İmam Humeyni(ra) ve İslam Dünyasının Geleceği – Hizbullah hakverdi
Bu yazı kez okundu.
11 Ocak 2014 12:20 tarihinde eklendi

MUKADDİME

Bilindiği veçhiyle;.. esma ve ef’al-i İlahîyye’nin tecellisiyle vücut bulan kâinatta; hayr ile şerr, hüsn ile kubh, tuhr ile rics-necs, nur ile zulümat, iman ile küfr, hayat ile memat, hak ile batıl, hidayet ile dalâlet gibi.. ezdâd, ism-i Hakim’in muktezası olarak bir arada memzüç ve muhtelit bulunmaktadır…

İsm-i Hayy’-ü Kayyum’un tecellisi olan ve maddî-manevî çift cephesi bulunan hayat; ism-i Rahman ve Rahim gibi esma-i İlahîyye’nin şefkatkârâne tecellisiyle (takdir edildiği nisbette), varlığını devam ettirmektedir…

İsm-i Kuddüs’ün parlak tecellisiyle kâinattaki ve hayattaki, tüm kubh-hubs ve rics-necs gibi mülevvesat ref’û izale edilerek âlemler ve hayat tertemiz bir meşher-i esma-i İlahîye ve pırıl pırıl bir tenezzühgaha dönmektedir. Hayatın temel unsurlarından olan güneş, ısı-ışık, tın-toprak, hava-rüzgâr, ab-ı hayat, su-yağmur gibi.. ilâhî-kudsî cilveler-varlıklar kanalıyla âlemin ve hayatın maddî ve şühudî cephesi temizlik ameliyesine tabi tutulurken; bunların manevî ve gaybî (ta’bir caizse) müradifi ve sonsuz derecede yücesi olan nur-iman, hak-hakikat, takva-hidayet, ilm-marifet gibi İlahî rahmet ve tecellileriyle de alemin ve hayatın manevî, ruhî-kalbî cephesindeki kubh-hubs ve rics-necs, yani şirk-küfür, fısk-u fücur ve zulm-ü tuğyan gibi mülevvesat ve pislikler ref’ü izale ve imha edilmekte böylece alem-i ma’na ve hayat-ı manevîye-i insaniye İlahî huzura ve sükûna kavuşmuş olmaktadır… Ki; bu İlahî tahavvülat ve inkılâbatın ilk şıkkı tekvinî İlâhî kanun dairesi içerisinde cereyan ederken, ikinci şıkkı dahi teşriî’ İlâhî-vahyî kanun çerçevesi içerisinde cereyan etmektedir… Biri ızdırarî; diğeri ise, iradî ve ihtiyarî bir özellik ve karakter taşımaktadır…

İsm-i Cemal ve Kemal’in ilâhî tecellisi ve faaliyeti ile tezahür eden, içtimaî-siyasî küllî ve umumî inkılâbâtı dahi mutazammın bulunan, ruh-akıl-kalb-fikr-his ve ahlâk değişimini-inkılâbını esas ve muhatap alan mezkûr hayat-ı manevîyyenin temizlik ameliyesi; İlâhî vahy-Kelamullah ile ve O’nun mübelliği-mübeyyini olan canlı ve müşahhas timsali durumunda-konumunda bulanan yüce peygamberler ve küllî–umumî-mutlak varisleri olan zevat-ı kiram (ra) tarafından bizzat–bilfiil yapılmakta, iş; asla tesadüfe-oluruna bırakılmamaktadır. Bu husus, Kur’an-ı Kerim’de sarahaten ifadesini bulmakta, böylece; tüm insanlara usûl-esas ve istikamet gösterilmektedir. Örneğin;

“Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder (ki); onlara ayetlerini okusun, Kitab’ı ve hikmeti öğretsin ve onları temizleyip arındırsın. Muhakkak ki sen, Aziz’sin-Hakim’sin.” (Bakara:129)

“Öyle ki; içinizde kendinizden size ayetlerimizi okuyacak, sizi temizleyip arındıracak, size Kitab’ı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir peygamber gönderdik. O halde, (yalnız) beni zikredin ki ben de sizi zikredip anayım; ve (yalnız) bana şükredin ve (sakın) küfranda bulunmayın.” (Bakara:151,152)

“Andolsun ki Allah, müminlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O,) onlara ayetlerini okuyor, onları temizleyip arındırıyor ve onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise, onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.” (Al-i İmrân:164)

“Göklerde ve yerde olanların hepsi, Melik; Kuddüs; Aziz; Hakim olan Allah’ı tesbih etmektedir. (Ki) O, ümmiler içinde kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan ve onları temizleyip arındıran ve onlara kitabı ve hikmeti öğreten peygamberi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten apaçık bir dalâlet içindeydiler.” (Cum’a:1, 2)

“… Kim temizlenip arınırsa; artık o, kendi nefsi için temizlenip arınmıştır. Ve sonunda, dönüş Allah’adır.” (Fâtır:18); “…Umulur ki dönerler diye, onları hasenat ve seyyiat ile ibtila ettik.” (A’râf:168); “Doğrusu, temizlenip arınan felah bulmuştur.” (A’lâ:14)

“Hasene ile seyyie asla müsavi-eşit olmaz …” (Fussilet:34); “… Muhakkak ki hasenat (iyilik ve güzellikler), seyyiatı (günah ve kötülükleri) giderir. Bu, tezekkürde bulunanlara bir zikirdir-öğüttür.” (Hûd:114); “…Onların seyyiatını Allah, hasenata tebdil eder. Ve Allah, çok gafurdur, çok rahimdir.” (Furkan:70)

Ruh, kalp, akıl, fikir-düşünce, vicdan ve ahlâk alanında yapılan-gerçekleştirilmesi hedeflenen mezkûr ilâhî-vahyi inkılâb, yani temizlik arınma; elbette Kelamullah-Kur’an-ı Kerim denen ilâhî hidayet–ravh-rîh-reyhan–nur–furkan-şifa-rahmet-da’vet ve ahlâk abidesi ilim-hikmet ve marifet manzumesi ile gerçekleştirilmekte, peygamberler ve özellikle de Hatem’ül enbiya (sav) dahi, O yüce Kelam’ın-Kitab’ın canlı müradifi ve mücessem timsali olmaktadır. Ki; şu ayet-i kerimeler, mezkûr iki şıkkı ifade etmektedir:

“Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için bir hüda (kılavuz) olan Kitap’tır.” (Bakara:2)

“… Gerçekten O Kitab’ı, Allah’ın izniyle kendinden öncekileri tasdik edici ve mü’minler için bir hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O’dur.” (Bakara:97)

“…İnsanlar için hidayet olan; furkan ve hüdadan beyyinatı hâvi (bulunan) Kur’an, onda indirilmiştir…” (Bakara:185)

“Gerçek şu ki; biz Tevrat’ı, içinde bir hidayet ve bir nur olarak indirdik…” (Mâide:44)

“İşte size, Rabbinizden apaçık bir beyyine ve bir hidayet ve bir rahmet gelmiştir…” (En ‘âm:157)

“Andolsun, biz onlara bir Kitap getirdik; iman edecek bir kavim için bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere bir bilgiye dayanarak, O’nu açıklayıp tafsil ettik.” (A’raf:52)

“Ey insanlar! Rabbinizden size bir mev’ize, sinelerde olana bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet geldi.” (Yûnus:57)

“Biz, Kitab’ı ancak hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaman ve inanan bir kavme bir hidayet ve rahmet olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik.” (Nahl:64)

“Her ümmet içinde kendi nefislerinden onların üzerinde bir şahid getirdiğimiz gün, seni de onların üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı ve müslümanlara da bir hidayet ve bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.” (Nahl:89)

“…De ki: O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise, kulaklarında bir ağırlık vardır ve O (Kur’an), onlara karşı bir körlüktür. (Ki, sanki) onlara uzak bir yerden seslenilir.” (Fussilet:44)

“Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyler indirmekteyiz. (O) zalimlerin de ancak hüsranını arttırmaktadır.” (İsrâ:82)

“Hani, Rabbin meleklere demişti: Ben kuru çamurdan ve şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona biçim verdiğimde ve ona ruhumdan nefh ettiğimde (üfürüp-üflediğimde), hemen ona secde ederek (yere) kapanın.” (Hicr:28, 29; yaklaşık, Sâd:71, 72)

“Bana demir kütleleri getirin, iki dağın arası tesviye edilince hemen nefh edin (körükleyin), dedi…” (Kehf:96)

“… (İsa der ki:) Ben size, tın (çamur)’dan kuş biçiminde bir şey yapıp, içine nefh ederim, o da Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir. Ve Allah’ın izniyle, doğuştan âmâ-kör olanı ve ebraş-alaca hastalıklı olanı iyileştirir ve ölüyü de diriltirim…” (Al-i İmrân:49; yaklaşık olarak, Mâide:110)

“Biz seni, âlemler için ancak bir rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya:107)

“Andolsun, size içinizden sıkıntıya düşmeniz O’nun gücüne giden, size pek düşkün, mü’minlere raûf’un-rahim olan bir peygamber gelmiştir.” (Tevbe:128)

“Ey peygamber! Gerçekten biz seni bir şahid, bir müjdeci ve bir uyarıcı-korkutucu olarak gönderdik. Ve kendi izniyle, Allah’a çağıran bir sirac-ı münir (nur saçan bir çerağ) olarak da (gönderdik)…” (Ahzâb:45,46)

“O’na (İbrahim’e) İshak’ı hibe ettik, üstüne de Ya’kub’u; ki, her birini salihler kıldık. Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten imamlar kıldık…” (Enbiya:72, 73)

“Andolsun; sizin için Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resulü’nde güzel bir örnek (usve’tün hasene) vardır.” (Ahzâb:21)

“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda, sizin için usve’tün hasene’tün (güzel bir örnek-nümune-i imtisal) vardır…”(Mümtehine:4); “…Andolsun, onlarda sizler için, Allah’ı ve ahiret gününü umut etmekte olanlar için güzel bir örnek (usve’tün hasene) vardır. Kim yüz çevirecek olursa, artık şüphesiz Allah, Ğaniy’yül Hamid’dir.” (Mümtehine:6)

“Ve şüphesiz ki sen, bir huluk-u azim (pek büyük bir ahlâk) üzerindesin.” (Kalem-Nun:4)

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle(mev’ize-i hasene ile) çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.” (Nahl:125)

“Buna rağmen, bunlara ne oluyor ki öğütten (tezkireden) yüz çeviriyorlar. Sanki onlar, ürkmüş yaban eşekleri gibidirler; arslandan korkmuş-kaçmışlar.” (Müddessir:49-51)

“Hatırlayın; Musa, kavmi için su aramıştı, o zaman Biz O’na: ‘asanı taşa vur!’ demiştik de, ondan on iki pınar fışkırmıştı, böylece herkes içeceği yeri bilmişti. Allah’ın verdiği rızktan yiyin için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık (ve kışkırtıcılık) çıkarmayın.” (Bakara:60; yaklaşık olarak, A’râf:160)

“Rahmetinin önünde riyahı (rüzgârları) bir müjde olarak gönderen O’dur. Bunlar, ağırca bulutları kaldırıp-yüklendiğinde, onları ölmüş bir şehre sürükleyiveririz ve bununla oraya su (ab-ı hayat) indiririz de, böylelikle bütün ürünlerden çıkarırız. İşte biz, ölüleri de böyle diriltip-çıkarırız. Umulur ki, ibret alırsınız!” (A’râf:57)

“… Kâfirler topluluğundan başkası, Allah’ın ravhından (lütf-û rahmetinden ve yardımından) umudunu kesmez.” (Yûsuf:87)

“Bunun üzerine Musa’ya: ‘asanla denize vur!’ diye vahyettik. (Vurunca) deniz hemen yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk.” (Şuârâ:63-65)

“Musa, onlara dedi ki: ‘atacağınızı atın!’ onlar da (sihirli olan) iplerini ve asalarını atıverdiler ve ‘Fir’avn’ın üstünlüğü adına, hiç tartışmasız üstün olanlar gerçekten bizleriz,’ dediler. Böylelikle, Musa da asasını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, uydurmakta oldukları (hile ve sihirbazlıklarını) yutuveriyor. Anında büyücüler secdeye kapandılar. (Ve:) ‘Âlemlerin Rabbi’ne iman ettik’ dediler Musa’nın ve Harun’un Rabbine!” (Şuârâ:43-48; yaklaşık olarak, A‘râf:115-122; Yûnus:80-82; Tâhâ:65-70)

“Andolsun Allah’a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza bir tuzak kuracağım. Böylece O, büyük olanın dışındaki olan (put)ları paramparça etti; belki ona başvururlar diye!”(Enbiya:57-58; vb.)

“Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgârı (rih-i asıf’ı) (musahhar kıldık) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi.” (Enbiya:81; yaklaşık olarak, Sebe’; 12-14; Sâd:36)

“…Onlar öyle kimselerdir ki (Allah), onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir…”(Mücadele:22)

“Allah’a ve Resulü’ne itaat edin ve münazaa etmeyin. Yoksa, çözülüp yılgınlaşırsınız da rüzgârınız (gücünüz-hükümranlığınız) gider. Sabredin; şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal:46)

“… Peygamber size ne verirse, artık onu alın; sizi neden nehyederse, hemen ondan sakınıp uzaklaşın ve Allah’tan ittika edinip sakının. Gerçekten Allah, Şedid’ül-İkab’dır.” (Haşr:7)

“Kim peygambere itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiştir. Kim de yüz çevirirse (çevirsin), biz seni onların üzerine koruyucu (hafız-muhafız) olarak göndermedik.” (Nisâ:80)

“Hiç şüphesiz Allah ve melekleri, peygambere salat etmektedirler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât edin ve tam bir teslimiyetle O’na selam verin!” (Ahzâb:56) İlââhir…

İlâhî vahy-Kelamullah (Ki; en mütekâmili ve hülasası-en sonu Kur’an-ı Kerim’dir.) ve O’nun mücessem-müşahhas ve canlı temessülü olan Enbiya-yı i’zam (as) (Ki; O mübarek silsilenin en azamı-en ekmeli ve en son halkası-hatemi de, Resul-ü Ekrem Hazret-i Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve alihi vesellemdir.) salih izleyicileri, halis varisleri olan zevat-ı kiram (ks) vasıtasıyla; insanlığın, ruh-kalb, akl-fikr, vicdan-hulk gibi.. hayat-ı manevîyesini oluşturan âlemine-cephesine nefh edilen ilâhî nur ile her nevi illet ve marazlar yok edilmiş, zulümatlar dağıtılmış, gaflet-cehalet perdeleri yırtılmış, vahşet-dalalet izmihlâle-hüsrana uğratılmış, şirk, küfr, zulm ve fısk-û fücur gibi batıl tezahürler ve pislikler imha edilerek silinip süpürülmüş, ye’s, fütur, atalet, tekasül, nevm ve mevt vb. zehirler, zillet ve felaketler bütünüyle giderilmiştir…

Bunların boşalan-temizlenen yerlerine ise, tabiatı ile; sıhhat-saadet, huzur ve selamet, ışık-aydınlık, teyakkuz-şuur-basiret-feraset, ilm-u irfan ve marifet, ülfet-ünsiyet, vahdet-uhuvvet, istikamet-hidayet ve medeniyet, iman-tevhid, takva-ahlâk, ihsan ve adalet, hak-hakikat, aşk-şevk-heyecan-ümid-hareket-tazelik-zindelik-hayat ve canlılık, emn-ü eman-yakin ve itminan, izzet ve hürriyet getirilmiş, böylece; “İlâhî-Vahyî-Nebevî-İslamî İnkılâb-ı Azim” tüm boyutlarıyla ve tüm şümûlüyle gerçekleştirilmiştir…

Fıtrat-ı insaniyeyi ve hakikat-ı İlahîye’yi ifade eden ve İnkılâb-ı İslamî denen bu dönüşüm ve değişim, ferdî hayat ile başlayıp, içtimaî hayatın tüm alanlarını kapsaması ile birlikte, (ilâhî yapısı ve tabiatı gereği) idarî ve siyasî sahayı da zorlamaya ve giderek ilâhî dairesi altına almaya başlamış, bu da; hâkim olan tağutî-müstekbir eşhası ve güçleri ve habis çevrelerini ve zulüm düzenlerini temelden sarsmaya başlamıştır. Ki; bu da, bütün boyutlarıyla hak ve batıl savaşını doğurmuştur…

İsmi Celal-Cebbar-Aziz-Kahhar ve Fettah’ın ilâhî cilvesi ve tecellisinin tezahürü olarak, batıl cephe, enfûsî âlemde olduğu gibi, âfâkî-haricî ve maddî âlemde de hezimete uğramış, tarihin karanlık dehlizlerinde ve çöplüklerinde yok olup gitmiştir. Ki; hakkın bu mutlak galibiyeti ve hâkimiyeti, Kitab-ı Mübin’de Sünnetullah olarak ifade ve tesmiye edilmektedir. (Bakınız; Ahzâb:62; Fâtır:43; Mü’min-Ğafir:85; Feth:23; vb.)

“…Yeryüzünde gezip dolaşın da, (hakkı) yalanlayanların uğradıkları akıbetin nasıl olduğunu görün!” (Al-i İmrân:137; yaklaşık, En’âm:11; A’raf:86; Nahl:36; Neml:69; Ankebût:20; Rûm:42; …)

“…Ayetlerimizi yalanlayanları suda boğduk.” (A’râf:64; yaklaşık, A’raf:136; Bakara:50; Enfal:54; Yûnus:73; Şuârâ:66, 120; Ankebût:40; İsrâ:103; Enbiyâ:77; Furkan:37; Saffât:82; Zuhruf:55; …)

“…Böylece emrimiz (azabımız) geldiği zaman, (oranın) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık; Rabbinin katında belli bir biçime sokulmuş ve damgalanmış olarak. Bunlar, zalimlerden uzak değildir.” (Hûd:82, 83; yaklaşık, Hicr:74; Zâriyât:33, 34; Kamer:33-39; …)

“O zulme sapanları, dayanılmaz bir ses (sayha) sarıverdi de, kendi yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar.” (Hûd:67, 94; …)

“… Göklerin ve yerin (tüm) orduları Allah’ındır; Allah, Alim’dir, Hakim’dir.” (Feth:4, yaklaşık, Fetih:6)

“Senin Rabbinin Ad (kavmin)’e ne yaptığını görmedin mi? Yüksek sütunlar sahibi İrem’e?.. Ki, şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi. Ve; evtad (zulüm kazıkları-ehramlar) sahibi Fir’avn’a? Ve, vadilerde kayaları oyup biçen Semud’a?.. Ki onlar, beldelerde tuğyan etmekteydiler. Böylece; oralarda fesadı yaygınlaştırıp-arttırmışlardı!.. Bundan dolayı, senin Rabbin onların üzerlerine bir azab kamçısı yağdırıverdi. Çünkü senin Rabbin (onları ve her şeyi) mirsad edendir (gözleyip gözetleyendir)” (Fecr:6-14)

“(Ey iman edenler!) Sakın şu zulmedenlere meyl etmeyin! Yoksa, size (de) ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velileriniz yoktur, sonra (kimseden) yardım da göremezsiniz!” (Hûd:113)

“Ad (kavmin)’de de (ayetler-ibretler-dersler vardır.) hani onların üzerine de rih-i akim (köklerini kesintiye uğratan rüzgâr) gönderdik. Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu çürütüp kül gibi dağıtıyordu. Semud (kavmin)’de de (aynı ayetler-ibretler vardır.) hani onlara; ‘belli bir süreye kadar metalanıp-yararlanın’ denmişti. Ancak, Rablerinin emrine baş kaldırdılar; böylece bakıp dururlarken, onları yıldırım çarpıp yakaladı. Artık, ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne de yardım bulabildiler.” (Zâriyât:41-45; yaklaşık, Fussilet:15-17; Kamer:18-31; …)

“(Ey Ümmet-i Muhammed!) Sizin kâfirleriniz, onlardan hayırlı mıdır? Yoksa, sizin için kitaplarda bir berâet mi var? Yoksa onlar: ‘Biz, birbiriyle yardımlaşıp öcünü alan bir toplumuz’ mu diyorlar? Yakında, o toplum (da) hezimete (bozguna) uğratılacak ve onlar, arkalarını dönüp kaçacaklardır.” (Kamer:43-45; …)

Nuh, Hûd, Salih, Lut, Şuayb (as), ve; İrem, Sebe, Babil, Fir’avn, Ben-i İsrail, Kureyş-i Mekke gibi.. kavim ve toplumlarla zirveye ulaşarak sembolleşen, hak ve batıl savaşının seyrini, sebeb-hikmet ve illetini, netice ve akıbetlerini eksen alan ve kıssalar halinde beyan etmek suretiyle irşad-ikaz ve ihtar ameliyesini esas alan Kur’an-ı Kerim, böylece; kıyamete kadar gelecek tüm insanlık içerisinde zuhur edecek olan batıl cepheyi ve tağutî güçleri inzar, hak cepheyi ve hidayet öncülerini de tebşir-taltif-teşci ve teselli etmekte ve mü’minler için yegane-mutlak ümit kaynağı olmaktadır… Ki bu da; Hatem’ül enbiya ve Resul-i Kibriya Hazret-i Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve alihi vesellemin ilâhî bi’seti ile birlikte, Cihanşümul İslam İnkılâbı’nın devr-i saadette neşv-ü nema bulmasını ve giderek vüs’at ve inbisat peyda etmesini doğurmuştur…

“…Kelime-i tayyibe (güzel-temiz-hoş bir söz), bir şecere-i tayyibe (hoş-temiz bir ağaç) gibidir ki; O’nun kökü sabit, dalı ise göktedir. Ki; Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah, insanlar için misaller verir; umulur ki tezekkür ederler.” (İbrahim:24-25)

“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali: içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça (züccac) içindedir. Sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki; doğuya da, batıya da ait olmayan bir şecere-i mübarekeden, zeytundan yakılır. Ateş değmese dahi, neredeyse yağın kendisi ziya-ışık saçar. (Ki bu) nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna hidayet eder. Allah, insanlar için misaller vermektedir. Ve Allah, her şeyi bilendir. (Bu nur) Allah’ın, onların yüceltilmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği beytlerdedir; onların içinde sabah ve akşam O’nu tesbih ederler. (Onlar, öyle) adamlar ki; ne ticaret ve ne de alış veriş, onları Allah’ı zikretmekten; namazı ikame etmekten ve zekatı vermekten tutkuya kaptırıp alıkoymaz. Onlar, onda kalblerin ve gözlerin inkılâba uğrayacağı (allak bullak olacağı) günden korkarlar.” (Nûr:35-37)

“… Ey Ehl-i Beyt gerçekten Allah, sizden ricsi (kiri-günahı) gidermek ve sizi temizleyerek tertemiz kılmak ister.” (Ahzâb:33)

“Muhacir ve ensardan sabıkin-i evvelin (öne geçmiş) olanlar ve ihsan ile onlara ittiba edenler (ki;) Allah, onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır…” (Tevbe:100)

Ayet-i kerimelerinin İlâhî beyanı muvacehesinde, serapa nur-hidayet olan Kur’an-ı Kerim’in kelimat-ı tayyibesini terennüm ve tebeyyün etmek suretiyle canlandıran, mücessem bir nur ve hayat halinde, ilâhî ürünler-meyveler vermesini sağlayan, böylece “Rahmet’el-lil Âlemin” olarak gönderilmiş bulunduğunu (Enbiya:107) bilfiil isbatlayan Resul-ü Ekrem (sav), ensar, muhacirin öncüleri ve izleyicilerinin yardımıyla, Cihanşümul İslam İnkılâbı’nın temelini ve İlâhî tohumunu atmış; keza, Kur’an-ı Kerim’in canlı timsali ve kıyamete kadar Kur’an’la birlikte ve Kur’an’ın kendileriyle birlikte olacağı, Ehl-i Beyt-i Nebi (as) ile de; bir şecere-i tayyibe ve mübareke olarak, o İlâhî-İslamî İnkılâb’ın kıyamete kadar bereketli meyveler vere vere uzayıp ulaşmasını (biiznillah)sağlamıştır…

Nüzul ve keyfiyet cihetiyle itmam olan ve kemale eren Din-i İslam’ın, tatbik ve kemiyet cihetiyle tedricilik takip etmiş olduğu, bazı kez ise; kemiyetin imal, keyfiyetin (özün) ihmal edilegeldiği, tarihî bir vakıa olarak müşahede edilmiş, bu da; çok yönlü inhiraf-izmihlâl ve zilletleri doğurmuştur…

Hatem’ül enbiya sallallahu aleyhi ve alihi vesellemin ahirete irtihali üzerinden kısa bir dönemin geçmesiyle birlikte görülmeye başlayan bu menfi gidişat; temessül-ü Kur’an ve varis-i mekteb-i nübüvvet olan Ehl-i Beyt-i Nebi (as) ve etbaı (ks) tarafından zaman zaman müsbet mecraya tevcih edilmiş, böylece; Öz Muhammedi İslam denen inkılâbî çizgi ve mekteb korunabilmiştir…

Ve lakin; ruh, kalb, akl, fikr, hulk gibi.. manevî âlemlerde ferdî, kısmen de içtimaî sahada korunan İlâhî-İslamî-inkılâbî çizgi, hayat-ı siyasiyede gerçek anlamıyla ma’kes bulamamış, hatta yer yer büyük sapmaların vukuuna şahid olunmuştur. Ki; bunun da Din-i İslam’ın kemali ve inkılâbî özelliği ile kabil-i te’lif olamayacağı açıktır…

Resul-ü Ekrem (sav)’den sonra, hiçbir peygamberin gelemeyeceği kesin olması karşısında, Din-i İslam’ın; İlâhî-nebevi-inkılâbî cihanşümul özelliğine kamilen ircaı, böylece; risalet-i Muhammediye (sav)’nin hedefine ulaştırılması dinî ve aklî bir zaruret olarak tezahür ve tebellür etmektedir. Ki işte; bu İlâhî görev, Ehl-i Beyt-i Nebi’nin son ve kâmil halkası olan, Resul-ü Ekrem (sav) ve Eimme-i Masume ile Süleha-yı ümmet (as) tarafından zuhuru müjdelenen Hazret-i Mehdî-i Muntazar (as) vasıtasıyla yapılacak, Din-i İslam’ın ihyası ve yeniden cihanşümul inkılâbî çizgisine getirilmesi, böylece sağlanmış olacaktır…

Ümmet-i İslamiye’yi ve biçare mustazaf halkları, İslam’ın İlâhî-Nebevî nuruyla yeniden aydınlatacak, ahkâm-ı Kur’aniye’yi ve şeriat-ı Muhammediye (sav)’yi asli kimliğine ve özüne yaraşır şekilde uygulayacak, böylece; insanlığı hidayete götürme-ulaştırma-kavuşturma İlâhî faziletini ihraz etmiş bulunacaktır. İlmî ve İslamî tetkik ve tahkikatımız ile, isim olmayıp sıfat olduğu kanaatini uyandıran Mehdî; Ruhullah, Habibullah, Zebihullah gibi İlâhî ve kudsî bir unvanı ve hidayete eren ve erdiren bir misyonu kamilen temsil etmektedir… Ki; İran İslam İnkılâbı için, İnkılâb-ı Mehdî (as) denmesinin, aklen ve şer’an tam yerinde olduğu kanaatini taşıyorum…

Müessis-i İnkılâb olan Hazret-i Ruhullah’el Humeynî radiyallahu anh’ın yüce şahsiyeti ve İlâhî-mukaddes misyonu, mübarek hayatı ve fiiliyatı göz önüne alınırken, hidayet minberinde âlem-i insaniyete saçtığı İlâhî-Kur’anî ve Muhammedî nurlardan-ışıklardan gaflet edilmemesini diliyor, böylece; Mukaddime’ye nihayet vererek, üç ana başlıklı diğer konulara geçiyorum, inşaallah…

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv