ÜSTAD BEDİÜZZAMAN SAİD-İ NURSİ(R.A) HAZRETLERİ – HİZBULLAH HAKVERDİ
Bu yazı kez okundu.
18 Ocak 2014 17:47 tarihinde eklendi

Hak ile Bâtıl’ın mücâdele sahnesi olan insanlık tarihi boyunca, kendilerini -bütün varlıklarıyla- Hakka adamış, hakkın ihkakı ve ‘hükümranlığı uğruna ölümleri istihkar etmiş büyük İslam kahramanları müşahede edilmiş, bunların büyük fedâkârlıkları sayesinde, yegane hak dini temsil eden İslâm, yok olmaktan kurtulmuş, bu büyük şahsiyetler, İslâm’ın muhafazası hususunda, birer İlâhî sebeb ve vesile olmuşlardır… işte; Üstad Bediuzzaman Said-i Nursî (EI-Kürdî) Hz.leri de, İslâm’ın yetiştirdiği ender kahramanlardan biridir…

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN KISACA TARİHÇE-İ HAYATI

“Her asır’da bir müceddidin çıkıp dini ihya ve tecdid edeceğine dair” malûm hadis-i şerifin sırrına masadak olan Üstad, Hicrî 1290/Milâdî 1873 tarihinde Bitlis’e bağlı Hizan kazasının İsparit nahiyesinin ‘Nurs’ köyünde doğmuş, bundan dolayı da ‘Nursî’ (Nurs’lu] lakabını (soyadını) almıştır. Babasının adı Mirza, annesinin adi ise Nuriye’dir, ilk tahsiline Tağ medresesinde başlayan Üstad Said-i Nursî Hz.leri, o zamanda meşhur olan Bitlis, Tillo, Hizan, Nükus Siirt ye Van medreselerinde, değişik, önde gelen İslâm alimlerinden tahsilini ikmâl etmiştir. Bilhassa, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Alihi ve Sellem Efendimizi rü’yâda görüp, ilim talebinde bulunup, bu hususta ‘vesile’ ve ‘şefaatçi’ olmasını niyaz etmesinden sonra, vehbî olarak essiz ilimlere ve büyük feyizlere mazhar olmuş, artık bütün ulema, huzurunda diz çöker duruma gelmiştir. Ki, ‘Bediüzzaman (Zamanın Bedîî; hârikası, essiz alimi, ilmin ve alimlerin başı, acâibi…) unvanı, çağının ulemâsı tarafından, iste bundan dolayı kendisine verilmiştir…
Sürekli ilmî ‘münazaralarla’ ilk hayatini geçiren ve bütün ulemâ’yı kendisine meftun bırakan Üstad Said- i Nursî Hz.leri, bir ara gazetelerden; günümüzün Amerikan emperyalizminin o zamanki temsilcisi olan İngiliz emperyalizminin ‘müstemlekât’ (sömürge ülkeler isleri) bakanının, İngiltere avam kamarasında, eline Kur’an-ı Kerimi alarak; “bu Kur’an, Müslümanların elinde bulundukça biz onlara tamamen hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, ya bu Kur’an’ı onların arasından kaldırmalıyız, yahut Müslümanları bu Kur’an’dan soğutmalıyız.” seklinde bir konuşma yaptığını okur. iste bu haber, bütün ömrünü İslâm’ın ye Kur’an’ın müdafaasına hasretmesine, bunun için de evlenme dahil, dünya ile kendini meşgul edecek ve mukaddes savunmaya engel olabilecek bütün kayıtlardan uzaklaşmasına ve sâdece Kur’an üzerine meşgalesini teksif etmesine sebeb olmuş, hakim lâik rejimin seyir çizgisi ve ma’lum uygulamaları da mezkûr ideâlinin tezahürü olan Risale-i Nur’ların doğusunu sonuç vermiştir…

ÜSTAD ŞAM’DA…

Bir ara, o zaman Osmanlı sınırları içerisinde bulunan ‘Şam’a’ giden Üstad Bediüzzaman Hz.leri Şam ulemâsının ısrarı üzerine, ‘Cami-i Emevî’de onbinlerce cemâatin ve yüzlerce ulemâ’nın huzurunda, baştan başa siyâsî ve içtimaî muhtevaya] sahip olan ve ‘Hutbe-i Şâmîye’ diye anılan hutbeyi irticalen ve Arapça olarak irâd etmiştir. Hâlâ, önemini koruyan ve çok büyük dersler ve müjdeler taşıyan bu] hutbe, Sam bölgesinde ye sâir İslâm ülkelerinde] büyük yankılar husule getirmiş, adı geçen hutbe’nin, pek çok sayıda baskıları yapılarak yayınlanmıştır.

ÜSTAD İSTANBUL’A GELİYOR

Daha sonra, Osmanlı saltanatının ‘pây-i tahtına’, yani İstanbul’a gelmeye karar veren Üstad Bediuzzaman’ın İstanbul’a gelişi, bir gazetede (Ahmed Ramiz bey imzasiyle) su manşetle verilmiştir: “sarkın yalçın kayalıklarından bir ateşpare-i zekâ, İstanbul afakında tulu’ etti!…”, “İstanbul’a yerleşen Üstad, ikametgâhına söyle, bir levha asar: “burada her müşkil halledilir, her suâle cevap verilir; fakat suâl sorulmaz!”. Böylece, bir kısım ulema’da bulunması muhtemel ‘enâniyet-i ilmîyeyi’ yıkmayı, yaşa ve şöhrete köle olunulmamasını sağlamayı amaçlar. Tabîî ki, ! kafileler hâlinde ‘münazara’ ve mübâhese için gelen bütün ulemâ, ya ikna veya ilzam olarak geri dönüyor, Üstad’ın, gerçekten de ‘Bediuzzaman’ olduğunu itiraf etmek mecburiyetinde kalıyordu…
Bir ara İstanbul’a gelmiş bulunan Cami’ul-Ezher’in ünlü reisi (rektörü) Şeyh Bâhid Efendiyi de, Üstad’la görüştürmeye ve münazaraya ikna eden İstanbul uleması, Üstadın ilzam edilmesi maksadiyle bu ortamın oluşturulmasına çalışır; ve nihayet bir namaz vakti Ayasofya Camiinden çıkıp oturdukları bir çayhanede bu fırsat doğar. Ve Şeyh Bâhid Efendi, Üstad’ın umman gibi bilinen ilmini değil, siyâsî ve içtimaî malumatini, vukufiyetinî ve istikbâle ait görüşlerini öğrenmek maksadiyle; “Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsun? Gelecekleri hakkında fikriniz-görüşünüz nedir?” der. Üstad Bediuzzaman da, hiç düşünmeden:
“Avrupa bir İslâm devletine hâmiledir; günün birinde onu doğuracak. Osmanlılar da Avrupa’ya hâmile’dir; günün birinde o da, onu doğuracaktır…” cevabını verir. Bunun üzerine Şeyh Bâhid efendi; “bu gençle münazara edilmez! Ben de ayni kanaatteydim, fakat, bu kadar veciz ve beligâne bir tarz’da ifade etmek, ancak Bediüzzamana hasdır!” demiş ve çok büyük takdirlerini bildirmiştir. Ki; merhum Üstadın: bildirdiği gibi… Osmanlılar Avrupai Lâik Türkiye’yi doğurmuş, Avrupa ise, hâmile olduğu İslâm’a dönüş sancısını bu günlerde çekmeğe başlamıştır, inşaallah…

31-MART OLAYI ÜZERİNE

Nihayet, ma’lûm ve meşhur 31-Mart hâdisesi meydana gelir. Bu vesile edilerek, bütün İslâmi çevreler büyük bir baskı ve terör altına alınır. Şeriat istedikleri iddiâsiyle yargılanan 15 meşhur hoca ve ileri gelen daha başka Müslümanlar, ittihatçı komiteciler tarafından idam edilir. ‘Divan-i Harb-i Örfi’ mahkemesinin açık bahçesinde, darağacında sallanan bu mazlumların görüleceği bir yerde, psikolojik yönden ürkütmek amacıyla, Üstad Bediuzzaman dahi ayni suçtan(?) dolayı muhakeme edilir ve mahkeme reisi meşhur zâlim ve cânî Hurşit Paşa tarafından:
“Sende mi şeriat istemişsin?” suâli sorulur; ve darağacında sallanan mazlumlara işâreten dikkati çekilir, böylece, akıllarınca gözdağı verilir. Üstad ise, gerçekten tarihde benzeri az görülen bir şehâmet ve cesaretle:
“Evet;.. Şeriâtın bir hakikatına, bin ruhum olsa, hepsini feda etmeye hazırım. Zira şeriat, sebeb-i sâadet ve adâlet-i mahz ve fazilettir…” diye cevap verir; ve, olayın provakasyon yönüne dikkat çekip, idam edilenlerin mazlum olduğunu, ittihatçıların perde altındaki oyunlarına işaret ederek “…Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!” der ve kahramanca bir savunma yaparak, her an için ‘idama’ hazır olduğunu mahkemeye bildirir… Fakat; ilâhî takdir, idam edilmesine imkân vermez; Üstad’ın muhakeme edildiği binanın etrafının ve çevre yolların, onbinlerce şarklı Müslümanlar tarafından çevrilmiş olması, Üstad’ın lehine ve mahkeme aleyhine büyük tezahüratların yapılması, ayrıca Üstad’in pervasız savunması, gibi faktörler mahkeme heyetini ürkütmüş, ‘idam’ kararı yerine ‘berâet’ kararı verilmiştir. Kendisinden teşekkür bekleyen mahkeme heyetinin, yüzüne bakmadan mahkeme salonunda; “Zalimler için yaşasın Cehennem!. -Zalimler için yaşasın Cehennem!..” diye diye ilerleyen ve kendini dışarıda bekleyen muazzam kalabalık tarafından büyük bir coşku ile karşılanan Üstad Bediuzzaman Hz.leri, Beyazıt’tan Sultanahmed’e kadar halkla birlikte yürüyüş yapmış ve “Zalimler için yaşasın Cehennem!..” demeye yürüyüş boyunca devam etmiştir…

SAVAŞ CEPHESİNDE KAHRAMANLIĞI VE RUSLARA ESİR OLUŞU:

Hakim olan düzenlerden ‘görev’ almayan, onlara askerlik de yapmayan Üstad Bediuzzaman Hz.leri, Birinci Cihan Savası öncesi özlediği memleketine gider ve Van’da ‘Horhor’ medresesinde 300′den fazla talebelerine dersler vermeye başlar, bütün öğrencilerini ‘silahlandıran’ ve ‘ilimle silah, her zaman bir arada bulunmalıdır; ilimde olduğu gibi, fedâilikde ve kahramanlıkda da ecdadımıza lâyık olmalıyız!..” diyen Üstad, Birinci Cihan Savasının çıkması ve Doğu Anadolu’nun Rus-Ermeni birlikleri tarafından işgal edilme tehlikesi ile karşı karşıya gelmesi üzerine, hemen silâha sarılmış; 300 talebesi ile bir ‘milis alayı’ kurarak ‘gönüllü kürd alay komutanı’ unvânıyla Ruslara ve Ermenilere karşı, büyük bir savaşa tutuşmuştur. Van, Bitlis illerinin savunmasını üstlenen ve şehir halkının katliâm edilmeden göçebilmelerini sağlayan Üstad Hz.leri, bütün talebelerini şehid verdikten sonra, kendisi de yaralı olarak Ruslara esir düşmüş ve Ruslar tarafından Sibirya’nın Kosturma şehrindeki esirler kampına götürülmüştür. Sırası gelmişken, sunu da belirtelim ki; Üstad Bediuzzaman, meşhur ‘işârât’ul-i’câz’ tefsirini, bu savaş esnasında ve fırsat bulduğu zamanlarda talebesi ve cihad arkadaşı olan Molla Habibe dikte ettirmiş, yanlarına düşen top mermileri bile lahûtî ve ma’nevî âlemine etki edememiş, kendisini Kur’an’ın ilâhî ve ruhî tefekküründen alıkoyamamıştır.
Rusya’da ‘esir zabitler kampında’ bulunduğu sırada, kampı ziyarete ve teftişe gelen Rus Orduları Başkomutanı’nın önünde bütün esirler hürmetle ve korku ile kalkarken, Üstad Bediuzzaman asla yerinden bile kıpırdamamış, İslam’ın izzetini ve şerefini bil-fiil izhâr ederek göstermiştir.
Bunu; kendisi, ülkesi ve Çarlık Rusyası için büyük bir hakaret olarak telâkki eden Rus Başkomutanı, tercümanı vasıtasıyla; “neden ayağa kalkmadılar? yoksa beni tanımadılar mı?” diye sorar. Üstad Bediuzzaman ise, gayet vakur ve sakin bir tarzda, “Bilakis iyi tanıyorum; Rus Çarı’nın dayısı ve Rus Orduları Başkomutanı Nikola Nikolaviç’dir. Bu tavrım, hakaret için değil; bağlı bulunduğum yüce İslâm dininin gereğidir. Çünkü, ben Müslüman bir kimseyim; bir Müslüman, bir kâfirden üstün olduğundan dolayı, senin önünde asla kıyam etmem, edemem!” seklinde cevap verir ve bu cevap da, kendisinin ‘Divan-i Harbe’ verilerek idam edilme kararının alınmasını doğurur. Bir kaç esir zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahim neticenin önlenmesini isterler. Fakat Üstad ise; “bunların idam kararı, benim ebedi aleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir.” deyip, kemâl-i izzetle ve şecaatle idam emrine hiç ehemmiyet vermez ve idam öncesi ‘iki rek’at namaz’ kılmak için müsâade alır ve namaz üzerinde iken, Rus başkomutanı gelir ve durumu öğrenerek; “o tavrınızın mukaddesatınıza bağlılıktan ileri geldiğine kanâat getirdim; dini inançlara saygılıyım…” diyerek, özür diler ve idam kararını geri aldırtır… (Günümüzün İslam düşmanı yönetimlerine ve laik düzencilere ithaf olunur!)

ÜSTAD’IN ESARET SONRASI HAYATI:

Rusya’da esaretten kurtulduktan sonra, Varşova ve Berlin üzerinden İstanbul’a gelen Üstad, dostlarının ısrarı üzerine, kısa bir süre “Dar’ul-Hikmet’ül-islâmîye” azalığı yapar. Ve; İngilizlerin işgaline karşı hitabelerle ve basım-yayın yoluyla ateşli bir mücadele başlatır… Bu durum, Ankara hükümetinin dikkatini çeker. Üstadın bu şecââtindan, ilminden ve büyük nüfuzundan istifade etmek amacıyla Ankara’ya -resmen- da’vet edilir; üstad bu da’veti kabul etmeyerek red eder. Fevzi Çakmak’ın ve eski dostu Van Valisi Tahir .Paşa’nın ısrarlı çağrıları üzerine Ankara’ya giden Üstad için, birinci Millet Meclisinde ‘hoş amedi’ düzenlenir ve meclis tarafından hürmetle selâmlanır… Fakat, Üstad, çoğunluğunu şeyh, müfti ve hocaların teşkil ettiği meclisde namaz kılanların çok az olduğunu görür ve hayretler içerisinde kalarak, meşhur “eyyüh’el-meb’usan!” baslığını taşıyan bir hitabe yayınlar ve çok müessir bir uslubla namazın ehemmiyetini dile getirir ve namazın kılınmasının elzem olduğunu bildirir. Bunun üzerine, meclisin büyük bir kesimi namaza baslar ve bu durum tabiatiyle Meclis reisi olan M. Kemali rahatsız eder. Nihayet M. Kemal, Üstadı reis odasına çağırtarak, beraberce baş başa kalır ve Üstadı ‘medh ve tehdit’ karışık bir psikolojik atmosfer içerisinde etkilemeye çalışır, ve; “sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdı; sizi, yüksek fikirlerinizden istifâde etmek için buraya çağırdık. Siz ise, geldiniz en evvel namaza dâir şeyler yazdınız ve aramıza ihtilâf koydunuz!” der. Bu söz üzerine, Bediuzzaman hazretleri, bir kaç ma’kul cevap yerdikten sonra, şiddet ve hiddetle parmağını kendisine doğru sert bir biçimde uzatarak:
“Pasa!. Pasa!, İslâmiyette, İman’dan sonra en yüksek hakikat namazdır, namaz kılmayan hâin’dir; hâinin hükmü merduttur. ” diye cevap verir. Bu muhteşem şecaat karşısında, dönüş yapan Paşa, tarziye verir; ilişemez!..
Nihayet, Ankara’da, gizli bir komitenin faaliyette bulunduğunu, 30-40 yıl sonraki nesillerin ‘dinsizleştirilmesi’ için hâince plânlar hazırladıklarını müşahede eder.bunlarla ‘siyâsî ve politik’ yollarla bas edemeyeceğine kanaat getirerek, Ankara’dan ayrılır ve Van’a giderek, bu duruma karşı alınacak imânî-islâmî tedbirler ve çâreler üzerinde, düşünmeye başlar; ona göre de bir çalışma metodu Kur’an’dan istinbât etmeye çalışır. Seyh Sâid Hazretlerinin ‘islâmî kıyamı’ üzerine, ileri gelen İslâmî şahsiyetlere tatbik edilen usûlün aynisi, Üstad Bediuzzaman için de uygulanır ve Üstad, Ankara hükümeti tarafından, Van’da ikamet ettiği Mağara’dan alınarak Burdur’a, oradan da Isparta’nın Barla nahiyesine sürgüne gönderilir.

EVET;… ÜSTAD HAYAT BOYU SÜRGÜN HAYATI YAŞIYOR!

1926 yılında Barla’ya gelen ve ömür boyu sürgün hayatı yasamak mecburiyetinde bırakılan Üsfad Said-i Nursî Hz.leri, iste ‘Risale-i Nur’ adi verilen ye bastan basa ‘imânî ve Kur’anî nur ve feyiz kaynağı’ olan eserlerini gizliden gizliye te’lif etmeye ve etrafını Kur’an’ın nuruyla aydınlatmaya çalışıyor. Bunun üzerine, defalarca hapsedilen ve hakkında tahkikatlar ve mahkemeler açılan Üstad Bediuzzaman Said-i Nursî, asla yılmadan mukaddes hizmetine devam ediyor.
“Gizli siyasî cemiyet kurma”, “M. Kemâl’e İslâm deccalı süfyan deme”, “lâik rejime ve devrimlere karşı olma”, ‘kılık-kıyafet kanunlarına aykırı harekette bulunma’, ‘irticaî fâaliyetler yapma..’ gibi iddiâalarla değişik zamanlarda ye muhtelif şehirlerde mahkemelere sevk edilen Üstad Said-i Nursî Hazretleri, Allah-u Teala’nın yardımı sayesinde ‘gizli güçlerin’ bütün oyunlarını ve komplolarını bozmuş, zerre kadar ta’yiz vermeden Yüce İslâm dininin savunuculuğunu büyük bir liyâkatle yapmıştır. Denizli Mahkemesinde, iddia makamının ‘idam’ talebi karşısında, asla sarsılmayan, aksine büyük bir celâdet gösteren Üstad Bediuzzaman Said-i Nursî Hazretleri; “yüz milyon kahraman başların feda oldukları bir kudsî hakikate başımız da, canımız da feda olsun!” diyerek, mahkeme heyetini hayrete-dehşete düşürmüş, ilâhî takdirin cilvesi olarak gösterilen bu kahramanca essiz şecaat, mahkeme heyetini ‘beraâte’ sevk etmiştir…
Bütün hayati İslâm’ın müdafaası uğrunda tükenmiş; dünya zevki diye bir şey tatmamış; zindan hapishane, nezarethane ye sürgün bütün ömrünü kaplamış olan Üstad Said-i Nursî Hz.leri; harf, hukuk, kıyafet ve sâir devrimlerin yapıldığı, mâzî ile bütün bağların koparılmış bulunduğu bir ortamda yaşamış; kimsesiz, garib, fakir, hasta ve gerçek-liyâkatli yardımcılardan mahrum bulunmuş, bununla birlikte tarihde eşine ender rastlanan kahramanlıklar ve İslâmî hizmetler sergilemiştir… Meşrutiyet, İttihad ve Terakki ile Cumhuriyet devirlerini idrak eden Üstad Said-i Nursî, bu üç devrin şerirlerine karşı gücü nisbetinde mukavemette bulunmus, islâm’in izzetini korumak için elinden gelen bütün imkânlarini seferber etmistir. Dünya’da bir karis mülkiyeti, mevkîî, parasi-pulu ve malı olmayan ve bu gibi şeylere hiç bir kıymet vermeyen Üstad Hz.leri, ‘sırren tenevveret’ sırrına.ittibâ ederek, rejimden izinsiz ‘nebevî’ bir metodla kudsî bir hizmet çığırı açmış, kılığıyla-kiyafetiyle dahi Yüce Resule (s.a.v.) ittibaı esâs almış, tağutî güçlerin zulümlerine, baskılarına ye tehditlerine asla aldırış etmeden ‘istikâmet’ üzerine yürümeye çalışmış ve inandığı hak da’vadan kat’iyyen şaşmamıştır…

“Elde Kur’an gibi bir mu’cize-i baki varken, başka burhan aramak, aklıma zâid görünür.”
“Elde Kur’an gibi bir burhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?”

Güçlü imanı, harika ilmi, essiz ahlaki ve takvası ile İslâm’ın canlı ve müşahhas bir timsali olan Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî Hz.leri; cesareti, şecaati, dirayeti, basireti ve feraseti ile de temayüz etmiş bir İslam kahramanıdır. Asrın hastalığına göre ve onu tedavi edecek ma’nevî ilaçları eczahâne-i Kur’aniyye’den istinbât ve istihraç ederek asrın bîçâre mariz sakinlerine takdim eden, bununla yüz binlerce insanın imanının kurtarılmasına, ruhî, kalbî ve ma’nevî cihetten sıhhat bulmasına vesile olan, bundan dolayı da kendi zamanında tağutî güçlerin bütün şimşeklerini tek başına kendi üzerine çeken merhum Üstad (Ridvanullahi aleyh) Hz.’leri, bütün ömrü boyunca yüce Resulün (s.a.a.) nurlu yolunda yürümeyi ve o yüce Resule (s.a.a.) iktidâ etmeyi yegâne düstur edinmiş, bunu da hayatinin her anında ve her safhasında bil-fiil izhar edip isbat etmiştir…
Dinsizliği ve imansızlığı ta’mim eden hunhar bir rejime karşı; imanın, Kur’an’ın ve İslâm’ın esaslarını ve ilahî cevherlerini büyük bir liyakât, ciddiyet, ihlas, samimiyet ve azimle savunan ve tağutî rejime ma’nen kök söktüren yüce Üstad (r. aleyh), birkaç kez idama mahkum edilmiş, on küsur defa zehir verilmek suretiyle su-i kasde ma’ruz bırakılmış, lâkin yüce – Mevla’nin takdiri gereği daima mahfuz kalmıştır. Çok partili sisteme geçis dönemlerinde de aynı ta’vizsiz hizmetini devam ettiren merhum üstad, rejimi sembolize eden tağutî fırka ile muvazaa maksadiyle kurulmuş diğer tağutî fırka arasındaki -yüzeysel ve biçimsel- ihtilaflardan İslamî hareket adına istifade etme yollarını aramış, iki fırkanın birbirleriyle boğusmalarından-boğuşturulmalarından Müslümanların nefes alma ve geniş kapsamlı faaliyetlerde bulunma yollarına başvurmuştur. (Fakat, maalesef bir kısım kendini bilmezler; bu ince siyaseti kavrayamamış, ehven kabul ettikleri bir şerre angaje olma ve rejim adına şerde erime yoluna girmişlerdir…).
Hürriyet ve demokrasi sloganlarının atıldığı 1950-1960 yılları arasında dahi emsalsiz bir baskı altında bulunan Üstad Bediüzzaman, Hz.leri, bu dönemlerde ‘gözetim’ altında bulunduğu Isparta’nın dışına çıkma hakkından tamamen mahrum bırakılmış; değil bir başka şehire, bir semtten diğer bir semte gitme hürriyeti bile elinden alınmıştır. En totaliter yönetimlerde bile benzeri görülmeyen zalimane bir uygulama ile, ziyaretçilerinin bile, gelip gitmesi kontrol altına alınmış, Üstad toplumdan soyutlanmış tarzda bir hayat yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Buna rağmen, geceli gündüzlü ‘irşad’ faaliyetlerini büyük bir cehd ve azimle sürdüren yüce Üstad, İslam tarihinin en mazlum ve en mağdur çok ender mücahidlerinden biri sıfatını da kazanmıştır…
İnsan psikolojisini ve nebevî tebliğ usulünü en ince noktasına kadar bilen ve ona göre kitlelere yönelen Üstad Said-i Nursî Hz.’leri, insanların fıtratlarında mündemiç bulunan meyl-i İslam hissiyatını ve imanî cevherlerini i’mal edip işlemeye çalışmış; Türk, Kürd ve Arab… bütün Müslümanların İslam’a hadim kılınmasını hedef almıştır. Hutbe-i Şamiye, Mektubat, Asâr-i Bediiyye ve münazarat gibi., kitaplarında, bu tür’(her kavmi okşayıcı) hitabeleri bolca görmek mümkündür. Üstadın bu ince irşadı metodunu ve Nebevî siyasetini kavramayanlar ve kavramak istemeyenler, Üstadin -haşa- ta’vizkar bir üslûb kullandığı ve zaman zaman Türklere imtiyaz tanıdığı, Arapları üstün gördüğü yahut da kürdlüğe mütemayil olduğu zehabına kapılabilmekte; böylece tamamen yanlış, indî, hissî hatalı bir kanaat taşıyabilmektedir. Fakat; Kur’an mantığını ve onun canlı timsali olan Resulullah (s.a.a.)’ın mektebini ve tebliğ usûlünü kavramış olanlar ve o kudsî açıdan konuya bakanlar, Üstad’ın ne kadar büyük bir mürşid olduğunu, Resulullah (s.a.a)’a ittibai meslek edinmiş ne büyük bir şahsiyet olduğunu yakinen teslim ederler…

‘ÜSTAD’IN YOLU, CADDE-İ KÜBRA-YI KUR’ANİYE’DİR.

Üstad, kavmiyet cihetiyle ‘kürd’ mezheb cihetiyle de ‘şafii’ olmakla beraber, ‘imanî, Kur’anî ve İslamî’ rükünleri esas olarak almış; bu daire içerisinde bulunan bütün kavim, mezheb, meşreb ve meslek mensuplarının tümünü muhatab kabul etmis, “mü’minler kardeştir” hükmünü temel şiar ve prensip edinmiştir. Yüce Resulullah’ın (a.s.) Ehl-i Beytine karşı özel bir alakası olan, irfani mektebini onlardan alan, ‘İmam-ı Ali, İmam-ı Zeyn’el-Abidin ve İmam-ı Ca’fer’ de sembolleşen bir çizginin takipçisi olduğunu söyleyen ‘cevşen’ül-Kebîr’ ‘kadise-i ercüziyye ve celcelû-tiyye’ gibi.. Ehl-i Beyt kanalıyla gelen dua ve virdleri hayatinin ve yolunun temel taşları edinen Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî Hz.’leri, İman ve irfan mektebinin büyük temsilcilerinden olmakla temayüz etmiş ve bu özelliği hâiz olan meşhur Risale-i Nur külliyatını, gelecek nesillere nâdîde bir miras olarak bırakmıştır…

“Elde Kur’an gibi bir mu’cize-i baki varken, başka burhan aramak, aklıma zâid görünür.”
“Elde Kur’an gibi bir burhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?”

Sözü, üstadın mesleğini, meşrebini, imanî ve İslamî anlayış tarzını bariz şekilde ortaya koymaktadır. Zira; serapa delâil-i imaniye, İslamiyye ve akliye olan Kur’an-i Kerîm, ayrıca; mü’minleri yüce Resule (s.a.v.), Enbiyaya (a.s.) ve suleha’ya iktida etmeye da’vet etmekte, güçlü ve geniş bir cemaat-i azime’nin nafi bir uzvu ve unsuru haline getirmektedir… Bu da, cihan-şümul İslamî vahdetin ve uhuvvetin esâsını ve temel dinamiğini oluşturmaktadır…
Sözler’, ‘Mektubat’, ‘Lem’âlar’, ‘Şualar’, ‘Mesnevi-i Nuriye’, ‘İşârâtü’l-İ’câz, ‘Asar-ı Bedîîyye, ‘Münâzarat’, ‘Hutbe-i Şamiyye’ gibi… kitaplardan vücud bulan ‘Risale-i Nur’ denen külliyât ise Üstad Bedûzzaman Said-i Nursî Hazretleri, ‘Hakâik-i İmaniye’yi tahkiken ta’lim noktasında, tarihde eşi olmayan Kur’ani bir çığır açmış; erkân-i imanîyyenin tümünü yakînî bir surette ve hârika bir tarz’da isbât etmiştir. Kelâm ve felsefenin kavuşamayacağı akli ve mantiki delillerle erkan-i imaniyyeyi kat’iyyen vuzuha kavuşturan Hazret-i Üstad, tasavvufa girmeden ‘irfânî’ mektebin de şahikasına yükselmiş; akil ile kalbi birlikte isletebilmiş, karelerinde en küçük bir şüphe ve istifham uyandırmadan imanın ‘ayn’el yakin’ ve ‘hakk’ele-yakin’ derecelerinin husulüne vesile olmuştur. Üstadı Kur’an-i Kerim yoluyla, ‘her şey’de Allah’u Teâla’mn varlığına, vahdâniyyetine, hallâkiyetine, uluhiyetine ve rubûbiyetine sarahaten delalet eden ayetler” olduğunu gösteriyor, Kur’an-ı Kerim’in İlâhî minhâcı ile her yerde imanî-irfânî suyu buluyor, çıkarıyor. Kur’an’ın her bir ayetiyle, birer ‘Asâ-yı Musa (a.s)’ gibi, nereye vursa, imanın ‘hakk’el-yakin’ âb-ı hayatını çıkarıyor. Böylece; kâinatta mevcut olan her şey’de, İmanî ve Tevhidî bir pencere açıyor, Muhyiddin-i Arabî (k’.s.)’nin; “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayridir’ sözünün ifade ettiği “Kur’an-ı Kerim’in, Minhâc-ı Hakikisini ve Cadde-i Kübrasını” irâe ediyor…
Üstad Bediûzzaman Hazretleri afakî ve haricî noktada kalb, akil ve ruha açtığı bu umumî imanî ve Tevhidî mirsad yolu ile birlikte, Kur’an-i Kerimden enfüsî ve derunî hâs bir meslek ve ‘tarik-i ubudiyet ve mahbubiyet’ istinbât etmiştir. Ki; bunlar dört Kur’anî esâsa dayanmaktadır ve şu şekilde ifade edilmiştir:

“Der Tarik-i Acz-i Mendi Lâzım Âhmed Çan Çiz Acz’i mutlak, fakr-ı mutlak, sevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!…”
Nakşilerin;
“Der tarik-i Nakşibendî lâzım âmed çarı terk:
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hesti, terk-i terk”

sözü ile ifa edilen meslekleri ; “dünyayı, ukbâyı, varlıkları terk etmeyi ve bu terk olayını da terk edip unutmayı” gerektirdiği halde; Üstad’ın Kur’an’dan istinbât ettiği; ve Allah-u Teala’ya karşı mutlak bir acz, mutlak bir fakr (ve yakarış), mutlak bir şevk (ve huzu’) mutlak bir şükr (tefekkür ve ubudiyet) içerisinde bulunma ” mesleği; dünya’yı, ahiretin ‘mezraa’sı olarak kabul etme ve toplumun bilfiil içerisinde bulunmak suretiyle ve toplumla birlikte ‘Allah’a yönelme.. vakıasını gerektirmektedir. Ki, üstad, zâten hayatiyle de bunu isbatlamıştır.
Bu birinci esas, yani ‘acz-i mutlak’ hatvesi: “Sakın nefsinizi tezkiye etmeyin! (temize çıkarmayın!)” (Necm-32) ayetinden istinbat edilmiş, nefsin, nevasını ‘ilahlaştırmasına’ yol açacak kadar tehlikeli bir his olan tekebbürden tecerrüd edilmesi ders verilmistir, ikinci esas, yani ‘fakr-i mutlak’ hatvesi: ‘ve o kişilere benzemeyin ki, (onlar) Allah’ı unutmuşlar da, o da (Allah da) kendilerini unutturmuştur onlara; onlardır fasıkların ta kendileri!” (Haşr: 19) ayet-i kerimesinden alınmış; nefsin, kendini Allah-u Teala’dan -hâşâ- müstağni görmesi ve kusur, amel ve ubudiyet noktasında ‘nisyana’ müstağrak olması ve gaflete dalması., ihtimallerinin bertaraf edilmesi esas alınmıştır… Üçüncü esas, yani ‘şevk-i mutlak’ hatvesi: “Sana gelen iyiliğe ait şey Allah’tandır, ve sana isabet eden kötülüğe ait olansa nefsindendir…” (Nisa-79) ayet-i kerimesinden istinbat edilmiştir. Nefis, iyiliği daima kendinden; kötülüğü başkasından bildiğinden dolayı, fahr ve ucbe müptela olur; azim ve gayretten uzak kalır, böylece büyük bir ‘tekasül ve atalet’ içerisinde gark olur gider. Bu da, ubudiyet görevinin ihmalini doğurur… Şevk ve onun saiki olan şefkat, bu illeti tamamen bertaraf eder. Ki, iste bu ayet-i kerime ile bu nurlu yol açılmış bulunmaktadır. Dördüncü esas, yani ‘şükr-ü mutlak’ hatvesi, ki; daimî tefekkürü, fikrî ve fiilî ubudiyeti tazammun etmektedir. O da: “Ve Allah’la beraber bir başka ma’bud’a dua etme; (zira) ondan başka ilah yoktur! Her şey helak olucudur; ancak O’nun vechidir (baki) kalan! (her nevi) hüküm ona aittir ve hepiniz O’na döneceksiniz!” (Kasas-88) ayet-i kerimesinin, haşmetli ve ilahî bahr-ı muhitinden istinbat edilmiştir.
Hem; parti, dernek, resmî görev politikadan nefret eden üstad Bediüzzaman Hazretleri, bütün hayati boyunca, İslamî siyasetin en ince noktalarını uygulamış ve ‘sırren tenevveret’ sırrına mazhar olarak ‘gizliden gizliye’ faaliyetini sürdürmüş; içerisinde bulunduğu Müslüman toplumun keyfiyet, kemiyet ve istitaat noktasında müsait olmamasından dolayı, fiilî cihad, kıyam ve hükümet-i İslamiye mes’elelerinin tatbikini nesl-i atîye havale etmek mecburiyetinde kalmış; ‘çiçekler baharda açar; bizler acele ettik kış’da geldik, sizler ise, cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz…” gibi., pek çok sözleriyle, durumu açıklığa kavuşturmuştur…
İttihad-i İslam’i, ‘İslâmî vahdeti ve uhuvveti’ gaye edinen ve hedef olarak alan üstad Bediüzzaman Hazretleri, İslam’ın Hükümranlığı hususunu düstur edinmiş; istikbal’e Kur’an’ın hükmedeceğini ve ‘İslam inkilabı’nın sesinin en gür ve en muhteşem şekilde yükseleceğini beyan etmiş; bunu da ‘Hazret-i Mehdî (a.s.) inkılabı’ çerçevesi dâhilinde olduğunu, olacağını söylemiştir…

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ (R. ALEYH) HAZRETLERİNİN EBEDİYETE İRTİHALİ

87 yıllık uzun ve bereketli bir ömrünü iman, Kur”an ve İslam yolunda harcayan Üstad Hazretleri, vefatına bir gün kala, rü’yalarında Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizi görüyor; ve devrisi gece kendilerine kavuşacağı, onun için de acele olarak Urfa’ya ‘Halilü’r-Rahman’ a hareket etmesinin gerekliliği emrini ve müjdesini alıyor. Büyük bir aşk ve heyecanla uykudan uyanan üstad hazretleri, şoförlüğünü yapan talebesini çağırıyor ve, alelacele otomobil ile (gece yarısı) Isparta’dan ayrılarak, işaret ettiği istikamete doğru sür’atle yol alıyor ve olaydan Isparta emniyetinin, hatta en yakınlarının bile haberi olmuyor…
Sabah geç saatlerde duruma vakıf olan Isparta emniyet yetkilileri, konuyu derhal Ankara’ya bildirmiş; dahiliye bakanlığı ise, bütün emniyet kuvvetlerini alarma geçirerek Üstad’ın, geçmesi muhtemel olan bütün yolları kontrol altına almıştır. Lakin, çok hızlı bir şekilde Ankara üzerinden bir güzergah takib ederek ilerleyen Üstad Bediuzzaman Hz.Ieri, 23 Mart 1960 sabahı Urfa’ya giriş yapmış ve bir otele yerleşmiştir. Üstadın gelişinden haberdar olan Urfa halkı, Üstadın kaldığı otele akın akın gelmeye ve mahşerî bir kalabalık oluşturmaya başlamış; üstadın mübarek yüzünü görebilmek askıyla yanıp tutuşmuştur…
Dahiliye Bakanlığı, üstad hazretlerinin Urfa’ya vasıl olduğu haberini alır almaz, telefon ve telsizlerle Urfa valiliğinden ve Emniyet müdürlüğünden, Üstad’ın derhal Urfa’dan çıkarılmasını, tekrar sürgün yeri olan Isparta’ya gönderilmesini acilen istemiştir. İlgililer tarafından, dahiliye bakanı Dr. Namık Gedik’in konuyla ilgili kesin emri Üstad’a iletiliyor ve bu istek, üstad tarafından kesin bir dil ile reddediliyor. Ankara’ya durum iletilince; Namık Gedik’ten, daha sert ve daha kati bir ifade ile ‘Urfa’dan çıkarılma’ emri geliyor ve durum, tekrar Üstad’a arzediliyor. Ahirete, ebediyete gitmenin aşkı ve heyecanını yaşayan aziz Üstad, asla Urfa’dan çıkmayacağını, burasının kendisi için vatan olduğunu, üzerine basa basa söylüyor. Dahiliye bakanı Namik Gedik’in, bu gayr-i insanî muamelesi karşısında da Müslüman kamuoyunda tepkiler büyüyor. Vicdanlarında isyan ateşi yanan ve şiddetli bir şekilde galeyana gelen binlerce fedakar talebesi ve on binlerce Urfalı Müslüman halk, ömrünün son gününü yaşayan Üstad Hazretlerinin etrafında pervane gibi dönüyor, yamyamların reva göremeyeceği bu insanlık dışı uygulamanın kaldırılmasını ve Urfa’nın misafiri olan Üstad’a dokunulmamasını istiyor…
Fakat; Ankara’dan, Üstad Said-i Nursî Hz.’lerinin derhal Isparta’ya gönderilmesi emirleri tekrar tekrar geliyor; Urfa valiliği ile emniyet müdürlüğü ise ne yapacağını şaşırıp kalıyor. Emniyet yetkilileri tarafından, dahiliye bakanının yeni ve kesin emri Üstad’a iletilince, celallenen yüce Üstad; yumruğunu masaya sert bir biçimde vurarak: “Ona söyleyin, ben buradan çıkmayacağım ve burası benim karargahımdır!” diyor.
Güya ehven-i şerr olan bir yönetimin, bu adîce ve vahşice tavrı, Müslüman halk üzerinde şok te’siri uyandırmış; nefretlere ve la’netlere vesile olmuştur. Zira 87 yasindaki bir pir-i fâni’nin, ülke içerisinde bir şehirden bir şehire gitmesine ve hasretini çektiği ve doğum yeri olan şark vilayetlerinden birinde kısa bir müddet misafir olmasına müsaade etmeyen bir zihniyetin, bir yönetimin, elbette, insanlıkla zerre kadar alakası yoktur ve olamaz!.,, iste; bu yönetim, ‘demokratik’ bir yönetimdir; yönetimde ise, ‘Menderes hükümeti’ vardır…
İşte; bu hükümetin dahiliye bakanı olan.Namık Gedik, Urfa valiliğine ve Emniyet müdürlüğüne su tür canîce bir emir gönderiyor: “Said-i Nursi’yi derhal, der-dest ederek belediyeye ait bir çöp arabasına koyun ve acele olarak sürgün yeri olan Isparta’ya, çöp arabası ile gönderin!” Şu 20. asrin alçaklığına, su aydın ve uygar geçinenlerin vahşiliğine bakın! Dünya çapında büyük bir İslam alimine, hem de 87 yasındaki bir pîr-i fâniye reva görülen, su tüyler ürpertici adiliğe bakın!.. İnsanlığın sembolü olan Müslümanlara ‘gerici, yobaz!’ deyip, yaygara yapan şu gaddar zihniyetin, ne kadar şahsiyetsiz, ne kadar rezîl ve ne kadar canavar ruhlu olduklarını görüp anlayın!.. Ve “.. binlerce la’net olsun size, düzeninize, demokrasinize, ilericiliğinize ve uygarlığınıza!..” deyin.
Evet; Ankara ile Urfa valiliği ve emniyeti arasında teati edilen mezkûr konuşmalar, emirler ve bilgiler tabiatiyle uzamış, böylece leyle-i kadr gelip çatmış, saat gece yarısına doğru ilerlemiştir. Dahiliye Bakanı Namık Gedik’in, mezkur kesin emrini üstada bildirmek ve gereğini yerine getirmek için tekrar otele gelen mahallî yetkililer, aziz Üstad’in ‘teslim-i ruh’ etmiş olduğunu görür ve durumu Ankara’ya bildirirler, böylece sükûnete (!) kavuşmuş olurlar…
23 Mart 1960 Miladî/26 Ramazan 1379) Hicrî-Kamerî gününün akşamı ve ‘Leyle-i Kadr’ (27 Ramazan gecesi)’nde mübarek gözlerini şu fani dünyaya kapatan Üstad Bediuzzaman Said-i Nursî Hazretleri, hasretiyle yanıp tutuştuğu Mahbub-u Ezelî, Ma’şuk-u Ebedî, Ma’bud-u Layezelî ve Rabb’ül-Alemîn olan Allah-u Teala’ya vâsıl olmuş; mübarek ruhu ebedî bir huzur ve sükun bulmuştur.
“Muhakkak her nefis ölümü tadacaktır”; “Muhakkak ki bizler, Allah’a aidiz (Allah’tan geldik); ve muhakkak ki yine O’na döneceğiz.” ilahî hükmü tecelli etmiş; tek başına İslam’ın izzetini korumuş, asrin hunhar zalimlerinin karşısında asla eğilmemiş ve volkan gibi karşılarına dikilmiş olan yüce Üstad, ruhunu Rahman’a teslim ederek ‘ölüm’ şerbetini içmiştir.
“Ey nefs-i mutmainne! Dön rabbine, Ondan razı olarak ve rızasını kazanmış bulunarak! Artık katıl (salih) kullarımın arasına ve gir cennetime!…” (Fecr-27,30) İlahî hitabı, adetâ aziz üstadı ve emsallerini de kapsamı içerisine almakta, ilâhî rıza ve ebedî saadet ile müjdelemektedir, inşaallah…
24 Mart 1960 günü, ülke içinde ve dışında on binlerce Müslümanın doldurduğu ve bütün esnafların işyerlerini kapatarak ‘genel yas’ ilan ettikleri Urfa’da, cenaze namazı çok muhteşem ve mahşerî bir kalabalık ile kılınan Üstad Said-i Nursî Hazretleri, Halil’ur-Rahman’da kendisi için önceden hazırlanmış olan bir makbere gömülmüştür…
Üstad Bediüzzaman’ın vefatı, o günkü tüm basının baş manşeti olmuş; kafir güçleri sevindirmiş, Müslümanları da büyük bir yasa ve hüzne boğmuştur…

MEZAR SOYGUNCULARI OLAN CANAVARLARIN ALÇAKLIĞI

İnsanlık tarihi, birçok canîlere ve kan içici canavarlara çokça şahid olmuştur. Ama; cenaze ve ölü düşmanı katillere çok az ve çok ender şahid olmuştur. Bir gece baskını sonucu iktidarı eline geçiren 27 Mayısçı komitecilerin, en hunharlarından birinin özel direktifi ile, Üstad’ın Urfa’daki mezarına gece yarısı musallat olan vahşî güçler, tank ve topların himayesi altında mübarek Üstadı, yattığı mezardan çıkarmış; askerî bir uçak ile aziz Üstad’ın na’şını alıp kaçmışlardır. Bugüne kadar Üstadın cenazesinin ne yapıldığı, nereye götürüldüğü ve ne gibi bir muameleye tabi tutulduğu hala bilinmemektedir. Yeri geldikçe, insanlıktan, uygarlıktan, ilericilikten ve özgürlükten dem vuran bu cenaze düşmanı yamyamlar, bu vahşeti nasıl ve ne ile izah edeceklerdir? Yıllarca zulmettikleri, şehir şehir süründürdükleri, hapishane ve zindanların demirbaşı kıldıkları, her nevi insanlık dışı muamelelere ma’ruz bıraktıkları merhum Üstad Said-i Nursî’nin ölüsünden-cenazesinden ne istemişlerdir?.. Bu adîce ve alçakça muameleyi hangi kaideye göre ona reva görmüşlerdir?.. Bir cenazeden ürken ve korkan veya hınç alma yoluna giden zihniyetten daha adî, daha nadan bir zihniyetin yeryüzünün başka yerlerinden ve tarihin geçmiş dönemlerinde bulunması mümkün müdür?.. Ey İslam dışı rezil güçler! sizin insanlığınız, Sizin uygarlığınız ve özgürlük anlayışınız işte budur!..
Aziz Üstad’in cenazesini yiyen, kaybeden bu insan bozması akbabalar, bu canavarlıklarının hesaplarını er-geç verecek, nesiller boyu sürekli olarak la’netle anılacaktır… Hele, mahkeme-i kübra’daki İlahî hesapla ve azab-i elîmle, o zalimlerden üstad’ın ve sair mazlumların intikamları kat kat alınacaktır, inşaallah…

NAMIK GEDİK’IN AKİBETİ

Merhum üstad Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin vefatından yaklaşık olarak iki ay sonra, 27 Mayıs 1960′da gerçekleştirilen askerî darbe sonucu, Demokrat Parti iktidarının tüm yönetim kadrosu, darbeciler tarafından yakalanmış, değişik yerlerde gözetim altına alınmıştır. Üstadın yaka-paça zorla, bir belediye çöp arabasına bindirilerek Isparta’ya gönderilmesini isteyecek kadar adileşen zamanın dahiliye bakanı Dr. Namık Gedik de, bir kısım ekabir ile birlikte Ankara Kara Harp Okuluna hapsedilmiş, Allah-u Teala tarafından başka zalimler eliyle zelîl ve rezîl bir duruma getirilmiştir. Bir ara, bunalıma düsen Namık Gedik, kendini Harp Okulunun üst katlarının birinin penceresinden caddeye atmış ve intihar etmiştir. Yüce Allah’ın takdirine bakiniz ki, Üstad için istediği belediye çöp arabası, Namık Gedik için getirilmiş, paramparça olan cesedi Ankara Belediyesine ait bir çöp arabasına konularak kaldırılmıştır…
Tarih boyunca, gelmis geçmiş tüm zalimlerin de akıbeti aynı olmuş; çoğu dünyada iken bile, bu tür İlahî belalara ve felaketlere uğramıştır, üstad’ın “Benden sonra fazla yaşayamayacaksınız; ölümüm başınıza bir bomba gibi patlayacak ve başınızı dağıtacak! Sizin mütemerrid reislerinizin bir kısmı gebertilecek ve arkadan gönderilecektir. Ben de onlardan mahkeme-i kübra’da intikamımı alacağım!..” anlamındaki sözü, Namık Gedik’in ve emsallerinin ma’lum akıbetiyle -kısmen de olsa- zuhur etmiş ve bu adeta ‘ibret-i alem’ duruma gelmiştir…

HAZRET-I ÜSTAD’IN VEFATINDAN SONRA HAREKET SAPTIRILIYOR

Besinci Şua başta olarak, birçok risaleleri ve bizzat hayatının bütünüyle tağutî düzenlerin ref edilmesini ve Kur’an’ın hakim kılınmasını esas alan bunun için de, gerekli olan müsait şartlardan ve maddî güçten mahrum bulunduğundan dolayı, manevî cihad yoluyla yetinmek zorunda kalan merhum Üstad Said-i Nursî Hazretleri ve imanî cereyanı, laik rejim tarafından iki binden fazla takibata ve tahkikata ma’ruz kalmış kendi zamanında en büyük hedef ve düşman olarak ilan edilmiştir. Fakat; merhum Üstad’ın vefatından kısa bir zaman sonra, ‘sızma’ hareketlerle Risale-i Nur cereyanı , maalesef mecra degisikliğine uğramış, bir kısım karanlık merkezler tarafından rejimin bekçisi durumuna getirilmek istenmiştir. Fakat; bu son günlerde, Risale-i Nur hareketi içerisinde gelişen bir akımın, hareketi tekrar müsbet mecrasına çevirmek için çaba sarf etmekte olduğu gözlenmekte, bu da gerçek müslümanları dîl-şâd etmektedir. Üstadı gerçekten tanıyan ve seven talebeleri, inşaallah hareketi, ‘karanlık merkezlerin’ ve çıkarcı çevrelerin tasallutundan kurtaracak ve aslî hüviyetine kavuşturacaktır. Böylece aziz üstad’in mübarek ruhu şad olacak, İslamî hareket ‘külli’ planda güç bulacak, maddî ve ma’nevî ferec-fütuhat ve ebedî saadet kapıları açılacaktır, İnşaallah!…

ASRIN İKİ NUR TİMSALİ

Kur’an mektebinin iki nurlu temsilcisi asrımızda zuhur etmiş; biribirinin mütemmimi ve selef ile halefi olmuştur. Ki biri; Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretleri, diğeri ise; ‘İslam Çağı’nın müjdecisi ve emperyalist güçlerin korkulu rü’yasi put-kıran imam-i Ümmet Ruhullah el-Musevî el-Humeynî Hazretleridir. Bereketli ve mübarek hayatları, biribirine çok yönden muvafık ve mutabık olan bu iki islam kahramanı, ömürlerinin tamamını Allah yolunda ve İslam’a hizmet uğrunda sarf etmiş, bunun dışında hiçbir gaye ve maksat asla takip etmemişlerdir. Bir bütünün parçaları, çift yüzlü aynanın birer yüzü mesabesinde olan bu islam kahramanlarının birbirine mutabık olan yönlerinden bir kısmını su şekilde hülasa edebiliriz:
* Gerek Üstad, gerekse İmam (r.anhüm), doğuşlarından itibaren İslam’ın içerisinde bulunmuşlar ve hayatlarının bütün zamanları İslam ile geçmis, çok kısa bir süre için de olsa, İslam dışı ideoloji’ye asla intisab etmemişlerdir…
* Her ikisi de, hakim olan gayr-i İslamî güçlerin ‘mekteplerinde’ okumamış, onların eğitiminden geçmemiştir; onların kültür izlerini üzerlerinde asla taşımamış; tamamen ‘vahy’ kültürü ile yoğurulmuşlardır…
* Her ikisi de, başlarındaki sarık, cübbe ve sair kılık ve kıyafetleriyle İslamî bir görünüm arz etmiş; gayr-i İslamî düzenlerin ve kültürlerin modasını, kılık-kıyafetini vb. izlerini asla taşımamışlardır…
* Hem Üstad, hem de İmam”; hakim olan düzenlerden resmi görev ve me’muriyet almamışlar, tamamen izzet ve hürriyet içerisinde yaşamışlardır…
* Her ikisi de imanın ve İslam’ın hakimiyetini ve topluma egemen olmasını esas almış, talî ve fer’î meselelere takılıp kalmamışlardır…
* Her ikisi de, parti-dernek ve cemiyet gibi resmî ve legal (izinli) bir hareket kurup başlatmamış; tamamen ‘gizli’ ve ‘cemaati’ bir hareketi esas almış, tebliğ konusunda asla ta’vizler vermemiş, tağutî güçlerle uzlaşma içerisine girmemiş; hakim güçler tarafından sürekli baskı ve tahakküm altına alınmışlardır…
* Üstad merhum da, akılcı-selefî mantığına muhalif bir çizginin saliki olmuş; İrfanî mektebi düstur edinmiş; merhum İmam Humeynî de, aynı yolun şahikasına yükselmiştir. Ki, Vahdet’ül-vücud’a vb.lerine bakışlarında ve sair anlayışlarında büyük yakınlıklar müşahede edilmektedir, İmam Humeynî (r.aleyh) merhum, zaten ‘Ehl-i Beyt’ mektebinin son halkalarından birini ve önemlisini oluştururken, Üstad Said-i Nursî hz.’leri de, aynı mektebin saliki olmuş ve o mektebi ‘meşreb ve meslek’ ittihaz edinmiştir…
* Her ikisi de Vehbî’ ve ‘ledûnî’ ilimlere-feyizlere mazhar olmuş; zühd, verâ, takva ve ilimde harika bir tarzda temayüz etmiştir…
* Her ikisi de, topluma inmeyi, daireyi geniş almayı ve bir kısım menfi şahsiyetleri İslam’a istihdam etmeyi prensip olarak kabul etmiş ve uygulamış; hedef olarak da, bilhassa hakim olan tağutî güçleri almış, halka ise acımıştır.
* Üstad vefat ettiği 1960 senesi, İmam Humeynî merhumun fiilî çıkış yaptığı ve uzun vadeli programını uygulamaya geçtiği ve alenî olarak Şahlık rejimi aleyhine beyanatlar vermeye ve bunu bir program dahilinde ortaya koymağa başladığı sene’dir…
* Ve ikisi de, tam 87 sene yasamış; bu bereketli ömürlerinin tamamını Allah yolunda harcamıştır…
* Merhum Üstad’la, merhum İmam-i Ümmetin ‘İslamî uhuvvet’, ‘vahdet’, ‘ittihad’ ve ‘İslamî hükümranlık’ (Cemahir-i Müttehide-i İslamiyye) anlayışlarında tamamen ‘ayniyyet’ ve mutabakat olduğu görülmektedir… Ve hakeza…
Allah-u Teala’nın sonsuz selamı ve rahmeti merhum Üstad’ın da, merhum İmamın da üzerlerine olsun; ve her ikisi de nur içinde yatsınlar!… Amin!…

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv