Hama Olayı ve Suriye İhvanı – 1.Bölüm – Hizbullah Hakverdi
Bu yazı kez okundu.
18 Ocak 2014 17:25 tarihinde eklendi

“HAMA OLAYI VE SURİYE İHVANI” *
Hizbullah HAKVERDİ
GİRİŞ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Şu muhteşem ‘kitâb-ı kebîr-i kâinatı’ mücessem-nurânî bir ‘ağaç’ hüviyetinde yaratan; ‘ahsen-i takvim’ ve ‘mükerrem’ zî-şuur bir varlık olan ‘insanı’ da o’nun ‘mey­vesi’ kılan; bütün varlıkları hizmetine musâhhar ettiği ve tüm varlıklar arasında en ‘mümtâz’ bir hüviyet verdiği in­sanı, fıtrât dini olan İslâm üzere halk ederek ‘yeryüzüne halife’ diye, gönderen Rabb’ül-alemin ve hâlık-ı arz ve semavât olan Allah-u Teala’ya, bütün zerrât-ı mevcudât adedince hamd-ü senâlarımızı, minnet ve şükrânlarımızı arz eder, sonsuz lütuf, rahmet ve mağfiretini niyâz ederiz…
Mutlak ve yegâne ‘hayat nizâmı’ olan din-i mübin-i İslâm’ın ‘mübelliği’ ve tercümanı olarak, ben-i ademin ‘fıtrât üzere’ hayatının devamını sağlamasına, böylece hayat-ı ebediyesinin kurtulmasına ve ‘sââdet-i dareyne’ ka­vuşmasına ‘vesîle’ olan; ve “Alemler için rahmet olarak gönderilmiş” bulunan, ‘Fahr-i alem’ ve “Eşref-i mahlûkât’ olan Resül-ü Ekrem Hazret-i Muhammed Mustafa‘ya; mübârek-nezîh ve tâhir ‘Âl‘ine (Ehl-i beyti’ne); ‘Eimme-i hüdâ’ olan nurânî ‘İmamlara’; ümmehât’ül-mü’minin olan temiz ‘Ezvâcı‘na, büyük ve sâdık ‘Eshâbı‘na; vefâkâr ve çilekeş izleyicileri‘ne; asrım­ızın İslam inkılabı müessisi‘ne (İmam Humeynî’ye) ve günümüzün İslâm ümmetinin ve İslâm inkılâbının ‘müstakim’ ve ehliyetli ‘Rehberi’ne (Mü’minlerin Ulu’l- Emr’ine) ve islâm’ın hakimiyeti uğruna pâk kanlarını akı­tmaktan büyük hâz ve lezzet duyan kahraman Hizbullah ümmetine ve mensuplarına katarât-ı kâinât adedince salât-ü selâmlarımızı arz eyleriz…
Ma’lûm ola ki; Yüce Rabbimizin gönderdiği ve Resülüllah (s.a.v.)’ın tebliğ ettiği mukaddes islâm dini, beşerî ha­yatta ‘siyâsi, içtimâî, iktisâdi, idâri, ahlâkî, ilmi, hukukî, askerî vs., tüm alanlarda ‘Inkılâbât’ ve tahâvvûlât husûle getirmeyi, yer-yüzünün tümünde ‘Allah’ın hakimiyetini gerçekleştirmeyi hedef almıştır. Fıtrât-ı insâniyenin ‘enfüsî-afâkî’ te’sirlerle dejenere olması, şeytanî güçlerin ‘insan hayatına’ etki etmesi, hatta zaman zaman kısmî ve küllî olarak ‘hükümranlık’ kurması ve ‘bâtıl’ ideolojiler tağutî ‘sultalar’ göstermesi karşısında, Yüce Resül’ün teb­liğ ettiği ilâhî ve Muhammedî islâm, kurtarıcılık misyonunu oynamış; insan toplumunu, ilâhî nizâma ve hükümlere göre biçimlendirip şekillendirmiştir.
Nefis, hevâ-heves ve şeytanî tezahürler doğrultusunda doğan ve ona göre bir gelişme ve ‘seyir çizgisi’ gösteren ‘gayr-i islâmî (beşerî, şirk ve küfür-âlûd) hukuk ve ideoloji­ler, bu hâbis yapılarının tabîî gereği olarak, meydana getir­dikleri ‘insan toplumu tipleri’ ve düzenleri ile mutlak felâketin-fecââtın ve hasârâtın âmili ve müsebbibi olmuşlardır. İslâm nizâmı ise; topluma göre yön ve biçim almayan, top­lumu; vahiy kültürü ve ahkâmı ile ‘yoğurmakta’ ve o doğrultuda ‘yontup’ şekillendirmektedir…
Evet; insan hayatını ‘bir bütün’ olarak ele alan ve her yönünü kuşatıcı bir hüviyeti hâiz olan islâm dini, hiç bir beşerî ‘vesâyeti’ kabul etmeyen ve tüm beşerî te’sir, müdâhâle ve iştirâki red eden,yalnız ve yalnız ‘İlâhî hakimi­yeti’ mutlak plân’da (kayıtsız-şartsız) esâs alarak insan hayatını yönlendiren ve devleti de bütün kurumlarıyla orga­nize eden ilâhî nizâm‘dır. İslâm’ın ‘vâzı’-ı hakikisi’ olan Allah-u taala, Yüce dinini sadece bu gaye ile göndermiş; beşerî hayatı, İlâhî dininin rengiyle boyamayı, insan hayatı­nı ‘baştan başa’ O’nun İlâhî hükümleriyle bir ‘küll’ hâlinde idare etmeyi, tüm insanlığı ve yer yüzünün tamamını O’nun ‘sultası’ altına almayı ‘istihdâf etmiş, bunun için de gerçek mü’minleri ve ‘Hizbullah’ kullarını görevlendirmiştir…
Resülüllah Sallallahü Aleyhi Ve Sellem Efendimizin ve şanlı Eshâbının şanla, şerefle ifâ ettikleri mezkûr ilâhî mis­yon ile islâm dini, eşsiz ve emsâlsiz ‘Inkılâbî’ fonksiyonlar icrâ etmiş; insan hayatının tümüne hâkim olacak duruma gelmiş ve bîçâre insanlığın mutlak sââdetinin ve kurtuluşunun tek ümidi, ışığı ve çerâğı olmuştur. İslâm’ın lâhutî renkle boyadığı ve İlâhî nura boğduğu insan toplu­mu, artık güçlü ‘İslâm devleti’ hüviyetine bürünmüş; teşkilâtlı ve organizeli bir biçimde ‘Allahın dinini’ tüm yeryüzüne yayma (ihraç etme) görevini üstlenmiştir. Yüce Resül’ün ve gerçek Eshâbı’nın hayatlarında ‘cihân-şümul ilâhî ınkılâb’ hüviyetinde tezâhür eden Yüce İslâm dini, en kısâ zamanda, tağutî ve şeytanî güçlerin saltanatlarını sarsmaya, yeryüzünün önemli bir kesiminde de çatır-çatır yıkmaya başlamıştır…
Yüce Resül’ün (sav) ve gerçek Eshâbı’nın temsil ettiği bu İlâhî ve Nebevî İslâm’ın; maddî-ma’nevî, kalbî-aklî, ruhî- bedenî, siyâsî ve dünyevî.. plân’da ‘bir küll’ olarak yayı­lması ve dünya küfrünün egemenliğini ‘yok edecek’ duru­ma gelmesi karşısında ‘alârm’a’ geçen bütün şeytanî ve tağutî güçler, ‘el ve güç birliği’ ederek, İslâm’ın bu küllî-ınkılabî etkisini kırma’nın yollarını aramış, sıcak-soğuk vs.. savaş türlerini denemişlerdir. Fakat; şirk, küfür, zulüm ve tuğyân ile alenen İslâm’la baş edemeyeceğini anlayan şer güçler, İslâm’ı ‘iç’den’ vurmanın yollarını aramışlardır. Bu­nun için de, adı ve ünvânı ‘müslüman’ olan, uşak ve şey­tanî, yahut ahmak tipler tedarik eden tağutî güçler,artık ‘islâm’ı yıkıcı’ ve İlâhî hedeflerini saptırıcı görevini bu hain mihraklara veya onlara alet olan (yerli) gafiller güruhuna devretmiş;., ve; gerçekten,büyük ölçüde hedeflerine de ulaşmışlardır…
Asırlardan beri İslâm alemine hükmeden, -sözde- müslüman geçindikleri halde nefis, hevâ-heves, behîmî his ve şeytânî hatvelere tâbi’ olarak, kâfir güçlerin, İslâm’ın ve müslümanların içerisine sızmış casusları du­rumunda olan ‘Melîk-i adûdlar’ ve avâneleri, Allah-u Teala’nın ve Yüce Resülü’nün istediği ve vaz-u tebliğ ettiği İslâm‘ı, uygulamada (ve hayatta, bilhassa siyasî plân’da) ‘dejenere’ ederek tağutî ve şeytanî güçlerin arzuladığı bir çizgiye ve yapıya getirmiş, onların ve nefsânî duygularının isteklerini ‘İslâm’ diye topluma lânse etmiş;., ve devleti de ona göre, o tür -sözde- İslâm’a göre düzenlemişlerdir. Bun­ların bu hâinâne ve hâbisane icrââtları ve uygulamaları sa­yesinde müslüman ümmet, gayri islamî bir hayatın müdâvimi olmuş; hak ile bâtıl’ın, tevhîd ile şirk’in, iman ile küfr‘ün hâlitâsı ve arenâsı hâline gelmiştir. Bu da; ma’nevî-ruhî ve kültürel yönden olduğu gibi;., maddî-cismanî-iktisâdî ve askerî yönden de İslâm ümmetinin mut­lak esâretini ve mahkûmiyetini doğurmuştur..
‘Muhammedi islâm’ın, asırlardan beri ‘küllî, umumî ve mutlak’ fonksiyonunu hâin eller vâsıtasiyle kaybetmesi, sâdece gerçek müminlerin kalplerinin ve ruhlarının derin­liklerinde ‘mahfî’ durumda bulunması, gizli-kapalı kalması ve ‘mutlak hâkimiyet’ kuramaması, emperyalist güçleri olağanüstü derecede şımartmış ve şirret duruma getir­miştir. İslâm Alemini ve üçüncü dünya ülkelerini sömürü alanları ve çiftlikleri, müslüman ve mustaz’âf halkları da bu çiftliklerinde, ‘çıkarları’ için çalışan ırgatlar-ameleler ve köleler olarak gören ve bil-fiil öyle de muamele yapan em­peryalist güçler ve onların yerli uşakları ve işbirlikçileri, İran’ denen coğrafya’da ‘Muhammedi islâm‘ın tekrar ve yeni­den zuhur etmesi, İlâhî ve ınkılâbî fonksiyonunu ve tarihî misyonunu icrâ etmesi üzerine, müthiş bir şekilde ‘pa­niğe’ kapılmış, ortaklaşa ve ittifakla ‘alârm’a’ geçmişler, dünya hakimiyetlerini ve sömürü çarklarını koruyabilme ve kaybetmeme telâşesine kapılmışlardır. Ki, böylece tarih, tekrar tekerrür etmekte; asr-ı saadet islâm’ına karşı müşriklerin, mülhidlerin, tağutî ve şeytânî güçlerin ‘o za­man’ aldıkları tavırların aynısı, aynı kefere ve şer güçler ta­rafından asrımızın Muhammedi İslâmı ve ilâhî inkılâbı olan ‘İran İslâm İnkılâbına’ karşı alınmakta; yıkılması, hiç değilse etkisinin kırılması, en asgari düzeye indirilmesi için büyük çabalar ve gayretler sarf edilmektedir…
Siyâsî, iktisadî vs., ‘ambargolarla’ tam müessir olama­yan emperyâlist güçler ve yandaşları, sıcak ve soğuk sa­vaş kampanyaları ile İran İslâm İnkılâbı’nı yıkmayı, hiç değilse etkisiz bırakmayı veya güdümlü -sözde- İslâm’a adapte etmeği deneme yollarına baş vurmuş; İslâm İnkılâbı Rehberi’nin ve öncülerinin ‘Büyük ferâsetleri ve bâsiretleri’ sayesinde, bu uluslararası tağutî ve şeytanî oyunlar ‘fiyasko’ ile son bulmuştur. Bunun üzerine, ‘Müslüman’ guruplara ve çevrelere başvuran dünya em­peryalizmi, artık İslâmî görünüm ile ve Müslüman guruplar- şahsiyetler kanalıyla Muhammedi İslâm‘ın asrımızdaki fiilî tezâhürü olan İran İslâm İnkılâbı’na karşı saldırı kampan­yalarını başlatmış, böylece dünya müslümanlarını ve halk yığınlarını, cihan-şümul İslâm İnkılâbı’nın yanında yer almalarını engellemeyi, o’na olan muhabbetlerini-alâkalarını sarsmayı ve soğutmayı amaçlamıştır…
Bunun için de, ‘mezhebi farklılıkları’ gündeme getir­meyi; emperyalizmin ihdâs ettiği, Ortadoğu’daki, Afganis­tan‘daki, Pakistan‘daki., ve sâir yerlerdeki bir kısım menf olayları-gelişmeleri bahâne edip, bunlardan İran İslâm İnkılâbı’na ‘suçluluk’ pâyı ayırmayı; her nevi yıkıcı-olumsuz faturaları İran İslâm İnkılabı’na çıkartmayı, bunu da ‘mezhebi’ faktörlere bağlamayı; bununla, sünnî müslümanların İran İslâm İnkılâbı ile birlikte ‘tek ümmet’ olmalarını engellemeyi ve İran İslâm İnkılâbı üzerinde şüpheler-şaibeler uyandırmayı esas alan tağutî güçler, bu hususta,‘figürân’ olarak -mââlesef- müslüman fırkaları ve şahsiyetleri kullanmakta, böylece ümmî-cahil müslüman kitleler üzerinde daha fazla etkili olmaktadır… İşte; em­peryalizmin ‘provokasyonu’ niteliğinde olan ‘Hama olayı’, bu amaçla kullanılmış vak’alardan, sâdece bir tanesidir.
Hama‘nın kahraman müslümanlarının, mübarek kan­larını alçak oyunlarla akıtan-akıtılmasının ‘âmili’ olan hiyânet şebekeleri, derhâl verilen rollerini oynamaya, ‘Ah Ha­ma, vah Hama!’ diye ağıtlar yakmaya, kesin fatura’yı da İran İslâm İnkılâbı’na çıkartmaya başlamışlar, böylece Müslüman kamuoyunun râkik ve hamasî duygularını İslâm İnkılâbı’na düşmanca tavırlara tahvil etmeğe çalışmışlardır. Tağutî Suriye rejimini bile kale almayan, Amerika’nın rolünü, Saddam rejiminin tahriklerini-teşviklerini ve provokasyon olayı’nın ‘müslüman alim? ve mücâhid? görünümlü aktörlerini göz ardı eden, her husus­ta olduğu gibi, bu hususta da İran İslâm İnkılâbı’na çullandıkça çullanan ve İslâmî-insani tüm değerleri alt-üst eden Amerikan uşağı, Suudî (Râbıtâ) güdümlü -sözde- müslüman çevreler, gerçekten de Amerikancı İslâm’ın bâriz ve müşâhhâs timsâli hâline gelmişlerdir. Bir kısım sâf, yani ‘gâfil’ müslüman gurup-çevre ve şahsiyetleri de yân­larına almayı başaran ‘Amerikancı İslâm’ cephe’si, İslâm tarihi boyunca îkâ ettiği zincirleme ihanetlerine, bir yenisini ve en büyüklerinden birini daha ilâve etme çabasına girmiş; Muhammedi İslâm’ın, İslâmî-ınkılâbî fonksiyonlarını ve cihan-şümul misyonu icrâ etmesine ‘Dünya emperyaliz­mi adına’ manî olmak için paralı, (yahut gönüllü) ‘figürânlık’ görevini üstlenmiştir…
Bu mülevves çehrelerinin-yapılarının müslüman kitle­ler tarafından bilinmesinden, deşifre olma ihtimalinden do­layı, büyük bir ‘korku’ içerisinde bulunan bu hâbis çevrele­rin (ve onların oyunlarına gelmiş olan gafiller), ‘Amerikancı İslâm’ ta’birinden ve teriminden bundan dolayı, huzursuz­luk duymakta ve şiddetli bir şekilde ‘pâniğe’ kapılmaktadır, İslâm’ın genel ‘şemsiyesi’ altında ‘muslih’ rolüne bürüne­rek ‘ifsâd’ edici kesif faaliyetler içerisine giren, bir kısım sa­mimi kardeşlerimizi de yanıltmayı başaran bu çevrelerin, içyüzlerini ve mülevves yapılarını ‘Amerikancı İslâm‘dan daha güzel ve daha açık, hangi söz-ifade ve isim izâh edip, açıklığa kavuşturabilir ki? İslâm İnkılâbı’nın yüce rehberi ve öncü kadroları, boşuna mı bu ta’biri kullanmışlardır? Var olan bir ‘yapı‘nın ve ‘müsemmâ‘nın ismi neden konmasın? ‘muslih’ rolünü üstlenen bir kısım hâin ve vicdanı satılık çevrelerin ‘müfsitlikleri’ ve müslümanları iğfalleri neden ifşa edilmesin? Ve Ümmet-i Muhammed‘in, bu ifsâd şebekesinin ‘Yıkıcı’ faaliyetlerine, neden dikkati çekilme­sin?… Bundan, bu ard niyetli müfsit çevrelerin ‘rahatsız’ ol­maları gâyet tabiîdir. Fakat, samimi müslüman, kardeşleri­mizin bundan aslâ ‘rahatsız’ olmamaları, bil’âkis, merhum Seyyid Kutub’un kullandığı ve İslâm İnkılâbı’nın dâ geliştir­diği ve ‘Muhammedi İslâm’ ile, O’na bil-fiil zıt-muhâlif olan – sözde-İslâm‘ın (sahte, güdümlü-haricî kontrollü ve emper­yalizme hizmetçi olan İslâm‘ın) sınırlarını çizen bu terkib’in ve ta’birin ‘vâkıâya’ uygun olarak yerleşmesinden memnun olmaları gerekmektedir. Zira bilindiği gibi, “Hakkı batıl ile iltibâs edip karıştırmayın! Ve hakkı bile bile gizlemeyin!” (Bakara: 42) Ayeti ve benzerleri, safların ayrılmasını gerek­tirir..
Aks-i takdirde, bu müfsit çevreler; İslâm adına, İslâm’ın Muhammedi ve İlâhî yapısını bil-fiil ‘tahrif’ et­me, cihan-şümul inkılâbı fonksiyonunu ve bâtılı yok edip ‘hakkın hükümrânlığını’ gerçekleştirme misyonu­nu kökten yıkma ve İslâm’ı, emperyalizmin ‘vesâyesi’ altına alma oyunlarını rahat rahat oynama imkânını elde et­miş olacak, bu ihanetleriyle birlikte ‘kahraman müslüman’? ve ‘mücâhid alim’? ünvânları ile ümmet arasında tafralar satacaklardır… İslâm tarihi ve günümüz dünyası, bunun binlerce örneği ile dolup taşmaktadır…
Hülâsâ-i kelâm: Günümüzde Amerikancı İslâm çevre­lerin, ‘Büyük şeytan Amerika‘dan ve uşaklarından dolaylı olarak aldıkları emirler-tavsiyeler doğrultusunda hareket ederek, ‘İslâm İnkılâbı’ aleyhine koz olarak kullanmak iste­dikleri ciğer-sûz ‘Hama olayı‘nı ve İran İslâm İnkılâbı’nın ‘şer’i’ konumunu ve mes’elenin perde arkasını ele alan bu yazı iki yıl önce (Miladi 1988) yazılmış olduğu halde; ancak şimdi yayınla­ma imkânına kavuşmuş. Konunun öneminden ve muhte­vasından dolayı, yazı aktüaliteliğini sürekli olarak koruya­cak niteliktedir…
Bir ‘Mukaddime’ ile bir kaç ‘Bölüm‘den oluşan bu yazı, olayın ve konunun anlaşılabilmesi için yeterli görüldüğünden dolayı, genişletilme ihtiyacı duyul­mamış, mevcudu ile iktifâ edilmiştir. Fakat, eğer Amerikancı İslâm çevrelerinin, bu konuda, İslâm İnkılâbına saldırıları devam ederse; dünya istikbârı adına İslâm İnkılâbı ve Hizbullahi ümmet üzerinde şâibe uyandırma oyunları sürer­se; Yüce Rabbimizin yardımıyla, tüm ihânet odaklarını yıka­cak İlâhi ve yakıcı-kahredici ‘şihab-ı sâkib’lere’ sahib ol­duğumuzu bildiririz… İnşaallah..
“MUKADDİME”
Bilindiği gibi; beşeriyet tarihi, hak ile bâtıl’ın, iman ile küfr’ün, tevhid İle şirk’in, Hizbullah İle Hizbuşşeytan’ın kıyâsiye ‘mücâdele’ ve ‘mücâhede’ sâhnesi olmuş; ‘Hâbil’ ile ‘Kâbil’ hâdisesinden (Mâide: 27-31) itibâren (bil­fiil) başlayarak, günümüze kadar devâm eden seyir çizgi­siyle, zaman zaman (maddi ve manevî yönden) ‘ölüm- kalım’ savaşlarının ‘meşheri’ hâline gelmiştir. Ki, sâdece ‘imtihân’ gâyesine yönelik bu tarihî hesaplaşmada, bir cephenin mensuplarına ‘mü’min, müslüman ve muvâhhid’ denir; diğer cephenin mensuplarına ise, ‘kâfir, müşrik, mürted, munâfık, münkir ve mülhid’.. denir. Bir cephe, ‘Hizbullahı’; diğer cephe de, ‘Hizbuşşeytanı’ teşkil etmektedir…
Kâinâtı, ‘rengâ-renk’ değişik varlıklarla şenlendiren ve her birini ‘muhtelif’ dillerle-şekillerle birer ‘zâkir’ ve ‘müsebbîh’ kılan Yüce Rabbimiz, şu yuvarlak-seyyar dünyamızı da, ‘Ahsen-i takvim’ ve en mükerrem bir ‘zîşuur’ mahluk olan ‘insanoğlu’ ile tezyîn ederek şenlen­dirmiş ve bu şenliğin en ‘câzibedâr’ yönünü de, bu İlâhî, ‘imtihân’ denen (mücâdele-mücâhede) unsurunda ve hikmetinde mündemiç kılmıştır, ‘cennet’ ve ‘cehennem’ adı verilen, ‘müsbet’ ve ‘menfi’ iki neticeyi veren bu İlâhi cazibe ve tecellidir ki; şu meydân-ı imtihân olan dünya’da ve beşeriyet içerisinde ‘kutuplaşmaları ve cepheleşme­leri’ doğurmuştur…
Evet; “Allah dileseydi, bütün insanları (tek din’e, tek şeriât’e inanan-bağlanan) ‘tek ümmet’ yapardı. Ancak ‘imtihân’ olunmaları için böyle muhtelif fırkalara ayır­dı…” (1); “Allah dileseydi, kâfirlerden (savaş yapılmaksı­zın) intikamını alırdı. Ancak, sizi, birbirinizle imtihân için., (savaşı emrediyor..). (2); Ve bu ezelî savaş da, iman cephesinin dikkatini çeken Yüce Rabbimiz: “Ey iman edenler! Eğer siz, Allah(ın dinin’e ve şeriâtın)’a yardım ederseniz, o da size yardım eder; (kalırsanız galibiyet, ölürseniz şehâdet ve cennet verir.) Ve ayaklarınızı sâbit kılar (kaydırmaz..) (3); “(Ey iman edenler! Kâfirlerin çok­luğuna bakarak, sakın) gevşemeyin ve mahzun da ol­mayın! (Zirâ;) Eğer, gerçekten iman etmişseniz siz (onlardan, her hususta üstünsünüz!” (4); “(Ey İman edenleri) rabbinizin mağfiretine.. Ve eni, gökler’le yer kadar (ge­niş) olan Cennete koşuşun;… Ki, o (cennet); müttâki(mü’min)ler için hazırlanmıştır.” (5); “Onlarla mukatele edin (savaşın) ki; Allah, sizin ellerinizle onlara azâb etsin; ve onların üzerine size nusret (yardım-zafer) versin; ve (böylece) mü’minler topluluğunun gönülleri­ne şifâ(lar) versin; ve onların (mü’minlerin) kalblerindeki ğayzı gidersin! (de onları ferahlandırsın!). (6);… Gibi ayetleriyle, bu İlâhî imtihânı kazanabilmenin yollarını göster­mektedir…
“Allah’ın dini uğrunda cihâd yapmak isteyenle-istemeyeni; Allah’ı Resülüllah’ı ve mü’minleri; veyahut da kâfirleri dost edinenle-edinmeyeni bildiğini” (7) bildiren Yüce Rabbimiz; “(Ey iman edenler!) hoşunuza gitmese de ‘kıtal’ (kâfirlerle savaş) üzerinize (farz kılınıp) yazıldı. Olur ki, sizin hoşunuza gitmeyen bir şey (sizin için daha) hayırlı ve sevdiğiniz bir şey de hakkınızda şer olabilir. (Fayda ve zararın ne olup olmadığını, ancak) Allah bilir, siz bilemezsiniz!..” (8); “Ey iman edenler! Sizi çetin bir azâb’dan kurtaracak bir ticârete kilâvuzluk edeyim mi? O dâ, şudur: Allah’a ve Resülü’ne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihâd edersiniz!.. (Ah!..) Eğer bunun, sizin için ne kadar hayırlı olduğunu, (bir) bilseydiniz!.. (Ki): Allah sizi mağfiret eder, altları­ndan ırmaklar akar Cennetlere koyar ve ‘Adn’ Cennetlerindeki tâyyîb (pâk-güzel ev, barınak ve yer)lere iskân eyler. İşte; (insanoğlu için en) büyük kurtuluş, budur!… (Bu uhrevî necâtla birlikte) seveceğiniz diğer bir ni’met daha vardır ki, o da; Allah tarafından yardım ve yakın bir fetihdir! (O halde;) mü’minleri müjdele!” (9); şunlar ki; İman etmişler ve hicret etmişler ve Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla cihâd etmişlerdir; (işte onlar için) Allahın yanında, a’zâm (en büyük) derece(ler) vardır. İşte fâizûn (fevz-u necâta-kurtuluşa kavuşanlar) bunlardır!” (10) “Muhakkak ki Allah, mü’minlerin mallarını ve can­larını, karşılığı cennet olmak üzere satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler (ki, bunlara cennet va’di), Tevrat’da ve İncil’de ve Kur’anda onun (Allah’ın) üzerine hakk olan bir va’d’dir. Kim, Allah’dan daha çok ahdini yerine getirebilir? Öyleyse yaptığınız (bu) alış-verişe sevinin. İşte, en büyük kurtu­luş budur!” (11) Ayetleriyle mes’elenin can alıcı noktasına dikkat nazarlarımızı çevirmektedir.
Bu iman-küfür savaşında, hangi yönden bakılırsa bakılsın; zafer, iman edenlerindir!.. Zâhiren kayıp-ölüm gibi görülen şehâdet, ebedî hayatı garanti eden bir feyz, nur, huzur, saadet ve bereket kaynağıdır. Ki, ondaki mâ-i hayattan (kandan) cennet lâleleri biter. Bu ilâhî mevhibeden dolayıdır ki şehâdet, bizim için kayıp deyil; kazançdır… Bu tarihî kazanç, fonksiyonunu icrâ ettiği (şehidler ver­diğimiz) zamanlarda hakk’ın her yönden kesin zaferini; bâtıl’ın ise, mutlak hezimetini intâc etmiştir. Evet, “…Al­lah yolunda öldürülenlere gelince; Allah, onların amel­lerini aslâ boşa çıkarmaz. Onlara hidâyet(dünya-ahiret saadeti) verir, hallerini ıslâh eder (düzeltip-güzelleştirir). Onları, (dünyada iken) kendilerine tanıttığı cennete so­kar.” (12) Bizler, kesin-kes iman edenler olarak yakinen biliriz ki; “Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye ölüm-ölmek yoktur. Ölüm (ölmek), zamanı Allah’ın ilminde kararlaşmış bir yazıdır…” (13) Yüce rabbimiz yine şöyle bu­yurmaktadır: “…De ki; evinizde de olsaydınız, üzerlerine ölüm yazılmış (takdir edilmiş) bulunanlar yine dışarı çıkacak, düşüp kaldıkları yerleri çâresiz boylayacak­lardı (öleceklerdi)…” (14) O halde; ezelî hak-bâtıl sa­vaşında kesin tavır almış ve saffını belirlemiş olan bir mü’min için mevtle-hayatın hiçbir farkı olur mu? Aslâ!.. “Allah yolunda öldürülenlere; (sakın) onlar ölüler’dir, demeyin. Aslında onlar hayattadırlar. Fakat siz (onların hayatta olduklarını görüp) anlayamazsınız.” (15) “Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma. Doğrusu on­lar rableri katında hayattadırlar (yaşamaktadırlar) (Öyle ki Allah’ın) lütfü inâyetinden, kendilerine verdiği (şehidlik mertebesi) ile hepsi de şâd olarak (cennet ni’metleriyle) rızıklanırlar. Arkalarından henüz onlara katılamayan (şehid aday) lar (ı) hakkında da: ‘onlara hiç bir korku yok­tur. Ve onlar mahzûn da olacak değillerdir’ diye, müjde vermek isterler…” (16) Hayat’ın iman, hicret, cihad ve şehâdet olduğuna inanan mü’minleri Cenâb-ı Hak şu ayetiyle bizlere tanıtmaktadır: “Mü’minlerden öyle (yiğit) er­kekler vardır ki, Allah’a verdikleri ahidlerinde sadakat gösterdiler. İşte onlardan kimi (şehid olma) adağını öde­di (şehid oldu). Kimi de bunu (şehid olmayı) bekliyor. On lar hiç bir suretle (şehid olma ahidlerini) değiştirmediler.”(17)
Din-i İslâm’ın Yüce Mübelliği olan Resülüllâh Sallallahü Aleyhi Ve Sellem efendimiz de nice hadis-i şerifleriyle bu ulvî hakikati tebyîn ve teşrîh eylemişlerdir: “Allah yolunda (cihad’da) tozlanmış bir kula cehennem dokunmaz.”
(18)”Cennette yüz derece vardır ki; Allah onları, Allah yolunda cihâd edenler için hazırlamıştır. Her iki derece­nin arası gök’le yer arası kadardır.” (19) “(indâllah) en fâziletli amel: Allah’a iman ve Allah yolunda cihâd’dır.” (20) “Şehid’den başka cennete giren hiç bir ferd dünya­ya dönmeyi, yeryüzündekiler (hepsi) onun olduğu halde bile sev (ip arzu et)mez. Şehid, gördüğü kerâmetten (ni’metlerden-ikramlardan) dolayı dünyaya dönüp, dönüp de on defa şehid olmayı arzular.” (21) “Allah yo­lunda ölmek, (kul hakkı olan) borcdan başka her şeye (bütün günâhlara) kefârettir. (22). “Şehid, ölüm acıs­ından, ancak birinizin çimdik acısından duyduğu kadar (bir sızı) duyar, (başka acı duymaz).” (23) Daha bunlar gibi pek çok hâdis-i şerifler cihad’ın ve şehâdet’in mü’minlerin hayatlarının temeli olduğunu göstererek, önemini belirt­mektedir. (24). Ayrıca; cihâd’ın (kifâye-ayn ve muzaaf ola­rak) farz olduğu hususunda icmâ-i ümmet dahi vardır.(25) Ki, Yüzlerce ayet ve hadis’ler bunu beyân etmişken, başka delillere ihtiyaç olamayacağı izâhdan vârestedir.
Hz. Adem Aleyhisselam’dan itibâren başlayan, zaman zaman değişik İlâhî tecellilere mazhar olarak (ba’zan maddi fütuhat, çoğu kez manevî nusret ve şehâdet) Tevhidî zaferi simgeleyerek tezâhür eden inkilâb-ı islamî, ahirzaman peygamberi Hz. Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi Ve Sellem efendimizin bi’setiyle ihtişamının zirvesine ulaşmış ve bu ihtişam, bugüne kadar müessiriyetini devam ettirmiştir. Bu yüce İslâm İnkılâbı’nın içerisinde yer alarak İlâhî “imtihân” ile muhâtab olan her mü’min, tarihin değişik devirlerinde “açlık”, “kıtlık” “korku”, “can (şehâdet)” ve “mal” gibi… “telefât“(kayıplar) ile ibtilâ edilmiş; verdiği ezelî ahd-ü misâkına (cihâd-şehâdet gibi…) sadakat gösterip sabr edenler İlâhî medh’e mazhar olmuşlardır. (26)
Muhteşem İslâm Inkılâb’ı; nurunu şark’dan da garb’dan da almadan, sırf vahiy ve ilahi olan bir “şecere-i mübâreke” (mübarek-nurânî bir ağaç) hüviyetinde (27) olup ezelden gelip, ebede doğru insan toplumu içerisinde ruhların ve kalblerin derinliklerinde kök sala sala, akıl-madde ve şehâdet aleminde intişar ederek ve dal-budak sala­rak, alem-i ahirette ve ma’nevîyâtta seme(meyve) vere ve­re gitmektedir. Bu İlâhî (inkılâb-ı İslâmî) şecere-i mübârekesi‘nin hayat-ı insaniye içerisindeki fonksiyonunun görülebilmesi ve istifade edilebilmesi için,, alem-i şehâdetteki ve içtimaî (sosyal) hayattaki “tazeliği”nin muhafaza edilmesi şarttır? Bunun için de, gerekli “nemlilik” ve “sula­ma” ameliyesi ihmâl edilmemelidir. Aksi takdirde; o mübârek İlâhî ağaçdan beşeriyetin istifâde etmesi, feyizlenmesi ve nurlanması mükemmel, belkide mümkün olma­yacaktır. İşte; nebi, resül, imam, veli gibi., mübarek ünvânlar taşıyan ınkilâb-ı islâm kahramanları’nın Allah yolunda döktükleri ‘terler, o şecere-i mübâreke’nin, ‘nemliliğini korumuş; akıtılan mübarek ‘kanlar’ da ‘su­lama’ ameliyesini oluşturmuştur. Hz. Adem (sav)’den, Hz. Nuh (sav)’a kadar.. Hz. Hûd (sav)’dan Hz. Sâlih (sav)’e kadar.. Hz. İbrahim (sav)’den Hz. Mûsa (sav)’ya ve Hz. İsâ (sav)’ya kadar.. Son Nebi Hz. Muhammed Aleyhisselamdan ve Yüce Eshab-ı Kiram’dan (R.Anhüm) Şanlı İmam’lara, İslâm önderlerine, nurânî ta’kibçilerine (Allahın rızası hepsinin üzerine olsun) ve günümüzde İran toprağında te­nevvür ederek parıldayan nebevî inkılab‘a kadar… Cihân- şûmul ve çağlar üstü İslâm İnkılâbı’nın muhteşem tarihî ve cihadî seyri, bunun müşahhas bir timsâli, isbâtı ve canlı birer örneği olmuştur…
Meselâ; Hz. İbrahim (asm)’in çektiği mihnetler ve girdiği ateş, zamanının tağutu olan Nemrudun şahsında ‘bâtıl‘ın yıkılıp, ‘şecere-i mübareke’ olan ‘hakk’ın ikâmesini ve hakimiyetini netice vermiştir. Kezâ, Hz. Mûsâ (asm)’ın dûçar olduğu hesapsız mihnetler ve kavminin katliâmlara uğramaları; böylece dökülen ‘ter‘ler ve akıtılan ‘kan‘lar, İslâm Inkılâbı’nın neşv-ü nemâ bulmasına vesile olmuştur… Yüce Resül Hz. Muhammed Mastafa’nın ve şanlı eshabının (Allah’ın salât ve selâmı cümlesinin üzerine olsun) Mekke’deki ma’lûm’mihnetleri-meşâkkatleri; Hicret- Bedir-Uhud-Ahzâb vs. emsâlsiz ibtilâları, dökülen bereketli (misk gibi hoş kokulu) ‘ter‘leri ve akıtılan mübarek ve nurânî ‘kan‘ları İslâm İnkılâbı’nın kemâline ve ‘şecere-i mübâreke‘nin cihânın bütününü ihâta etmesine, kök ve dallarının afâk-ı cihâna ve bütün asırlara yayılmasına vesile olmuş ve bütün ‘bâtıl’ ve ‘tağutlar’ın yıkılmasını doğurmuştur.
Hulefâ-yı Resûlüllah’ın (a.s) Allah yolunda; cihâd uğrunda döktükleri ‘ter‘ler ve ‘kan‘lar da kezâ, şecere-i mübâreke’nin, yani İslâm İnkılâbının her sahada kuvvetlenmesine vesile olurken; şanlı Kerbelâ kahramanlarının muhteşem kıyamları da, 14 asrın bütün zaman ve mekânlarında İslâm İnkılâbı ağacının rûh, kalb ve ma’neviyât aleminin derinliklerine doğru kalın kökler salmasına âmil olmuş; Ve, dökülen ehl-i beyt-i Resülüllah (s.a.v.)’ın mübarek ‘ter’leri ve nurânî ‘kanları’ o İlâhî ağacın (ınkılâb-ı İslâm) bereketli lâhutî meyveler taşıyan dallarının rûy-i zeminin her tarafından semâlara ve arş’a doğru yükselip-yücelmesine ve intişârına vesile olmuştur. Ve yine; ‘Şecere-i mübareke’-i İslâmiye’nin, ‘melik-i adud’lar’ (azı dişli yırtıcı melikler-krallar) (28) tarafından, alem-i şehâdette (görünen şu madde aleminde, maddi hükümranlık plânında) intişârına sed çekilmek ve yıkılmak istenmesine (tahrif çabalarına) karşı mümtâz imamların ve tavizsiz ta’kibçilerinin (Allahın sonsuz selâmı üzerlerine olsan) dökülen mübarek-ma’sum kanları ve terleri ilâhî-ma’nevî bir sed rolünü oynarken, onların bu ilâhî nigâhbanlığı (gözetleyiciliği) melik-i adudların menhus saltanatlarını da sarsmaya-çatırdatmaya, bu da Muhammedi İslâm’ın (net ve mutlak din-i İlâhî’nin] tahrif ve tahrib cür’etinin yıkılmasına, böylece şecere-i mübâreke’nin (Inkilab-ı İslâm’ın) sapa-sağlam ve tap-taze bir şekilde (ilâhî-hıfz ve siyânetle) (29) korunarak gelmesine ve ‘İran’ denilen zeminde tekrar 14 asır öncesi güç-ihtişâm ve tazeliği ile fışkırmasına sebeb olmuştur. (Bu tuğyan asrında, bizleri bu kadar ilâhî-sonsuz ni’metlerine ğark ederek mesrûr eden Yüce Rabbimize mevcudatın bütün zerrâtı adedince sonsuz hamd-ü senâlar olsun…)
Yalnız, şunu da belirtelim ki; İslâm İnkılâbı’nın doğuş- hareket ye intişâr seyrinin ‘merkezîliği‘nin sünnetüllah gereği olmasına mukabil; bu İlâhî gereklilikle (ihtiyârî veya ızdırarî) tezâdın doğması sonucu müşâhede edilen cüz’i, ferdî, kısmî, nisbî ve mahallî İslâmî hareketlerin de tarihin değişik zamanlarında ve günümüzde (muhtelif mekânlarda) fonksiyonlarının inkârı elbette mümkün değildir. Cihânşümûl İslam İnkılâbı’nın küllî-genel merkezinin ve kökünün (mihverinin-önderliğinin) tarihî seyri boyunca maruz kalacağı müsbet-menfi her türlü te’sirin bu cüz’lere-kısım ve parçalara da yansıyacağı tabiidir. Evet, şecere-i mübareke’nin ana gövdesinin; kalın kök ve dallarının, ma’ruz kalacağı her nevi (müsbet veya menfi) muamelenin, o ana gövde-kök ve dallara (şuurunda olsun, olmasın…) bağlı budaklara-kılcal kökçüklere de yansıyacağı her akl-ı selimin kabul edebileceği bir realitedir…
İşte; Adem Aleyhisselâm’dan günümüze kadar “İnkılabî” fonksiyonunu icra ederek Şirk-küfür-tuğyan ve batılı ref’ ile tevhidi, imanı, ibadeti ve hak nizamı hakim ve ikame kılmayı esas alan, şecere-i mübareke olan İslam inkılabı (hükümeti), tarihin bütün devirlerinde, her yer ve her mekanda şeytanî ve tağûtî güçler tarafından mutlak hedef olarak alınmış, yüce mensubları-tabîîleri-müdâfîleri-nâşir ve mübelliğleri çeşitli zulüm-baskı ezâ-cefa-işkence ve katliamlara ma’ruz bırakılmışlardır. Bu hususta (tabir câiz ise) merkez ile taşra arasında fark gözetilmemiştir. (Örneğin; çağımız İslam İnkılabı’nın mihrak merkezi ve ‘gövde‘si olan İran İslam İnkılabı, hakimiyet öncesi ve sonrası kâfir-münâfık-fâsık bütün güçlerin tek hedefi haline geldiği, milyonlara varan şehid-yaralı ve hesapsız maddî kayıplar verdiği gibi; dünyanın değişik yerlerindeki mahallî ve nisbî İslâmî hareketler-ferd ve topluluklar da değişik çapta ve şekilde kayıplar vermiş ve vermeğe de devam etmektedirler. Eritre, Afganistan, Lübnan, Suriye, Irak, Filistin, Mora vs., tüm laik-mürted düzenlerde yaşamağa mahkum bulunan diğer mü’min mücâhid kardeşlerimiz de, kendi bölgelerinde çağımızın İslami kıyamından şanlı-şerefli sahneler sergilerlerken, dünya tağut-iuğunun amansız zulümlerine ve katliamlarına ma’ruz kalmakta ve çoğu kez muhteşem ‘şehâdet’ destanları yazmaktadırlar… Bu vesile ile bizim için iftihar vesilesi olan şehidlerimize rahmet ve cânî-kefere katillerine de la’net olsun deriz…
Hal, böyle olduğu halde…; Cihân-şümul İslam inkılabı’nın tarihi ve ezelî düşmanları olan şeytan-tağut- kâfir-münafık vs. diye anılan şahıs-güç unsur ve merkezler, (alenî ve doğrudan fikrî ve fiilî taarruzları- tecavüzleri yanında) “İslam İnkılabı”nın zamanımızdaki tecellisi ve küllî tezahürüne (İran İslam Cumhuriyeti’ne) karşı gizli ve dolaylı biçimde saldırılarını yoğunlaştırmış bulunmaktadır. Ki, bu saldırılar; özellikle (cihan-şümul islam inkılabı’nın efradı-aksamı-eczâ ve uzantıları olan, olması lazım gelen) mahallî İslamî Hareketlerin (yine, kâfir-münâfık güçlerce ma’ruz bırakıldıkları) maddî felaketlerinden İslam İnkılabını sorumlu tutma, şeklinde olmaktadır. Yazımızın serlevhasını teşkil eden ‘Hama Olayı ve Katliamı’ da, işte; bunlardan yani İslam İnkılâbı aleyhine istismar edilen olaylardan biri, belki de en önemli olanlarındandır. Ki, zaten yazımızın ana konusu da budur!.. Böylece; ‘Hama’ olayı bahanesiyle düşmanlar tarafından ‘İslam İnkılabı‘na yapılan saldırıların ‘arka planı’ büyük ölçüde açığa çıkmış; şer’i hükmü anlaşılmış olacak.. ve düşman güçlerin oyunlarına gelen, iyi niyetinin (yahud, İslam’ı bilememenin) kurbanı olan fakat, samimiyetinden şüphe edilmeyen kardeşlerimizin yanlışlıkları düzelme imkanı bulacak ve konuyla ilgili gerçekler vüzuha kavuşacaktır, inşaallah…
Dipnotlar:
1) Yaklaşık olarak; Hud (11): 118; Nahl (16):93 Maide (5): 48; Şûrâ (42): 8.
2) Mtınammed (47): 4
3) Muhammed (47): 7
4) Al-i Imran (3): 139
5) Al-i-Imran (3): 133
6) Tevbe (9): 14-15
7) Tevbe (9): 16 (Anlam olarak)
8) Bakara (2): 216.
9) Saff (61): 10
10) Tevbe (9): 20
11) Tevbe (9): 111
12) Muhammed (47): 4-5-6
13) Al-i Imran (3): 145
14) Al-i Imran (3): 154; Ayrıca yaklaşık olarak: Ahzab (33): 16- 17; vs…
15) Bakara (2): 154
16) Al-i Imran (3): 169-170
17) Ahzab (33): 23
18) Riyazü’s-Salihîn, Hadis no: 1300; Tirmizî (Tere.): 3/187-188; Sahih-i Buhari, (Arapça Metin-KOtüb-ü Sitte serisi): K. Cihad/16; Neseî: Cihad/Müsned-i I. Hanbel 3/367, 479; vs..
19) Buharı (Tecrid): 8/258; A. Ibn-i I. Hanbel: 2/335-339; R. Salihîn/1297. hadis.
20) Riyazü’s-Salihîn/1284. nolu hadis; Buharî (Tecrid): 8/254; (Arapça): Kitabu’l-lmân/17; Kitabu’t-Tevhîd/47; Müslim (Tere.): 9/76-77; (Arapça): K. lmare/117; I. Hanbel (K. Sitte Serisi): 5/304 ilaahîr…
21) Müslim: K. lmare/103,108,109; (Tercüme): 9/62-63, 68-69; Buhari: Kitabu’l-Cihad/6; Neseî: Kitabu’l-Cihad/33, Müsned-i Ahmed-i i. Hanbel: 3/153, 173, 276 vd.; 5/318-322; R. Salihîn/1308. hadis.
22) R. Salihîn/1309 nolu hadis; Müslim (Türkçe): 9/63,77-79; (Arapça): K. Imare:117,119 ve 120; Tirmizî (Tere.): 3/193-238 (Arapça): 4/175-176, 212; Neseî (Tere): 6/407; I. Hanbel: 2/220, 308 ve 5/304
23) Müsned-i Ibni Hanbel: 2/297; I. Mace: 7/527; Tirmizî: 3/210; Neseî: 6/409; Terğib ve Terhib: 3/220 vd:..
24) Bakiniz; Buharî (Tecrid): 8/249-262, 277-404; Müslim (A. Davudoğlu): 9/56-137; Neseî (Tere.): 5-6/365-429; Tirmizî (Tere.): 3/180-206; Eb.u Davud (Tere.) 3/403-408 vd.; Ibni Mace (Tere.): 463-600; Muvatta: 1/561-571 ilaahir.
25) El-Mebsut (Çağrı Yay.): 10/3; Buharî (Tecrid): 8/250 vd.; Ahkâm’ul-Kur’aniyye (El-Cessas): 3/116,117; Hukuk-u Islamiyye ve I. Fıkhiyye Kamusu: 3/334 vd.
26) Değişik yönden bakınız: Bakara (2)/155, 156, 214; Al-i Imran (3)/ 76,77, 81, 82,141,142; Maide (5)/48; Araf (7)/i72; Ahzab (33)/7, 8, 22, 23…
27) Beaiuzzaman Said-i Nursî: Şualar (1959 baskı-1. şua)/451; Fahreddin-i Razi: Mefahitu’l-Gayb’den naklen Ibni Kesir (Tercümesi): 11/5910-5919 arasında kayıt edilen ve Eshab ile Tabiin’in kavillerini ihtiva eden ‘Nur-u İlâhî’, ‘Nûr-u İslâm’, “Nur- u Kur’an’, ‘Hidayet-I İlâhî’, ‘Nûr’u Muhammedi*, ‘Risalet-i Muhammediye’, ‘Kur’an-ı Kerîm’, “Din-l İbrahim’, (Hanif) ve ‘İlm-i Şeriat’ gibi… Çok geniş ve şümullü tefsir şekillerinden mülhem… Zira;…, bütün bunların kaynağı, kökü, dayanağı nasıl ki; llâhî’dir; beşerî değildir. (Ne şark’dan ne de garb’dan iktibas-kopye edilmemiştir). Günümüzde tecelli eden İslâm İnkılabı’nın da dayanağı ne doğu’dur, ne de batıl.. Sırf İlâhî, yalnız Islami’dir. Mezkûr Ayetteki “La şarkiyyetin ve la garbiyyetin…” ibaresi, çok lâtif ve mutabık bir remzî ye işârî tevafukat şeklinde -adeta- Inkılâb’ın ma’lum ve meşhur “La şarkiyye, La Ğarbiyye.. El-Cumhur el-İslamiyye…” şiarı naline gelmiştir…
28) “Ümmetim içinde hilafet 30 sene devam eder; Ondan sonra ise meliklik (Krallık) devri gelir.”,”Nebevî hilafet 30 yıl devam edecek…” vs… (Ahmed I. Hanbel: 4/273; 5/44,50,220,221,404; Sünen-i E. Davud (Tere.): 5/383; Sahih-i Müslim (Tercüme): 8/678; Sünen-i Tirmizi (Arapça-K. Sitte serisi): Kitabu’l-Fiten/48 (Tercüme: 4/88); Tarih’ul-Hulefa/9; vs. rivayetlerden birinin devamı olan “Melik-i Adûd-azı dişli yırtıcı melikler” ibaresine telmih.
29) Bakınız; Hicr Suresi, ayet: 9
* NOT: Bu yazı DAVET Dergisi’nin Mart 90 sayısında yayınlanmış olan Hama Olayı ve İran İslam İnkılabı başlıklı yazıdır.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv