PEYGAMBER EFENDİMİZ(SAV)İ TANIYALIM
Bu yazı kez okundu.
11 Ocak 2014 10:20 tarihinde eklendi

1. Resûlullah’ın (as) Şemaili:

Yüce bir ahlak üzere olan Peygamber, buhranlar ve vahşet içerisinde kıvranan insanlığa kendi ifadesiyle güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmişti. O, örnek davranışlarıyla vahşi bir dünyadan medeni bir dünya kurmuş, zulüm ve ahlaksızlıklarla dolu bir toplumdan “asr-ı saadet”e damgasını vuran altın nesiller yetiştirmiştir. O’nun sireti gibi sûreti de güzeldir.

Sünen-i Tirmizî’nin “Menâkıb” bölümünün 19. bahsinde yer alan bilgilere göre, Hz. Ali (ra) Sevgili Peygamberimizin şemâilini söyle anlatmaktadır:

Resûlullah (sav) ne son derece uzun ne de son derece kısaydı, O orta boyluydu. Saçları, tam düz olmayıp, biraz kıvrımlıydı. Şişman olmadığı gibi yüzü tamamen yuvarlak da değildi, ve rengi kırmızıya çalan beyazdı. Gözleri kara, kirpikleri uzundu. Mafsal kemikleri ve omuzlarının arası iriydi. Avuçları ve ayakları dolgundu. Yürüdüğü vakit, yamaçta yürüyormuş gibi sert adımlar atardı. Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında Peygamberlik mührü vardı; zira O, peygamberlerin sonuncusuydu. Gönlü cömert ve aksanı en düzgün kişiydi. Gayet yumuşak tabiatlı, muaşereti de soylu idi. Ansızın gören O’ndan çekinir, fakat tanıdıkça O’nu daha çok severdi. Kendisini tanımlayan kimse, “ Ne O’ndan önce ne de O’ndan sonra asla bir benzerini görmedim.” derdi.

Şüphesiz bizlerin ve günümüz insanının O’ndan öğreneceği çok yüce ahlaki değerler bulunmaktadır.

2. Temizlik:

Allah Resûlü, temizlik ve sağlığa son derece önem verirdi. “ Temizlik imanın yarısıdır.” buyurur, temiz olmayanlarla konuşmak bile istemezdi. Yamalıklı elbise giyer ancak kirli ve yırtık elbise asla giymezdi. Bir gün kendisine eli yüzü kirli, tırnakları uzamış biri gelip ahirete ve gayba ait sorular sorduğunda, ona, önce git şu tırnaklarını kes, sonra gel sorunu sor buyurmuştu. Sevgili Peygamberimiz, kendisine gelen ziyaretçilerin huzuruna çıkmadan önce saçlarını tarar, aynaya bakardı. Hatta bir gün ayna bulamayınca su dolu bir tasa bakmış saçlarını öyle düzeltmişti. Yemeklerden sonra hemen ellerini ve ağzını yıkar, dişlerini fırçalardı. Diğer insanlara da ısrarla dış temizliğini tavsiye ederdi.

Bu konuda Sahih-i Buharî adlı eserin “Savm” bölümünün 27. bahsinde şöyle anlatılmaktadır:

Ebû Hüreyre (ra) Resûlullah’ın (as) şöyle buyurduğunu haber vermektedir: “ Şayet ümmetime zor geleceğinden endişe etmeseydim, her abdest alışlarında onlara misvak kullanmalarını/dişlerini fırçalamalarını emrederdim.”

3. Nezaket:

Allah Resûlü (as), hizmetindekilere asla kızmazdı. Ayrıca Hanımlarına ve çocuklarına karşı da gayet kibar ve nazikti; onlara hiçbir zaman bir tokat bile vurmamıştır. Sevgili Peygamberimizin yanında olan bir kimse O’nun yanında olmaktan pişman olmamış aksine mutlu olmuştur.

Bu konuda Sünen-i Ebî Davud’un “Edeb” bölümünün 1. bahsinde şöyle zikredilmektedir:

Enes b. Malik (ra) anlatmaktadır: “ Resûlullah (as), insanların en güzel huylusu idi. Bir gün beni ihtiyaçtan ötürü bir yere göndermişti. Ben de aslında O’nun emrettiği yere gitmeye niyetli olduğum halde çocukluk hali, ‘gitmeyeceğim’ diyerek evden çıktım. Sokakta oynayan çocukların yanına gittim. Tam o sırada Resûlullah (as) arkamdan ensemi tuttu. Dönüp baktığımda bana gülümseyerek, ‘Ey Enescik söylediğim yere gittin mi?’ dedi. Bunun üzerine ben de, ‘Evet Ya Resûlallah! şimdi gidiyorum’ dedim.” Enes sözlerine söyle devam etmektedir: “ Allah’a yemin olsun ki, Resûlullah’a (as) dokuz sene ( başka bir rivayette on sene) hizmet ettim, bu süre zarfında yaptığım bir işten dolayı bir gün olsun bana ‘neden böyle yaptın?’ veya yapmadığım bir işten dolayı da ‘neden böyle yapmadın?’ diye sormamıştır.”

4. Çocuk Sevgisi:

Allah Resûlü çok merhametliydi, O bu duygusunu “ Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” sözüyle ifade etmiştir. Sevgili Peygamberimiz çocukların ağlamasına hiç dayanamazdı. Bir gün mescidde namaz kıldırırken bir çocuğun ağlaması üzerine annesi sıkıntı çekmesin diye namazı daha erken bitirmişti. Torunlarını da çok severdi. Namaz da bile çocukların mesciddeki davranışlarına kızmaz, aksine onların gönlünü yapardı. Onları öper, başlarını okşar, hatta bazen onlarla oynardı.

Bu konuyla ilgili olarak Sahih-i Buharî’nin “Buyû” bölümünün 49. bahsinde şöyle zikredilmektedir:

Ebû Hureyre (ra) anlatıyor: “ Resûlullah (as), bir gün evinden çıkarak benimle birlikte Benû Kaynuka çarşısına gelinceye kadar hiç konuşmadan yürüdü. Sonra oradan da Hz. Fatıma’nın (ra) evinin önüne geldi ve ‘ Küçük! Orada mısın, küçük! Orada mısın?’ diyerek, torunu Hasan’ı çağırdı. Hz. Fatıma (ra) çocuğu hemen göndermemişti. Sanırım o arada çocuğun üzerini giydirmiş, yahut banyo yaptırmıştı. Sonra çocuk koşarak geldi. Resûlullah (as) torunu Hasan’ı kucakladı, öptü, okşadı ve sonra: ‘ Allah’ım sen bu çocuğu sev, bunu seveni de sev!’ diye dua buyurdu.”

5. Cömertlik:

Allah Resûlü (as), son derece cömertti. Kendisinden bir şey isteyeni asla boş çevirmezdi. Bu konuda Sevgili Peygamberimizin hayatında bir çok örnek bulunmaktadır.

Sünen-i İbn Mâce’nin, “Libâs” bölümünün 1. bahsinde şöyle zikredilmektedir:

Sehl b. Sa’d es-Sâidî anlatıyor: “ Bir kadın Resûlullah’a (as) bir hırka getirmişti. Allah Resûlü, ‘ Bu kadifeden hırka da nedir?’ diye sordu. Kadın: ‘ Ya Resûlallah! Sizin giymeniz için onu kendi ellerimle dokudum buyurun.’ dedi. Esasen Resûlullah Efendimizin böyle bir hırkaya ihtiyacı da vardı, onu aldı. Ardından o hırkayı giyinmiş olarak namaz kılmak için mescide çıktı. Adamın biri ‘ Yâ Resûlallah! Bu giymiş olduğunuz hırka ne kadar da güzel!’ diye seslendi. Allah Resûlü (as); ‘ Evet öyledir.’ buyurdu. Odasına girdiğinde hırkayı katlayıp o adama gönderdi. Orada bulunan insanlar adama çıkışarak, ‘ Vallahi, sen iyi bir şey yapmadın. Resûlullah’ın (as) bu hırkaya ihtiyacı vardı. Allah Resûlü’nün kendisinden bir şey isteyen kişiyi boş çevirmediğini sen de biliyorsun.’ dediler. Bunun üzerine adam şöyle dedi: ‘Allah’a yemin olsun ki, ben bunu sadece giymek için almadım, kefenim olsun diye aldım.’ Sehl diyor ki: ‘ O zat öldüğü gün, o elbise kendisine kefen olmuştu.’ ”

6. Merhamet:

Allah Resûlü (sav), duygu yüklüydü, O bir rahmet peygamberiydi. Bazen gözyaşlarını tutamaz ağlardı. Sevgili Peygamberimiz gayet yumuşak kalpliydi.

Bu konuda Sünen-i Dârimî’nin, “Mukaddime” bölümünün ikinci bahsinde zikredilen olay çok etkileyicidir.

el-Vadîn isimli bir zat anlatıyor: Bir adam Resûlullah (sav)’a geldi ve şunları aktardı: “Yâ Resûlallah! Biz cahiliye ehlinden iken putlara tapar, çocuklarımızı öldürürdük. Benim bir kız çocuğum vardı. Ona seslendiğim zaman sevinçle yanıma gelir neşelenirdi. Yine bir gün yanıma çağırdım, o da geldi. Evimin yakınında kendimize ait bir kuyu vardı, oraya götürdüm ve kızımı kendi elimle kuyuya attım. Yavrucağızım benim ardımdan ‘Babacığım! Babacığım!’ diye bağırıyordu…” Allah Resûlü bu olayı dinlerken ağlıyordu; o kadar çok ağlıyordu ki, gözünden yaşlar boşanıyordu. Resûlullah’ın arkadaşları o adama, ‘Allah Resûlü’nü üzüyorsun.’ dediler. Resûlullah: “Bırakın bu adam önemli bir şey soruyor.” dedi. Sonra o şahsa dönerek, “Şu olayı bana bir daha anlat…” buyurdu. Adam aynı olayı tekrar anlattı. Resûlullah (sav)’ın gözyaşları güzelim sakalını ıslatıyordu. Sonra adama şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah, senin kâfir iken yaptıklarını silmiştir. Şimdi artık her şeye yeniden başla.”

7. Hayvan Hakları:

Allah Resûlü (sav), hayvanlara karşı gayet merhametliydi. Bir köpeği suladığından ötürü günahkâr bir kimsenin affedildiğini, bir kediyi hapsederek açlıktan ölmesine sebep olan bir kadının da cehennemlik olduğunu haber vermiştir.

Sünen-i Ebî Dâvud’un, “Cihad” bölümünün 44. bahsinde zikredilen şu olay, sevgili Peygamberimizin hayvan hakları konusunda ne derece hassas olduğunu gözler önüne sermektedir:

Abdullah b. Cafer (ra) anlatıyor: Bir gün Resûlullah (sav) beni hayvanının terkisine almıştı. Ensardan birinin bahçe duvarının yanına geldik. Orada bir deve duruyordu. Resûlullah (sav) devenin inlediğini duydu. Bunun üzerine devenin yanına gitti ve gözlerinin yaşla dolmuş olduğunu görünce hayvanın başını okşadı. Devenin iniltisi kesilmişti. Allah Resûlü; “Bu devenin sahibi kim, bu deve kimin?” diye sordu. Ensardan bir genç gelerek, “Benimdir yâ Resûlallah!” diye cevap verdi. Resûlullah; “Allah’ın sana bahşettiği bu hayvan hakkında Allah’tan korkmaz mısın? Bak o bana seni şikâyet ediyor; sen onu aç bırakıp ona eziyet ediyormuşsun.” buyurdu.

Tabi ki, hayvanın dili yoktu. Ancak onun halinden ıstırabı anlaşılıyordu. Dolayısıyla Allah Resûlü (sav) hayvanın sahibine yaptığı yanlışı bu şekilde anlatmak istemiştir.

8. Zühd Hayatı:

Allah Resûlü (sav) sade bir hayat yaşadı, lüksü hiç sevmedi.

Resûlullah (sav) bir gün hasır üzerinde uyudu. Kalktığı zaman hasır O’nun vücudunda iz bırakmıştı. O kendisine ev eşyası alınmasını teklif edenlere “Benim dünya (rahatlığı) ile işim yok. Dünyada ben bir ağacın altında gölgelenen ve sonra oradan ayrılıp giden bir yolcu gibiyim.” derdi. Doyasıya buğday ekmeği bile yememiş olan sevgili Peygamberimizin bazen aç kaldığı bile oluyordu.

Bu konuda Sahîh-i Müslim’in “Esribe” bölümünün 140. bahsinde şöyle zikredilmektedir:

Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: Bir gece Resûlullah (sav) evinden dışarı çıktığında Ebû Bekir ve Ömer (ra) ile karşılaştı. Onlara, “Bu saatte neden evinizden çıktınız?” diye sordu. “Açlıktan yâ Resûlallah!” dediler. Hz. Peygamber: “Allah’a yemin olsun ki, sizi çıkaran sebep Beni de evimden çıkardı, o halde Benimle gelin.” buyurdu. Birlikte Ensardan bir zatın evine gittiler, ancak adam evde yoktu. Evin hanımı onları görünce “Hoş geldiniz, safa getirdiniz buyrun.” dedi. Resûlullah (sav), evin beyini sordu, kadın: “Bize tatlı ve soğuk su getirmek için çıkmıştı, neredeyse gelir.” derken ev sahibi gelmişti; karşısında Hz. Peygamber’i ve O’nun iki güzide arkadaşını görünce “Sana şükürler olsun Allah’ım! Bu ne şeref! En kıymetli misafirler evime gelmiş.” diyerek sevincini beyan etti.

Hemen gidip salkımlarıyla hem kuru hem yaş hurma getirdi. Buyurun siz bunları yiyin dedi ve eline bir bıçak alıp odadan çıkmak isterken Allah Resûlü, (adamın niyetini anlayarak) “Sakin ha sağılan hayvan kesmeyesin.” buyurdu. Adam bir koyun kesti. (Pişirip misafirlerine ikram etti.) O etten ve hurmalardan yediler, getirdiği sudan da içtiler; karınları doyunca Allah Resûlü, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e şunları söyledi: “Allah’a yemin olsun ki evinizden çıkaran açlık sebebiyle de olsa, size ikram edilen bu nimetlerden bile kıyamet günü sorguya çekileceksiniz.”

9. Adalet

Allah Resûlü (sav) adaletten asla ayrılmadı. Hiç kimseye zulüm ve haksızlık yapmadı. Sevgili Peygamberimiz kanun önünde insanlar arasında eşit davrandı.

Bakınız, bu konuda Sahîh-i Buharî’nin “Ehâdîsü’l-Enbiya” bölümünün 54. bahsinde yer alan şu olay çok muhteşemdir. Allah’ın elçisi evrensel bir prensip ortaya koymaktadır.

Âişe (ra) anlatıyor: Kureyş’in ileri gelenlerinden Fâtimeyi Mahzûme isminde bir kadın hırsızlık yapmıştı. İnsanlar “Bunu Resûlullah’a affettirmek için kim aracı olacak? Olsa olsa Peygamber’in göz bebeği Üsame b. Zeyd olur.” diyerek Hz. Peygamber’in azatlı kölesi Zeyd’in oğlu Üsame’den aracı olmasını istediler. O da Resûlullah’a durumu arz etti. Bunun üzerine Allah Resûlü: “Sen bana Allah’ın koyduğu bir cezayı affetmem için mi aracı oluyorsun!?” diyerek kalktı ve insanlara şöyle hitap etti: “Sizden önceki milletler şu yüzden helak olmuşlardı; onların soylu ve zenginleri bir suç işlediklerinde onu affettiler, onların zayıfları suç işlediğinde ise hemen ceza verdiler. Allah’a yemin olsun ki şayet bu suçu Muhammed’in kızı Fâtıma da işlemiş olsaydı, ona da cezasını verirdim.”

10. Devlet Malı:

Allah Resûlü (sav), kendisi ve yakınları için devlet malını kullanmaktan sakınırdı. Kendisi sadaka kabul etmediği gibi ailesine de sadaka malından yemeyi yasaklamıştı. Nitekim torunu Hasan sadaka hurmalarından birini aldığında onu elinden attırmıştı.

Bu konuda Sahîh-i Buharî’nin “Deavât” bölümünün 11. bahsinde şunlar anlatılmaktadır:

Sevgili Peygamberimizin kızı Hz. Fâtıma (ra)’nın un öğütmek için değirmen çevirmekten elleri şişmişti. Fâtıma beyi Hz. Ali’ye durumunu anlattı ve babasının başkalarına esirler arasından hizmetçi verdiği gibi kendilerine de bir hizmetçi vermesini söyledi. Hz. Ali, Fâtıma’ya bunu babasına kendisinin söylemesini teklif etti. Bunun üzerine Fâtıma Resûlullah’ın evine gitti ancak O’nu bulamadı. Sorununu Hz. Âişe’ye anlattı (ve geri döndü). Allah Resûlü eve geldiğinde Hz. Âişe, Fâtıma’nın anlattıklarını Peygamber’e arz etti. Olayın devamını Hz. Fâtıma şöyle anlatıyor: “Daha sonra biz evde yatıyorduk ki, Allah Resûlü yanımıza girdi. Ben yataktan kalkmak istedim. Babam (Hz. Peygamber) ‘Kalkma!’ buyurdu. Gelip yatağımıza oturdu, öyle ki O’nun ayağının soğukluğunu bile hissettim. Buyurdu ki: ‘Size hizmetçiden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi? Yatağınıza girdiğinizde; 33 Allah-u ekber, 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah deyiniz, bu sizin için hizmetçiden daha hayırlıdır.’ ”

Görüldüğü gibi Allah Resûlü, devletin malını kendi çocuklarına vermeyerek eşsiz bir yönetim anlayışı ortaya koymuştur.

11. Aile İlişkileri:

Allah Resûlü (sas) dargın eşleri barıştırır, aileler arasındaki geçimsizliklere çözüm bulmaya çalışırdı. Sevgili Peygamberimiz, damadı Hz. Ali ile kızı Fâtıma (ra) arasında geçen bir olayda da onların gönüllerini almıştı.

Nitekim Sahîh-i Buhârî’nin “Salât” bölümünün 58. bahsinde şöyle zikredilmektedir: Sehl b. Sa’d (ra) anlatıyor: Resûlullah (sas) kızı Fâtıma’nın evine teşrif etti ancak (damadı) Ali’yi orada bulamadı.

- Ali nerede, diye sordu. Fâtıma:

- Aramızda bir tartışma olmuştu, darıldık. O da öğle uykusunu benim yanımda uyumadan çıktı gitti, dedi. Resûlullah orada bulunan bir adama:

- Git bak nerede, buyurdu. O adam geldi ve:

- Ya Resûlallah! Mescidde uyuyor, dedi. Allah Resûlü mescide girdi; baktı ki Hz. Ali, elbisesi sıyrılmış bir vaziyette yatmış, üstü başı toprak olmuştu. Resûlullah (sas) bir yandan Hz. Ali’nin tozlarını silkeliyor, bir yandan da topraklanmış adam anlamında:

- Kalk ey Ebû Turâb! Kalk ey Ebû Turâb! diyordu.

12. Cesaret:

Allah Resûlü (sas) çok cesurdu. Sevgili Peygamberimiz, bir gece Medine yakınlarında duyulan bir gürültünün sebebini anlamak için karanlıkta atına atlayıp gidip bakmış ve önemli bir şey olmadığını insanlara gelip haber vermişti. O, yirmiye yakın gazaya katılmış, askerin dağıldığı zamanlarda dahi asla korkuya kapılmamıştır. Sevgili Peygamberimizin hayatında O’nun üstün cesaretini belgeleyen birçok olay bulunmaktadır.

Bu konuda Sahîh-i Buhârî’nin, “Megâzi” bölümünün 32. bahsinde şöyle zikredilmektedir:

Câbir (ra), Resûlullah (sas) ile birlikte Necid tarafına bir gazaya çıkmıştı. Dönüşte ağaçlık bir vadide Resûlullah (sas) mücahitlere istirahat verdi. Gaziler ağaç altlarında gölgelenmek için etrafa dağılmışlardı. Resûlullah (sas) da bir ağaç altına inmiş kılıcını ağaca asmıştı. Câbir diyor ki: Biraz uyumuştuk. Fakat az sonra Resûlullah’ın bizi çağırdığını duyduk. Yanına geldiğimizde bir de ne görelim! Müşriklerden bir bedevî Arap, Resûlullah’ın yanında oturuyor. Bunun üzerine Allah Resûlü bize şunları anlattı:

“Şu Bedevî Arap ben uyurken yanıma gelmiş, kılıcımı alarak kınından çekmiş. Bu sırada hemen uyandım. Kılıç kınından sıyrılmış olarak bana:

- Şimdi benim elimden seni kim kurtaracak? dedi, ben de:

- Allah kurtarır, dedim. Bakın işte şurada oturan adam odur. (Allah Resûlü’nün sözü üzerine adamın elinden kılıç düşmüş, Resûlullah (sas) adamı esir almıştı.) Câbir diyor ki Allah Resûlü o adama ceza vermemişti.

13. Dua ve Zikir:

Allah Resûlü (sas) boş konuşmaz, daima Allah’ı anardı. Herhangi bir işe başlarken mutlaka besmele çeker, besmelesiz başlanan iş ebterdir, yani bereketsizdir, diye buyururdu. Sevgili Peygamberimiz her vesileyle Allah’a dua ederdi. Âdeta duasız bir ânı yok gibiydi. Bir işe başlarken besmele çeker, yatağına yatarken, uyanırken, bir yere girerken bir yerden çıkarken, bineğine binerken, yemek yerken, su içerken kısaca hayatın her safhasında duayı eksik etmezdi. Gelmiş geçmiş bütün günahlarının affedilmesine rağmen O yine de günde en az yetmiş defa “estağfirullah” der, tevbe ederdi. Seyyidü’l-İstiğfar diye anılan bir dua ederdi ki anlamı şöyledir:

“Ey Allah’ım! Sen benim Rabbimsin, Senden başka ilah yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Senin kulunum ve Sana verdiğim sözüme gücüm yettiği oranda bağlı kalmaya çalışıyorum. Yaptığım kötülüklerin şerrinden Sana sığınırım. Bana verdiğin nimetlerini inkâr etmiyorum, aynı zamanda günahlarımı da itiraf ediyorum. Rabbim, beni bağışla! Şüphesiz günahları ancak Sen bağışlayabilirsin.”

Sahîh-i Buhârî’nin Dualar bölümünün 41. bahsinde Sevgili Peygamberimizin şu duayı da sıkça yaptığı zikredilmektedir:

“Allah’ım! Korkaklıktan Sana sığınırım. Cimrilikten Sana sığınırım, ihtiyarlıktaki düşkünlük ve bunaklıktan Sana sığınırım. Dünya fitnesinden ve kabir azabından Sana sığınırım.” İşlediğimiz günahlarımızı unutmayarak Allah’tan af dilemeli, O’nun adını çokça anmalıyız. İşlerimize başlarken O’nun adını anarak başlamalı, her halimizde O’na yalvarmalıyız. Zira bizler, aciz birer kuluz. Rabbimizin mülkünde O’na iyi bir kul olmaya çalışmalıyız.

14. Dünya-Âhiret Dengesi:

Sevgili Peygamberimiz, ne dünya için âhiretin ne de âhiret için dünyanın terk edilmesini hoş karşılamazdı. Zira İslâm’da ruhbanlık yoktu. Kendisini tamamen dünyaya kaptıran, dünya hırsıyla her türlü günah işleyen ve âhiretini terk eden bir kimse nasıl makbul değilse, âhireti kazanayım derken dünyadan el etek çekmek de o derece makbul bir şey değildir. Bu konuda Sahih-i Buhârî’nin “Savm” bölümünün 51. bahsinde şöyle bir hadis yer almaktadır:

Hz. Peygamber, Selmân-ı Fârisî ile Ebû’d-Derdâ’yı kardeş yapmıştı. Selmân-ı Fârisî, Ebu’d-Derdâ’nın misafiri olmuştu; Ebu’d-Derdâ’nın hanımını perişan bir vaziyette görünce şaşırdı. Ümmü’d-Derdâ da ona kocasının eviyle hiç ilgilenmediğini anlattı. Ebu’d-Derdâ çok ibadet eden biriydi. Bu yüzden evinin işleriyle de fazla ilgilenmezdi. Selmân’a sofra hazırladılar. Ebu’d-Derdâ nafile oruç tuttuğu için sofraya oturmadı. Selmân (ra), sen de oturmazsan ben yemem, diyerek Ebu’d-Derdâ’yı sofraya oturttu. Gece olunca uyudular. Ebu’d-Derdâ nafile namaz kılmak için kalkmak istedi. Selman, şimdi çok erken yat uyu sonra kalkarsın, diyerek kalkmasına müsaade etmedi. Seher vakti olunca, şimdi kalkabiliriz, diyerek kalkıp teheccüd namazı yani gece namazı kıldılar. Selmân, Ebu’d-Derdâ’ya: “Şüphesiz Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır. Vücudunun senin üzerinde hakkı vardır. Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını vermelisin.” diye nasihat etti. Sabah olunca da birlikte Peygamber’in mescidine gittiler. Olanları anlattılar. Hz. Peygamber, Selmân doğru yapmış, buyurarak Ebu’d-Derdâ’yı uyardı. Ayrıca yine Sahîh-i Buhârî’nin “Edeb” bölümünün 84. bahsinde şöyle zikredilmektedir:

Abdullah b. Amr (ra) anlatıyor: Resûlullah (sas) yanıma geldi ve şöyle buyurdu:

-Senin gündüzleri (devamlı) oruç tuttuğun, geceleri ise (devamlı) namaz kıldığın haberini alıyorum. Ben de “Evet, doğrudur.” dedim.

-Böyle yapma! Gece namaz kıl, uykunu da uyu. Oruç tuttuğun gibi bazen de tutma; zira vücudunun senin üzerinde hakkı vardır. Gözlerinin senin üzerinde hakkı vardır. Misafirin senin üzerinde hakkı vardır. Eşinin senin üzerinde hakkı vardır. Umulur ki uzun yaşarsın o zaman sana her ayda üç gün oruç tutmak yeterli olur. Kaldı ki her hasene on’a katlanır, böylece bütün seneyi oruçlu geçirmiş olursun, dedi. Abdullah diyor ki: Ben daha fazla istedim, O da artırdı. Dedim ki,

-Ben bundan fazlasına da güç yetirebilirim.

-O halde üç günle birlikte cuma günleri de oruç tutarsın, dedi. Abdullah diyor ki: Ben daha fazla istedim, O da artırdı. Ben yine,

-Ben bundan fazlasına da güç yetirebilirim, dedim. Buyurdu ki:

-O halde Allah’ın nebisi Dâvûd (as)’un orucunu tut! Allah’ın nebisi Dâvûd’un orucu nedir, dedim. Buyurdu ki:

-Senenin yarısıdır. (Bir gün tutar, bir gün iftar edersin.)”

15. Affetmesi:

Taif seferi: İslâm’ı yaymak için Taif’e giden Allah elçisinin kıymetini Taifliler de bilemediler. Kendilerine gelen zatın Allah’ın habibi olduğunu anlayamadılar. O’nu taşladılar… Mübarek ayakları kan içerisinde kaldı. Cebrail (as) Taif’in altını üstüne getirmek istedi. Ancak Resûlullah, “Hayır, belki bunların içinden İslâm’a girenler olur.” buyurdular.

Ambargo: Müşrikler Hz. Peygamber’e hayat hakkı tanımak istemiyorlardı. Onunla görüşenleri ve Müslüman olanları tehdit ediyorlardı ve üç yıla yakın Müslümanları aç susuz bıraktılar. Onlarla alışveriş yapmadılar. Kız alıp vermediler. Ancak Allah Resûlü o sıralarda bile Allah’ın onları affetmesi için dua ediyor, gözyaşı döküyordu ve “Allah’ım, kavmimi affet. Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.” diye yalvarıyordu. Ancak kavmi bunlarla da kalmadı O’nu hicret etmeye, Mekke’yi terk etmeye zorladı.

Mekke’nin Fethi: Allah Resûlü üzülerek ve istemeyerek ayrıldığı Mekke’ye sekiz sene gibi çok kısa bir zamanda muzaffer olarak dönüyordu. Fetih gerçekleşmişti. Ebû Süfyan’ın evine ve Kâbe’ye sığınanlara dokunulmayacak, diyordu. Kendine yapılanları affetmiş hatta suçlular utanmasın diye kendisi başını öne eğerek Mekke’ye girmişti. O’nun bu affı karşısında Mekkeli müşrikler eriyor, bölük bölük İslâm’a giriyorlardı.

16. Nükte ve Latife:

Allah Resûlü (sas), tatlı dilli olmayı ve güler yüz göstermeyi sadaka saymış, kendisi bunu bizzat yaşayarak göstermiştir. Sevgili Peygamberimiz, konuşurken sürekli tebessüm eder, etrafına neşe dağıtır, yerine göre latife yapar, insanların gönlünü hoş tutardı. İnsanların arasında bulunduğu zaman onlara bazen nükteli ve hoş sözler söylerdi. Ancak O’nun şakaları da bir gerçeğe işaret ederdi. Nitekim yaşlı bir kadına “Sen bu halinle cennete giremezsin.” demiş, kadın üzülünce, “Cennete bu yaşlı halinle değil, genç olarak gireceksin.” buyurarak kadını sevindirmişti. Yine Enes b. Malik (ra)’e ara sıra “Ne haber iki kulaklı?” diyerek takılırdı.

Sünen-i Ebî Dâvûd’un, Edeb bölümünün, 92. bahsinde şöyle zikredilmektedir:

Enes b. Malik (ra) anlatıyor: Bir defasında adamın biri “Ya Resûlallah! Beni devene bindirir misin?” demiş, Resûlullah da, “Seni deve yavrusuna bindireyim.” diye cevap vermişti. Adam “Nasıl olur, ben devenin yavrusuna nasıl binerim?” deyince, Resûlullah (sas); “Her deve bir başka devenin yavrusu değil midir?” diyerek şaka yaptığını açıklamıştı.

Diğer taraftan Sevgili Peygamberimiz, düğün ve bayramlarda eğlenmeye de müsaade etmiştir. Hz. Âişe validemiz Medineli bir kızın düğününden döndüğünde ona def çalıp çalmadıklarını sormuş, Âişe, “Hayır!” dediğinde, “Def çalsaydınız ya… Medineli kadınlar bundan hoşlanırdı.” buyurmuştur.

Sahih-i Buhârî’nin “iydeyn” bölümünde yer alan bir hadiste şöyle anlatılmaktadır: Bir bayram günü Hz. Peygamber’in evinde hanımları ve hizmetçileri şarkı türünden sözler söyleyerek eğleniyorlardı. O sırada Hz. Ebû Bekir gelmiş ve başta kızı Hz. Âişe olmak üzere oradakilere, “Peygamber’in evini şeytanın işleriyle mi doldurdunuz?” diyerek çıkışmıştır. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, “Ey Ebû Bekir, herkesin bir bayramı var, bizim bayramımız da bugün, bırak eğlensinler.” buyurmuştur.

Görüldüğü gibi İslâm, fıtrat dinidir. Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz dünya ve âhiret dengesini en mükemmel bir biçimde kurmuştur. Her şeye yasak koyan bir anlayışla hareket etmemiş, zararlı olmayan davranışlara müsaade etmiştir.

17. Hitabet:

Allah Resûlü (sas), konuşurken tane tane konuşur, kelimelerini saymak isteyen neredeyse tek tek sayabilirdi. Muhatabının anlaması için bazen sözü üç defa tekrar eder, bazen de soru sorarak öğretirdi. O’nun konuşmaları ya da hitabı çok uzun olmaz, hatırda kalacak kadar gayet veciz ve kısa olurdu. Sevgili Peygamberimiz, ne zaman, nerede ve ne söyleyeceğini çok iyi ayarlardı. O, sertlik ile tatlılığı ve güzelce anlatma ile söz sayısının azlığını bir arada toplamıştır. O’nu ne bir delil çürütebilmiş, ne O’nun karşısına bir hasım çıkabilmiş ve ne de bir hatip O’nu susturabilmiştir. Aldatmaya başvurmaz, hile yolunu kullanmaz, arkadan konuşmaz, ayıplamaz, ne gecikir, ne acele eder, ne uzatır ve ne de kısa tutardı.

Sevgili Peygamberimiz karşısındaki kişinin anlayacağı şekilde konuşur; söz söylerken yapmacık hareket etmezdi. O’nun konuşmasındaki asıl amaç söylediği sözün mahiyetinin anlaşılması ve gereğinin yerine getirilmesiydi. İnsanlarla konuşmuş olmak için ya da onları eğlendirmek maksadıyla asla konuşmazdı. Böyle davranışları da ayıplardı.

Sahîh-i Buhârî’nin “Menâkib” bölümünün 23. bahsinde bu konuda şöyle zikredilmektedir. Âişe (ra) anlatıyor: Resûlullah Efendimiz sözü sizin söylediğiniz gibi (hızlı) söylemezdi. O, tane tane konuşurdu, şayet biri O’nun kelimelerini saymak istese sayabilirdi.

18. Nezaket ve Tevazu:

Allah Resûlü (sas), halkından farklı yaşamadı. O, halkının arasında sade bir vatandaş gibi yaşadı. Saraylar, köşkler yaptırmadı. Bir görev düştüğünde onu yapar, kendisine bir ayrıcalık tanınmasını istemezdi. “Toplumun efendisi O’na hizmet edendir.” düsturuyla hareket eder; liderlik, başkanlık gibi sıfatların arkasına sığınmazdı. Diğer taraftan Sevgili Peygamberimiz, karşısındaki insana çok saygılı ve centilmence davranırdı, herkese değer verdiğini belli ederdi. Allah Resûlü (sas) kendisine biri geldiğinde onunla tokalaşır, karşısındaki insan elini çekmeden onun elini bırakmazdı; yine karşısındaki kimse yüzünü başka tarafa çevirmeden önce, o kimseden yüzünü çevirmezdi. Resûlullah (sas)’ın, beraber oturduğu bir kimsenin önünde dizlerini uzattığı da görülmemiştir.

Sevgili Peygamberimiz bulunduğu yerde insanlara hizmet etmekten kaçınmazdı. Bir gün Hz. Peygamber arkadaşlarıyla oturuyordu. Bir ara kalktı, arkadaşlarına su dağıtmaya başladı. O sırada içeriye yabancı biri geldi ve bu topluluğun lideri kim, dedi: Sevgili Peygamberimiz “Seyyidü’l-kavmi hâdimuhum” yani topluluğun efendisi onlara hizmet edendir, buyurdu. Evet, O, hizmet edeni efendi olarak kabul eden bir anlayışa sahipti.

Tirmizî, es-Sünen, “Kitâbü’l-Cenâiz”, 32. Enes b. Mâlik (ra) anlatmaktadır: Resûlullah (sas) hastayı ziyaret eder, cenazeyi teşyi eder, (tevazu gösterip) merkebe biner ve kölenin bile davetine icabet ederdi. Öyle ki, o Benî Kurayza günü, üzerine liften palan örtülmüş bir merkebe binmişti.

19. Doğruluk:

Allah Resûlü’nün (as) gerek peygamberlikten önce gerek peygamberlikten sonra yalan söylediği asla vaki olmamıştır. O peygamberlikten önce “el-Emin” yani güvenilen kişi olarak biliniyordu. Yalan söylenmesine hiç tahammül edemezdi. Resûlullah (sas) doğruluğun cennete, yalanın ise cehenneme götüreceğini haber vermiştir.

Bir gün kendisine çeşitli sorular soruldu, ardından da bir mümin yalan söyleyebilir mi diye sordular. Sevgili Peygamberimiz, oturduğu yerden şöyle biraz doğruldular ve hiddetle “Müslüman asla yalan söylemez! Müslüman asla yalan söylemez” diye onlarca kez tekrar ettiler. Sahâbe-i Kirâm “Keşke bu soruyu sormasaydık. Hz. Peygamber’i çok üzdük.” diye pişmanlıklarını ifade ettiler.

Hz. Peygamber, sözüne son derece sadık idi. Birine söz verdiğinde hangi durumda olursa olsun mutlaka onu yerine getirirdi. Bakınız bu konuda O’nun arkadaşlarından biri olan Abdullah b. Ebi’l-Hamsa (ra) şöyle anlatıyor: “Henüz peygamberlik verilmeden önce Hz. Muhammed (as) ile bir yerde buluşmaya karar vermiştik. Ben verdiğim sözü unutmuştum; üç gün geçtikten sonra hatırladım. Kararlaştırdığımız yere gittiğimde Hz. Muhammed (as)’in hâlâ orada beklediğini gördüm. Bana dönerek şöyle demişti: “Abdullah nerede kaldın, bak Bana eziyet ettin; üç gündür seni burada bekliyorum.” (Ebû Dâvûd, es-Sünen, “Kitâbu’l-Edeb”, 90.)

Yalan söylemek ve sözünden durmamak dinimizde çok büyük günahlardan sayılmıştır. Sevgili Peygamberimiz yalan söylemeyi, emanete hıyanet etmeyi ve sözünde durmamayı münafıklık alameti olarak bildirmiştir. Mümin ve Müslüman yalana hiçbir zaman tevessül etmemelidir. Zira yalan bütün kötülükleri de beraberinde getirir. Şaka dahi olsa yalandan kaçınmak gerekir. Yalan söyleyen kişi, her türlü kötülüğü de yapabilir. Allah Teâlâ bizleri doğruluktan ayırmasın.

20. Hz. Peygamber’in Oruçları:

Allah Resûlü (as) ramazan orucundan başka her ayda en az üç gün oruç tutmaya özen gösterirdi. Çoğunlukla da pazartesi ve perşembe günleri oruç tutardı. Yine ramazan ayından başka en çok oruç tuttuğu ay olarak şaban ayı zikredilmektedir. Ramazan ayından sonra altı gün şevval orucu tutardı. Yine ramazan orucu farz kılınmadan önce muharrem ayında aşure orucu tutardı ancak daha sonra o gün oruç tutmayı serbest bırakmıştır. Kendisi bazen iftarsız oruç tutar yani visal yapardı. Ancak bunu ümmetine yasaklamıştı. “Şüphesiz beni Rabbim doyurur.” derdi.

Sevgili Peygamberimiz sahura kalkar, oruç tutanların sahur yemeği yemelerini teşvik ederdi. “Sahur yemeği yemek, benim ümmetime ait bir özelliktir, sahur yemeği yiyiniz zira sahurda bereket vardır.” buyururdu.

Allah Resûlü (as), evde yiyecek bir şey olmadığı zaman nafile oruca niyetlenirdi. Böylece hem ev halkı üzülmemiş hem de oruç tutmuş olurdu.

Bu konuda Sünen-i Nesâî’nin, “Sıyâm” bölümünün 67. bahsinde şöyle zikredilmektedir: Âişe (ra) anlatıyor: “Resûlullah (as) sabah (namazından sonra) eve geldiğinde, ‘Yiyecek bir şey var mı?’ diye sorardı. Biz, ‘Hayır yok.’ dediğimizde, ‘O halde ben de (nafile) oruç tutarım’ derdi. Bir gün bize tirit yemeği ikram olarak gönderilmişti. Yine Allah Resûlü sabahleyin eve geldi ve aynı şekilde, ‘Yanınızda yiyecek bir şey var mı?’ diye sordu. Biz de, ‘Evet hediye olarak tirit yemeği gönderildi.’ dedik. Bunun üzerine, ‘Hâlbuki bu sabah oruç tutmak istiyordum.’ dedi ve o yemeği yedi.”

Diğer yandan oruç tutanların orucu bozan hallerden uzak durmaları gerekmektedir. Oruç tutan kötü söz söylememeli, kavga etmemelidir. Bakınız bu konuda Hz. Peygamber’in gayet uyarıcı sözleri bulunmaktadır. Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Nice oruç tutanlar var ki, akşama sadece aç ve susuz kalmış olurlar. Oruçlu kötü söz söylemesin, kimseye sataşmasın. Biri kendisine sataştığı zaman ‘ben oruçluyum’ desin.”

21. Hz. Peygamber’in Namazları:

Namaz kılmayı çok severdi; öyle ki, bazen ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Âişe (ra) anlatıyor: “Resûlullah (as) geceleri o kadar çok namaz kılardı ki, bazen ayakları bile şişerdi. Bir gün, ‘Ey Allah’ın Resûlü neden bu kadar kendini yoruyorsun? Hâlbuki Senin gelmiş geçmiş bütün günahların affedilmiştir.’ dedim. ‘Ey Âişe! Şükreden bir kul olmayı Ben sevmez miyim?’ buyurdu.” (Buhârî, es-Sahîh, “Kitâbu’t-Tefsir”, 48;2.)

Allah Resûlü (as), cuma, bayram ve farz namazların dışında çeşitli namazlar kılmıştır ki, biz bunların bazılarına sünnet namazlar adını vermekteyiz. Beş vakit namaz içerisinde bu namazların bir kısmı kılınmaktadır. Bunun haricinde Sevgili Peygamberimiz her gece seher vakti sekiz rekât ya da on rekât nafile namaz kılardı ki, bu namaza teheccüd namazı adı verilmektedir.

Resûlullah (as), güneş ve ay tutulmalarında “kusûf” ve “husûf” namazları kılmıştır. Ayrıca “şükür namazı”, “hacet namazı”, “salât-u havf” adı verilen “korku namazı” gibi namazlar da kıldığı bilinmektedir. Yine Peygamberimizin ramazan gecelerine mahsus olmak üzere “teravih namazı” kıldığını biliyoruz. Öte yandan hac esnasında tavaftan sonra “tavaf namazı” kıldığı bilinmektedir. Bunlardan başka Hz. Peygamber’in güneş doğup kerahet vakti çıktıktan sonra “işrak namazı”, kuşluk vaktinde “duha namazı”, akşam namazından sonra da “evvâbin namazı” kıldığı kaynaklarda yer almaktadır.

Diğer taraftan Sevgili Peygamberimiz, namaz kılarken ta’dil-i erkâna son derece riayet ederdi. Yani rükû ve secdeleri hakkıyla yapar, acele etmez, rükûdan ve birinci secdeden kalktığında belli bir süre beklerdi. Bir gün kendisi arkadaşlarıyla mescitte otururken bir adam gelip namaza durdu, ancak namazını aceleyle kıldı. Sonra Hz. Peygamber’in yanına geldi ve selam verdi. Allah Resûlü (as), adamın selamını dahi almadı ve git namazını yeniden kıl da gel, buyurdu. Adam üç defa namaz kıldı fakat her seferinde Peygamber, adamı geri gönderdi. Dördüncü kez geldiğinde ona namazı acele kılmamasını, rükû ve secdeleri hakkıyla yapmasını anlattı.

Görüldüğü gibi müminlerin miracı olarak tanımlanan namazı kılarken hakkıyla kılmalı bu konuda Sevgili Peygamberimizi örnek almalıyız. Ayrıca O’nun kılmadığı bir namazı çeşitli isimler uydurarak ihdas etmemeliyiz. Böyle davrananlara da aldanmamak gerekir.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv