Nefsle Cihad – İmam Humeyni (ra)
Bu yazı kez okundu.
18 Ocak 2014 17:39 tarihinde eklendi

NEFSLE CİHAD

Sekunî’nin Ebu Abdullahi’s-Sadık’tan naklettiğine göre hazret şöyle buyurdu:

Rasulullah (günün birinde) bir seriyye gönderdi. Seriyye geri döndüğünde onlara şöyle buyurdu: “Aferin küçük cihadı yerine getirip de (üzerinde) büyük cihadı baki kalanlara.” Denildi ki, “Ya Rasulullah! Büyük cihad da neyin nesi? Hazret, “nefs ile cihad” buyurdu. (*)

ŞERH

Bil ki insan iki ayrı neş’et ve aleme sahip ilginç bir var­lıktır. Onun bedeni olan zahirî, mülkî ve dünyevî neş’et ile diğer bir aleme ait olan batını, gaybî ve melekutî neş’et. Gayb ve melekût alemine ait olan nefs ise birçok makam ve

(*) Kafi, C. 5, Kitab ve Cihad, Cihad Çeşitleri Babı. h. 3. 18

derecelere sahiptir ki, bazen genel olarak yedi, bazen dört, bazen üç ve bazen de iki kısma ayırmışlardır.

Bu makam ve derecelerden biri için kendisini en yüce me-lekut alemi ile saadete davet ve cezb eden rahmani ve aklanî ordular olduğu gibi, kendisini en alçak melekût alemi ile şe-kavete davet ve cezb eden şeytanî ve cehlanî ordular da var­dır. Bu iki ordu arasında daima cidal ve niza vardır. İnsan bu iki taifenin savaş meydanı konumundadır. Eğer rahmanı ordular galip gelecek olursa insan saadet ve rahmet ehli olur. Melekler sulûkunda bulunur, enbiya, evliya ve salihler zümresine katılır ve onlarla mahsur olur ama cehalet ordusu galip gelirse, gazap ve şekavet ehli olur ve şeytanlar, kafirler ve (Allah’ın rahmetinden) mahrumlar zümresiyle haşrolur. Bu sayfalarda Allah izin verirse tafsilata kaçmadan nefsin bazı makamlarına işaret edecek, onun saadet ve şekavet şe­killerini icmalen beyan edecek ve aynı makamda nefsle ciha­dın keyfiyetini de açıklamaya çalışacağız.

Birinci Makam

Fasıl

Nefsin Zahirî ve Mülkî Makamı

Bil ki, nefsin ilk makamı ve en düşük menzili, mülk, za­hir ve dünya menzilidir ki, bu hissedilir beden ve zahirî bün­yeye O’nun gaybî nurları ve ışıkları saçılmış, bu da ona yer­sel bir hayat bağışlamış ve bu bedende ordular teçhiz etmiş­tir. Nefsin savaş meydanı işte bu bedendir. Zahirî kuvvesi ise yedi mülkiye iklimine yayılan ordu, yani kulak, göz, dil, mide, tenasül organı, el ve ayaktan ibarettir. Bu yedi iklime yayılan bütün dağınık güçler ise vehm makamından nefsin tasarrufunda bulunmaktadır. Zira vehm, nefsin bütün zahirî ve batınî kuvvetlerinin sultanıdır. O halde eğer vehm şeyta­nın veya kendisinin tasarrufuyla onların üzerinde hükümet kuracak olursa bu kuvvetler şeytan orduları şekline dönüşür ve bu memleket şeytanın sultası altına girer, akıl ve rahman orduları izmihlale uğrar, insan dünya ve mülk neş’etinden yenik olarak ayrılır, hicret eder ve orası şeytana ait bir mem­leket haline gelir. Ama eğer vehm, akıl ve şeriat nezaretinde bu güçler üzerinde tasarrufta bulunur, bu güçlerin hareket ve sükunetleri akıl ve şeriatın disiplini altına girerse o za­man da bu memleket rahmanı ve aklanî olur ve şeytan tüm ordularıyla birlikte ayrılır, çekip gider. Öyleyse büyük bir cihad olup Allah yolunda öldürülmekten de yüce olan nefsle cihad, bu makamda insanın kendi kuvvetlerine galebe çal­masından, onları yaratıcısının emir ve fermanı altına sokma­sından ve bu memleketi şeytan güçlerinin ve ordusunun pis­liklerinden temizlemesinden ibarettir.

Fasıl Tefekkür

Bil ki, nefsle mücadele ve Hak Teala’ya doğru hareketin ilk şartı tefekkürdür. Ahlak alimlerinden bazısı, kitaplarının Bedayet (*) kısmında tefekkürü beşinci mertebede ele almış­lardır ki, bu da kendi makamında doğru bir davranıştır. Bu

(*) Galiba kastedilen şahıs, tanınmış ahlak alimi arif (Abdullah Ensarî’dir. Bu alim Menazilu’s-Sairîn isimli kitabında Seyr’i on kıs­ma ayırmış, bu Jsısımların ilki olan bedayet’ın taksiminde ise tefek­kürü beşinci mertebede zikretmiştir.

makamda tefekkür, insanın her gece ve gündüz az da olsa bir miktar, kendisini bu dünyaya getiren, rahatlığı için her türlü vesileyi hazırlayan, kendisine salim bir beden ve her birinin kendine has bir faydası olan bunca kusursuz güçleri ve herkesi hayrete düşüren aklı ihsan eden mevlamız Mali-ku’1-Mülûkun (Allah) bunca rahmet ve nimetleri gönderdiği bunca peygamberleri, nazil kıldığı kitapları, ettiği kılavuzluk ve davetleri karşısında ne gibi bir vazife ve sorumluluğu ol­duğunu düşünmesi ve derince bir fikretmesinden ibarettir.

Acaba bütün bu işler, tüm hayvanlarla ortak yönümüz olan bu şehvetlerin tatmini ve dünyevî hayat için mi öngö­rülmüştür? Yoksa başka bir maksat mı var işin içinde? Aaba mükerrem nebilerin, muazzam velilerin, büyük hakimlerin, milleti akıl ve şeriat kanunlarına davet eden ve onları hayvani şehvetler ve bu fani dünyadan sakındıran değerli alimlerin insanlara bir düşmanlığı mı vardı veya vardır? Yoksa şehvetlere dalmış biz çaresizlerin ıslah yolunu bizim kadar mı bilmiyorlardı? Akıl sahibi bir insan biraz düşüne­cek olsa bütün bu işlerden maksadın başka birşey olduğunu hemen anlar. Bu yaratılıştan maksat, daha yüce ve büyük bir alemdir. Bu hayvanî hayat asıl maksat değildir. Akıllı in­san kendini düşünmeli, çaresizliğine acımalı ve kendisine şöyle hitap etmelidir. Ey uzun yıllar boyunca şehvetler pe­şinde koşmakla ömrünü tüketen şaki nefs! Şimdiye kadar eline ne geçti ki? Biraz da kendine acı, Maliku’l-Mülük’tan haya et ve biraz da ebedi hayat ve daimî saadete sebep ola­cak olan aslî maksad yolunda yürü. Ebedî saadeti, büyük zahmetler ve takat sınırını aşan meşakkatler sonucu ele ge­çen ve fani olan birkaç günün şehvetleriyle değiştirme ve on­ların çektiği zahmet ve meşakkatlerin, elde ettikleri rahat-

lıklar karşısında ne kadar da büyük ve yüce olduğunu müla­haza et. Halbuki bu rahatlık ve boşluk da herkes için müyes­ser değildir. İnsan suretinde, (ama) şeytan ordusundan ve onun elçisi olan insan, seni şehvetlere doğru çağırmakta ve “maddî hayatımızı temin etmeliyiz” demektir. Biraz da onun halini gözönünde bulundur ve onu sorguya çek, bak bakalım kendisi bu durumdan razı mıdır? Yoksa kendisi mübteladır da başka birisini de mübtela kılmak mı istiyor? Her halinde, tam bir acziyet ve yakarışla Allah Teala’dan seninle O’nun arasında amaç olması gereken vazifelerine seni aşina kılma­sını temenni et. Şeytan ve nefs-i emmare ile mücahede maksadıyla yapılan bu tefekkürün senin için başka bir yol açması ve böylece de mücahede menzillerinden bir diğerine geçmekte muvaffak olman ümid edilir.

Fasıl Azim

Tefekkür menzilinden sonra mücahid bir insan için azim menzili sözkonusudur. (Bu menzil, Şeyhu’r-Reis’in İşarat (*) ‘ta ariflerin derecelerinin ilki olarak kabul ettiği iradeden başka birşeydir.)

Bazı şeyhlerimiz -Allah ömür versin- buyuruyorlar ki, azim insaniyetin cevheri ve insanın imtiyaz ölçüsüdür. İnsa­nın derece farklılığı da işte bu azim farklılığından kaynak­lanmaktadır. Bu makamda sözkonusu olan azim ise, günah­ları terketmek üzere karar almak, farzları yerine getirmek ve hayattayken vaktinde eda edemediği ibadetlerini kaza et­mekten ibarettir. Bilahare azim, insanın kendi suret ve zahi-

(*) İbn-i Sina’nın İşarat adlı meşhur kitabı.

rini aklî ve şer’i bir insan şekline sokabilmesidir ki, şeriat ve akıl da zahire hükmederek bu şahsın bir insan olduğunu söyleyebilsin. Şer’î insan, şeriatın istediği tarzda hareket eden, zahirini Resul-i Ekrem’in (sav) zahiri gibi kılan ve tüm hareket ve sükûnetinde, bütün fiillerinde ve terkettiklerinde hazrete uyabilen kimseden ibarettir. Bu, herkes için müyes­ser olan birşeydir. Zira zahirini efendimiz gibi kılmak, Al­lah’ın tüm kulları için makdur (güç yetirilebilecek) birşeydir. Bil ki insan ilk etapta şeriatın zahiriyle işe başlamadığı müddetçe ilahî marifet yolunda bir tek adım olsun ileri gide­mez. Hak şeriat adabıyla edeblenmediği müddetçe de güzel ahlaklardan hiç birisine (hakkıyla) sahip olamaz ve ilahî ma­rifet nurunun onun kalbinde tecelli etmesi, batın ilminin ve şeriat sırlarının ona keşfolması da mümkün değildir. Haki­katin keşfi ve marifet nurlarının kalbinde tecelli etmesinden sonra da zahirî adabla edeblenmiş olarak kalması gerekir. Öyleyse bazılarının, “zahir terkedilse de batın ilmi elde edile­bilir” veya “batın ilmi elde edildikten sonra artık zahirî edeblere riayete gerek yok” diye iddia etmeleri yanlış ve batıl birşeydir. Bu iddia, sahibinin ibadet makamlarına ve insani­yet derecelerine olan cehaletini göstermektedir. Ben de Al­lah’ın izniyle muvaffak olursam bu sayfalarda onun bazı ma­kam ve derecelerini beyan etmeye çalışacağım.

Fasıl Azmin Afatı

Ey aziz, azim ve irade sahibi olabilmek için (ciddi bir şe­kilde) çalışmalısın. Allah göstermesin, eğer bu dünyadan azimsiz olarak göçecek olursan, batın’m keşif ve sırların zuhur mahallif olan o alemde akılsız, şeklî bir insan olursun. Günah işlemeye cüret etmek ise, insanı yavaş yavaş azimsiz kılar ve bu değerli cevheri insandan çekip alır. Değerli üsta­dımız -gölgesi başımızdan eksik olmasın- buyuruyorlardı ki, “insanın irade ve azmini her şeyden daha fazla yok eden şey, tağanniyata kulak vermesidir.” Öyleyse ey kardeş, günahlar­dan sakın, Allah’a doğru hicret etmeye azmet, zahirini, insan zahiri kıl, şeriat ehli kimselerin sulûkuna koyul, halvet köşe­lerinde Allah Teala’dan bu maksadında sana yardımcı olma­sını dile, sana tevfık vermesi ve meydana gelmesi muhtemel sürçmeler karşısında elinden tutması için de Resul-i Ekrem’i (sav) ve Ehl-i Beyt’i şefaatçi kıl. Zira insanın hayatında o kadar derin sürçmeler vardır ki, bir an içinde felaket uçuru­muna düşmesi ve böylece de kendisi için hiçbir şey yapamaz bir hale gelmesi mümkündür. Belki de artık kendisi için bir çare bile düşünemez hale gelir ve o zaman da Allah korusun şefaatinden mahrum kalır.

Fasıl

Muşarete, Murakabe ve Muhasebe

Mücahid bir insan için gerekli ve lüzumlu işlerden biri de muşarete, murakabe ve muhasebedir. Muşarete, insanın, mesela her günün başlangıcında “bugün Allah Tebarek ve Teala’ya karşı muhalefet etmeyeceğine” dair kendisiyle şart­laşması ve bu hususta ciddi bir karar alması demektir. Ma­lumdur ki, insanın bir gün muhalefet etmemesi oldukça ko­lay bir şekilde uhdesinden gelebileceği bir iştir. Sen azmet, şartlaş ve tecrübe et de bunun ne kadar kolay bir şey olduğu­nu gör.

Şeytan ve bu melunun orduları mezkur işi senin gözünde abartıp büyütmeye çalışabilir, ama bil ki bu şeytanın bir hi-lesidir. Ona kalben ve gerçek bir şekilde lanet et, batıl ev­hamlan kalbinden dışarı sür ve bir gün (olsun) tecrübe et, o zaman (bu işin ne kadar da kolay olduğunu) sen de tasdik edeceksin.

Bu muşareteden sonra da murakabe menziline girmeli­sin. Bu da kararlaştırıldığı üzere amel etmeye dikkat etmek ve kendini bu hususta yükümlü bilmekten ibarettir. Allah göstermesin eğer Allah’ın emrinin hilafına olan bir işe bu­laşmak gönlünden geçerse, bil ki bu şeytan ve onun ordusun-dandır ve seni şartlaştığm husustan saptırmak, kaydırmak istemektedirler. Onlara lanet et ve şerlerinden Allah’a sığın. O batıl hayalleri kalbinden çıkar ve şeytana de ki: “ben bu­gün Allah Teala’nın emrinin hilafına davranmayacağıma dair kendimle şartlaştım. Velinimetim uzun yıllardır ki ba­na nimet vermiş, sıhhat, selamet ve emniyet bağışlamış ve ebediyyete kadar kendisine hizmet edecek bile olsam şükrü­nün uhdesinden gelemeyeceğim merhametler ihsan etmiştir. Ümid edilir ki Allah’ın izniyle şeytan tardedilsin, el çektiril­sin ve böylece de rahman ordularıgalib gelsin.”

Bu murakabenin, kazanç, seyahat, tahsil ve benzeri işle­rinden hiç birisiyle herhangi bir zıddiyet ve aykırılığı yoktur. Akşama kadar da bu hal üzere kal ki artık muhasebe vakti­dir. Bu da “Allah ile şartlaştığm hususlara riayet ettin mi ve­ya bu cüz’î muamelede velinimetine ihanette bulundun mu? diye nefsini hesaba çekmenden ibarettir. Eğer gerçek birşe-kilde vefa etmişsen bu tevfik sebebiyle Allah’a şükret ve bil ki bir adım ilerledin, ilahî nazar altına girdin. Artık Allah Teala dünya ve ahiret işlerinin ilerlemesi için sana kılavuzluk edecek, böylece de yarınki işin daha bir kolaylaşacaktır. Bir müddet bu hal üzere kal. Ümid edilir ki, bu artık senin için bir meleke olsun ve oldukça rahat ve kolay bir iş haline gelsin. O zaman da artık Allah’a itaat etmek ve günahlardan kaçınmaktan (bu dünyada) lezzet alırsın. Burası mükafat ve eza alemi olmamakla birlikte yine de lezzet alırsın ve ilahi mükafat işe karışıp seni lezzetlere boğar adeta.

Bil ki, Allah Teala sana ağır tekliflerde bulunmamış, uh­desinden gelemeyeceğin ve güç yetiremeyeceğin şeyleri sana tahmil etmemiş, yüklememiştir. Ama şeytan ve ordusu bu işi senin gözünde büyütmekte ve zor birşeymiş gibi göstermek­tedir. Allah göstermesin, muhasebe esnasında şartlaştığm hususta bir gevşeklik ve zaaf gösterecek olursan Allah Tea-la’dan özür dile ve artık yarın için şartlaştığm üzere amel edeceğine dair yeniden söz ver. Bu hal üzere kal, ta ki Allah Teala tevfik ve saadet kapılarını üzerine açsın ve seni insan­lığın doğru yoluna ulaştırsın.

Fasıl Tezekkür

Nefs ve şeytanla mücahedede insana tam bir destek sağ­layan ve müeahid bir insanın daima dikkat etmesi gereken şeylerden birisi de tezekkürdür. Ve biz onu da zikrederek, birçok konuya değinilmediği halde, bu makamın beyanına son vereceğiz. Bu makamda tezekkür, insanın daima Allah Teala’yı yad etmesi ve kendisine merhamet buyurduğu ni­metleri hatırlatmasıdır.

Bil ki, insanın ihsan sahibi birine ihtiram göstermesi, fıtrî ve yaratılıştan gelen bir özelliktir. Kendi zat kitabım iyice bir mütalaa eden herkes, orada insanın kendisine herhan­gi bir nimet ihsan eden kimseye karşı ihtiram ve saygı gös­termesi gerektiğinin yazılmış olduğunu görür. Malumdur ki, ihsan edilen nimet ne kadar büyük olur ve ihsan sahibi kim­senin de bunda (herhangi bir) garazı olmazsa fıtrat gereği böyle bir kimseye ihtiramın da aynı oranda fazla ve gerekli olduğuna hükmedilir. Mesela size bir at veren kimsenin ihti­ram ve saygınlığı ile, minnet bile etmeden size bir köy ver­mek isteyen birinin ihtiram ve saygınlığı arasında oldukça bariz fark vardır. Mesela eğer bir doktor sizi körlükten kur­taracak olursa fıtrat gereği hemen ona ihtiram gösterirsiniz. Eğer sizi ölümden kurtaracak olsa daha fazla ihtiram ve say­gı gösterirsiniz. Ama gel gör ki, tüm cin ve insanlar Maliku’l-Müluk’un bizlere ihsan ettiği zahirî ve batmî nimetlerden sa­dece birini bile veremezken bizler yine de kalkmış tüm bun­lardan gaflet etmekteyiz.

Mesela gece gündüz teneffüs ettiği­miz şu hava ve kâinattaki tüm mevcudatın hayatı da ona bağlıdır. Eğer hava onbeş dakika kadar kısa bir zaman bile olmayacak olsa hiçbir canlı hayatta kalmaz. Bu (hava) o ka­dar büyük bir nimettir ki bütün cin ve insanlar onun bir ben­zerini bizlere vermeye kalkışsalar şüphesiz ki bundan acze düşerler. Biraz da, beden selameti kabilinden ilahi nimetleri, zahirî kuvvetler kabilinden göz, kulak, tatma ve dokunma organlarını ve batını kuvvetler kabilinden hayal, vehm, akıl ve sayısız faydası bulunan diğer ilahi nimetleri hatırla. Mali-kül-Müluk bütün bu nimetleri bizler istemeden ve üzerimize hiçbir minnet de koymadan inayet etmiştir.

Hiçbir itaat ve ibadetimize ihtiyacı yokken ve kendisi için bizlerin itaat ve masiyeti de hiç mi hiç fark etmezken yine de verdiği bunca nimetlerle yetinmemiş, bizlere enbiya ve peygamberler göndermiş, kitaplar nazil buyurmuş, saadet ve şekavet ile cen­net ve cehennem yolunu göstermiş, dünya ve ahirette ihtiyaç duyduğumuz şeylerin tümünü bizlere inayet etmiş ve sadece bizim yararımıza olan bir takım emir ve nehiylerde bulun­muştur. Cüz’iyyatı şöyle dursun, külliyatını bile saymaktan tüm insanlığın aciz kaldığı bu nimetleri ve diğer binlerce ni­meti zikrettikten sonra acaba sizin fıtrat (ve vicdanınız da) böyle bir ikram sahibine ihtiram ve saygı göstermek gerekti­ğine hükmetmiyor mu? Acaba böyle bir velinimete hıyanette bulunmanın akla göre hükmü nedir?

Büyük ve azamet sahibi şahıslara ihtiram gösterilmesi hadisesi de fıtrat kitabında sabit ve yazılı olan bir şeydir. Halkın dünyaya, servete, sultanlara ve büyük şahsiyetlere karşı kail olduğu ihtiram ve saygı da onları büyük ve azim olarak teşhis ettikleri sebebiyledir. Acaba Malikul-Müluk’un azamet ve büyüklüğünden daha üstünbir azamet düşünülebilir mi? O’nun değersiz ve en alçak yaratığı olan şu dünya bile en küçük bir alem ve en dar neş’etler (diyarı) olmasına rağmen şimdiye kadar hiç bir mevcudun aklı ona ermemiş, hakikatine ulaşamamıştır.

Diğer güneş sistemlerinden daha küçük ve öbür güneşlere nisbeten hisedilir bir değere de sa­hip olmayan şu bizim güneş sistemi karşısında bile dünya­nın en büyük kâşifleri hiçbir şey söyleyememiş ve şimdiye kadar da hakikati hususunda yeterli bir malumat edineme­mişlerdir. Acaba bir tek işaretle bütün bu alemleri ve diğer binlerce gaybî alemi yaratan azim ve azamet sahibi bir kud­rete ihtiram ve saygı göstermek akıl ve fıtrat nazarında ge­rekli ve lüzumlu bir şey değil midir?

Hatta insanın huzurunda hazır bulunan bir kimseye ihti­ram göstermek de fıtrat kitabında yer alan bir husustur. Mesela Allah göstermesin insan birisinin gıyabında kötü laflar etse de huzurunda kendisine fıtrat ge eği ihtiram göster­mekte ve karşısında sükût etmektedir. Malumdur ki, Allah Tebarek ve Teala her yerde hazır ve nazırdır ve tüm varlık memleketi onun nazarı altında sevk ve idare olmaktadır. Belki hepsi de bizzat huzur olup tüm alemler onun nazarı altında idare edilmektedir. Bütün alemler rububiyyet mah­zarıdır.

Şimdi söyle bakayım ey yazarın habis nefsi, böyle aza­metli ve büyük bir zatın mukaddes huzurunda bizzat kendi­sinin ihsan etmiş olduğu bir nimet olan şu kuvvelerinle gü­nah ve masiyet işlemekten daha büyük bir zulüm ve suç dü­şünülebilir mi? Acaba bir tek hardal tanesi kadar bile hayan olsa utançtan erimen ve yere yıkılman gerekmez mi?

Öyleyse ey aziz, Allah’ının azametini daima hatırında tut. O’nun nimet ve merhametlerini an ve her zaman-mekan içinde O’nun huzurunda olduğunu aklından çıkarma. O’na karşı günah işlemeyi ve isyankarlığı terket. Bu büyük savaş­ta şeytan ordularına galebe çal, kendi memleketini rahmanı ve hakkanî bir memleket kıl ve şeytan orduları yerine Hak Teala ordularının karargahı haline getir. Böylece Allah Te­barek ve Teala başka bir makamda yapacağın mücahedede ve önünde duran daha büyük bir savaş meydanında sana tevfik inayet etsin. Bu da (mezkur meydan) nefsin ikinci ma­kamı sayılan batın aleminde nefsle cihad’dan ibarettir ki Al­lah izin verirse biraz da ona işaret etmeye çalışacağız. Şunu da yine hatırlatmalıyım ki, Allah Teala’dan başka hiç kimse­nin elinden birşey gelmez diyerek kendi kendine ümitlenme-melisin, tam tersine, ağlayıp yakararak bizzat Allah Tea­la’dan bu mücahedede sana tevfik inayet etmesini dile, olur ki inşaallah galib gelirsin.

Şüphesiz ki, tevfik verici sadece Allah’tır.

İkinci Makam

Nefsin Batıni ve Melekutî Makamı

Fasıl

Nefsin Batındaki Şeytanî ve Rahmani

Ordularının Nizası

Bil ki, insan nefsi için başka bir memleket ve makam daha vardır. O da batın memleketi ve melekut neş’etidir ki, nefs orduları oradan daha fazla ve zahir memleketine nisbe-ten daha da bir öneme sahiptir. Orada rahmani ve şeytanî ordular arasında var olan niza ve cidal daha da büyük ve o neş’ette galibiyetler daha fazla ve ehemmiyetlidir. Hatta za­hir memleketinde var olanlar da oradan inmiş ve mülkte zu­hur etmiştir. Şeytanî ve rahmanı ordulardan birisi orada ga­lib gelecek olursa bu memlekette de galib gelmiş demektir. Ahlak ve sülük ehli büyük şeyhlerin nezdinde bu makamda nefsle cihad, oldukça büyük bir öneme sahiptir. Belki bu ma­kamı bütün saadet ve şekavetlerin, derece ve basamakların kaynağı olarak değerlendirmek de mümkündür. Dolayısıyla da insan bu cihadda kendisine oldukça dikkat etmelidir. Al­lah göstermesin bu memlekette rahmani ordular mağlub olur da iş bu mekan şeytan ordusundan birtakım gasıp ve ehliyetsizler tarafından işgal edilecek olursa insan daimi bir helakete doğru sürüklenir ki, artık bunu telafi edebilmek de müyesser olmaz, şefaatçilerin şefaati kendisine şamil kılınmaz. Allah korusun Erhamu’r-rahimin ona gazab ve öfke na­zarıyla bakar ve belki de şefaatçiler bile sonunda onun düş­manları oluverir.

Şefaatçisi onun düşmanı olan kimsenin vay haline! Allah biliyor ya, bu ilahî gazab ve gerçek velilerin düşmanlığının ardında o kadar azaplar, zulmetler, zorluklar ve bahtsızlık­lar vardır ki cehennemin tüm ateşleri bütün zakkumla yılan­lar ve akrepler bile onun yanında bir hiç kalmaktadır. Allah göstermesin de hakimler, arifler, riyazet ve sülük ehli kimse­lerin bu azaplar hakkında verdikleri haberler biz mustaz’af ve çaresizlerin başına gelmesin. Öyle ki tasavvur edebildiği­niz tüm azaplar onun yanında kolay ve rahattır. Düdüğü­nüz tüm cehennemler onun yanında rahmet ve cennettir.

Genellikle Allah’ın kitabı ile enbiya ve evliyanın haberle­rinde vasfedilen cennet ve cehennem, amel cenneti ve cehen­nemidir ki, iyi ve kötü amellerin cezası (karşılığı) için hazır­lanmıştır. Bazen örtülü bir şekilde daha önemli olan ahlak cenneti ve cehennemine, bazen de herşeyden daha mühim olan lika cenneti ile firak (ayrılık) cehennemine işaret edil­miştir. Ama hepsi de perde arkasında ve o da ehli için… Ben ve sen ise ehli değiliz, ama hiç olmazsa inkar etmeyelim ve Allah Teala ile velilerinin dediklerine iman edelim. Olabilir ki, bu icmalî imanın da bizler için bir faydası olsun. Bazen de mümkündür ki, yersiz inkar ile ilim ve idrak olmaksızın za­mansız edilen redler insan için büyük zararlara yol açabilir. Ve bu dünya zaten o zararlara iltifat alemi değildir. Mesela falan hakim ya da falan arif veya falan dervişten senin be­ğenmediğin ve hoşlanmadığın birşey söylediğini işitecek olursan hemen batıl ve hayal olduğunu söyleme.

Olabilir ki, o konunun kitab, sünnet ve aklî bir menşeî vardır da siz ona rastlamamış, görmemişsinizdir. Ne farkeder ki, bir fakih me­sela az gördüğünüz diyetler babında bir fetva veriyor, ama siz kaynağına müracaat bile etmeden hemen onu reddediyor­sunuz veya salik-i ilallah ya da arif-i billah olan kimselerden biri ilahi marifetler veya cennet ve cehennemin hali hakkın­da bir söz söyleyince sizler medrek ve kaynağını bile araştır­madan hemen onu red ve inkar etmeye kalkışıyorsunuz. Yoksa hakaret ve cesarette bulunmak daha mı kolaydır? Olabilir ki o vadinin ehli ve o fennin sahibi olan mezkur şah­sın Allah’ın kitabından veya hidayet imamlarından (masum imamlar) nakledilen hadislerin birinden bir medrek ve kay­nağı vardır da sizler ona rastlamamışsınızdır. O zaman da siz Allah ve rasulünü inkar etmiş olursunuz. Dolayısıyla öz­rünüz de kabul edilmez. “Bana göre doğru değildi” veya “il­mim buraya ermemişti” ya da “minber ehlinden onun hilaf ve aksini işitmiştim” gibi özürler kesinlikle makbul değildir. Biz yine de maksadımızdan uzaklaşmayalım; ahlak ve mele­keler cenneti ile ahlak ve melekeler cehennemi hakkında söylenenler, duymaya bile takatimizin olmadığı büyük bir musibet konumundadır.

Öyleyse ey aziz, biraz olsun düşün, bir çaresine bak, ken­din için necat yolunu ve kurtuluş vesilesini bul, “Erhamu’r-rahimîn” olan Allah’a sığın. Karanlık gecelerde ağlayıp ya-kararak o mukaddes zattan bu nefs cihadında sana yardım inayet etmesini iste, böylelikle inşaallah galip gelesin, mem­leketi rahmani kılasm, şeytan ordularım oradan dışarı çıka­rıp evi sahibinin eline veresin. Böylece Allah da sana o kadar saadet, mutluluk ve rahmetler ihsan etsin ki, cennet, huri ve köşklerin nitelikleri hakkında duyduğun her şey onun yanın­da hiçbir değer ifade etmesin. Bu (rahmet), evliyaullah’m bu hak dine bağlı olan millete haber verdiği genel ilahî salta­nattır ve aslında o şeylerden daha da yücedir ki ne bir kulak işitmiş, ne bir göz görmüş ve ne de bir insanın kalbinden geç­miştir.

Fasıl

Bazı Batınî Kuvvetlere Kısaca Bir İşaret

Bil ki, Allah Tebarek ve Teala kendi kudret eli ve hikme-tiyle gayb aleminde ve nefsin batınında sayısız menfaatleri bulunan bir çok kuvvetler yaratmıştır. Bizim burada bah­setmek istediğimiz ise vahime, gazabiyye ve şeheviyye kuv­veleridir. Bu kuvvelerden her birinin, tür ve şahsın muhafa­zası ile dünya ve ahiretin imarı hususunda ulemanın da zik­rettiği sayısız menfaatleri vardır ki şu anda onları zikretme­yi gerekli görmüyoruz. Uyarı makamında söylenmesi gere­ken şey ise bu üç kuvvenin, tüm güzel ve kötü melekelerin kaynağı ve gaybî-melekutî suretlerin menşeî olduğudur. Bu­nun kısaca izahı şudur: Allah Tebarek ve Teala’nın nihaî bir güzellik, zerafet ve harika bir terkible yarattığı bu insanın dünyada mülkî-dünyevî bir sureti vardır ki, bütün filozof ve büyük şahsiyetlerin aklını hayrete düşürmüş, anatomi ilmi ise şimdiye kadar onun hakkında sağlıklı ve yetkin bir bilgi edinememiştir. Allah insana yaratıkları arasında belirli bir imtiyaz, boy-pos ve oldukça güzel görünümlü bir cemal ihsan etmiştir. Aynı şekilde insanın melekutî- gaybî birsuret ve şekli de vardır ki (ister berzah alemi olsun isterse kıyamet) ölümden sonraki alemde nefsin melekeleri ile batmî huyları­na tabiidir.

İnsanın batınî hulku (huyu) ve derunî melekesi insanî olursa, onun melekutî sureti de insanî bir suret olacaktır. Ama eğer melekeleri insanî olmazsa (melekutî sureti de) insanî olmaz ve derunî melekeye tabi olur. Mesela eğer in­san, batini şehvet ve hayvanlık melekesine mağlub düşecek olursa batın memleketinin hükmü de hayvani bir hüküm ha­line gelir. İnsanın melekutî sureti de hulk ve huyuyla müna-sib bir hayvan şekline bürünür. Ve eğer batınına gazap ve yırtıcılık melekesi galebe çalacak olursa, batın memleketinin hükmü yırtıcılık hükmü olur ve gaybî-melekutî sureti de yır­tıcı hayvanlardan biri haline gelir. Eğer vehm ve şeytanlık onda meleke haline gelir, batını şeytanî melekelere sahip olur ve derunu hile, sahtekarlık, koğuculuk ve gıybet kabi­linden şeytanî melekeleri haiz bulunursa o zaman gayb ve melekutî sureti de onunla münasib şeytanlardan biri sureti­ne bürünür. Bazen de iki veya birkaç melekenin terkibi, melekutî suretin menşeî olabilir. O zaman artık hiçbir hay­vanın şekline bürünmez; tam tersine oldukça garib bir sure­te bürünür ki bu alemde ondan daha korkunç ve vahşetli bir suret bulabilmek mümkün olmaz. Peygamber (sav) bir hadi­sinde şöyle buyuruyor: “Bazı insanlar kıyamet gününde maymun ve şempazeden daha çirkin bir surette haşrolacak-tır.” Bazen de mümkündür ki, bir insan için o alemde birkaç suret peydahlansın. Zira o alem, herşeyin sadece bir surette göründüğü bir alem gibi değildir ve bu mesele burhan ile de mutabıktır, bu ayrıca açıklama getirilmesi gereken bir konu­dur.

Bil ki, sadece birinin insan olduğu bu muhtelif suretler hususunda ölçü, nefsin bu bedenden çıktığı ve berzah mem­leketi ile evveli berzahta olan ahiret sultanının galebesi pey­dahlandığı zaman sözkonusudur. (Nefs) bedenden çıktığı za man dünyadan hangi melekeyle ayrılmışsa ahiretteki sureti de o melekeye göre şekillenir ve melekutî-berzahî gözü onu görmektedir. Eğer gözü olursa bizzat kendisi de berzahî gö­zünü açtığında olduğu gibi bizzat kendisini müşahede et­mektedir, insanın bu dünyada sahip olduğu surete ahirette de sahip olması diye bir zorunluluk yoktur. Allah Teala haşr zamanında bazılarının şöyle dediğini haber veriyor: “Al­lah’ım, niçin beni kör olarak hasrettin, halbuki benim dün­yada gözlerim vardı.” Onlara şöyle cevap verilecek: “Sen ayetlerimizi unuttuğun için bugün de bizzat kendin unutul­dun.” (*)

Ey zavallı, sen sadece zahiri gören mülkî göze sahihtin, ama batının ve melekutun kör idi, körlüğünü şimdi mi idrak ettin? Halbuki sen daha önce de kördün. Allah’ın ayetlerini gören batını basiret gözünden mahrum idin. Ey zavallı, sen boylu-poslu ve mülkî endamlı birisin. Ama melekut ve batın ölçüsü başka birşeydir. Batınî istikamete sahip olmalısın ki, melekutte de doğru endamlı biri olabilesin. Berzah ve ahiret aleminde insanî bir surete sahip olabilmek için ruhun insanî bir ruh olmalıdır. Yoksa sen sırların keşfi ve melekelerin zu­hur alemi olan batın ve gayb aleminin de karışıklık ve yan­lışlıklarla dolu iş bu zahirî dünya alemi gibi olduğunu mu sa­nıyorsun? Göz, kulak, el, ayak ve sair organların hepsi melekutî suretlerle yaptıklarını bir bir haber verecektir.

Uyan ey aziz, kalb kulağını aç, himmet kemerini kuşan ve kendi bahtsızlığına acı ki, kendine insanî bir suret edine-bilesin, necat ve saadet ehli olabilmek için bu alemden insanî bir surette aynlabilesin. Sakın bunları salt bir öğüt ve hitabe olarak değerlendirme. Bütün bunlar büyük filozofla-

(*) Taha Suresi, 124-125.

rın felsefî burhanı ve riyazet sahibi kimselerin keşfi ile sadık ve masumların verdiği haberlerin bir neticesidir. Ama bu sayfalarda burhan ikamesine, haber ve eserlerin nakline ni­yetli değiliz.

Fasıl

Enbiyanın, Tabiatların Aşırılığını Önlemesinin

Beyanı

Bil ki vehim, gazab ve şehvet kuvvelerini akl-ı selime ve büyük enbiyaya teslim edecek olursan bu kuvveler rahmani ordular arasına katılır ve insanı saadet ve mutluluk sahibi bir insan kılar. Eğer başıboş bırakır ve dizginlerini kaçırarak vehmi bu iki kuvveye hakim kılacak olursan o zaman da şeytanî ordulardan olur. Şu da açıklanmalıdır ki, büyük en­biyadan (as) hiç biri gazab, vehm ve şehveti tamamıyla önle­memiş ve Allah yolunun davetlilerinden hiçbiri de şimdiye kadar “şehveti tamamen yok etmek gerekir, gazab ateşi tama­mıyla söndürülmeli ve vehm tedbiri bütünüyle terkedilmeli-dir” diye birşey dememiştir. Tam tersine hepsi de “aklî mi­zan ve ilahî kanun gözetiminde vazifesini hakkıyla yapabil­mesi için sadece önü alınmalıdır” diye buyurmuşlardır. Zira bu kuvveler, velev ki fesad ve karışıklığa sebep olsun kendi işini yapmak, kendi maksadına erişmek istemektedir. Al­lah’ın evi Kabe’de evli bir kadınla zina etmek pahasına bile olsa şehvete gömülü hayvani nefis, dizginlerini koparmak ve kendi maksadına erişmek istemektedir. Gazablı nefs de, evli­ya ve enbiyanın katline sebep bile olsa kendi başına buyruk istediğini yapmak istemektedir. Şeytanî vahime sahibi nefs ise, yeryüzünde fesada ve alemin alt-üst olmasına sebep olsa da kendi istediğini yapmak istemektedir.

Enbiya (a.s) geldiler, kanunlar getirdiler ve onlara sema­vi kitaplar da nazil oldu ki, tabiatların kayıtsızlık ve aşırılı­ğını önlesinler, insanî nefsi, akıl ve şeriat kanunu altına sok­sunlar ve akıl ve şeriat ölçüsüne muhalif davranmasın diye de onu zahid ve edebli kılsınlar. Öyleyse kendi melekelerini ilahî kanun ve aklî ölçülere uydurabilen kimse saadetli ve necat ehli bir kimsedir. Aksi takdirde kendisini bekleyen şe­kavetler, bahtsızlıklar, zulmetler ve zorluklar ile iliğine işle­miş fasid bir ahlak ve melekelerin tabii bir neticesi olup ber­zah, kabir, kıyamet ve cehennemde de kendisiyle birlikte olacak olan o korkunç ve dehşet dolu suretlerden Allah’a sı-ğmmalıdır.

Fasıl

Hayalin Önlenmesi

Bil ki, bu makamda ve diğer makamlarda mücahid için şeytana ve şeytan ordusuna galibiyetin menşeî olabilecek ilk şart hayal kuşunun kontrol altına alınmasıdır. Zira bu ha­yal her an yeni bir dala konan ve uçmakta mahir olan bir ku­şa benzemektedir. Bu ise birçok bahtsızlıkların kaynağı ve sebebi olmaktadır. Hayal, şeytanın bir bahanesidir ki, insanı onunla zavallılaştırmakta ve şekavete davet etmektedir. Kendisini ıslah etmek isteyen, batınını sefalı kılıp, İblis or­dusundan temizlemek isteyen mücahid, hayalin dizginlerini ellerine almalı, onu istediği yere uçmaktan alıkoymalı ve (kendisini) günah ve şeytanlık gibi fasid ve batıl hayallere kapılmaktan korumalıdır. Hayalini daima şeref ve izzet dolu işlere yöneltmelidir. Bu iş ilk başlarda biraz zor gözükse ve ya şeytan ve orduları onu (gözlerde) büyük gösterse de az bir murakebet ve kollama sayesinde oldukça kolay bir iş haline gelecektir.

Tecrübe olarak sen de bir müddet hayalini disipline ede­bilir ve sıkı bir denetim altına alabilirsin. Alçak ve hasis bir emre yöneldiğini görünce onu bu işten alıkoymaya çalış ve onu helallere veya asil-tercih edilir işlere yönelt. Eğer bir ne­tice aldığını görecek olursan bu tevfîk sebebiyle Allah Tea-la’ya şükret ve bu işi sürdürmeye çalış. Belki Allah kendi rahmetiyle sana melekut aleminden bir yol açar da insanlı­ğın doğru yoluna hidayet edilirsin ve Allah’a doğru sülük işi senin için daha da bir kolaylaştınlır.

Dikkatli ol ve bil ki, kabih ve fasid hayaller ve batıl ta­savvurlar şeytanın ilka ve telkinleridir ve senin batın mem­leketine kendi ordularını yerleştirmek istemektedir. Şeytan ordularıyla savaşan bir mücahid olduğun ve nefs sayfasını ilahî-rahmanî bir memleket kılmayı istediğin için de o lanet­linin (şeytan) hile ve tuzaklarına dikkat etmeli ve Hâk Tea-la’nm rızasının hilafına olan evhamları kendinden uzaklaş­tırmaksın. Ta ki, Allah’ın izniyle bu iç savaşta oldukça önemli olan bu mevziyi şeytan ve ordularının elinden alabile-sin. (Zira) bu mevzi hudut konumundadır. Eğer burada galip gelecek olursan ümiüi ol.

Ey aziz, her zaman Allah Tebarek ve Teala’dan yardım dile, mabud dergahında yalvarıp yakar ve tam bir acziyet ve ısrarla (şöyle) arzet: İlahî, şeytan öyle büyük bir düşmandır ki (hatta) senin büyük enbiya ve evliyanda dahi gözü vardır ve hala da var. Bizzat sen; kuruntu, batıl vehimler, hayaller ve atıl hurafelere kapılan bu zayıf kuluna yardımcı ol ki, bu güçlü düşmamn hakkından gelebilsin. Bu savaş meydanında saadet ve insanlığı tehdid eden bu güçlü düşman karşısında benimle ol ki, onun ordularını senin özel ve has memleketin­den dışarı sürüp, bu gasıbın sana mahsus evine uzanan elle­rini keseyim.

Fasıl Muvazene

Bu sulukta insana yardımcı olan ve insanın da kollaması gereken şeylerden biri muvazene’dir. Muvazene, akıllı bir in­sanın, kendi başına buyruk ve şeytanın tasarrufu altında olan, gazab ve vahimeden kaynaklanan fasid ahlak ve alçak melekelerin fayda ve zararlarını, akıl ve şeriatın tasarrufun­da bulunan güzel ahlak, nefsanî faziletler ve üstün meleke­lerden kaynaklanan fayda ve zararlarla mukayese etmesi ve hangisi güzelse ona ikdamda bulunması (yönelmesi-çev) de­mektir. Mesela insanın kendisinde kökleşmiş, yerleşik mele­ke haline gelmiş, kendisinden birçok melekeler peydahlan­mış ve sayısız rezilliklere meydan vermiş olan, kendi başına buyruk şehvetin sahip olduğu faydalar, ulaşabildiği her kö­tülüğü irtikab etmesi, her ne yoldan olursa olsun eline geçen bir malı geri çevirmemesi ve fasid bir şeye sebep olsa da iste­diği, arzuladığı herşeyi yapmasından ibarettir. Nefsin bir melekesi haline gelen ve birçok alçak melekeler vücuda geti­ren gazabın faydalan da elinin ulaştığı herkese kahr ve gale­beyle zulmetmesi, kendisine karşı gelen bir kimseye elinden geleni ardına koymaması, en küçük bir uygunsuzluk görünce savaş ve kargaşalık çıkarması ve alemde fesada sebep olarak her vesileyle kendi zarar ve uygunsuzluklarını kendisinden uzaklaştırmaya çalışmasıdır.

Aynı şekilde kendisinde bu melekenin kökleştiği şeytanî vahime sahibi olan nefsin faydaları da; her türlü şeytanlık ve hileye başvurarak gazab ve şehvetin isteklerini yerine ge­tirmesi ve her türlü batıl planla, bir ailenin zavallılaştınlma-sı veya bir şehrin, bir memleketin yoksullaştırılması pahası­na bile olsa Allah’ın kulları üzerinde hakimiyet kurmasın­dan ibarettir. Bunlar, bu kuvvetin şeytanın tasarrufu altın­da bulunduğu bir zamanda sahip olduğu faydalardır. Ama iyice tefekkür edilir ve bu şahısların hali mülahaza edilecek olursa, her ne kadar güçlü olursa olsun ve her ne kadar da emel ve arzularına kavuşursa kavuşsun neticede binbir arzu ve emelin daha olduğu ve onlara kavuşamadığı görülür. Bu alemde insanın kendi emellerine kavuşması ve herkesin ken­di arzusuna erişmesi mümkün değildir. Zira bu dünya sür­tüşmeler dünyasıdır. Bu alemdeki maddeler irademizin icra­sına tabi ve musahhar olmadığı gibi arzu ve meyillerimiz de mahdud, sınırlı değildir.

Mesela, şehvet kuvvesi insanda o kadar güçlüdür. Farz-ı muhal bir şehrin tüm kadınlarına bile sahip olsa yine de doymaz, başka şehirlerdeki kadınlara yönelir. O memleket­teki kadınlar da nasibi olsa, bu defa diğer şehirlere teveccüh eder. Daima sahip olmadığı şeyleri ister. Halbuki, bu söyle­nilenler de farz-ı muhal ve ham bir hayalden ibarettir. Ama buna rağmen şehvet tandırı harıl harıl yanmakta ve insan kendi arzularına ulaşamamış bulunmaktadır. Aynı şekilde gazap kuvvesi de insanda öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, bir memleketin mutlak hakimi bile olsa, bununla yetinme­mekte, eline geçiremediği diğer memleketlere yönelmektedir. Belki eline her ne geçerse bu kuvve onda daha da bir güçle­niş kaydetmektedir. İnkar eden herkes kendi haline ve bu dünya ehlinde sultanların, yöneticilerin, kudret ve haşmet sahibi kimselerin haline müracaat edecek olursa o zaman bizzat kendisi de bizi tasdik edecektir.

Öyleyse insan daima sahip olmadığı ve elinde bulundura-madığı şeylerin aşığıdır. Bu bir fırsat meselesidir ki, büyük şeyhler ve yüce İslam hakimleri (filozofları), hususen de ilahi marifetler dalında üstad ve şeyhimiz olan kâmil, arif Hz. Mirza Muhammed Ali Şahabadi -gölgesi başımızdan eksik olmasın- birçok ilahî marifetleri bununla sabit kılmaktadır ama, maksadımızla ilgisi bulunmadığından değinmeden ge­çiyoruz. İnsanın sözgelimi kendi maksatlarına eriştiğini ka­bul bile etsek ondan ne zamana kadar faydalanabilmektedir? Acaba gençlik enerjisi ne zamana kadar sözkonusudur? Öm­rün baharı bitip de hazana uğradığında, azalardan neşat ve kuvvet gitmekte, zaikalar işlemez hale gelmekte, tatlar doğ­ru dürüst alınamamakta, göz, kulak, dokunma organı ve di­ğer kuvveler atıl duruma düşmekte, lezzetler tamamıyla na­kıs veya yok olmakta, muhtelif hastalıklar akın etmekte, sin­dirim ve teneffüs organları işlemez duruma gelmekte ve in­san için soğuk bir ah’tan, dert, hasret ve nedamet dolu bir gönülden başka hiçbir şey baki kalmamaktadır. O halde sağ­lam ve salim bünyeli kimseler için bile bu cismanî kuvveler­den istifade müddeti, temeyyüz, iyi-kötüyü anladığı andan itibaren bu kuvvelerin işlemez veya nakıs bir hale geldiği müddete kadar, yani takriben otuz, kırk yıllık bir zaman ol­maktadır, o da hemen hemen her gün müşahede ettiğimiz ve gafil olduğumuz türden diğer hastalık ve belalara duçar ol­mazsa.

Şimdilik senin için aslı olmayan hayal aleminde yüzelli yıllık bir ömür ve şehvet, gazab ve şeytanlık vesilelerinin tü münün temin edildiği bir ortam tasavvur edelim. Bir de se­nin için hiçbir aksiliğin çıkmamış ve maksadına aykırı hiçbir şeyin meydana gelmemiş olduğunu farzedelim. Acaba rüzgar gibi geçen bu kısa müddet sonrasında akibetin nasıl olacak? Acaba ebedî hayatın için bu lezzetlerden ne gibi şeyler zahi­re kıldın? Özellikle de zavallılık fakirlik ve yalnızlık günü için? Allah’ın melekleri, velileri ve nebileriyle görüşmek için neler hazırladın? Berzah ve kıyamette sana suretinin verile­ceği ve Allah’tan başka hiç kimsenin de suretinin ne olduğu­nu bilmediği kabih ve münker bir amelden başka ne tedarik ettin? Duyduğun ve dünya ateşi ve azabıyla mukayese etti­ğin bütün cehennem ateşi, kabir, kıyamet azabı ve diğer şey­leri yanlış anlamışsın, kötü kıyas etmişsin. Bu alemin ateşi soğuk ve arızî birşeydir. Bu alemin azabı oldukça rahat ve kolaydır. Bu alemin bütün ateşlerini bir araya toplasalar yi­ne de insanın ruhunu yakamaz. Ama oradaki ateş, cismi yaktığı gibi ruhları da yakmaktadır. Kalpleri eritmekte ve yakmaktadır.

Bütün bu duydukların ve şimdiye kadar her kimden ne işittiysen (bir kenara), cehennem senin burada hazır gördü­ğün amellerinden ibarettir. Nitekim Allah Teala şöyle buyur­maktadır: “Ye her ne yaptılarsa hepsini de hazır buldular.”

(*)

Burada yetim malı yedin ve lezzet aldın ama o alemde ce­hennemde göreceğin suretin ve bu sebeple sana nasib olacak zilletin ne olduğunu sadece Allah bilir. Burada halka kötü laflar ettin, halkın kalbini kırdın, ama Allah’ın kullarının kalbini kırmanın o dünyada ne gibi bir azabı var Allah bilir.

(*) Kehf, 49.

Kendin için ne gibi bir azap hazırladığını bizzat gördüğün zaman anlayacaksın. Gıybet ettiğinde senin için hemen me-lekut bir suret vücuda gelir ve (o alemde) sana takdim edilir. O suretle mahsur olacak ve azabını da tadacaksın. Bu kolay, rahat, soğuk ve lezzetli cehennem olan ameller cehennemi, günahkâr kimseler içindir. Dünya, mal ve makam sevgisi, şirret, cidal, inkar, hırs, tamah ve diğer melekeler kabilinden fasid, rezil ve batıl melekeler edinen şahıslar için ise tasav­vur bile edilemeyen kötü bir cehennem vardır. Bizzat nefsin kendi batınından zuhur eden öyle bir suretleri vardır ki, be­nim ve senin kalbinden bile geçmesi mümkün değil. O cehen­nemin ehli, onların (o suretlerin) azabından firar etmekte ve korku duymaktadır. Bazı güvenilir rivayetlerde yer almıştır: “Cehennemde mütekebbir kimseler için bir vadi vardır ve adına sakar denmektedir. Bu vadi, şiddetli sıcaklık ve hara­ret sebebiyle Allah’a şikayette bulundu ve kendisine nefes al­ması için izin vermesini istedi. Kendisine nefes alması için izin verilince de bir nefes çekti ki, cehennem yandı.” (*)

Bazen de bu melekeler insanın ebedi olarak cehennemde kalmasına sebep olmaktadır. Zira insandan imanı almakta, selbetmektedir. Mesela hased, nitekim sahih rivayetlerimiz­de ateşin odunu yediği gibi hasedin de imanı yiyip bitirdiği (**) yer almıştır. Veya diğer sahih rivayetlerimizde geçtiği şekliyle, “biri önden, diğeri ise arkadan çobansız bir sürüye saldıran iki kurt daha sürüyü bitiremeden dünya ve makam sevgisi müminin dinini yer bitirir.” Allah korusun günahla­rın akıbeti zulmanî ve çirkin meleke ve ahlaka, onlar da in­sanın imansız ve küfür üzere ölmesine sebep olabilir ki, kafirin ve batıl akidelerin cehennemi o diğer iki cehennemden (ameller cehennemi ile çirkin ve zulmanî meleke ve ahlak ce­henneminden) nisbeten daha zor, daha yakıcı ve daha zulmanîdir.

Ey aziz, ulum-i aliyye’de de sabit kılındığı üzere (azabın) şiddeti sonsuzdur. Her ne şekilde tasavvuf ediyorsan azabm şiddeti ondan da şiddetli ve çetindir. Sen, ya hükemanm bur­hanını görmemişsin veya riyazet ehlinin keşfine inanmıyor­sun.

Sen ki elhamdülillah mü’minsin, enbiyayı (salavatullahi aleyhim) sadık kabul ediyorsun.

Sen ki bizim muteber kitaplarımızda yer alan ve tüm imamiye alimlerinin de kabul ettiği haberleri doğru biliyor­sun.

Sen ki masum imamlardan (selamullahi aleyhim) nakle­dilen dualar ve münacatları sahih kabul ediyorsun.

Sen ki muttakilerin mevlası emiru’l-mü’mininin (sala-mullahi aleyh) münacaatını bizzat gördün.

Sen ki Seyyidu’s-Sâcidin’in (İmam Zeynu’l-Abidîn) Ebu Hamza duasındaki münacaatını müşahede ettin, biraz da onların mana ve içeriği hakkında teemmül ve tefekkür et. Uzun bir duayı bir defada ivedilikle ve manası hususunda hiç tefekkür etmeden okuman gerekli ve lazım değildir. Ben ve sizler Seyyidu’s-Sacid’in halet-i ruhiyesine sahip değiliz ki o mufassal duayı tam bir manevî huzur içinde okuyabile­lim. Bir gecede, üçte veya dörtte birini oku ve üzerinde de­rince bir tefekkür et ki, belki sen de hal sahibi olursun. Hep­sinden öte biraz da Kuran üzerinde tefekkür et. Bak nasıl bir azab vadetmiştir ki cehennem ehli, Malik’ten (cc) kendi­lerini öldürmesini istemektedir. Heyhat ki, artık ölüm diye

birşey sözkonusu değildir.

Bak Allah Teala ne buyuruyor: “Allah’a karşı aşırı git­memden ötürü bana yazıklar olsun!” (*)

Bu nasıl bir hasret ve arzudur ki, Allah Teala onu böylesi

bir azametle tabir etmektedir. Kur’an’m ayet-i şerifeleri üze­rinde biraz tedebbürde bulun. Düşünüp taşınmadan öylece geçme.

“Onu gördüğünüz gün, bütün emzikli kadınlar, çocukları­nı bile unutup bırakır. Her gebe kadın çocuğunu düşürür ve insanları sarhoş görürsün, fakat sarhoş değildir onlar, an­cak Allah’ın azabı pek çetindir. /**\

İyice bir düşün azizim! -neuzubillah- Allah’ın kitabı kıssa ve hikaye kitabı değildir. Seninle şaka yapmamaktadır. Bak ne buyuruyor! Bu nasıl bir azaptır ki, insana kendi azizlerini bile unutturmakta, bütün hamile kadınlar düşük yapmakta­dır. Acaba bu ne azaptır ki, azametinin had ve sınırı olma­yan, izzet ve saltanatı sonsuz olan Allah Teala bu azabı öyle­sine şiddet ve azametle tavsif buyurmaktadır. Acaba ne ola­cak? Allah biliyor ya, benim ve senin aklın ve tüm insanların fikri bunun hakikatini tasavvurdan aciz kalmaktadır. İsmet ve taharet Ehl-i Beyt’inin haber ve eserlerine müracaat eder ve üzerinde biraz olsun tefekkür edecek olursan o zaman alemdeki azab kaziyyesinin, bu alemde görüp de fikrettiğin azaplardan bambaşka birşey olduğunu anlarsın. Bu alemin azabıyla mukayese etmek batıl ve yanlış bir kıyastır. Ben se­nin için, kadri yüce Şeyh Sadik Taife’den bir hadis-i şerif nakledeyim de hakikatin ne olduğunu bilesin. Musibetin ne kadar büyük olduğunu anlayasın. Kaldı ki, bu hadis de diğer

(*) Zümer, 56. (**) Hacc, 2)

cehennemlerden nisbeten soğuk olan ameller cehennemi hakkındadır.

İlk önce bilmen gerekir ki, bu hadisi rivayet eden Şeyh Saduk’a tüm İslam alimleri tevazu göstermekte ve onu kadri yüce bir zat olarak kabul etmektedirler. Bu büyük zat, İmam’ın (as) duası üzere dünyaya gelmiş olup hazretin (aley-hi’s-selam ve accelallahu fereceh) özel lütuf ve ilgisine maz-hardı. Ben de büyük imamiye alimlerinden (aleyhim ridva-nullah) birçok muhtelif yolla bu hadisi Şeyh Saduk’tan nak­lediyorum. Bizimle Saduk arasında var olan şeyh ve üstadla-rm hepsi de ashabın güvenilir ve büyük olan zatlarıdır. Öy­leyse iman sahibi bir kimse bu hadise de inanmalı, tasdik et­melidir.

Es-Saduk, senediyle İmam Sadık’tan (as) naklediyor.

Hazret şöyle buyurdu: “Bir gün Rasulullah (sav) oturmuş idi ki (birden) Cebrail (as) geldi. Oldukça üzgün ve mahzun olup rengi değişmişti. Peygamber (sav) buyurdu: “Ey Cebrail, niçin üzgün ve mahzun görünüyorsun?” Cebrail, ‘Ey Mu-harnmed, nasıl böyle olmayayım ki, cehennemin nefesleri bu­gün bırakıldı’ dedi. Peygamber, ‘cehennemin nefesleri nedir?’ diye buyurdu. Arzetti: ‘Şüphesiz ki, Allah Teala ateşe emretti o da yandı. Kırmızı oluncaya kadar tam bin yıl geçti. Ondan sonra da yanmasını emretti ki, beyaz oluncaya kadar tam bin yıl geçti. Daha sonra da yeniden yanmasını emretti, si­yah oluncaya kadar tam bin yıl geçti. (Şu anda da) o ateş si­yah ve karanlıktır. Nitekim uzunluğu yetmiş zer’a olan zinci­rin bir tek halkası dünyanın üzerine bırakılacak olsa şüphe­siz ki, dünya onun hararetinden erir ve yok olur. Ve eğer zak­kum ve zer’iden bir katre dünya ehlinin sularına düşecek ol­saydı, o zaman da insanlar onun pis kokusundan ölürlerdi.’

Daha sonra Rasulullah ve Cebrail birlikte ağlamaya başla­dılar. Allah Teala onlara bir melek gönderdi ve buyurdu: ‘Sizlere Allah’ınızdan selam var, o buyuruyor ki, ben her iki­nizi de azab görmenize sebep olacak herhangi bir günah işle­mekten korudum, masum kıldım.” (*)

Ey azizim! Bu hadis-i şerifin benzeri oldukça fazladır. Ce­hennem ve onun elim azabının varlığı bütün dinlerin zarurî bir ilkesi ve burhanla sabit kılınmış açık bir itikadıdır. Keşif ehli ve kalb erbabı kimseler bizzat bu alemde onun bir ben­zerini bile görmüşlerdir. Bu bel büken hadisin mazmunu ve içeriği hususunda (biraz olsun) tasavvur ve tedebbür et. Aca­ba bu hadisin sıhhatine ihtimal verecek bile olsan yine de de­liler gibi çöllere düşmen gerekmez mi? Ne olmuş ki, bizler bu kadar da gaflet ve cehalet uykusundayız? Yoksa tıpkı Rasu­lullah (sav) ve Cebrail (as) gibi bize de Allah’tan bir melek geldi de azaptan masun olduğumuzu mu bildirdi? Halbuki Rasulullah (sav) ve onun velileri ömürlerinin sonuna kadar Allah korkusundan bir an olsun rahat etmemiş, doğru dü­rüst ne uyumuş ve ne de rahat bir yemek yemişlerdi. Al­lah’ın (yarattığı şu) kainatın velisi, halifesi Allah korkusun­dan dolayı bayılıyor, kendinden geçiyordu. Ali b. Hüseyin (ona selam olsun), masum bir imam olmasına rağmen ağla­ması, yakarışı, münacaatı, acziyet ifadesi ve inlemeleri insa­nın kalbini parçalamaktadır. Bizlere ne olmuş ki, haya bile etmeden rububiyet huzurunda böylesine ilahî mukaddesat ve değerleri çiğniyor ayaklar altına alıyoruz? Yazıklar olsun bize ve gafletimize! Eyvahlar olsun bize ve ölümümüzün şid-

(*) İlmu’l-Yakîn, Feyz. 4. Maksad, 15. Bab, 1. fasıl, S. 1032, Tefsir-i Kumî, “ne zaman oradan, sarsıcı üzüntüden çıkmak isterlerse…” ayetinin açıklaması.

detli sekeratma. Eyvahlar olsun bize. Berzahta ve berzahın zorluklarında, cehennemde ve onun zulmetlerinde, cehen­nemde ve onun azabında eyvahlar olsun halimize…

Fasıl

Ahlakî Fesadların Tedavisi

Ey aziz! Uykudan uyan, gafletten kurtul ve kendine gel. Himmet kemerini kuşan. Daha vakit varken fırsatı ganimet bil. Daha ömrün bitmemiş, kuvvetin kendi tasarrufundan çıkmamış, gençliğin elden gitmemiş, fasid ahlak karşısında yenik düşmemiş ve alçak melekeler sana hakim olmamışken kendine bir çare ara, fasid ve kabih ahlakın tedavisi için bir deva bul, şehvet ve gazab ateşinin sönmesi için bir yol araş­tır.

Ahlakî bozukluğun tedavisi için ahlak alimleri ve sülük ehli kimseler tarafından önerilen en iyi deva, insanın ken­dinde gördüğü kötü melekeleri göz önünde bulundurması, bir müddet onun hilafına erkekçe kıyam etmesi, ikdamda bulunması ve nefsin aksi istikametinde himmet göstermesi­dir. Bir müddet o alçağın isteklerinin aksine davranmalısın ve Allah Teala’dan tevfik taleb etmelisin ki sana bu mücahe-dede yardımcı olsun. Şüphesiz ki çok geçmeden o çirkin huy ortadan kalkacak, şeytan ve ordusu o siperden firar edecek ve onların yerine rahmani ordular mevzilenecektir.

İnsanın helakına ve kabir azabına sebep olan, insanı her iki dünyada azaba uğratan kötü ahlaktan birisi de insanın kendi ev halkı, komşuları, meslektaşları, pazar veya mahalle efradından birine kötü davranması, ahlaksızlık etmesidir ki, bu da gazab ve şehvetten doğmaktadır. Mücahid bir kimse, karşısına uygun olmayan bir iş çıktığında veya gazab ateşi alevlendiğinde kendi batınını temizlemeyi kararlaştırırsa, kendisini yakışık almayan kötü sözler söylemeye davet etti­ğinde nefsin hilafına teşebbüste bulunursa, hulk ve huyun kötü akıbetini hatırlar ve aksine uygun işlerde bulunur, ba­tınında şeytana lanet edip Allah’ına sığınırsa ben söz veriyo­rum ki, bir kaç tekrardan sonra çok geçmeden o kötü huy tamamıyla ortadan kalkacak ve batın memleketinde iyi huy istikrar bulacaktır. Ama eğer nefsin istediği şekilde davrana­cak olursanız evvelen bizzat bu alemde de sizi helak ve yok­luk diyarına çekmesi mümkündür. İnsanı bir anda her iki dünyada helak edebilen gazabın şerrinden Allah Teala’ya sı­ğınırım. Gazab, (önü alınmadığı takdirde) pekala herhangi bir cinayete de sebep olabilir. İnsan gazap halinde ilahî mu­kaddesata yakışık almayan sözler bile söyleyebilir. Nitekim gazab halinde küframiz laflar ederek mürted olan bir çok in­san görüp müşahede etmekteyiz.

İslam hakimleri; “dev dalgalarla boğuşan kaptansız bir geminin necat bulması, gazab halindeki bir insanın necatın­dan daha kolaydır” demişlerdir. Veya eğer Allah göstermesin cidal ve münakaşa ehliysen -nitekim bizlerden bazı talebeler bu kötü huy ve tabiatın esiri olmuşlardır- bir müddet nefsin hilafına teşebbüste bulun. Alim ve sıradan insanlarla dolup taşan resmî meclislerde herhangi bir mevzu sözkonusu edil­diğinde muhatabının doğru ve sahih dediğini görünce hemen kendi yanlışlığını itirafta bulun ve onu tasdik et. Ümid edilir ki, bu kötü huy kısa bir müddet sonra ortadan kalkar. Allah etmesin ki, “ben keşiflerimden birinde cehennem ehlinin bir­biriyle tahasüm ve düşmanlığının ki Allah Teala Kur’an’da haber vermektedir ilim ve hadis ehlinin mücadelesi olduğu nu keşfettim” diyen bazı ilim ehli ve mükaşefe iddiasında bu­lunan kimselerin sözü doğru olsun.

Eğer insan bu hadisin sıhhatine ihtimal bile verecek olsa hemen bu kötü hasletin ortadan kalkması fikrinde olmalı, bunun için gece-gündüz bir yol düşünmelidir.

Ashabdan bazısından rivayet edilmiştir ki, “günün birin­de oturmuş dini emirlerden biri hususunda ateşli bir şekilde münakaşa ediyorduk. Aniden Rasulullah yanımıza geldi ve bu halimizi görünce oldukça rahatsız oldu. Sonra şöyle bu­yurdu: ‘Sizden önce helak olanlar da işte bu yüzden helak ol­dular. Cidali bırakınız. Zira mü’minler, cidal etmez. Cidali terkedin ki cidal edenler sonsuz bir hüsrana uğramıştır. Ci­dali terkedin ki ben kıyamet gününde cidal edenlere şefaat etmeyeceğim. Ben sözü hak bile olsa cidali terkeden kimseye cennetin bahçesi, ortası ve üstünde üç evi tazmin ediyorum. Cidali terkedin ki, Allah Tela’nın putperestlikten sonra neh-yettiği şey de oydu.”

Ve yine o hazretten (sav) nakledilmiştir ki: “Sözü hak bi­le olsa, cidali terketmedikçe kulun imanı kemale ermez.”

Bu babda birçok hadis mevcuttur. İnsanın, hiçbir eser ve faydası olmayan cüz’î bir münakaşa yüzünden Resul-i Ek­rem’in (sav) şefaatinden mahkum kalması ve sahih bir niyet­le yapıldığı takdirde ibadet ve itaatlerin en efdali olan ilmî bir müzakereyi, putperestliğin hemen ardından yer alan en büyük bir günah haline getirmesi ne kadar da kötü birşeydir.

İnsan her haliyle bu kabih ve fasid huyları bir bir gözönünde bulundurmalı ve nefsin hilafına davranarak onları ruh memleketinden dışarı etmelidir. Gasıb dışarı edilince de ev sahibi kendi evine geri dönecektir. Başka bir zahmete katlanmak veya vade istemek de gerekmez.

İnsan bu makamda nefsle mücadeleyi sona erdirir de İb­lis ordusunu bu memleketten dışarı çıkarır ve (ruh) memle­ketini melaiketullahın meskeni, Allah’ın salih kullarının bir mabedi haline getirirse artık o zaman Allah’a doğru sülük da kolaylaşır ve rahat bir iş haline gelir. İnsanlığın doğru yolu daha da bir aydın ve vazıh olur, onun yüzüne cennet ve bere­ket kapıları bir bir açılır. Cehennem kapısı ise tümüyle ka­panır. Allah Teala rahmet ve lütuf nazarıyla ona bakar, iman ehlinin arasına katılır, saadet ve ashabu’l-yemin ehlin­den olur, ilahî marifetler kapısından kendisi için ins ve cin-nin yaratılış gayesi olan bir yol açılır ve Allah Tebarek ve Te­ala da o tehlikeli yolda kendisinin elinden tutar ve ona yar­dım eder.

Nefsin üçüncü makamı ve onun mücahede keyfiyeti ile şeytanın o makamdaki hile ve düzenlerine de kısacık bir işa­ret etmek istiyordum. Ama ortamı münasip görmedim. Bu yüzden de bundan sarf-ı nazar etmek zorunda kaldım. Allah Teala’dan bu babda ayrı bir risale yazmak hususunda bana tevfik ve te’yid inayet etmesini taleb ediyorum.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv