PEYGAMBERİMİZİN AHLAKI (İKİNCİ BÖLÜM) MUHSİN KIRAATİ
Bu yazı kez okundu.
11 Ocak 2014 12:03 tarihinde eklendi

SAHABESİYLE YARDIMLAŞMASI
Allah’ın resulü sahabesiyle beraber çıktıkları bir yolculukta yemek vakti geldiğinde herkes bir görev üstlendi, Peygamber’de (s.a.a) odun toplamayı üstlendi, sahabenin kabul etmemesine rağmen.
Bir başka konu ise Peygamber (s.a.a) deveden indikten sonra deveyi bağlamak için köşeye çektiler, sahabe gördüğünde Peygamber’den (s.a.a) almak istedi, Peygamber (s.a.a) kabul etmeyerek buyurdu: Kendi işinizi başkalarının yapmasına müsaade etmeyin.

HZ. PEYGAMBER’İN VEFASI
Ammar şöyle diyor: Bi’setten önce ben ve Hz. Muhammed (s.a.a) birlikte çobanlık yapıyorduk, bir gün ona diğer bölge koyunları otlatmak için daha uygundur dedim, yarın oraya gidelim gittiğimde Peygamber oradaydı ama koyunların otlamasına mani oluyordu. Neden otlamalarına engel oluyorsun diye sorduğumda buyurdu: İkimizin anlaşması buraya beraber gelip koyunları otlatmaktı, ben koyunlarımın seninkilerden önce başlamasınlar diye mani oldum.

HZ. PEYGAMBER’İN HALKA KARŞI DOĞRULUĞU
Peygamber’in (s.a.a) İbrahim adında çocuğu küçükken vefat etti. Onun ölümünden az sonra güneş tutulması oldu. İnsanlar güneşin tutulmasını İbrahim’in ölümüyle ilgili olduğunu söylediler. Ama Peygamber insanları toplayarak şöyle buyurdu: Güneşin tutulması oğlum İbrahim’in ölümü için değildir böylelikle o hazret insanları cehalet ve hurafelikten uzak tuttu. Hâlbuki eğer başka bir siyasetçi olsaydı insanların yanlış ve hurafe görüşlerinden yararlanarak “Amaç vesiledir yönetmeye” sözünü kendi çıkar ve menfaatleri için kullanırlardı.

HZ. PEYGAMBER’İN SAVAŞTAKİ ÖNCÜLÜĞÜ
Ahzab Savaşında İslam aleyhinde birleşen kâfirler, müşrikler ve münafıklar çizmiş oldukları planlarla İslam’a darbe vurmayı düşünüyorlardı. Peygamber (s.a.a) sahabesine danışarak Medine’nin etrafında hendek[127] kazmaya karar verdiler. Buradan yine Peygamber herkesten önce hendek kazmaya başladı. Diğer Müslümanların hendek kazmaktan izinli veya izinsiz gitmelerine rağmen, Peygamber (s.a.a) sonuna kadar devam etti.

HZ. PEYGAMBER’İN ALMIŞ OLDUĞU ÖNLEMLER
Allah resulü sorunlarla karşılaşınca onları aşabilecek planlar icat ederdi, tarihte okuyoruz ki: İslam öncesi Arap kabileleri elbirliğiyle Kâbe’yi onarmışlardır ama Heceru’l Esved’i yerine koymaya gelince kabileler arasında tartışma çıkmıştır. Çünkü her kabile onu yerine koymaya kendisini daha liyakatli görüyordu ve bu onlara bir üstünlük getiriyordu. Tartışmalar büyüyerek kavgaya dönüştü. Biri dedi: Kavga yerine bekleyip Mescidi’l Haram’dan ilk gireni kendimize hakem tayin edelim ve kararı o versin. Aniden Hz. Muhammed’in (s.a.a) girdiğini gördüler ve onu hakem olarak seçtiler. O hazret büyük bir parçanın getirilmesini emretti, parçayı getirip Hecerü’l Esved’i onun içerisine koydular daha sonra Resul-i Ekrem (s.a.a) her kabileden birinin parçadan tutmasını buyurdular. Böylece birlikte onu Kâbe’nin yanına götürdüler Peygamber’in kendisi o siyah taşı alıp yerine koyarak kabileler arası tartışmalara son verdi.

HZ. PEYGAMBER’İN MÜŞRİKLERE KARŞI KATI DAVRANIŞI
Bir grup Peygamber’in (s.a.a) yanına vararak dediler: Biz namaz kılmamak şartıyla sana iman getiririz ama Peygamber kabul etmedi. Çünkü kendi etrafında insanların toplanarak çoğalması bahanesiyle dinden ödünç vererek mektebe zarar gelmesini istemiyordu. Bu diğer şahsiyetlerin özelliklerindendir, şahsı çıkar ve menfaatleri için sürekli çeşitli kıyafetlere girmektedirler. Bir ticaret adamı gibi sürekli müşteri peşinde koşmaktadırlar. Peygamber bununla ilgili kâfirlere şu ayetle cevap verdi: Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”[128]
İslam düşmanları sürekli Müslümanları kendilerine köle gibi boyun eğmeye zorlarlar ama yüce kitabımız Kur’an Müslümanları uyararak buyuruyor: “istediler ki sen yumuşak davranasın, onlar da sana yumuşaklık göstersinler.” [129]

HZ. PEYGAMBER VE ÇOK EVLİLİK
Hz. Peygamber’in (s.a.a) evlilikleri cinsel arzu ve şehvani istek üzerine değildi. Zira o hazret 25 yaşında iken 40 yaşında olan Hz. Hatice’yle evlendi ve 53 yaşına kadar yani 28 yıllık evliliği müddetince, Hz. Hatice’nin (s.a) ölümüne kadar o hazret başka evlilik yapmadı.
Hz. Peygamber (s.a.a) 63 yıl yaşadı bu müddet içerisinde fakat son 10 yılda evlilikleri gerçekleştirdi. Acaba 53 yaşından sonra gerçekleşmiş olan evliliklere şehvet ve cinsel arzu ve istek üzerine yapıldığını söyleyebilir miyiz?
Acaba bir insan şehvet için yaşlı, hasta, dul, boşanmış ve çocuğu yetim kadınları kendisine eş seçer mi?
Hz. Peygamber’in (s.a.a) hanımları içerisinde bir tek Ayşe bekâr olarak o hazretle evlenmiştir. Üç yıl nişanlı kaldıktan sonra Medine’de evlendiler, acaba nefsanî istek için evlenen üç yıl bekleyebilir mi?
Gerçek şu ki o zamanlar kabileler kendilerinden evlenen damatları koruma altına alarak ondan himaye ederlerdi. Peygamber’de (s.a.a) İslami hedeflere ulaşabilmek için bütün kabilelerin himayesini almak istiyordu, hem dokunulmazlık açısından, hem de kabileler arasında kıskançlığı gidermek istiyordu. Ne garip ki Peygamber (s.a.a) bazı hanımlarını görmedi bile, örneğin Ebu Süfyan ile oğlu Muaviye Müslüman olmadan önce Muaviye’nin kız kardeşiyle kocası Müslüman oldular. Habeşistan’a hicret ettiklerinde kocası Hıristiyan oldu. Bu kadının kocasından boşanması gerekiyordu baba evine dönemezdi. Zira onlar kâfirlerdi bu nedenle Onun toplumda rahat yaşayabilmesi için Hz. Peygamber onu kendi akdine geçirdi. Bu evliliklerin bazıları cahiliye zamanında gerçekleşmiş olan yanlış düşünceleri ortadan kaldırmak için gerçekleşmiştir. Örneğin insan kendi oğlunun hanımını alamadığı gibi üvey evladının da hanımını alamaz diye yanlış düşünceye sahiptiler.
Oysaki Hz. Peygamber (s.a.) üvey evladı olan Zeyd hanımını boşadıktan sonra, Allah’ın emriyle onu kendisine nikâhladı ve böylelikle cahiliyet düşüncelerini ortadan kaldırmak istedi.
Sözün özü şudur ki: Peygamber (s.a.a) hanımlarının çoğu dul ve yaşlıydılar, onların gençlik günleri geçmişti her biri bir iki evlilik yaparak yetim çocuk sahibi olmuşlardı. Peygamber’in (s.a.a) onlarla evlenmesi onun Peygamberlik zamanındaydı adı ve şanı dünyayı sarmıştı, genç kızlar onunla evlenebilmek için davetiyeler gönderiyordu. Peygamber (s.a.a) sahip olduğu kadınların hiçbirisi onunla Allah’ı arasında bağlı olan ilişkisine mani olamıyordu. O hazret gece ibadetlerine devam ediyordu. Az bir müddet hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt.[130] Bu bizleriz ki evlendiğimiz zaman yüce yaratanı unutarak ibadet bile etmeye gerek duymayıp ibadet etmiyoruz. Çok evliliğin eğer maneviyat, Allah yolunda cihat, ibadet ve toplumun yararına olanlara değil belki de onlara izzet verip kurtuluşa ermelerine sebep olabiliyor ise akli selim açısından herhangi bir sakıncası yoktur. Ve eğer çok evlilik kötü deniliyor ise bunun birkaç nedenleri vardır ki onlardan bazıları şunlardır:
1-Erkeğin her iki kadına adaletli davranmamasıdır.
2-Çok evlilikte mukaddes hedefler yerine nefsanî istek ve zevkin aranması.
3-Erkeğin başarısı yalnız kadın sahibi olması
Tarihe baktığımızda dul kadınları dul erkeklerden daha çok görmekteyiz. Kendi ülkemize baktığımızda bile çıkan savaşlar ve çatışmalar sonucunda bazı kadınlar dul ve çocukları yetim kalmaktadırlar, bunların geleceği için bir aile reisi ve bir aile sorumlusu gereklidir. Bu nedenle çok evliliğin herhangi bir sakıncası yoktur.
Tabii ki yukarıda belirttiğimiz şartlar vb. aranmalıdır.
Kur’an’ı Kerim Peygamber’e (s.a.a) şöyle buyuruyor: Evlilik öyle olmalıdır ki kadın kocasını gördüğünde gözü aydınlanmalı ve erkek yaşam şartını öyle idare etmeli ki kadının üzülmesine engel olabilmelidir. Erkek, vahiy fıtrat ve akıl vasıtasıyla karısını razı etmeli ve onun gönlünü almalıdır.
Onlardan dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın. Boşadığın hanımlarından arzu ettiğini tekrar yanına almanda, senin üzerine bir günah yoktur. Böyle yapman onların mutlu olmalarına, üzülmemelerine ve hepsinin, senin verdiklerine razı olmalarına daha uygundur.[131]
Çok evlilik eşler arasında adaletli olmayı gerektirir böyle yapamayacak biri tek evlilik yapmalıdır.
Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdir de) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helal olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.[132]
Bir gün Peygamber’in (s.a.a) hanımları o hazrete şöyle dediler: Katıldığın savaşları zaferle kazanıp ganimetler elde ediyorsun onlardan bize altın ve ziynet eşyası al. Şu ayet nazil oldu: Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya dirliğini ve süsünü (refahını) istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim.[133]
Bu ayeti kerimeden birkaç nokta anlaşılmaktadır:
1-Bir önderin yaşamı sade olmalı ve eşinin istekleri altında kalmamalı.
2-İlahi sorumluklar ailevi sorumluluktan daha üstündür.
3-Ciddi şekilde yakınlarınızın dünya malına bağlanmalarına mani olun.
4-Dünya ziynetleriyle (süsleriyle) evde süslenmek haram değildir. Ama bu (süslenme) nübüvvet ailesi için iyi değildir. Çünkü bir lider ve ailesi topluma örnek olmalıdır ve kendisini dünya malına kaptırmamalıdır.
5-Karı ve koca boşanırken bile adaletli olmalıdırlar. Hz. Peygamber (s.a.a) Allah’ın emirlerine uyarak ailesine şöyle buyurdu:
1-Kadının en iyi meskeni evidir.
2-Dışarı çıkmak gerekiyorsa engel olmayın.
3-“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır”.[134] Bu nedenlerle yalnızca kadının sağlam olması yeterli değildir. Belki sokakta çarşıda pazarda bile dikkat çekici hareketlerden kaçınmalıdır. Kur’an hatta bir kişinin bile dikkatinin çekilmesini haram kılmıştır.

HZ. PEYGAMBER’İN EŞLERİNE KARŞI DAVRANIŞLARI
Allah resulünün hanımlarının çoğu yaşlı, yetim çocuk sahibi, dul ve değişik ahlaklara sahip olmalarına rağmen Kur’an’da belirtildiği gibi Peygamber’in (s.a.a) onlarla yaşamı ve geçimi iyiydi. “Onlarla iyi geçinin”.[135] Ve hatta onlardan bazılarının Peygamber’e (s.a.a) yönelik iyi olmamalarına rağmen öyle ki sahabeden bazıları onların davranışlarından rahatsız olduklarını şöyle dile getiriyorlardı: Ey, Allah’ın resulü onu bırakın (boşayın). Peygamber (s.a.a) ise buyuruyordu: Onların kötü davranışlı olup sıkıntı yaratmalarını, onların olumlu marifetiyle beraber muhasebe etmek gerekir.
İnsan eşinin çıkarmış olduğu rahatsızlık için onu bırakmamalı.
Resul-i Ekrem (s.a.a) eşi Hz. Hatice’nin vefatından sonra ona karşı göstermiş olduğu vefadan dolayı, Hz. Hatice’nin (s.a) hatırı için buyuruyordu: Ben aileme herkesten daha iyi davranmalıyım.[136]
Hz. Peygamber (s.a.a) eşleri arasında öyle bir adaletli davranış bırakmış idi ki, hastalandığı zaman yatağını sırasıyla kendi evlerine götürüyorlardı. Bu konuda Ayşe diyor: Bazen Peygamber (s.a.a) Hatice’nin (s.a) ismini anardı. Ona diyordum: Hatice yaşlı bir kadın idi. Hz. Peygamber (s.a.a) buyurdu: Allah’a andolsun ki dediğin gibi değildir, hiç kimse Hatice (s.a) gibi olamaz herkesin kâfir olduğu zaman o bana inanarak iman etti ve beni korudu, benim neslim Hatice’dendir. Peygamber bazen kurban keserek etini Hatice’nin dostlarına dağıtıp onun adını anardı.
Hz. Hatice (s.a) bütün evlenme teklifi edenlere olumsuz yanıt vererek kendisi Peygamber’e (s.a.a) evlenme önerisinde bulunup mihrini almadı.
Peygamber (s.a.a) hanımlarının tamamının aynı derecede oldukları söylenemez. Çünkü Allah’u Teâlâ onlardan bazılarının günahlarından dolayı tövbe etmelerinin daha iyi olduğunu buyuruyor. Böylece onlardan bazılarının da hata yaptıkları anlaşılmaktadır. Diğer bir ayeti kerimede ise onlardan iyi olanları mükâfatlandırmaktadır. “Allah iyilik edenlerinize büyük bir mükâfat hazırlamıştır”.[137] Görüldüğü gibi o hazretin hanımlarından iyi olanlar gibi iyi olmayanlarıda vardır.

HZ. PEYGAMBER’İN AİLE İÇİ DAVRANIŞI
Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir”. [138] Peygamber (s.a.a) eşlerinin çokluğu nedeniyle onların rızasını elde edebilmek için kendi şahsı hakkından geçiyordu. Böylece Kur’an Peygamber’i (s.a.a) uyararak kendi hakkından geçerek insanlara örnek almayı yasakladı. Yani hatta Peygamber’in (s.a.a) dahi Allah’ın helallerini haram etmeğe hakkı yoktur. Allah’ın rızalığı bütün insanların rızalığından üstündür. Her ne pahasına olursa olsun karıyı razı etmek görüşü yanlıştır. Bu ayetten anlaşıldığı gibi Kur’an Allah tarafından inmiştir ve insanın kendisinin yazdığı kitap da bir konu için kendisini tarih boyunca sorgulamaz. Güya Peygamber yemin etmiştir ki bazı helallerden göz yumsun ama İslam’da (merhamet) kapıları açık olduğu için, Allah kefaret koyarak Peygamber’inin (s.a.a) yolun açık tuttu ki helal şeylere zarar gelmesin diye “Allah, (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır. Sizin yardımcınız Allah’tır. O, bilendir, hikmet sahibidir.”[139]
Bu nedenle Peygamber (s.a.a) ailesinin razılığı için helal edileni kendisine haram etmemekle görevlendirilmiştir. Aynen ayetin başlangıç ve bitişinde olduğu gibi, Bu görev hem bir uyarı hem de bir muhabbet ve sevgi şeklinde gerçekleştirilmiştir.
Allah’ın lütfü hem geçmişi hem de geleceği telafi etmektedir. Yani helalden kullanmamak için edilen yeminin bozulması ve bozulan yeminin kefaretle (ceza) karşılanması bu tarih boyunca geçerli olan bir dini konudur.
Tahrim suresinin birkaç ayetinde anlatılan olay şudur; Resul-i Ekrem (s.a.a) evinde hanımlarıyla konuştuklarının gizli tutulması gerektiğini onlara söylediği halde maalesef gizli tutmadılar. Böylece Allah Peygamber’ini (s.a.a) bırakmış olduğu emanete (konuşulanların gizli tutulması) ihanet edildiğini bildirmiştir. Peygamber bunu vahiy yoluyla öğrenip hanımına söyleyince nereden öğrendin dedi. Buyurdu: “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? Dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.”[140]
İnsana söz olarak bırakılan bir sırrın söylenmesi günah ve mantık yolundan sapmaktır. Bu nedenle onu bir sır olarak saklamayarak başkalarına söyleyenlere Allah’a tövbe etmelerinin kendi menfaatlerine olacağı buyrulmuştur. Kur’an’ı tefsir edenlerin görüşlerine göre onu söyleyenler Hz. peygamberin eşlerinden Ayşe ve Hafsa idi.
“Ve eğer ki Peygamber (s.a.a) aleyhine birleşirseniz bu ona zarar vermez çünkü ona destek olan, Allah, Cebrail ve diğer melekler ve müminlerdir”.[141] “Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz, (yerinde olur). Çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygamber’e karşı birbirinize arka verirseniz bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir”.[142]
Tahrim suresinin ikinci ve üçüncü ayetinde Peygamber’in (s.a.a) ailesi için anlatılmak istenen başlıca konular şunlardır;
1-Kadın sır saklamasını bilmelidir ki kocası ona sırlarını söyleye bilsin.
2-Ev halkından birisine söylediğinde yeterlidir, ailenin tamamının bilmesi gerekmez.
3-İnsanların ismini getirecek onların şahsiyeti ve itibarıyla oynanmamalı.
4-Peygamber’in (s.a.a) hanımları sır saklamayıp tövbe ederek Masum olmadıkları rahatlıkla anlaşılmaktadır.
5-Peygamberler de (a.s) aile için sorunlarla karşılaşabilirler.
6-Allah Peygamber’ini (s.a.a) korumakta özen göstererek ona karşı vefasızları belirtmiştir.
7-Bir toplumun önderi kendi ailesinden haberdar olmalıdır.
8-İnsanların hataları kendilerine söylenmelidir, başkalarına değil.
9-Sorumluluk geniş göğüslü olmayı gerektirir ve böylece Peygamber (s.a.a) açıklanan sırların tamamını hanımlarına söylemedi. Bazılarını gizli tutarak göğüslendi ve fakat çok az bölümünü söyledi.
10-İnsan kendi sırrının açıklanacağına ihtimal verdiğinde başkalarının sırrını açıklamaya başlar.
11-Peygamberlerin ilim bilgileri Allah tarafındandır.
12-Haber verenin kendisi bilgin ve haberdar olmalıdır.
13-Allah’ın tanıklığına ve ilmine inanmak insanı bütün hatalardan ve günahlardan uzaklaştırır.
14-Bir yanlış için herkes suçlanmamalıdır ancak söyleyen ve duyan tövbe etmelidir yani hata yapan.
15-Pişmanlık duyanlar için tövbe kapısını açık bırakın.
16-Sırrı söyleyen günah işlediği kadar, onu dinleyende bir o kadar günahkârdır, Allah’u Teâlâ sırrı söyleyen ve dinleyene buyuruyor: İkiniz de tövbe ediniz.
17-Bazen bir takım hadiseler ve olaylar oluşumu ileriye yönelik gerçekleşecek bir olayın haberdarıdır. (Ayşe ile Hafsa’nın Peygamber (s.a.a.) aleyhine birleşmeleri gibi.)
18-Karı koca olmak ve arkadaşlık aynı düşünce sahibi olma anlamına gelmez. (Bu olayda onlar Peygamber hanımı olmalarına rağmen aynı görüşte değillerdi.)
19-İnsanın sırrını açıklayarak tövbe etmeyen fesatlık düşünmektedir.
20-Fikir ve kalbi hatalar ameli hataların başlangıcıdır, düşünce hatası dil hatasından daha kötüdür.
21-Peygamber ve din aleyhine olan bütün kötülüklere karşı herkes bir olmalıdır.
22-Adı yüce olanların adını ve şanını daha da yüceltiniz.
Cebrail meleklerden olmasına rağmen ayette adı özel olarak anılmıştır.
23-Tahrim süresinin ikinci ayetinde belirtildiği gibi, Allah hem Peygamber’in hem de diğer insanların mevlasıdır.
24-Hak asla yalnız değildir. Belki her taraftan onu savunanlar var.
25-Doğru ve Salih olmak, Allah’a yakın meleklerle beraber olmaktır.
26-Allah’tan sonra melekler, müminlerin yardımcılarıdırlar.
27-Gözle görülebilen yardımlar insanlardan görülmeyenler meleklerdendir.

HZ. PEYGAMBER’İN ÇOCUKLARA KARŞI ŞEFKAT VE MERHAMETİ
Yeni doğan çocuğa isim koymak veya dua etmesi için Peygamber’in (s.a.a) yanına getirdiler. Çocuk Peygamber’in (s.a.a) üzerini necis etti. Çocuğun annesi ve yanındakiler üzüldüler. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: Çocuğu serbest bırakın ben elbisemi yıkarım ama sizin bağırmanız onu korkutabilir.
Peygamber (s.a.a) çocuklara selam verirdi ve onları isimleriyle saygılı bir şekilde çağırırdı.
Kız çocuklarına özen gösterilmesini istiyordu. Bu nedenle kadına değer vermek en iyi olandır. Özellikle cahillik döneminde kızların aşağılandığı ve yok sayıldığı vakit onlardan birine kızı olduğu haberi verildiğinde çok kızar ve yüzü simsiyah olurdu.
Evet, kız çocuğunu bir utanç vesilesi olarak bilinen cahillik döneminde Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: Sizin en hayırlı evlatlarınız kızlarınızdır. Kadının hayra olan alametlerinden birisi ilk çocuğunun kız oluşudur.[143]
Bir gün Resul-i Ekrem (s.a.a) sahabesiyle birlikte oturuyordu. Adamın biri gelip sahabeye kız çocuğu olduğu müjdesini verdi. Bu haberi alan sahabe çok üzüldü. Bunu gören Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Yeryüzü onun yaşaması, gökyüzü ona gölgelik için yaratılmıştır, onun rızkını ise rabbi vermektedir. Sen neden üzüldün? O güzel kokan bir güle benzer onu koklayasın.” Adamın biri Peygamber’in huzurunda şimdiye kadar çocuğunu hiç öpmediğini söyleyince, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Senin ne kadar katı yürekli olduğunu göstermektedir.”
Resul-i Ekrem (s.a.a) çocuklara karşı son derece adaletle davranmak hakkında şöyle buyuruyor: “Birinin gözü önünde başkasını öptüğünüzde onu da öpmeniz gerekir.”
Bir gün Peygamber (s.a.a) kâseden su içtikten sonra bir miktar su kaldı bunu gören bir çocuk: Ey Allah Resulü o kalan suyu bana verin dedi. Birkaç yaşlı adamda: Ey Allah resulü teberrük niyetiyle o suyu bize verin dediler, Allah resulü şöyle buyurdu: “Su hakkı çocuğundur.” Daha sonra çocuğa dönerek buyurdu: “Büyüklere suyu verebilir miyim?” Çocuk hayır deyince Peygamber suyu çocuğun kendisine verdi.
Mute Savaşından sonra Cafer’i Tayyarın çocuğunu kendi bineğine bindirdiği halde İslam ordusunu karşılamaya gitti. Mescide girerek kürsüye çıkıp Cafer’in fazileti hakkında konuşurken çocuk kürsünün basamağına çıkıp oturdu. Konuşmadan sonra çocuğu kucaklayıp dizinin üstünde oturttu ve başını okşamaya başladı.[144]
İmam Caferi Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: Bir gün Peygamber (s.a.a) öğle namazının son iki rekâtını sünnetini yerine getirmeden kıldı. Namazdan sonra acele etmesindeki sebebi sorduklarında şöyle buyurdu: Küçük çocuğun ağlama sesini duymadınız mı?[145]
Bir gün Peygamber (s.a.a) secdelerinden birisini çok uzun tuttu. Namazdan sonra bazıları dedi: Ey Allah Resulü secde de vahiy geldiğini düşündük buyurdu: Secde de iken torunum Hasan omuzuma binmişti onun inmesini bekliyordum.
İmam Hasan ile İmam Hüseyin (a.s) Peygamber’i (s.a.a) gördüklerinde selam verirdi. Peygamber’de (s.a.a) onları kucaklayarak sırtına bindiriyordu.[146]

HZ. PEYGAMBER’İN MİSAFİRPERVERLİĞİ
Selman diyor ki: Peygamber’in (s.a.a) evine gittim kendi yaslandığı yastığı benim arkama koydu. Bunu her misafiri için yapıyordu. Peygamber’in (s.a.a) kendisi gelen misafirinin oturması için sergiyi açardı. Sofrada yemek yerken misafiri kalkmadan kalkmazdı.[147]
Bir gün Peygamber’in (s.a.a) sütkardeşleri[148] ayrı ayrı yanına geldiler. Peygamber kız kardeşine erkekten daha fazla saygı gösterirdi. Bunun nedenini soranlara ise buyurdu: Bu kız kardeş anne ve babasına daha fazla saygılı olduğu için ben de ona saygılı davranıyorum.[149]
Bazen hazretin misafirleri yemekten sonra gitmezler ve oturup sohbet ederlerdi. Peygamber’de (s.a.a) sabırla onları dinlerdi. Bu konu hakkında ayet nazil oldu: Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber’i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır.[150]

HZ. PEYGAMBER VE SAĞLIK
Peygamber (s.a.a) temizliğe çok önem verirdi. Öyle ki misvakını unutmamak için kulağının arkasına koyardı. Her an ulaşabilmesi için. Bir gün mescidin kenarına ağız suyu düştüğünü görünce hurma ağacı kabuğu getirerek orayı temizledi.
Yaz mevsimlerinde elbiselerini kazanda kaynatarak yıkardı. Sürekli koku sürer ve saçını tarardı.
HZ. PEYGAMBER VE GENÇLER
1-Gençlerden “Zeyd b. Haris” savaşların birinde esir düşmüştü. Sorarak Peygamber’i (s.a.a) buldu ve köle olarak Peygamber’in (s.a.a) yanında kaldı. Zeydin babası zamanın zenginlerindendi oğlunu alabilmek için yüklü para verdi. Ancak Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: Zeydin kendisine bırakıyorum isterse dönebilir. Ben onun karşılığında para istemiyorum. Zeyd dönmek istemediğini babasına bildirdi. Peygamber (s.a.a) onda İslam dinine olan aşkı ve vefakârlığı görünce Kâbe’nin kenarından halka seslenerek şöyle buyurdu: Zeyd benim evlatlığımdır ben kendi halamın azat edilen kızını esir olan Zeyd ile evlendirdim. Hz. Peygamber bu davranışıyla cahillik döneminde olan iki yanlışı ortadan kaldırdı.
a)-Bir köleyi kendisine evlat edindi.
b)-Azat olan halasının kızını esir ile evlendirdi.[151]
2- Peygamber (s.a.a) ölüm döşeğinde 18 yaşında olan Usame adında bir genci ordunun komutanı yaptı ve herkesin ona itaat etmesini istedi ve şöyle buyurdu: Usame’nin ordusuna gitmeyene Allah’ın laneti olsun.
3-Peygamber (s.a.a) Medine’ye hicret etmeden önce Musab adlı bir genci İslam’ı tebliğ etmesi için görevlendirdi. Musab yakışıklı ve zengin bir ailenin çocuğuydu. Ailesinden habersiz gizlice Peygamber’e (s.a.a) iman etmişti, ailesi onunla olan bütün ilişkilerini kesti. Elbiseleri dahi her şeyini elinden aldılar. O eski kumaş parçasını etrafına sararak Peygamber’in yanına geldi. Vefalığını ve bağlığını bildirdi. Sonunda Uhud Savaşın da şehadet mertebesine ulaştı.
4-Hz. Ali (a.s) Peygamber’in (s.a.a) Mekke’den Medine’ye hicretinde 23 yaşında bir genç idi. Peygamber (s.a.a) ona aşırı derecede ilgi ve saygı gösteriyordu.
5-Cafer (Hz. Ali’nin kardeşi) Afrika’da İslam dininin yayılmasını sağlayan bir genç idi.

HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) DİĞER VASIFLARI
Peygamber’in (s.a.a) hanımlarından bazıları o hazretten elde edilen ganimetlerden kendilerine de verilmesini isteyerek şöyle dediler; neden bizim durumumuz bu kadar sadedir?
Peygamber’imiz (s.a.a) üzülerek şöyle buyurdu: Benim yaşantım sadedir benimle yaşamak istiyorsanız sabırlı olmalısınız eğer istemiyorsanız sizi bırakabilirim.
Bir gün kızı Hz. Fatıma’nın (s.a) evine girdiğinde onu kolunda bileklik ve penceresinde yeni perde gördü, geri döndü olayı fark eden Hz. Fatıma (s.a) bileklik ile perdeyi çabuk bir şekilde o hazrete göndererek istediği gibi kullanmasını istedi.
Allah’ın resulü başkalarının yanında elbisesini çıkarmaz ve başkalarının yanında ayak uzatmaz idi. Konuşurken güler yüzlü ve herkese dikkat ederdi. Bazen konunun anlaşılabilmesi için üç kez tekrarlardı.[152] Kadınlar ve çocuklara dâhil kişilere seslenmesi ve cevap vermesi saygılı bir şekildeydi…[153] Hasta ziyaretine giderek gönülleri alırdı.[154]
Evden dışarı çıkacağı zaman kendisini hazırlayıp, tezyin ederdi.[155] Hayırseverleri ödüllendirirdi. Bir gün birinin güzel bir şekilde namaz kıldığını görünce şöyle buyurdu: Onun namazı bittikten sonra yanıma getirin. Adam hazretin huzuruna vardığında Peygamber (s.a.a) ona altın sikkesini hediye ederek şöyle buyurdu: Allah’a güzel ve yakışır şekilde ibadet ettiğin için bu sikkeyi sana hediye ettim.[156]
Su ve yemekten önce besmele çeker ve bittiğinde “elhemdulillah” derdi.[157] Allah’ı zikretmeden oturup kalmazdı.
Bir gün bir çiftçiye rastladı onun ellerinin nasır bağladığını görünce ellerinden öptü.
İnsanların itimat edip güvendiği şahıslara saygı gösterir ve bazen idari işleri onlara verirdi.
İyi ve kötü işleri bir tutmazdı. İyiliğe teşvik eder ve yanlışlıklardan dolayı eleştirirdi.
Halkı hidayete kavuşturmak için aşırı alaka göstererek sıkıntıya düştüğü için hakkında ayet nazil oldu.
“Biz, Kur’an’ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.” [158]
Toplantılarda insanlara karşı o kadar yumuşak ve sıcak davranırdı. Herkes Peygamber’e (s.a.a) daha yakın olduğunu zannederdi.
Bazen sahabeden bazıları o hazretten düşmanları için beddua etmesini isterdi. Peygamber (s.a.a) kabul etmeyerek şöyle dua ederdi: Allah’ım bu halkı hidayete eriştir.
Mümkün olduğu kadarıyla ona gelen saili reddetmezdi. Hatta bir gün kadının biri çocuğunu Peygamber’in yanına göndererek hazretin gömleğini istemesini söyledi. Çocuk Peygamber’in (s.a.a) yanına vararak gömleği istedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) kendi gömleğini ona verince bu esnada ayet nazil oldu. “Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.”[159] Bütün her şeyini Allah yolunda infak etmeye hakkın yoktur.
Toplantılarda (meclisin) yukarı ve aşağısı bilinmemesi için bağdaş kurarak otururdu.
Yasaları uygulamakta kimseyi ayırt etmezdi. Bu nedenle tanınmış ve ünlü olan kabileden bir kadın hakkında uygulanması gereken kanunu engellenmesi istenince şöyle buyurdu: Kendi kızım dahi hırsızlık yapmış olsa onun hakkında ilahi hükümleri uygularım, kanunu uygulamakta asla insanlar arasında fark gözetmem.
Peygamber (s.a.a) daima esirler hakkında tavsiye ederdi. Onun kendisi esir kadın ile evlenince insanların esirlere karşı görüşleri değişti ve sevgileri arttı. Bu nedenle çoğu esirleri Müslümanlar serbest bıraktı. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: Onlara kendi yemeklerinizden ikram edin, onları delikanlı diye çağırın, kendi elbiselerinizden onlara giydirin ve üzülmelerine izin vermeyin.
Zengin ve fakire eşit davranırdı. Gereksiz yere tartışma yaratacak sözlerden kaçınır, asla başkalarının ayıplarını aramazdı.
Resul-i Ekrem (s.a.a) ifrat ve tefrite engel oluyordu. Bu konunun daha net bir şekilde anlaşılması için aşağıdaki noktalara dikkatinizi çekmek istiyoruz.
1-Peygamber (s.a.a) birinin çocuğu olduğu halde mirasının tamamını vakfettiğini duyduğunda üzüldü ve şöyle buyurdu: Bu aşırılık doğru değildir.
2-Bazı sahabelerin yemek ve içmeği, uyku ve eşlerini terk ederek ibadete yöneldiklerini duyunca onları çağırıp uyarır ve halkı böyle işlerden uzaklaşmalarını isterdi.
3-Savaşta esir olan kadına eziyet etmek için ölen, kocasının cenazesini yanından götürdüklerini duyduğunda aşırı derece üzüldü ve şöyle buyurdu: Her ne kadar kadın kâfir olsa da düşmanınızdan, Müslümanlara karşı savaşarak esir olduysa ona böyle davranılmamalı ve onunla normal bir esir muamelesi yapılmalıdır. Onu kocasının yanından götürmek aşırılık ve adaletten uzaktır.

HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) İBADETİ
Hz. Peygamber’in (s.a.a) kemale ermesinde etki olan tanınmış simalarından birisi onun Allah’a yönelik kulluğu ve ibadetidir. Onun miraca gidişi Onun Salih bir kul olduğundandır. “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.”[160] Resul oluşu Salih bir kul olduğu içindir. “Ve şahadet ederim ki Muhammed kulun ve resulündür. “Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi.”[161]
Ona vahyin inişi kulluğundan dolayıdır. Müzemmil süresinde Peygamber’e (s.a.a) verilen ilk emirler, geceleyin, ya da gece yarısı veya gecenin bir kısmı veya gece yarısından biraz önce veya biraz sonra, kalkıp ibadet etmesidir. “(Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt. Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı tane tane oku.”[162]
Aynı sürede Peygamber’e (s.a.a) hitap ederek şöyle buyuruyor: Ey Peygamber; senin gündüzleri gelip gidenin ve işin çok olmaktadır. O zaman geceleyin ibadet ederek ona bağlanmalısın.
Diğer bir ayette şöyle buyuruyor: “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin.”[163]
Gece namazı diğer insanlar için vacip değildir. Fakat sünnettir on iki rekâttır, kılınış şekli için Tam İlmihallere müracaat edebilirsiniz.

HZ. MUHAMMED VE GECE NAMAZI
Gece namazı hakkında özel tavsiyeler edilmiştir. Ona çok faziletler verilmiştir. Bazı işler için her ne kadar, mükâfat olarak iki kat,[164] birkaç kat[165] veya on kat verilse de ancak mükâfatın çoğunluğu Allah yolunda infak edenler içindir. Kur’an infakın gelişip çoğalması için şöyle buyuruyor: “Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah’ın lütfü geniştir, O her şeyi bilir.”[166]
Bunun anlamı onun mükâfatı, Allah yolunda tam yedi yüz kat olarak açıklanmıştır. Ama konuyla ilgili, gece kalkıp da namaz kılmaya gelince şöyle buyuruyor: “Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.”[167]
Yani bunun mükâfatı yedi yüzden daha çoktur. Beyan edilen bir Hadisi Şerife’e göre: Gece namazı gündüz işlenen günahların affına, rızıkların çoğalmasına, insanın sağlığına ve kabrin aydın olmasına sebep olmaktadır.[168]
Günah işlemek insanı gece namazından alıkoymaktadır.[169]
Her ne kadar Kur’an’da tanın doğuşuna, sabaha, asra, akşama ve gündüze yemin edilmişse de seher vaktine üç kez yemin edilmiştir. “(her şeyi karanlığı ile) örttüğü an geceye.”[170] “Kararmaya yüz tuttuğunda geceye andolsun.”[171] “Dönüp gitmekte olan geceye (andolsun).”[172]
Ayetlerde gece bitimine edilen yemin seher vaktidir.
Evet, Allah’a yönelik rahat bir ibadet edebilmek için gece ve seher vakitleri en uygun vakitlerdir. Hz. Musa (a.s) otuz gece ve gündüz Tur dağında kalmasına rağmen, Allah onu gece olarak belirtmiştir. Bu en büyük sevabın ve faziletin, ibadetin gece yapılanında olduğunu belirtmektedir.
Kur’an Peygamber’e (s.a.a) gece namaza kalkması için emrediyor.
Evet, bir önder kendi rahatlığını kısıtlayarak geceleri kalkıp rabbine yalvararak üzerindeki sorumluluğu gündüzleri iyi yerine getirebilmesi için Allah ile bağlantı kurmalıdır.
Bu nedenle Resul-i Ekrem (s.a.a) üç kez arka arkaya gece namazı için Hz. Ali b. Ebutalib’e (a.s) vurgu yapmaktadır. Gece namazı senin için (hayırlıdır).[173]
Bir başka hadiste Allah’u Teâlâ Hz. Musa’ya (a.s) şöyle buyuruyor: “Geceleri benimle konuşmak yerine uyumakta olan beni sevdiğini hayal edip, yalan söylemektedir”…[174]
Allah katında geceleyin kılınan iki rekât namaz her şeyden daha üstündür.[175]

HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) ÖZEL HAYATI
Merhum Allame Tabataba’i büyük eseri, el-Mizan Tefsirinin altıncı cildinin 321. Sayfasından itibaren, peygamberlerin (a.s) siyerini bir konu halinde ayrıntılı olarak ele almıştır, onun bir bölümünü burada değerli okurlarımıza sunuyoruz.
İlahi nimetler az olmasına rağmen, Peygamber (s.a.a) onları çok büyük sayar ve asla kötülemez idi. Dünya çıkarı ve maddiyatı için asla sinirlenmezdi, yüksek sesle gülmezdi, tebessümde bulunurdu. Her kabilenin büyüğüne saygı gösterirdi. Bir topluma girdiğinde meclisin aşağısında otururdu, (insanlara yük olmaz ve onları incitmezdi) insanlara yönelik öyle bir davranış sergilerdi ki herkes, onun yanında daha çok sevildiğini hissederdi. Ondan hacetlerinin giderilmesini isteyenlere ya hacetlerini giderir veya güzel bir dille onları yolcu ederdi. İnsanlar için babalık yapardı ve bütün insanlar onun için aynıydı. Onun bulunduğu toplantı ve meclisler hilim, sabır, doğruluk, emanet ve hayâ meclisiydi, öyle meclislerde sesler yükselmezdi tıpkı Kur’nın buyurduğu gibi.[176] Yaşlılara saygılı ve çocuklara karşı muhabbet ve merhametliydi, eli açık iyi huylu ve güzel davranış sergilerdi, onda kötülük, terbiye dışı hareketler, diğerlerinin açığını aramak, yersiz ve gereksiz şeyleri methetmek yoktu, istemediği şeye karşı eleştirilerine göz yumardı ve onu görmezden gelirdi. Hiç kimseyi ümitsiz kılmazdı, boş sözler konuşmaz, tartışmaz ve bunlarla zaman harcamazdı. Kimseyi kötülemezdi, faydalı söz haricinde ağzından bir şey çıkmazdı. İnsanlar güldüğünde gülerdi, övülecek şeylerde onlarla beraber olurdu. Onu tanımayan ona karşı yanlış konuşan için haktan ödün vermezdi, onun sözünü kesmezdi ama konuşanın sözü doğruluğu aşınca uyarır veya orayı terk ederek konuşmayı keserdi.
Köleler gibi yerde otururdu. Ayakkabısını kendisi koyardı, çıplak bineğe binerdi ve başkalarını da arkasına bindirirdi. Ev halkına üzerinde resim bulunan perdenin kaldırılmasını söylerdi, Allah’tan korktuğu için çok ağlar ve gözyaşı dökerdi, Allah’ı çok zikrederdi, günde yetmiş defa istiğfar ve tövbe ederdi. Herkesten daha çok cömert, doğru, vefalı ve yumuşak huyluydu, yıllık harcamasının dışındakilerin tamamını Allah yolunda infak ederdi. Fakirlerle oturur, yoksullarla yemek yerdi, eğitim ve öğretim görenlere özen gösterirdi, akrabasına sıla’yı rahim de bulunurdu. Ama onları akraba oldukları için başka insanlardan üstün tutmazdı. Suçluların özrünü kabul ederdi, vaktini boşa harcamazdı. Yorgunluğunu sahabesinin bahçesinde geçirirdi. Kimseyi fakirliği için küçümsemezdi. Kimseye varlığı için eğilmezdi, geç sinirlenirdi ama çabuk razı olurdu. Nasihati ciddiydi öfkelenmesi Allah içindi, olaylar karşısında Allah’tan yardım isterdi, işi ona bırakır ve kendi güç ve kudretine yaslanmazdı. Bu ayetlerin açık kanıtıydı. Ve dayananlar artık ancak Allah’a dayanmalı.[177] İşimi Allah’a ısmarladım.[178]
Elbisesini kendisi tamir eder, hayvanlarının sütünü kendisi sağardı, kendi ihtiyacını pazardan kendisi karşılardı, kölelerle yemek yerdi. Zenginle de fakirle de tokalaşır ve onlar ellerini çekmeden ellerini çekmezdi, herkese selam vererek şöyle buyurdu: Benden sonra uygulansın diye, Ömrümün sonuna kadar çocuklara selam vermeyi terk etmeyeceğim. kadınlara da selam verirdi. Meclislerde otururken ayağını uzatmazdı, iki iş arasında seçim yaparken en zor olanını seçerdi, yaslanarak yemek yemezdi, hutbeleri özet olarak okurdu, güzel koku kullanmakla tanınırdı, sofradayken etrafına elini uzatmaz, kendi önünden yemek yerdi, suyu üç defada içerdi, herkese aynı bakardı, bazen şaka yapardı ama hak dışında konuşmazdı.
Bir gün Arab’ın biri Peygamber’e (s.a.a) hediye getirip parasını istedi, Peygamber (s.a.a) gülümsedi. Hz. Peygamber (s.a.a) hüzünlendiği zaman şöyle buyurdu: Keşke o Arap yine gelseydi. otururken kıbleye doğru otururdu. Kendisi bineğe bindiğinde kimsenin yaya gitmesini istemezdi onu ya bindirir veya şöyle buyururdu: Sen benden önce git belirli bir yerde buluşalım. Kimseye karşı kin tutmaz, kendisine karşı yanlış yapanı affederdi. Dostlarını üç gün görmeyince onları sorurdu, yolculukta olduklarında haklarında dua ederdi. Hasta olanlar ziyaret ederdi.
Enes şöyle diyor: Dokuz yıl Hz. Peygamber’e (s.a.a) hizmetçi oldum, bir defa bile bana niçin öyle veya böyle yaptın dediğini hatırlamıyorum. Hatta hanımları yaptığım bir iş için beni kınadıklarında şöyle buyururdu: Onu bırakın! böyle mukaddermiş, insanları saygılı bir şekilde seslerdi, çocuklara da aynı şekilde davranarak onları cezp ederdi, huzuruna getirilen hediyeden yerdi, sadaka yemezdi. Güneş doğduktan sonra iş yapmak için evden çıkardı. Bıyık ve tırnaklarını keserek gömerdi, sürmeye, kokuya, beden temizliğine ve vücuttaki fazlalık tüyleri hamam otuyla yok etmeye önem verirdi. Kokuya yapmış olduğu harcama yemeğe yapmış olduğu harcamalardan daha fazlaydı. Cuma günü güzel koku bulamayınca hanımının başörtüsünü alarak onu ıslatıp eline ve yüzüne sürüyordu, böylece ondaki güzel kokuyu kendisine ulaşmasını sağlıyordu. Ramazan Bayramında ilk önce hanımlarına daha sonra kendisine güzel koku sürerdi ve bedene sürülen yağlardan da kullanırdı. Yolculuk için Perşembe gününü seçerdi ve yolculuk esnasında misvak, ayna ve esansını yanında götürürdü. Yolda yürürken normal yürürdü. Yolculukta yokuş aşağı inerken “Lailahe illellah” derdi ve rampa çıkışında, tekbir getirirdi, yolculukta mesken edindiği yeri terk etmeden önce iki rekât orda namaz kılıp şöyle buyururdu: Yerin bu parçası namaz kıldığıma şahit ve tanık olsun. Müminleri yolculuk için uğurlarken şöyle dua ederdi: Allah yol azığı olarak size takvayı versin ve sizi hayra doğru yönlendirsin ve her açıdan mutlu olup iyi vakit geçiresiniz. Dünyadaki dininiz sağlam olsun, eli dolu ve sağlıklı geri dönün.
Yeşil ve beyaz elbiseye karşı neşeliydi. Cuma günleri için özel elbisesi vardı, sarığını başına koyar, yüzüğünü sağ parmağına takardı. Elbiseyi sağ taraftan giyinir soldan çıkarırdı ve şöyle buyururdu: Allah’a şükürler olsun ki beni giyindirerek güzel olmamı sağladı. Kendisine yeni elbise aldığında eskisini yoksula vererek şöyle buyururdu: Her kim, Allah için elbisesini bir yoksula verir o yoksul elbiseyi giydiği müddetçe Allah onu (elbise vereni) koruma altına alır. Hasırda uyurdu, elbiseleri pamuktandı, özel günlerde yünden giyiniyordu uykudan kalkınca, Allah’a secdeye giderek şöyle buyururdu: Benim göz nurum namazda ve hoşnutluğum hanımlarımla konuşmaktadır. Kendi neslinin (Hasan ve Hüseyin –a.s-) doğumunun yedinci gününde akike eder (saçlarını keser) ve onların kesmiş olduğu saçın ağırlığı kadar fakire gümüş verirdi. Hz. Ali (a.s) buyurur: Hz. İsa (a.s) her ne kadar zahit idiyse, Hz. Peygamber (s.a.a) ondan daha zahit idi. Misafir olduğu zaman hatta kölelerin bile davetlerine icabet ederdi, iki lokma arasında Allah’a şükür ederdi, sofrada hurma olduğunda yemeye hurmayla başlardı. Yemekten sonra dişlerini temizlerdi, su içerken besmele çekerdi, suyu üflemezdi. Yemekten önce iyice ellerini yıkardı, çok sıcak yemekten sakınırdı, (halktan görüşmeden önce) soğan ve sarımsak yemezdi. Yalnız başına yemek yemezdi. (Başkalarını misafir ederdi.) Kurban Bayramlarında iki kurban keserdi, birisi kendisi ve diğeri ümmetinden kurban kesemeyenler için. Cenaze olduğunda çok hüzünlü olur ve az konuşurdu. Çok az suyla abdest alırdı,[179] üç kilo suyla gusül (boy abdesti) alıyordu. Peygamber’in (s.a.a) misvakı hep yanında hatta yastık altında bulunurdu. Sünnet namazı farz namazların iki katıydı. Gece namazına kalkınca gökyüzüne bakarak Al-i İmran suresinden son ayetleri okurdu.
Ramazan ayında sünnet namazlar’a ağırlık veriyordu. Onunla işi olan birisi yanında oturduğunda, namazı kısa kılarak onun ihtiyacını gidermeye çalışıyordu.
Ramazan ayının son on gününü mescitte geçirirdi. Bir yıl Ramazanda onu yapamadığında gelecek Ramazanda onun iki katını camide geçirirdi.
Ramazanın son on gününde yatağını toparlardı ve uyumazdı.
Ramazanın yirmi üçüncü (kadir) gecesinde ailesinin uyumaması için yüzlerine su dökerdi. Hz. Fatıma’yı (s.a) da uyutmaz ve şöyle buyururdu: Zavallı kimse bu gecenin hayrından mahrum olandır.
Şimdiye kadar yazdıklarım el-Mizan Tefsir kitabının altıncı cildinden alınan hadislerdir. Tabii ki bu Peygamber’in (s.a.a) davranışlarından alınmış olan birkaç örnektir. Ama o hazretin eşiyle, komşusuyla, dostuyla, düşmanıyla, fakirlerle, zenginle, münafıkla, müşrikle, padişahlar ve ülke yöneticileri ve liderleriyle olan siyeri ve o hazretin tebliği ve rehberlik siyerini ayriyeten, ayetlerden, hadislerden ve tarihten elde etmek gerekir. Biz Allah’ın lütfüyle daha ağırlıklı olarak Kur’an ayetlerinden ve hadisi şeriflerden o hazretin siyerini araştırıp yazdık. Ve o hazretin şahsi ve ferdi siyerini herkes görerek ve okuyup anlayarak kendi davranışını, konuşmasını, ahlakını, onunla karşılaştırarak kendisine not versin ve eğer her ne kadar ondan uzak kalmış ise bir o kadar Allah’tan özür dileyip istiğfar etsin.

HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) İNSANLAR GİBİ OLDUĞUNU GÖSTERMESİ
Resul-i Ekrem (s.a.a), onlar gibi birisi olduğunu ancak kendisine Allah tarafından vahiy’in indiğini haber vermek için görevlendirilmiştir. Bunun haricinde benden bir şey beklemeyiniz. Bu konuyla ilgili birkaç noktaya dikkat ediniz.
1-“De ki ben sizin gibi bir insanım.”[180]
2-“De ki: “Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sahibim.”[181]
3-“Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O size ansızın gelecektir.” Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah’ın katındadır; ama insanların çoğu bilmezler.”[182]
4-“De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”[183]
İslam Peygamber’i (s.a.a) bir taraftan Allah vahyinin gelmesine sabırsızlanır iken, diğer taraftan da Allah’ın ayetlerinin tamamını kadir gecesi aldığı için, Cebrail (a.s) ağır ağır okuduğunda Peygamber’i (s.a.a) yanına çağırıyordu. Allah ona sipariş etmişti, ayetlerin inişi bitmeden Kur’an okumakta acele etme ve Allah’tan ilminin çoğalmasını iste. Bu siparişten kaç nokta elde edinmektedir.
1-Vaad edilen emir olmadığında telaşlanarak acele etmeye gerek yoktur. Dolayısıyla Kur’an’da bazı ayetler hızlı olmaya ve öncelikli olmaya çağırmakta. “Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”[184]
Ve acele etmekten uzak tutmaktadır: (Resulüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.[185]
2-İlim öğrenmenin sonu ve mezun olmanın da anlamı yoktur. Zira Allah Peygamber’i (s.a.a) Allah’tan daha fazla ilim istemekle görevlendirmektedir.
3-Gerçek ve hakiki ilim Kur’an’dır. zira bu ayette Kur’an okunması için acele edilmesi isteniyor. Daha sonra buyuruyor: Böylece Kur’an ayetlerinin ilahi ilimlerle dolu olduğu anlaşılmaktadır.
4-Terakkilerde fazla istemek bir değerdir. Dünya malı ve makamı için hırslanmak ise benimsenmemiştir. Ama ne kadar fazla ilim tahsil edilirse o kadar iyidir.
5-İlmin çoğalması insanın kapasitesinin çoğalmasıyla değer kazanır. Eğer insanın algılama kapasitesi sınırlı ve bilgin olursa bilgiyi kendisiyle beraber getirir. Bunun için Kur’an buyuruyor: Yani beni ilim ile yücelt. Aksine ilmimi çoğalt söylemiyor. İnsanların işlemiş oldukları cinayetlerin çoğunluğu ilimin ehlinde ve layık olmayan insanlarda bulunmasındandır.

HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) TEBLİĞ METODU
Şuara suresinin 214. Ayeti nazil olduğunda Resul-i Ekrem (s.a.a) yakınlarını, akrabalarını ve dostlarını misafir ederek yemekten sonra konuşma yaparak onlardan şirk ve puta tapmaktan uzak olmalarını istedi.
Evet, bu davet Atifeli ve güzellikle olmalıdır. Çünkü evvela yakınlarının daveti kabul etmeleri diğerlerinin kabullenmesine ön hazırlıktır. İkincisi ise insan yakınlarından dolayı daha çok sorumluluk altındadır. Akrabalık derecesi insanları kötü şeylerden uzaklaşmaya engel olmamalıdır.
Misafirlerin sayısını kırk beş kişi olarak söylüyorlar. Ama Ebuleheb yanlış ve doğru olmayan sözlerle toplantıda huzursuzluk çıkarttı. Peygamber (s.a.a) bir başka tarihte misafir ederek yemekten sonra risalet mesajını iletti. Sadece Hz. Ali (a.s) Peygamber’in (s.a.a) sözlerini kabul ederek o hazrete iman ettiğini açıkladı. Peygamber (s.a.a) Hz. Ali’nin (a.s) hakkında şöyle buyurdu: Bu (Hz. Ali-a.s-) benim kardeşim, vasim, halifem ve vezirimdir. Sizler onun sözünü dinleyin ve ona itaat edin.[186]
İslam Peygamber’i (s.a.a) üç yıl gizli tebliğ ettikten sonra bu ayet nazil oldu: “Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir! (Seninle) alay edenlere karşı biz sana yeteriz.”[187]
İslam Peygamber’i (s.a.a) davetini Sefa dağının eteğinde ve mescidi Haram’ın yanında açıklayarak şöyle buyurdu: Eğer benim davetimi kabul ederseniz hükümet ve dünya izzetiyle ahiret sizinledir. Ama onlar alay edip Ebutalib’in (a.s) yanına gelerek Muhammed bizim gençlerimizi aldatmaktadır dediler. Eğer para, kadın ve makam istiyorsa verelim dediler.
Peygamber âmâcasına şöyle buyurdu: Benim sözüm ilahi mesajdır ve ben asla vazgeçmeyeceğim. Kâfirler Ebutalip’den Muhammed’i onlara teslim etmesini istediler ama o kabul etmedi.[188]
Allah Teâlâ olaylara karşı Peygamber’ini korumayı vaat etmiştir. Onlar senin işinde tesir edemezler.
İslam Peygamber’i (s.a.a) insanları vahdete davet etmekte öncüydü, Bazı hedeflere ulaşmakta engelolmamak gerekir karşı tarafın doğru olan akide ve inançlarına saygı göstermeliyiz ve tebliğin yollarından bir de ortak olan şeylere davet etmektir.
Buna göre Resul-i Ekrem (s.a.a) kitap ehlini (Yahudi-Hıristiyan) ortak noktalarda birlikte hareket etmeğe davet ediyor.
“(Resulüm!) de ki: Ey ehli kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz Müslümanlarız! Deyiniz.”[189]
Medine büyüklerinden ikisi Mekke’ye Peygamber’in huzuruna geldiler. Hazret Enfal suresinin 151-152. Ayetlerini onlara okudu. O iki kişi Müslüman olarak kendilerine bir tebliğci istediler. Peygamber (s.a.a) Neseb b. Emr-i onlar ile beraber Medine’ye gönderdi. Medine’de İslam’ın tebliğ edilmesinin başlangıcı oldu.
Eğer bu iki ayetin içeriğine bakarsak o zaman Peygamber’in (s.a.a) tebliği siyerinin başlangıçta davetin külliyatını açıklamakla olduğunu ve bunun hemen akıl, fıtrat ve salim vicdan ile uyum sağladığını görebiliriz. Bu semavi dinlerin ortak olduğu bir konudur. Zira Tevrat’ın 30. Cüzünde bu iki ayetin içeriyi geçmektedir.
Evet, davetin başlangıcı kolay ve basit olmalıdır. Her vicdanın, aklın ve fıtratın benimsediği şekilde açıklanmalıdır. Ama acaba Enfal suresinin iki ayetinin içeriği neydi? Şirkten, insan öldürmekten, çocuğunu öldürmekten, malda eksik tartmaktan, adaletsizce konuşmaktan, şirki ve küfrü konuşmaktan, yetim malı yemekten, uzak tutmak ve alıkoymaktır ve karşısında anne babaya saygı, ahde vefa, imkân dâhilinde teklife amel etmektir.
Günümüzde dalında doktora (belgesi) olanlar vardır.Bir de Kur’an’ın nur sofrasına oturup bakalım Allah Teala hangi yılda insanın hidayete kavuşması için nasıl bir emir vermiştir. Eğitimin, öğretimin ve öğrenmenin nasıl olduğunu vahiy’den alalım. Örneğin hadisi şeriflerde, çocuk eğitimiyle ilgili , çocuğun ne zamana kadar serbest bırakılacağı, üç yaşından sonra ona öğretilecek kelimenin ne olacağı, bir müddet geçtikten sonra öğreneceği kelimenin ne olduğunu anlayacağını, büyükler içinse davetin nasıl olacağını, Firavun gibi serkeşlerle nasıl bir söz ve davranışla konuşulması gerektiğini ve sözün içeriğinin nasıl olması gerektiğini bilmek gerekir.
Evet, zaman ve mekân şartlarına dikkat ederek ayetlerin nazil sebepleri bizim yüce uzmanlarımız için hem psikolojik eğitim ve hem de öğretimdir.

HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) UYGULAMALI SİYERİ
Resul-i Ekrem’in (s.a.a) Medine’deki ilk işi mescit yapmaktı. Mescit, İbadetin, vahdetin, danışmanın, hizmet ve hüküm vermenin ve büyük kararlar almanın merkezi idi. Mescit ekseni ve namaz, bütün peygamberlerin (a.s) siyerinden görülmektedir. Allah Teâlâ ilk önce kara parçası olarak Kâbe’yi ve daha sonra yeryüzünü onun altında yaymaya başladı.
Mescidin yapılmasında Peygamber’in (s.a.a) kendisi çalışıyordu, herkesin, mescidin yapılmasında katkısı bulunsun diye kadınların bu işe iştirak edebilmelerini sağladı. Bu mescit, hurma ağacından oluşmuş on sütun üzerinde kurulmuş ancak bütün dünyayı titretiyordu.
Hz. Peygamber’in(s.a.a) uygulamalı siyerlerinden biriside kardeşlik uygulamasıdır. Biz de bu konuyla ilgili olan Hucürat suresinin onuncu ayeti kerimesinin Nur Tefsir’indeki açıklamasını getiriyoruz.
Hiç şüphe yok ki inananlar ancak kardeştirler, artık kardeşlerinizin arasını bulun, barıştırın, uzlaştırın onları ve çekinin Allah’tan da rahmete kavuşmuşlardan olun. Bu ayet müminlerin birbirleriyle olan ilişkilerini iki kardeş arasında olan ilişki olarak belirtmiştir burada birkaç nokta saklıdır. onlardan:
a)-İki kardeşin dostluğu tek taraflı değil belki karşılıklıdır.
b)-İki kardeşin dostluğu derin ve kalıcıdır.
c)-İki kardeşin dostluğu fıtrat ve tabiat üzerinedir, dünya malı için değildir.
d)-İki kardeşin kökü ve aslı birdir.
e)-Kardeşliğe gönül verip yönelmek, hatalara göz yummaktır.
f)-(Kardeş kardeşin) sevincini ve üzüntüsünü paylaşandır.
Günümüzde sevgi ve dostluğu belirtmek için hemşeri, vatandaş, köylüm, dostum, arkadaş kelimeleri kullanılmaktadır, ama İslam kardeş kelimesini kullanmaktadır ki (kardeş kelimesi) bunların tamamından daha üstündür.
Bir hadisi şerifte iki din kardeş birbirini yıkayan iki ele benzetilmiştir.[190]
Bu ayette ve önceki ayette de barış sağlayın emri üç kez tekrarlanmıştır. İslam’ın toplumda ve insanlar arasındaki barışa vermiş olduğu önemi vurgulamaktadır.
Bundan bir önceki ayette ise adil bir şekilde barış sağlayın buyurdu. Bu ayette ise barış sağlarken Allah’tan sakının buyurmaktadır.
Sizi arabulucu olarak seçtiklerinde Allah’ı göz önünde bulundurarak hüküm verin. Sizin hükmünüz diğerine haksızlıkla sonuçlanmasın.

HZ. PEYGAMBER (S.A.A), DOSTLUK VE KARDEŞLİK
Islahatı kökten başlatmak İslam’ın özelliklerindendir. Örneğin ayeti kerimede buyuruyor: “Bütün izzet ve üstünlük Allah içindir.”[191] Neden izzetli olabilmek için başkalarının peşinde gidiyorsunuz? Ve diğer bir ayette buyuruyor: “Bütün kudretler Allah’tandır.”[192] Neden her saat diğerlerinin etrafında dönüyorsunuz?
Kişiler ve toplumun ıslahı için hepiniz barış içinde yaşayın, insanların düşünce ve itikadı (inanç) görüşleri temelden ıslah edilmelidir. Dostluk ve kardeşlik kelimelerini yaymak İslam’ın özelliklerindendir.
İslam’ın başlangıcında İslam Peygamber’i (s.a.a) 740 kişiyle Nuhayle bölgesindeyken Cebrail (a.s) nazil oldu buyurdu: Allah Teâlâ melekler arasında kardeşlik akdi okudu, bunun üzerine O hazrette sahabeler arasında kardeşlik akdini okudu. Böylece herkes bir başkasıyla kardeş oldular. Ebubekir ile Ömer, Osman ile Abdurrahman, Selaman ile Ebuzer, Talha’yla Zübeyr, Masab ile Ebu Eyyüb Ensari, Hamza’yla Zeyd b. Haris, Bilal ile Ebu Raddal, Cafer’i Teyyar ile Meaz b. Cebel, Miktad ile Ammar, Ayşe’yle Hafsa, Ümmü Seleme’yle Safiyye ve Resul-i Ekrem’in kendisi Hz. Ali’yle (a.s) kardeşlik akdi okuyarak kardeş oldular.[193]
Aralarında kardeşlik akdi okunmuş iki sahabe Abdullah b. Ömer ile Ömer b. Cumuh Uhud Savaşında şehit düştüklerinde Hz. Peygamber (s.a.a) onların birlikte defin edilmelerini buyurmuştur.[194]
Soy kardeşliği bir gün ayrılabilir. “Sura üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.” [195]
Ancak din kardeşliği kıyamete kadar kalıcıdır. Biz, onların gönüllerindeki kini söküp attık; onlar artık köşkler üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olacaklar.[196]
Kardeşlik bağı yalnız erkekleri kapsamamaktadır. Ayrıca bu tabir kadınları da kapsamı içerisine almaktadır. “Ve eğer erkek ve kız kardeşlerse…”[197]
Bilinmesi gerekir ki kardeşlik ve dostluk yalnızca Allah rızası içerisinde olmalıdır. Eğer birileri dünya için dost ve arkadaş olursa umduklarına kavuşamazlar kıyamet günündeyse düşman olurlar.[198]
Konuyla ilgili Kur’an şöyle buyuruyor: “O gün, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar (bile) birbirlerine düşman kesilirler.”[199] Kardeş olmaktan daha önemlisi onu korumaktır. Hadisi şerifte din kardeşlerini terk edenlerden ciddi bir şekilde tenkit edilmiştir. “Ve kardeşlerin senden uzak olurlarsa sen onlara yakın ol.” Diye tavsiyede bulunulmuştur.[200]
Hz. İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: Mümin müminin kardeşidir, bir bedene benzer eğer onun bir parçası acırsa diğerleri de onu hisseder.[201]
İranlı büyük şair, Saadi Şirazi Bu hadisi şiire dökerek şöyle der:
Âdemoğulları tek vücut uzvudurlar
Ki, yaratılışları aynı mücevherdendir
Eğer uzvu ağrırsa bir gün
Elbet öteki uzuvlar rahat kalamazlar
Sen ki başkasının üzüntüsünden uzaksın
Adını insansın diye adlandırmazlar

KARDEŞLİK HAKLARI
Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor: Müslüman’ın Müslüman üzerinde hakları vardır. Herkes o haklara uymalıdırlar. O haklar şunlardan ibarettir:
1-Onun sırlarını saklı tutmak
2-Kardeşini af ederek ona şefkatli davranmak
3-Yanlışlarını düzeltmek
4-Mazeretini kabul etmek
5- Onu kötülere karşı korumak
6-Onun için hayırlı olanını istemek
7-Ona vermiş olduğu vaatleri yerine getirmek
8-Hastalandığında onu ziyaret etmek
9-Cenazesinde hazır bulunmak
10-Hediyesini ve davetini kabul etmek
11-Hediyelerini karşılıksız bırakmamak
12-Çalışmalardan dolayı teşekkür etmek
13-Yardımcı olmak
14-Namusunu korumak
15-İhtiyacını gidermek
16-Sorunlarını gidermek
17-Selamını cevaplamak
18-Sözüne ve söylediklerine saygılı olmak
19-Hediyesini en iyisinden almak
20-Yeminine inanmak
21-Dostuyla dost olmak
22-Olaylara ve zorluklara karşı onu yalnız bırakmamak
23-Kendisi için istediklerini onun içinde istemek[202]
Resul-i Ekrem (s.a.a) kardeşlik ayetini “Müminler kardeşlerdir.” okuduktan sonra şöyle buyurdu: Müslümanların kanı aynıdır. Eğer birisi ona sığınak ve güvence veriyorsa diğerleri de o hale bağlı kalmalıdırlar. Herkes ortak düşman karşısında birlik içinde olmalıdırlar.[203]

HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) SAVUNMA
DALINDAKİ GÜÇLÜ SİYERİ
Allah Kur’an’ı Kerimde şöyle buyuruyor: “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.”[204]
İslam Peygamber’inin (s.a.a) siyeri ayeti kerimede açıktır. Hz. peygamber, (s.a.a) Yemende bir silahın üretildiği haberini alır almaz sahabeden birini silahı temin etmek için yemene gönderdi. Ümmetin her şeyi bilmesi ve düşmana karşı hazırlıklı olması için, at binme ve ok kullanma gibi yarışlar düzenleyerek başarılı olanları mükâfatlandırıyordu.
Müslümanlar her açıdan bütün imkânlarıyla hazırlıklı olmalıdırlar ve İslam devleti de elindeki bütün var olan imkânlarıyla kendisini korumak, Allah’ın ve kendisinin düşmanlarını korkutmak (caydırıcı olmak) kastıyla savunma alanındaki bütçesini temin etmelidir.
Müslümanlar her türlü eğitimi almalı ve en son gelişmiş teknolojilerden yararlanmalıdırlar. Bütün askeri, siyasi ve propaganda hazırlıklarını düşmanın yüreğine korku salmak için yapmalıdırlar. Hadisi şerifte şöyle buyuruyor: Saçınızı ve sakalınızı boyayarak İslam’ın ordusu yaşlıdır sözü söylenmesine imkân tanımayın.
Evet, konuşarak anlaşmak her yerde geçerli değildir. Düşmanı korkutmak ve saldırmasından caydırmak için bayanlar bile askeri eğitim görebilirler, askeri açıdan çok güçlü olmak gerekir ki düşman saldırı düşüncesinde bile girmemelidir.
Vahdet ve birlik içinde olmak ve düşmana karşı yekvücut olmak gerekir. Zira tefrika olunca Müslümanlar güçlenemez ve düşmanı korkutamazlar.
İslam’ı açıdan bütün Müslümanlar askerdirler ve askeri açıdan ise halkla beraber savunmaya hazır olmalıdır.
Şunu çok iyi bilmemiz gerekir düşmanlarımızın tamamını tanımıyoruz ve bazıları ateşin toprağın altında saklandığı gibi iyi bir fırsat arıyorlar bu konuyla ilgili Kur’an şöyle buyuruyor: “Sizin bilmediğiniz Allah’ın düşmanları” bu nedenle fakat hazırda bulunan düşman için harcama yapmamalıyız, ileriye yönelik çıkabilecek düşmanlar içinde hazırlıklı olmalıyız.
Savaştaki yardımlaşmaları hafife olmamalıyız. Maddi yardım haricinde, haysiyet, bilgi ve kültürel yardımlaşmada gerekir, ayeti kerimedeki “Allah yolunda ne harcarsanız”, bölümü mutlaktır ve her şeyi kapsamaktadır.
Bilindiği gibi hazırlıkların ve yardımlaşmaların tamamı Allah yolunda ve onun rızası için olmalıdır. Gösteriş ve birilerinin çıkarı için olmamalıdır. Enfal suresinin 60. Ayetin sonunda buyuruyor: “Bütün harcamalarınız, askeri hazırlıklarınız ve desteklerinizin karşılığı tamamıyla size dönecektir ve siz asla zulme uğramayacaksınız.” Zira kudretli, izzetli ve özgür olmanızla beraber ekonomik durumunuzda iyi olacaktır.

HZ. PEYGAMBER (S.A.A) VE ASKERLER
Düşmana karşı cihad edip savaşmak zor olduğu için halk tarafından imanlı ve sabırlı olmaya ve önderler tarafından tebliğ ve teşvik etmeye ihtiyaç vardır. Allah Teâlâ Kur’an’da Peygamber’ine (s.a.a) şöyle buyurur: Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.[205]
İslam’ın başlangıcında iman ve sabır ruhunun oluşu bilinçli olma ve Peygamber’in (s.a.a) teşviki neticesinde emsali olmayan bir İslam ordusu oluşmıştur. Bedir savaşında düşmanın 1000 askeri karşısında 313 kişi, Uhud Savaşında 3000 asker karşısında700 asker, Mute Savaşında 100.000 asker karşısında 10.000 asker düşman ile savaşmışlardır. İslam Peygamber’i (s.a.a) Allah’ın “insanları cihada teşvik et” emrine uyarak Müminleri cihada teşvik ediyordu.
Allah Teâlâ şöyle vaatte bulunmuştur: Yirmi sabırlı mümin iki yüz düşmana karşı ve yüz asker bin askere karşı zafere ulaşacaklardır. Allah Teâlâ bu tür vaatlerde bulunarak Müslümanlara destek çıktı.
Buradaki zafer vaadi kelimesinden üç ayrı zafer anlaşılmaktadır:
Müslümanlar için “İnanlar ve sabırlı olanlar”
Kâfirler için ise “Anlamazlar” tabirini kullanmıştır. Müslümanlar bu tabirleri derin düşünmelidirler.
Bu nedenle Müslümanlar imanlı ve sabırlı olup derin düşündüklerinde zafer elde edebilirler.
Hatırlamamız gerekir ki Allah Müslümanlarda zaaf görünce hafiflik getireceğini belirterek buyuruyor: “Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi.”[206]
Her ne kadar topluluğunuz çoktur ama sizin ruhunuz zayıfladığı için askeri gücünüzde on kattan iki kata indi. Ancak imanlı olduğunuz için kâfirlerin iki katı olun. En azından yüz kişiniz iki yüze galip gelsin ve bin kişi iki bin kişiye galip gelmelidir.
Evet, bazen yöneticilik ve müdüriyete şartların değişiminden dolayı, konulan yasaklarda değişebilir ve bu değişime sebebiyet veren imanın iniş ve çıkışıdır ve bu Allah’ın elindedir.
Hicretin sekizinci yılında İslam Peygamber’i (s.a.a) Medine’den asker çıkararak Mekke’yi fethetti. Putları kırdı, aynı zamanda en güçlü düşmanını da affetti ve hatta kendisini zehirleyerek öldürmek isteyen kadını da bağışladı.
Sefvan adında birisi beni Umeyye kabilesinden ve putperestlerin büyüklerindendi. Mekke’ye 80 kilometre uzaklıkta bulunan Cidde’ye firar etti. Bazıları Allah Resulü’nün (s.a.a) yanına gelerek onun için güvence istediler. Hazret onun güvence altında olup Mekke’ye dönebilmesi için sarığını ona gönderdi. Sefvan Cidde’den dönerek Peygamber’in (s.a.a) huzuruna geldi ve dedi: Düşünebilmem için bana iki ay fırsat verin. Peygamber (s.a.a) dört ay ona süre verdi. Sefvan sürekli Mekke’ye gelerek Peygamber’in (s.a.a) yanında oturuyordu ve böylece İslam dinine ve önderi olan Peygamber’e (s.a.a) kendisini yakın görerek Müslüman oldu.
Tövbe suresinin altıncı ayetinde düşmanı himaye etmek ve ona sığınma hakkı vermekle ilgili söz etmektedir. İslam fıkhı da düşmanı himaye etmekle ilgili konuyu geniş çaplı olarak ele almaktadır. Burada o konuya girmeyi gerek görmüyoruz.

HZ. PEYGAMBER(S.A.A) VE BARIŞ (SULH)
İslam Peygamber’i (s.a.a) Allah tarafından görevlendirilmişti. “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş.”[207]
İslam savaştan yana olmadığı gibi kendi güç ve kudretinden de suiistimal etmez ve barış önerisini kabul eder. Ancak sulh önerisi düşmandan gelmesi için Müslümanlar çok güçlü olmalıdırlar. Barışı kabul veya reddetmek ise lidere bağlıdır. Barışın sağlıklı oluşunda kuşku duyarsa o zaman Allah’a tevekkül etmelidir. Hz. Ali’nin de (a.s) (Mısıra vali olarak atadığı) Malik-i Eşter’e yazdığı gibi: Düşmanın barış önerisini reddetme! Ama barıştan sonra düşmanın hilesine karşı dikkatli ol ve düşmana gafil düşme! Zira bazen düşmanın yakınlık göstermesi gafil düşürmek içindir.

HZ.PEYGAMBER (S.A.A) VE MÜDÜRİYET
Allah’ın emri emanetti sahiplerine geri vermek ve insanlar arasında hüküm verirken adaletli olmaktır.
Hz. Ali’nin (a.s) de Nehcü’l-Belaga kitabının beşinci mektubunda belirttiği gibi; hükümet yönetiminde görevlenmek insanların üzerinde olan bir ilahi emanettir. Peygamber’in (s.a.a) siyerindeyse her sorumluluğu ehline vermektir. Bazen sorumluluğu ehli olmayana verdiğinde Allah tarafından vahiy gelirdi ve Hz. Peygamber’de (s.a.a) onu görevden alıyordu.
Ebubekir’e vermiş olduğu görev gibi; Beraat (tevbe) suresi nazil olduğunda Peygamber (s.a.a) onu Mekkelilere okuması için Ebubekir’i görevlendirdi. (Ebubekir’i görevlendirmesi yaşlı olmasından dolayıdır. Çünkü yaşlılara fazla hassasiyet göstermezlerdi.) Ama Ebubekir Mekke’ye yaklaştığında Cebrail (a.s) vahiy getirdi Beraat ayetlerini[208] okuyacak şahıs Peygamber (s.a.a) ailesinden olmalıdır. Peygamber (s.a.a) vahiy aldıktan sonra Hz. Ali’yi (a.s) görevlendirdi. Hz. Ali (a.s) Mekke yolunun yarısında Ebubekir’den alarak Mekke’ye varıp ayetleri müşriklere okudu.[209]
Hadisi şeriflerde emaneti sahiplerine vermek (özelikle sorumluluk ve görevi layık olana vermek.) gerçek İslam’ın göstergesindendir ve bizlere de söyleyen şahısın fazla namaz kılmasına, oruç tutmasına, hacca gitmesine, geceleri ibadet ederek ağlamasına, rükû ve secdeleri uzatmasına bakmayın belki şahısın konuşmalarındaki doğruluğuna ve emaneti sahibine eda edip etmeyeceğine bakmalıyız.
Elbette insanın hedefi ve niyeti doğru olursa ve kendisi ile Allah’ının arasında var olan irtibatı ve bağlantısını ıslah ederse ve ortada particilik, hemşericilik, siyasetçilik ve görevi kötüye kullanmak olmazsa Allah’ın Muhammed suresinin ikinci ayetinde buyurduğu gibi, Şahıslara görevlerini vermiş olursa kötülükleri ve hurafeleri telafi ve kendi aralarında ıslah ederler.
Günümüzde bazıları müdüriyet ezeli, uzmanlığı ve başarılığı ise imanları olması ve insanların itaat etmelerine ise tehlikelerle mümkün olacağını bilmektedir. Ama Peygamber’in (s.a.a) müdüriyet ve idarecilikteki siyeri, ahlaklı olmak, yumuşak davranmak, kaba olmamak, inatçı olmamak, övmek, görevlenmek ve imtiyaz sahibi olmak idi.
Aziz Peygamber (s.a.a) her ne kadar köleyle oturuyor, koyun sağıyor, fakirlerle yemek yiyor, katıra biniyorduysa da konuşma yaparken, insanları o kadarın dikkatlerini o kadar kendisine çekerdi ki güya kafalarına bir kuş konmuş gibi her an kaçar diye kafalarını bile hareket ettirmezlerdi.
Takva yoluyla elde edilen izzet ve büyüklük biz insanların makam ve maddiyata dayanarak elde ettiğimiz izzetten çok farklıdır.
Kur’an şöyle buyuruyor:” İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.”[210]
Resul-i Ekrem şöyle buyuruyor: Kim Allah’tan korkarsa, Allah’ta herkesi ondan korkutur ve Kim Allah’tan korkmazsa Allah’ta onu herkesten korkutur.[211]
İslam’da müdüriyet ve yöneticilik izzet, Allah’a itaat ve ibadettir. Ancak zillet günahtır. Allah’a karşı işlenen bir günah.)[212]
Emirü’l Müminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: Kim kendisini insanların önderi ve lideri görüyorsa ilk önce kendisini eğitip ve yetiştirmesi gerekir. Sözü söylemeden önce kendi ameliyle, davranışıyla örnek olmalıdır.[213]
Allah Teâlâ Al-i İmran suresinde Peygamber’in (s.a.a) yumuşak huylu oluşuyla ilgili buyuruyor: “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.”[214]
Diğer bir ayetteyse şöyle buyuruyor: “(Resulüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[215]
“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”[216]
Peygamber’in (s.a.a) yakınması öyleydi ki bir grubun iman getirmediği için kendisini zor durumda bırakır ve kendisine kıyacakmış gibi bir hale geliyordu: (Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın![217]
Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor: Yer ehline merhametli olunuz ki gök ehlide size merhametli olsun. [218]
Mekke’nin fethinde Resul-i Ekrem (s.a.a) kendisine karşı çıkanların tamamını bağışlayarak şöyle buyurdu: Ben de kardeşim Yusuf gibi size kınama olmadığını söylüyorum.
Liderlik ve müdüriyetin ilk şartı insanın açık ve geniş göğüslü olmasıdır. Ve Allah onu Peygamber’ine (s.a.a) nasip etmiştir şöyle buyurmaktadır: Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? [219]
Geniş göğüslü olmadan insan bir takım heyecan ve öfkeyle karşılaşmaktadır ve dinini koruyup muhafaza etmekte zorlukla karşılaşmaktadır. Ve kendisine hâkim olamayan başkalarına da hâkim olamaz. Hatta fakihler arasında bile nefislerini yenemeyerek kendilerine hâkim olamazlarsa taklit mercii olmaya hakları yoktur.[220]
Resul-i Ekrem (s.a.a) Ebuzer’i çok severdi ama ona şöyle buyurdu: Ben seni güçsüz görüyorum senin iki şâhısa bile hüküm etme hakkın yoktur.
Günümüzde bazı makam sahiplerinin araçlarına binmeleri için şahıslar eğitim görmektedirler. Kaç kişi tarafından konuşma metni hazırlanır ve giyim kuşamı seçilmektedir. Ama Peygamber’in (s.a.a) hayatında hiç kimsenin yardımı olamazdı.
Yalnız vahiy yoluyla Allah’tan almış olduğu ilhamlar doğrultusunda hareket ediyordu. Onun gidişatı hikmet ve kitaptan (Kur’an) olduğu için kimseyi köle yerine koymuyordu. “Hiçbir insanın, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah’ı bırakıp bana kul olun! Demesi mümkün değildir.” [221]
Evet, müdür kendisine itaati Allah’a itaat ve kendisine olan itaatsizliği Allah’a itaatsizlik sayamaz.
Çünkü yaratılana itaat etmemek yaratana karşı işlenen günah olarak saymak caiz değildir. Sebepsiz ve nedensiz olarak itaat ancak Masumlardan, fakihlerden büyük ve derin İslam düşünür âlimlerin adaletli olanlarından edilmelidir.

HZ. PEYGAMBER (S.A.A) VE ESİRLER
Tarih boyunca vuku bulan savaşlarda insanlar esir düşmüşlerdir. Şimdi bu fertler için mevcut olan yolları sade bir şekilde inceleyeceğiz.
1-Esirlerin tamamını serbest bırakalım. Bu tür düşünme tarzı düşmanların ellerine kılıç vermek ve tekrar Müslümanların karşısına geçerek onlarla savaşmaya neden olabilir.
2-Esirlerin tamamı öldürülür. Bu tür düşünceye sahip olmak merhamet ve yeteneklerden yararlanmaya aykırıdır.
3-Esirlerin tamamını (askeri) orduya yerleştirelim. Böyle bir düşünce ise esirlerin gelişmelerine yardımcı olunamaz ve devlet bütçesi büyük zarara uğrayabilir.
4-Esirleri zafer alameti olarak Müslümanlar arasında dağıtalım, bir taraftan onların maddi masrafları da dağıtılmış olur. Böylece büyük bir yük devletin üzerinden kalkmış olur. Diğer taraftan Müslümanların davranışları konuşmaları ve inançları onları etkilemiş olur. Böylece İslami kurallar çerçevesinde onlara adaletli bir şekilde ve kardeş gibi davranarak azar azar serbest bırakılmaları sağlanarak onlarda gizli olan yetenekler belirlenerek hayır ve berekete sebep olmuş olurlar. İhtiyaç duyulduğunda para karşılığı satılabilirler tabii ki bunların tamamı savaşın tespitinden sonra gerçekleşe bilmektedir. Savaş alanında kesin galibiyet olmadan hiç kimsenin askeri üsten esir almaya hakkı yoktur. Çünkü esir alıp para karşılığında satma düşüncesi askerlerde oluşursa o zaman hiç kimse savaşın ciddiyetini koruyamaz ve dünya malına oluşan bağlılık savaşı kaybetmelerine sebep olmuş olur.
Enfal suresinin 67. Ayetine baktığımızda şöyle buyuruyor: “Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah (sizin için) ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.”[222]
Evet, yüce İslam dininde savaş ve cihattan kasıt ya savunmadır veya fitneyi uzaklaştırarak insanları var olan yeteneklerinde serbest bırakıp onları Allah’a ve Allah yoluna yönlendirmektir. Cihattan kasıtsa asla dünya malını ganimet almak, sömürgecilik, sınırları genişletmek ve gövde gösterisi yaparak esirlere köle muamelesi yapmak değildir.

MÜSLÜMANLARIN ESİR OLUŞU
Resul-i Ekrem (s.a.a) Hz. Ali’yi (a.s) müşriklere beraat ilanı için Mekke’ye gönderdiğinde bir grubu da onunla beraber göndererek buyurdu: Kim büyük yara almadan kendisini esir olarak teslim ederse bizden değildir.
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: Kim büyük yara almadan esir olarak teslim olursa (serbest bırakılması için) fidye olarak ona beytül malın parasından verilmeyecektir. Eğer ailesi isterse kendi imkânlarıyla onu serbest bıraktırabilir.[223]
Evet, Peygamber’in (s.a.a) Müslümanlara karşı vermiş olduğu öneriler korku veya hafif yaralanmak için esir olarak teslim olmamaktan yanadır.
———-
[127] -Siper; Savaşlarda düşmana karşı kazılan çukur ve derinlikler.

[128] -Kafirun, 6

[129] -Kalem, 9

[130] -Müzemmil, 1-3

[131] -Ahzab, 51

[132] -Nisa, 3

[133] -Ahzab, 28

[134] -Ahzab, 32

[135] -Nisa, 19

[136] -Vesailuş-Şia, c. 14, s. 122

[137] -Ahzab, 129

[138] -Tahrim, 1

[139] -Tahrim, 2

[140] -Tahrim, 3

[141] -Mümin’den kasıt Hz. Ali’dir.

[142] -Tahrim, 4

[143] -Müstedrekul Vesail, c. 2, s. 214-215

[144] -Siyfeyi Helebi, c. 3, s. 68

[145] -Kafi, c. 6, s. 48

[146] -Biharu’l Envar, Ahlaki Nebevi, c. 43, s. 285

[147] Süneni Nebi, s. 53-67

[148] -Yeni doğan çocuklar bebekken, fıkhi kitaplarda belirttiği gibi anne ve babaları ayrı olmalarına rağmen, aynı anne’den süt emseler süt kardeş olurlar. Bunlara sütkardeş denir, ister kız çocuğu ister erkek çocuğu fark etmiyor.

[149] -Biharu’l Evar, c. 16, s. 281

[150] -Ahzab, 53

[151] -Her ne kadar bu evlilik pek uzun sürmedi, boşanandılar. Peygamber (s.a.a) boşanan kadını kendisine nikâhlayarak halasının kızının üzerinden iki ağır dedikoduyu kaldırdı. Biri köle hanımı olması diğeri kölenin onu boşaması. Bir de cahillik dönemindeki öz evlat ile evlatlığın bir tutulması evlatlığın dul hanımının evlenilmesi yanlış görüşünü kaldırdı.

[152] -Ahlaki Nebevi, s. 25

[153] -Sünenin Nebi, s. 63

[154] -Mekarimu’l Ahlak, s. 359

[155][155] -Sünenin Nebi, s. 42

[156] -Heyatu’l Heyvan, c. 2, s. 63

[157] -Biharu’l Envar, c. 15, s. 325

[158] -Ta-Ha, 2

[159] -İsra, 29

[160] -İsra, 1

[161] -Necm, 10

[162] -Müzemmil, 3-4

[163] -İsra, 79

[164] -Kur’an’da geçen zaaf kelimesi iki kat anlamındadır.

[165] -Kur’an’da geçen zaaflar kelimsei kaç katlar anlamındadır.

[166] -Bakara, 261

[167] Secde, 17

[168] -Sefinetu’l Bihar

[169] -Biharu’l Envar, c. 87, s. 145

[170] -Fecr, 4

[171] -Tekvir, 17

[172] -Müddesir, 33

[173] -Vesailuş-Şia, c. 5, s. 268

[174] -Alamuddin Diylemi, s. 263

[175] -İleluş-Şerai, s. 363

[176] -Hucurat

[177] -İbrahim, 12

[178] -Mumin, 44

[179] -Sir, 75 gramlık ağırlık birimdir.

[180] -Kehf, 110

[181] -Yunus, 49

[182] -A’raf, 187

[183] -Ahkaf, 9

[184] -Al-i İmran, 133

[185] -Kıyamet, 16

[186] -Amali Şeyh Tusi, s. 81

[187] -Hicr, 94-95

[188] -Nehcü’l-Belaga, c. 14, s. 54

[189] -Al-i İmran, 64

[190] -Muheccetu’l Beyza, c. 3, s. 319

[191] -Yunus, 65

[192] -Bakara, 165

[193] -Biharu’l Envar, c. 38, s. 335

[194] -Biharu’l Envar, c. 20, s. 121

[195] -Mü’minun, 101

[196] -Hicr, 47

[197] -Nisa, 176

[198] -Biharu’l Envar, c. 74, s. 71

[199] -Zuhruf, 67

[200] -Biharu’l Envar, c. 78, s. 71

[201] -Kafi, c. 2, s. 133

[202] -Biharu’l Envar, c. 74, s. 236

[203] Tefsir’i Numune, kardeşlik ayeti

[204] -Enfal, 60

[205] -Enfal, 65

[206] -Enfal, 66

[207] -Enfal, 61

[208] -Beraat ayetleri müşriklerin yok oluşu ve onlara baskı yapılmasıyla ilgilidir.

[209] -Müsned’i Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 212

[210] -Meryem, 96

[211] Email-i Şeyh Tusi, c. 1, s. 139

[212] -Biharu’l Envar, c. 78, s. 192

[213] -Nehcü’l-Belaga, Hikmet, 73

[214] -Al-i İmran, 159

[215] -Enbiya, 107

[216] -Tevbe, 128

[217] -Şu’ara, 3

[218] -Müstedreku’l Vesail, c. 9, s. 55

[219] -İnşirah, 1

[220] -Biharu’l Envar, c. 2, s. 88

[221] -Al-i İmran, 79

[222] -Enfal, 67

[223] -Usul-i Kafi, c. 5, s. 34

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv