muasırı olan insanların-müslümanların imanlarını tahkike yükseltiyor, Allah-u Teâlâ’nın lütfuyla kendi âlemine ve çevresine melekûtî-lahutî âlemlerin kapısı ve esrarı açılıyor; ‘la uhibb’ül afilin ışığı doğuyor; “gerçek şu ki; ben bir muvahhid (hanif) olarak, yüzümü (tüm düşünce ve yaşayışımı) gökleri ve yeri yaratana (fatr edip faaliyete sokana) çevirdim. Ve ben, asla müşriklerden değilim!” diye, tevhid bayrağı (tüm boyutlarıyla) açılıyor. (En’âm:75-83) ve; bir kısım İlâhî fiilî-hissî-müşahhas mucizelerle, bu iman-ı tahkik, yakine ve itminana ulaştırılıyor. (Bakara:260’a telmih)…

Ve;.. müşrik-mürted ve münafık düzenin bekçilerine-savunucularına ve etbaına yönelerek: “Sizin gibi aciz bir yaratık olan şu putlara-tağutlara ve onların habis-uydurma düzenlerine-heva ve heveslerine neden boyun eğiyor-belinizi büküyor-rükua varıyor, dediklerine-kanunlarına itaat etmekle onlara tapınma yarışına giriyorsunuz?.. neden, sizi ve her şeyi yoktan var eden ve yok edecek olan ve bütün ihtiyaçlarınızı karşılayan Allah-u Teâlâ’ya (cc), gerçek iman etmiyor, O’na ibadet ve itaat içinde olmuyor, O’nun İlâhî hükümlerine-kanunlarına ve şeriatine tabi olmuyor, onları hayat nizamı ve felsefesi ve devlet-hükümet kanunu ve yönetim biçimi kabul edip de dünya ve ahirette huzura-saadete-izzete-hürriyete ve kurtuluşa ermeye çalışmıyorsunuz?.. diyor.” (Enbiya:51-67; Şuârâ: 69-104; Ankebût:16-18; Zuhruf:26-28; vb‘lerinden mülhem)… Keza:

Tevhid-i hakikinin kalb-ruh-akl-fikr ve vicdanlar üzerinde, gerek ferdi, gerekse içtimaî alanda-sahada gerçekleşmesiyle beraber, siyasî-askerî-iktisadî-hukukî vb., fiilî-müşahhas olarak hayat-ı insaniyenin tüm alanlarında-âlemlerinde gerçekleştirilmesi amacıyla; müşrik-zalim-tağutî düzenlerin mücessem timsalleri olan habis putlara-heykellere yönelerek onları paramparça edip tarihin çöplüklerine gönderiyor… (Enbiya:57-58; Saffât:91-96’ya telmih) “Böylece; asrın Nemrud’u olan Büyük Şeytan Amerika’nın, bölge temsilciliğini yapan tağutî şahlık rejimi yıkılıp, tarihin çöplüğüne atılıyor ve Büyük Şeytan’ın kendisi de, dünya çapında büyük sarsıntılar geçiriyor. İlâhî tevhidin, nefy ve isbat ameliyelerinin, tüm boyutlarıyla bir bütün halinde dalgalanmasını sağlayan bu olay üzerine başlayan ateşe atma-ateşte yakma (yani, bin bir türlü zulüm-baskı-işkence-cinayet ve katliamlar) ve sair fitne-fesad ateşini tutuşturup-körükleme oyunları-komploları, inayet ve rahmet-i İlâhî ile suya düşüp-akamete uğruyor, ve ateşler sönerek, selamete dönüşüyor.” (Enbiya:68-71; Ankebût:24; Saffât:97-98’lerden mülhem)… Ve:

Neticesi selamet olan bu ateşin alevi; milyonların ruh, kalb, akl-fikr ve vicdanlarında kıyam dalgalarının oluşup-tutuşmasında İlâhî bir kıvılcım rolünü oynuyor, fiil ve eyleme dönüşen bu kıyam dalgaları; İslam’ın ve ümmetin makus talihini ve tarihini değiştirecek, emperyalizmin ve uşaklarının dünya hegemonyasını yıkıp, dengeyi tersine çevirecek olan, muhteşem İslam İnkılâbı’nı doğuruyor. Ki; İmam Humeynî (ra)’nin ilk tohumunu (çağımızda) attığı, geliştirip hükümran kıldığı bu İlâhî-İslamî İnkılâb, tabiatıyla, çağdaş dünyanın tarihî değişimini, emperyalizmin aleyhine; İslam’ın-müslümanların ve mustazafların da lehine olarak, gerçekleşmesini sağlıyor; böylece, dünyadaki dengeler köklü ve ebedî bir tarzda değişmiş oluyor…

İmam Humeynî (ra); bu muhteşem İnkılâb-ı İslamî’nin bedeli olarak da (İlâhî imtihan gereği), başta alim-salih oğlu Şehid Mustafa, Erkân-ı İnkılâb’dan olan Şehid Mutahhari, Şehid Beheştî, Şehid Medenî, Şehid Recaî, Şehid Bahoner ve Şüheda-yı Kıyam-ı Kâ’be (R. Aleyhim) olarak, inkılâb öncesi ve sonrası on binlerce “kurbanlık İsmaillerini” Allah-u Teâlâ ve Tekaddes’e (cc), büyük bir aşk-şevk-sıdk-sadakat-ihlas ve ubudiyyet coşkusuyla-şuuruyla takdim etmiş; böylece, Halilullah İbrahim ve Zebihullah İsmail’in (as) İlâhî mektebini ve ruhaniyatını, çağımıza aksettirmiş bulunuyor. (Saffât:102-108’e telmih)… Ve keza..:

Tecelligah-ı İlâhî, mahall-i tevhid ve iman ve Kâ’be-i manevî hüviyetinde olan, “mü’min-selim ve tahir kalblere” musallat olmuş bulunan tüm tağutî-şeytanî etki ve tezahürleri, İnkılâb-ı İslamî’nin çok boyutlu İlâhî nuruyla yıkıp-kaldıran ve âlemi, o inkılâbın lahutî-ebedî cezbesiyle coşturan İmam Humeynî (ra); “Beyt-i Evvel” (Al-i İmrân:96), “Beyt-i Atik” (Hacc:29, 33), “pak-temiz-ta’zim ve emn-ü eman yeri” (Bakara:125-126; Al-i İmrân:97; Mâide:2; Hacc:26; Kasas:57; Ankebût:67;..) Ve; “Bütün insanların (müslümanların) davetli olduğu ve ziyaretlerine açık olması gerekli olan” (Al-i İmrân:97; Enfal:34; Hacc:25-28;..) “Şirk necaseti ile özdeş müşriklerin, asla yaklaştırılmaması ve onlardan beri tutulması emredilen..” (Tevbe:28) “Beyt’ullah’el-Haram olan Kâ’be-i Muazzama’ya” yöneliyor ve “Hazret-i İbrahim’in, oğlu İsmail (Aleyhimesselam) ile birlikte, Din-i Hakk’ın tevhidi merkezi olarak inşa ettiği ve nesilden nesile, İlâhî bir emanet diye bıraktığı..” (Bakara:127-134 vb.’ne telmih) fakat günümüzde emperyalizm tarafından, fiilî işgal altında bulunan bu İlâhî emanetin ve tevhidi merkezin (mübarek çevresiyle birlikte) kurtarılması ve aslî hüviyetine kavuşturulması için çalışıyor; ki bu amaçla:

Hacc mevsiminde, Mescid-i Harameyn’de ve özellikle Kâ’be’de, dünya müslümanlarına; “İslam’ı himaye ve hakim kılma, şirk ve küfrü ref’ü izale etme ve bunu isbat-izhar sadedinde de, beraet-vahdet muhtevalı kıyam etme ve kıyamda bulunma (miting-yürüyüş-nümayiş-kongre-tebliğ faaliyetlerini sürdürme) ruhunu ve şuurunu” veriyor. Ki:

“Allah, Beyt-i Haram (olan) Kâ’be’yi, insanlar için bir kıyam (ayaklanma) yeri kıldı…” (Mâide:97) Ayet-i kerimesi, bu hakikati amir ve natık bulunmaktadır…

Keza “Dünya Müslümanlarının vahdet ve uhuvvet içerisinde bulunmaları, ancak bu yolla güç elde edebilecekleri ve gerçek hürriyete-izzete ve rıza-i İlahîye’ye kavuşabilecekleri” mesajını veriyor. Ki; “Allah’ın ipine sımsıkı topluca yapışın. Ve fırkalaşıp da dağılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki (onca) nimetini hatırlayın…” (Al-i İmrân:103); “Allah’a ve Resulü’ne (tam) itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, (yoksa) çözülüp-yılgınlaşırsınız da, gücünüz gider…” (Enfal:46); “Mü’minler hiç şüphesiz kardeştir. Öyleyse, kardeşlerinizin arasını sulh ve ıslah edin…” (Hucurat:10) gibi, nice ayet-i kerimeler dahi, mezkûr mesajın İlâhî kaynağı ve mesnedi olmaktadır…

Başta, Büyük Şeytan Amerika ve Siyonist İsrail olmak üzere, tüm cinnî-insî şeytanlardan ve onların her türlü fitne-fesad ve iğvalarından, Allah-u Teâlâ’ya sığınma ve iltica etme ve bunun “pratik yollarını-yerlerini ve usûllerini” gösterme ta’limini-tedrisini ve tatbikatını yaptırıyor. Ki; “Eğer, şeytandan bir fit gelip, seni fitlerse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işiten ve bilendir.” (A’raf:200; Fussilet:36); “… Gerçekten ben; hesab gününe iman etmeyen her mütekebbirden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım.” (Mü’min:27) gibi.. ayetlerde ifadesini bulan bu hakikat, müşriklerden-emperyalistlerden teberri etmeyi de mündemiç bulunmaktadır. Ki; bu, müşriklerden beraat yürüyüşü adıyla, kutsal beldelerde ve kutsal Hacc mevsiminde, Hatt-ı İmam bir hareket olarak icra edilmektedir… Büyük-orta-küçük şeytanları (cemreleri) taşlama menasiki olarak, yapılan bu ameliye; “Amerika’ya ölüm! İsrail’e-siyonizme ölüm!” ve; sair tüm şeytanî güçleri-mihrakları tel’in etme şeklinde tezahür etmektedir. Ki; malûm Tevbe Suresi’nin 1,2 ve 3. ayet-i kerimeleri, bu İlâhî vecibeyi, sarahaten amir bulunmakta olduğu, ehlince bilinmektedir. Ve hakeza…

İşte, böylece; İmam Humeynî (ra), tüm İslamî farizaları ve müesseseleri olduğu gibi, mukaddes Hacc vecibesini de, İlâhî-Nebevî ve Kur’anî mecrasına ve aslına irca etmiş bulunuyor… (Tabiî ki; Büyük Şeytan Amerika’nın ve siyonizmin gönüllü uşaklığını yapan bölgedeki tağutî-münafık rejimlerin her türlü baskı-tahakküm-engelleme ve katliam-cinayet eylemlerine rağmen…)

Ve; Allah-u Teâlâ’nın (cc), bin bir hikmet-cilve-tecelli-imtihan ve ibtilalarını mündemiç bulunan. “kelimeleri, başarı ile tamamlayan İmam Humeynî (ra)’nin; İlâhî şahsiyetinde-mahiyetinde meknuz bulunan (hidayete götürücü-ışık ve nur saçıcı ve sırat-ı müstakimi gösterici..) külli ve umumî imamet-i kübrası, âlem-i şehadette bilfiil zuhur ediyor, böylece; adeta, mev’ud olan intizar (Bilutfillahi Teâlâ) gerçekleşmiş oluyor…” (Bakara:124; Enbiya:73, 105; Nur:55; Kasas:5; Secde:24; vb’lerinden mülhem)…

Bu cümleden olarak; Musa-yı zaman (as) olarak, İmam Humeynî (Radiyallhu Anh):

Yed-i beyzası ile, düşmanların gözünü kamaştırıp körleştiriyor; dostlarının yollarını aydınlatıyor, el attğı her şeye rahmet ve bereket yağıyor. El attığı her olay, İlâhî zafer ve fetih ile sonuçlanıyor; düşmanlarına korkular salarken, etbaına güven kaynağı oluyor. (Tâhâ:22; Şuârâ:33; Neml:12; Kasas: 32’den mülhem) Ve; Hizbullah ümmetinin emperyalizm ile sürdürdüğü ezeli ve ebedi savaşında; adeta mucizevî-İlâhî “sekine tabutu” ve “bakiye”sinin özelliğini taşıyor… (Bakara:248’e telmih) Ve; bu İlâhî mucize olan yed-i beyza-sekine ve bakiye; İmam Humeynî (ra)’nin nurlu halefi, “fasih veziri-kardeşi ve pazusunun kuvveti-güçlendiricisi” (Tâhâ:25-37; Kasas:34-35’e telmih) olan, “Medar-ı İftihar-ı İslam Ayet’ullah’el Uzma İmam Seyyid Ali Hüseynî el Hamaneî’ye” intikal etmiş bulunuyor…

Keza..; Asa-yı Kudsî’si ile, denizleri şak edip-yarıyor ve kudurmuş a’da’yı suların müthiş dalgalarına ve denizin derinliklerine gark ederek boğuyor, böylece; etbaı’na, kurtuluş yollarını ve İlâhî fetih ve zafer kapılarını açmış bulunuyor… (Bakara:50; A’râf:136; Enfal:54; Yûnus:90-92; İsrâ:103; Tâhâ:77-80; Şuârâ:63-66’lara telmih) Ve; Büyük Şeytan Amerika’nın-müttefikleri olan sair emperyalistlerin; süper güç-büyük ve müterakki devletler olduğu imajını; kandırma-aldatma ve korkutma tarzındaki şeytanî sihir-büyü ve hilelerini tar-u mar etmiş ve onların kuru birer kütük ve şamata-sansasyon yapıp gürültü çıkaran, birer boş teneke olduklarını dünya kamuoyuna göstererek, mustazafların güç ve azamet kazanmasını sağlıyor… Ve; Fir’avnî düzenlerin ve tağutî güçlerin yıkılmasının mutlu kapısını açıyor… (A’râf:115-126; Yûnus:80-82; Tâhâ:65-70; Şuârâ:43-48’lerden mülhem)…

Hem..; aynı asayı, kurumuş çöllere, sert taşlara-kayalara, yani “çölleşen-taş gibi katılaşan, veyahut; hakka nura-susayan ve müştak olan kalplere vurunca, ab-ı hayatlar fışkırtıyor, cennet nehirleri-pınarları akıtıyor, maddî ve manevî hayat-ı insaniyeyi gülistana-bağistana ve nuristana” çeviriyor… (Bakara:60; A’râf:160’a telmih)

Ve keza..; “Allah-u Teâlâ’nın (cc) bir kelime-i mucizesi (Kelimetullah), Allah’tan ve Allah’ın üflediği bir ruh (Ruhullah) (Al-i İmrân:39, 49; Nisa:171; Enbiya:91; Tahrim:12) ve İlâhî mâideye mazhar, insanlara bir ayet ve Allah’tan bir rahmet (Mâide:110-114; Meryem:21-34;..) olan..” İsâ-yı zaman (as) olarak; “ölmüş ruhları-kalpleri nefh-i İlâhî ile diriltiyor, mezar-ı müteharrik olanlara can ve hayat veriyor, ihmal ve terk edilmiş hayat-ı diniyeyi ihya ediyor, değişik marazlara-illetlere ve hastalıklara müptela olan biçareleri, edviye-i İlâhî ve eczahane-i sübhaniye ile şifaya-sıhhata kavuşturuyor, emperyalizmin ebedî izmihlalinin ve Din-i İslam’ın da cihanşümul sonsuz hükümranlığının İlâhî müjdesini veriyor…” (Al-i İmrân:49; Mâide:110; Fetih:27-29; vb.’lerinden mülhem)…

Böylece;“Rahmet’el-lil’ÂIemin (Enbiya:107), şahid-nezir-beşir ve sirac-ı münir (Ahzâb:45-46), Reûf un-Rahim (Tevbe:128) ve Sahib-i Huluk-u Azim (Kalem-Nun:4), Sahib-i Makam-ı Mahmud (İsrâ:79) ve Hatem’en-Nebiyyin (Ahzâb:40) Seyyid’il-Mürselin Hazret-i Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve alihi vesellem) pak-tahir ve tayyib evladı- hayr’ül-halefi, küllî-umumî varisi, nur-u nübüvvetinin İlâhî tecellisi ve kemal-i Din-i Muhammedi’nin İlâhî vesilesi, hülasa; Kur’an-ı mübin’in cami’ ayinesi ve mücessem timsali” olarak, batılın kıyamete kadar yok edilmesini ve Din-i Hakk’ın-ahkâm-ı İslamiye’nin ve şeriat-ı Muhammediye(as)’nin ebediyyen ikamesini (Biavnillahi Teâlâ) sağlıyor ve bunun da İlâhî garantisi ve güvencesi oluyor. Bu İlâhî ferec ve fütuhatın ve hükümranlığın sadr-ı İslam’daki temeli, feth-i Mekke ile; çağımızda da feth-i İran ile atılmış oluyor. Ki; bu son fetih; tüm dünyanın fethini kuşatıp-kucaklayacak, bir ihtişamı taşıdığını gösteriyor, böylece; Resul-ü Ekrem’in (as) hatemiyetini ve şeriatının ebedi hakimiyetini bilfiil isbatlıyor. İslam İnkılâbı, bunun canlı şahidi olurken, Kur’an-ı Kerim dahi, bütün ayetleriyle-beyanlarıyla ve hükümleriyle, bunun yazılı metni özelliğini taşıyor… Ve; İmam Humeynî (ra), işte;.. bu İlâhî-Nebevî ve Kur’anî manzumeyi, bütün özellikleriyle temsil ederek, çağımıza ve gelecek çağlara ihtişamla yansıtıyor… Ve hakeza…

Netice itibariyle; Kur’an-ı Mücessem olan İmam Humeynî (ra)’nin; “çağdaş dünyanın tarihî değişimini” köklü şekilde etkileyen ve İslam İnkılâbı ile sonuçlanan hâli-kâlî ve fiilî faaliyetlerinin-çalışmalarının mahiyeti-kemiyet ve keyfiyetinin, gerçek anlamıyla anlaşılabilmesi için; Kur’an-ı Kerim’in tüm ayetlerinin, tek tek ve bütünlük içerisinde ele alınıp-tahkik ve tedkiki gerekmektedir. Zira, İmam (ra); lisan-ı hal, lisan-ı kal ve lisan-ı ef’aliyle, Kur’an-ı Kerim’in, çağımızın ve gelecek çağların en muhteşem ve en ihatalı-canlı mübeyyini, müfessiri ve mütemessilidir. Dolayısıyla da; Kur’an-ı Kerim’in, asrımıza ve gelecek çağlara yönelik anlamlarının, tam ve mükemmel olarak anlaşılabilmesi için, İmam’ın (as); nuranî hayatının, her lahzasının tek tek, adım adım, zerre zerre, lem’a lem’a ve safha safha, bir küll ve bir bütün olarak, muhtelif dallarda uzmanlarca ele alınıp -incelenmesi iktiza etmektedir. (Ki; Makam-ı Muazzam-ı Rehberî’nin denetimi ve himayesi altında, “İmam Humeynî (ra)’nin Eserlerini Tanzim Ve Yayınlama Kurumu” tarafından, bunun büyük ölçüde başarılabileceğini ümid etmekteyiz, inşaallah…) Ve böylece; (çağımızda) Kur’an-ı Kerim, İmam Humeynî (ra) ile; İmam Humeynî (ra) de Kur’an-ı Kerim ile (gerçek anlamlarıyla) anlaşılmış olacaktır. Bunların anlaşılması ile (bir kısım temel değişim dinamiklerine dikkat çektiğimiz) “Çağdaş Dünyanın Tarihî Değişimi Meselesi” de, tamamen ve tüm boyutlarıyla (en ince noktalarına ve teferruatına kadar) vuzuha kavuşmuş bulunacaktır…

Evet..; Kur’an-ı Kerim, değişik insan toplumlarının ve muhtelif çağların tarihî değişimleri ile dolup taşmakta, bu değişimlerin temel sebeplerini (illetlerini) ve dinamiklerini dile getirmekte, seyir çizgilerini ve değişim süreçlerini ve boyutlarını (genel hatlarıyla) söz konusu etmekte ve kısas-ı Enbiya (as)’da sergilenen hak ve batıl mücadeleleri ile de, bunu, somutlaştırmaktadır… Önce; kalb-ruh-akl-fikir-düşünce-kültür ve ahlâk gibi, manevî hayatla ve ferdî-içtimaî boyutlarıyla başlayan; giderek, siyasi-iktisadî-hukukî-askerî gibi, hayat-ı insaniye’nin maddî-âfâki alanlarını da (tabiatıyla) kapsayan ve çoğu kez, resmi kurum (devlet) hüviyetine bürünen bu tarihî değişim; bariz ve şümullü örneğini, Arap cahiliye döneminde yaşamış; yani, Resul-ü Ekrem’in (as) İlâhî bi’seti ile birlikte, yeni bir değişim sürecine girmiş; Öz Muhammedi İslam’ın İlâhî inkılâbî etkisi ve misyonuyla, tüm batıl tezahürlerden soyutlanmış olarak, “Hakk’ın ayinesi ve ma’kesi” (Asr-ı Saadet) durumuna gelmiştir…

Bir kısım isim-terim-kavram-zaman-mekân ve ifade farklılığıyla beraber, temelde-esasta, Arap cahiliyesi ile birleşen, hatta daha da katmerleşen çağdaş dünya cahiliyesi de; İmam Humeynî (ra)’nin (varis-i Resulullah olarak) gerçekleştirdiği, İslam İnkılâbı ile birlikte, büyük bir değişim sürecine girmiş;.. sahife-i tarihini, batıl tezahürlere kapatmak; Hakk’ın İlâhî -muhteşem tecellilerine açmak zorunda kalmıştır…

Bilindiği veçhiyle;.. her hangi bir değişimin, iki ana unsuru ve iki temel dinamiği vardır:

A) Fail-Müessir-muharrik-muhavvil-nasih

B) Mef’ul – müteessir – müteharrik – mütehavvil ve mensuh…

Bir tarihî değişimin de; haliyle bir değişeni, bir de değiştireni vardır. Çağdaş dünyanın, tarihî değişiminde de, tabiatıyla bir değişen; bir de değiştiren, yani değişenin yerini alan olacaktır. Ki burada; birincisinin, yani değişenin-gidenin, yani yok olanın, tüm boyutlarıyla batıl; ikincisinin, yani değiştirenin, gelenin, yani hakim ve hükümran olanın da, (iman-tevhid-adalet-nur-hidayet-takva-ahlâk-fazilet-izzet ve hürriyet, gibi, tüm boyutlarıyla) hakk olduğu, izahtan varestedir…(İsra:81’e vb.’lerine telmih)

Daha evvel, tarihî seyrini ve gelişimini çok kısa olarak da olsa, mevzu-u bahis ettiğimiz ve serapa şirk-küfr-zûlm-fısk-û fücur ve tuğyan.. gibi bâtılların vahşiyâne bir teşhirgahı-sergisi ve âyinesi olan çağdaş dünya tarihinin; (kendi bünyesinde bulunan) dinî hurâfanın ve ortaçağ karanlığının baskısından, kendini (reform ve rönesâns ile) kurtardıktan sonra, uygun bir ideoloji-hayat felsefesi (yani, din) ve aynı zamanda bir melce ve sığınak, (yani, tanrı) arayışı içerisine girdiği, bu amaçla çeşitli isim ve vasıflı aşamalar aştığı ve değişiklikler yaptığı, nihayet, cidal-çatışma ve materyalizmde (yorum ve anlayış farklılıklarıyla birlikte, temel espri ve mantık olarak) karar kıldığı bilinmektedir… Ki, bunun seyir ve hayat alanı; sırf dünya, tek gayesi ve hedefi de çıkar-menfâat ve sömürüdür… Bu ise; dünyada, sürekli güçlü olmayı, güçlü olmak da, kan emmeyi, o da zulüm-vahşet ve cinayetler irtikâb etmeyi gerektirir… Bu da; kısaca, emperyalizm olarak, nitelendirilmekte; Hümanizm, sosyalizm, liberalizm, kapitalizm, pozitivizm, fâşizm, nasyonâlizm, komünizm, mârksizm, rasyonalizm, realizm, modernizm, postmodernizm, demokrasi, bilimcilik, özgürlük ve insan hakları gibi.. siyasi, felsefik ve ideolojik akım-kurum ve isimler de, bunun (emperyalizmin) zarfı ve kılıfı olmaktadır…

Evet..; materyalist batı uygarlığının temeli ve alt yapısı-hareket noktası olan cidal-çatışma; toplumlar ve devletler arasında gâlib olma duygusunu körükleyecek, bu da; güçlenme yarışını doğuracaktır. Bu yarış; imansızlık illetiyle, sınır tanımayacak ve meşru, gayr-i meşru-helâl-harâm ayırma diye, hiçbir kayıt ve endişe taşımayacak ve “maksat-menfâat için, her araç mübahtır!” görüşünü-hükmünü bilfiil doğuracaktır… Kısa yoldan-zahmetsiz güçlenme duygusu, zayıfların üzerine çullanmayı ve tüm varlıklarını–canlarnı-mallarnı soyup-yağmalamayı ve talan etmeyi netice verecek, binâenaleyh; fâkir-fukârâ ve mustazaf halklar, emperyalistlerin işçisi-ırgatı-kölesi olmakla kalmayacak, kan emilme-can boğazlama merkezleri olmaktan, kendilerini kurtaramayacaktır…

Güçlü devletler ve emperyalist güçler arasında, hızlandırılan bu sömürü-kan emme-öldürme ve yağmalama yarışı ve kampanyası, ara sıra kemik kapma-kan emme ve akıtma savaşlarna-kapışmalarına da sebep olmaktadır. Ki; başta birinci ve ikinci cihan savaşları olarak, birçok bölgesel-mevziî savaşlar, bu tür savaşlar olarak çağdaş dünyanın katran gibi kara tarihine geçmiş bulunmaktadır…

Çıkarı ve sömürüyü mutlak amaç ve hedef olarak (yani, din yerine) benimseyen, onun hâsılası olan parayı da mutlak güç (yani, ilâh) makâmına oturtan.. emperyalizm, ona ulaşmak için her şeyin mübâh hatta, kendisi için bir hak ve hukuk olduğunu.. kabul etmekte; devlet stratejisini ve kanunî düzenlemesini de, ona göre ayarlamaktadır… Ki; fuhuş, kumar, uyuşturucu, içki ve faiz sektörleri.. ile, gasb-soygun-cinayet-katliam-sabotaj-kundaklama-kışkırtma örgütleri ve şebekeleri bunun temelini ve alt yapısını oluşturmaktadır… İşte; çağdaş dünyanın tarihini ve gündemini oluşturan zincirleme vahşetler, intiharlar, buhranlar, felâketler, ahlâksızlıklar, cinayetler, zulümler, derbederlikler, sefaletler, kaoslar-bunalımlar-sıkıntılar -cinnetler-figanlar-feryatlar, akan kanlar-yaşlar ve bitmeyen zalimane savaşlar, bu habis alt yapının, yani emperyalist tezgahın-mekanizmanın ve felsefenin zakkumu, pis kokulu ve öldürücü-zehirli ürünü ve meyvesi olarak, arz-ı endam etmektedir…

Dünyanın dört bucağından transfer edilen on binlerce, iyi ve tam kapasite ile çalışan akıllar-beyinler; dünya mazlumlarından, asırlardır aşırılan-çalınan ve astronomik rakamlara ulaşan paralar; mekanik-elektronik-bilgisayar teknolojileri; kimya ve nükleer teknoloji; lazer ve uzay teknolojileri; tüm ilim-bilim dalları ve sınırsız sanayi bacaları-fabrika çarkları; siyasi-sosyal kurumlar-devletler-uluslararası teşkilatlar (BM vb); her türlü ulaşım ve iletişim araçları; askeri güçler ve ordular; hukukî-iktisadî ve kültürel oluşumlar, ayrı ayrı ve ortak organizeli olarak hep birlikte, mezkûr habis-menhus-elim ve hazin, ürünlerin-meyvelerin ve neticelerin, daha çok verimli ve kapsamlı bir şekilde alınması ve yaygınlaştırılması için ve sadece o amaçla kullanılmaktadır. Ki; bu emperyalist organizmanın başını da Büyük Şeytan Amerika çekmekte; İngiliz emperyalizmi de, tarihî sömürü deneyimini, ve, dünya siyonizmi ise; şeytanî hilesini ve sermayesini, bu organizmanın emrine-istifadesine sunmakta..; diğerleri de, katkılarını azami ölçüye çıkarmaya çalışmaktadır… İşte; “ çağdaş dünyanın tarihî değişimi meselesinde”; değişecek-değişmekte olan ve değişmesi insanî-hayatî bir zaruret ve gereklilik olan unsurlar-fiil ve tezahürler bunlardır. ve İmam Humeynî (ra), İran İslam İnkılâbı ile bu İlâhî misyonu ve fonksiyonu ifa ve icra etmektedir…

Bu tarihî değişimde; değiştirici olacak olan İslam ise; teavünü (yardımlaşmayı) düstur-u hayat ittihaz edinmiştir. Hakkı ve hukuku zayi edilen mazlumlara-mustazaflara uzanacak olan bu İlâhî el, hakkın ihkakını esas almış, bu da İlâhî adaleti-hidayeti ve istikameti sağlamış, karşılıklı hürmet-muhabbet-güven-uhuvvet-huzur ve sükûn atmosferini doğurmuş olacaktır… Emperyalizmin yapısında ve tarihinde görülen, mezkûr vahşetlerin-felaketlerin-zulümlerin ve pisliklerin.. hiç biri görülmeyecek ve onlardan, hiçbir iz, asla kalmayacak; insanlık hayatı ve tarihi, İlâhî adaletin, Îslamî izzetin, insanî hürriyet ve müsavatın, gerçek huzur ve saadetin âyinesi ve simgesi haline gelecektir, inşaallah…

Evet;.. bu İlâhî teavün düsturunun-sırrının, cari ve hakim olmasıyladır ki; kâinat, sonsuz -muhteşem âlemleriyle birlikte, eşsiz bir nizam-intizam ve ahenk içerisinde bulunmakta, hayatın ve kendi varlığının devamını, pürüzsüz-eksiksiz sağlamaktadır. Ve; güneşler-yıldızlar-gezegenler ve sâir kevnî varlıklar arasında, bu teavün kanunu sayesinde, en küçük bir dövüş-kavga-husumet-savaş ve çatışma asla söz konusu olmamakta, tüm âlemde-kâinatta huzur-güven-müsavat-adalet-hakkaniyet-neşe ve saadet müşahede edilmektedir. (Ki; aksini, yani cidalin müdahelesini -el-iyazubillah- tahayyül edecek olursak, işin vehametini-kâinattaki herc-ü mercin boyutlarını ve dehşetini, varın siz kıyas edin…)

İşte; bu kadar ulvi-kudsi ve nâfi bir prensibi, içtimaî hayat düsturu olarak va’z eden yüce İslam’ın karşısında, hiç bir batılın ve habis hüküm-kanun-düstur ve prensiplerin duramayacağı ve her an izmihlâle uğrayacağı, izahtan varestedir… Zira:

“…Her şey kesin helak olucudur, O’nun (Allah’ın) vechi müstesna!…” (Kasas:88) Ayeti, Allah-u Teâlâ’nın teveccüh ettiği ve O’na ait olan O’ndan telemmu edip -yansıyan vechin, yâni hakkın dışında kalan her şeyin helake-yokluğa maruz olduğunu tasrih etmektedir. Ki; onlar ise, sosyolojik-ideolojik ve felsefik-kültürel (akidevî-teşriî-fikrî ve amelî, yönleriyle) İslamî terminolojide ve Kur’anî ıstılahta batıl diye tesmiye edilip-özetlenmiş bulunmaktadır… Ki; batılın, hakkın karşısında asla tutunamayacağı izahtan varestedir. Bu hakikati, Kur’an-ı Kerim şu ayet-i kerimeleri ile dile getirmektedir:

“De ki: Hak geldi, batıl yok oldu! Hiç şüphesiz, batıl yok olucudur.” (İsrâ:81); “Hayır (bilakis), Biz hakkı, batılın üstüne-üzerine fırlatırız; o da, onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir…” (Enbiya:18); “De ki: Hiç şüphesiz benim Rabbim, hakkı (batılın beyni üstüne) fırlatıp çarpar. O (Allah), gaybleri bilendir. De ki: hak geldi; batıl ise, ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir.” (Sebe’:48-49)

Ve;.. “hakka dayanmayan, kaynağı hakk olmayan ve siyasî-içtimaî-fikrî-ideolojik ve kültürel bir oluşum-camia ve toplum olan her ümmet; fâni-geçici-gidici ve yok olucu bir özellik taşımakta, ancak belirgin-muayyen bir süreye kadar (ecel-i müsemma olarak ve İlâhî takdir gereği) varlığını sürdürüp, yok olup gitmektedir.” (A’râf:34; Yûnus:48-49, 53; Hicr:5; Nahl:61;..) Bu geçici süre, “kendi aleyhlerine delil ve yıkılışları şiddetli olsun..” diye, bir mehil-mühlet olarak, Kur’an-ı Kerim’de ifadesini bulmuştur: (Müzzemmil:11; Tarık:17)… Ki; “batılın ve tağutların zulüm düzenlerinin yıkılışı, sünnetullahın değişmez ve asla değiştirilemez hükmü-kanunu ve gereği olduğu..” keza; yine Kur’an-ı Kerim’de, açıkça bildirilmiştir (Enfal:38; İsrâ:77; Fâtır:43; Feth:23)

Ve yine..; “mütecaviz kâfirlerin-emperyalistlerin hezimete uğrayacağı..” (Al-i İmrân:12; Kamer:45;..); “Müthiş bir inkılâba uğrayıp devrilecekleri..” (Şuârâ:227); “Ve köklerinin kırılıp, geçirilecekleri ve onların yerini, başkalarının alacakları..” (Enbiya:11); “Onlara ve yeryüzüne varis olacak olanların da salih-mustazaf mazlumların ve hak ehlinin olacakları..” (Enbiya:105; Nûr:55; Kasâs:5;..); “Bunun da çok yakın olduğu.. sabah oluncaya kadarlık bir süre içinde olacağı..” (Hûd:81); “Kesin galibiyetin de hakkın-İslam’ın ve Hizbullah’ın olacağı..” (Bakara:249; Al-i İmrân:160; Mâide:54-56; Hacc:40; Saffât:172-173; Muhammed:7-8; vb…) Allah-u Teâlâ (cc) tarafından, Kur’an-ı Kerim’de sarahaten ilan edilmiştir. Ki; beşeriyet tarihi ve günümüz dünyasındaki yeni gelişmeler-değişmeler, bu İlâhî beyanın ve hakikatin, canlı şahitleri olarak müşahede edilmiş ve edilmeye devam edilmektedir-edilecektir…

“Din, artık tamamen ve her türlü fonksiyonunu kaybetmiştir!(?)..” zehabına, kendini kaptırmış bulunan çağdaş ve emperyalist dünya; İmam Humeynî (ra)’nin gerçekleştirdiği Cihanşümul İslam İnkılâbı’nın, batılı târ-û mâr edici ve hakkı bütün cepheleriyle hakim kılıcı, İlâhî bir güneş olarak doğuşu.. ve, (umulmayan bir zaman ve mekânda) aniden zuhuru ile karşı karşıya gelmiş, müthiş bir panik ile süresiz bir şoka, hatta komaya girmiştir… Çağdaş dünyanın, hakkın ve İslam’ın lehine dönüşen tarihî gelişimi ve değişimini önlemek, yeni yeni perdeler-maskeler ve komplolar ile, en azından bu tarihî değişimin hızını azaltmak veya saptırmak için faaliyete geçen emperyalist dünyanın, Büyük Şeytan Amerika’nın önderliği altında geliştirmeye çalıştığı yeni dünya düzeni oyunları da, fiyasko ile neticelenmeye doğru gittiğine, bizzat kendisi bile şahid olmakta ve yer yer de, bunu itiraf etmek zorunda kalmaktadır…

Çağdaş dünya tarihi, artık bundan böyle İslam’ın İlâhî nuru ile aydınlanacak, sadr-ı İslam’ın mükemmel ve gerçek bir ayinesi olarak, ezelden gelip, ebede doğru giden zaman süreci içerisindeki şerefli yerini alacak..; İmam Humeynî (ra)’nin önderliğinde gerçekleşen Cihanşümul (İran) İslam İnkılâbı sayesinde, çağdaş ve müstakbel dünya, insanlık tarihinin en adil, en mükemmel, en özgür, en parlak ve nuranî-İlâhî hayat düzeni ve dünya sistemine şahid olacaktır… Ki; daha şimdiden bu İlâhî nur ve hidayetin, ışıkları, dünyayı aydınlatmaya (çok önemli ölçüde) başlamış bulunmakta, tüm yeryüzü İnkılâb-ı İslam’ın İlâhî-kurtarıcı tecellileri ve nağmeleriyle çınlamaktadır…

Evet: İslam; fıtrat-ı insaniyenin derinliklerindeki perdeleri yırtıyor, külleri-tozları kaldırıyor, şirk-küfr-zulm-tuğyan ve fısk-u fücuru ve tüm batıl tezahürleri yıkıyor ve yeniden hayat-ı insaniyeye, tüm boyutlarıyla ve cepheleriyle yön ve renk veriyor… İnsanlık, artık dine dönme ve hakkı bulabilme arayışı ve çabası içerisinde, fıtratını yakalayabilmenin aşkı ve umuduyla coşuyor…

Mustaz’aflar, salih ve halis mü’min insanlar; artık idareyi-siyaseti ve İslamî hilafeti (direkt olarak) ele geçiriyor, böylece Kur’an-ı Kerim’de tasrih edilmiş bulunan va’d-i İlâhî, bilfiil gerçekleşiyor. Ve;.. istikbarın-emperyalizmin, zulüm-vahşet ve cinayetkâr dönemi, tarihin çöplüğüne ve karanlığına atılıyor…

“İhya-yı din ile ihya olan insanlık” dindışı ve muhalifi, tüm beşerî görüş-felsefe-akım-düzen ve ideolojilerin habis kıskacından kendini kurtarıyor, demokrasi-uygarlık-çağdaşlık-ilericilik-aydınlık-kalkınmışlık-batıcılık-ulusalcılık-liberalizm gibi.. şeytanî tuzakları bozuyor ve tağutî zincirleri kırıp parçalıyor… İslam İnkılâbı’nın bu İlâhî etkisi, muharref olan dinlerin de, yeniden tanınmasına ve mensuplarının dindarlaşmasına çok önemli katkılar sağlıyor… Böylece; “din, çağdaş dünyanın dengesini ve rotasını değiştiren tek etken ve eksen durumuna gelmiş oluyor…”

Devlet-hükümet olmakla İlâhî hilafetin, tüm boyutlarını-veçhe ve cephelerini, bütün şümulü ve ihatası ile uygulama alanına geçiren ve hayata tamamen müessir kılan Din-i İslam; hayat-ı insaniyenin muhtaç olduğu maddî ve manevî tüm lazımeleri, insanlığın istifadesine sunmuş olmakla, insanlık hayatı; gerçek adalet, müsavat, hürriyet, izzet-şehamet-azamet emn-ü eman huzur-sükûn-felah-teali-terakki-ilim -irfan-medeniyet ve saadet nurlarıyla cuş-u hûrûşa ve ihtizaza geliyor ve tarihinin en mutlu ve neşeli-mesudâne dönemini yaşıyor…

Allah-u Teâlâ’nın (cc), insan hayatı için bahşetmiş olduğu maddî ve manevî tüm ni’metler, yerüstü ve yeraltı kaynakları, tamamen insanlığın, bahusus mustazafların ve mahrumların emrine ve ihtiyaçlarının karşılanmasına tahsis ediliyor, böylece; mustazaf insanlığın veraset ve sekinet dönemi başlıyor… Bahusus, İslamî teavün düsturunun şümûllü ve ihatalı fonksiyonu ile; hayat-ı insaniyenin ulaştığı kemal, beşerî havsalanın istiab edemeyeceği bir noktaya-merhaleye ulaşıyor…

Ümmet-i İslamiye’nin, aslî ve fıtrî yapısına mutabık ve muvafık bir tarzda geldiği ümmet-i vahide (imamlı -halifeli toplum) durum ve konumu ile; tek devlet-tek millet-tek mekteb-tek mezheb-tek ordu-tek komutan-tek el ve tek ses.. İlâhî hedefine doğru gittiğine, dünya ve çağdaş tarih alenen şahid oluyor. Cadde-i kübra-yı Kur’aniye, Veraset-i Nübüvvet-Şeriat-ı Muhammediye (as), Mekteb-i Ehl-i Beyt-i Resul (as), İmamet-Rehberiyet-Velayet-i Fakih gibi İlâhî kurum-şiar-kavram ve müesseseler ve sabit hatları-çizgileri; mezkûr hedefin tahakkuku hususunda, İlâhî eksen-amil-illet ve güvence misyonunu-fonksiyonunu ihraz ediyor… Bilhassa; Makam-ı Muazzam-ı Rehberî’de, teşrî (içtihadî yasama), icra, kaza (yargı), iftâ (merciiyet) ile beraber kuvvetler (ordu-emniyet-vb.)-medya (iletişim)-talim-terbiye (eğitim–öğretim-kültür ve ilmî havzalar), iktisat (sanayi-ticaret ve maliye) vb.’lerinin tecemmu ve temerküz etmesiyle, söz konusu ümmet-i vahidenin mukteza ve muktazileri olan ulvî ve İlâhî neticeler, daha kolay ve daha çabuk elde edilmiş oluyor… Böylece; gelişecek ilim-bilim-güç-ekonomi-teknoloji ve sair tüm imkanlar, insanlığın sadece ve sadece faydasına-vahdetine-kalkınmasına-ülfet ve ünsiyetine-huzur ve saadetine.. kısaca, lehine kullanılacak, böyle olunca da; haliyle insanlık mutluluğun tadını ve zevkini yaşayacaktır… Ve; hâkezâ…

İşte; “çağdaş dünyanın tarihi değişim mes’elesi”nin kısaca tahlili budur! Ve; bu bölüm (tabiatıyla, mukaddime ile beraber), sonraki iki bölümün, (yani; “İmam Humeynî (ra) ve İslam’ın Evrensel İnkılâbı’nın Geleceği” ile, “İslam’ın Evrensel İnkılâbı’nda İran İslam İnkılâbı’nın Risaleti” bölümlerinin) de büyük ölçüde vuzuha kavuşmasını sağlamış olmakla beraber, tebliğin tenasübü ve kemâlinin sağlanması amacıyla, mezkûr bölümleri de ayrı ayrı başlıklar altında (ve, mümkün olduğu kadar çok kısaca) bahis konusu ederek, yazının bütünlüğünü sağlamaya çalışacağız, inşaallah…

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv