Peygamber Efendimiz(saa)’in Güzel Ahlakı
Bu yazı kez okundu.
19 Ocak 2014 19:44 tarihinde eklendi

Allah Resulü’nün ahlâk, adap ve gidişatının en güzel, en yüce ahlâk, adap ve gidişat olduğunda şüphe yoktur. Bu açıdan Allah Resulü insanoğlu için en güzel örneği teşkil etmektedir. Öyle ki, Allah Tealâ, onun hakkında: “Şüphesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin” buyurmuştur.

Ümmetine Şefkati

Allah Resulü, halkla güler yüz ve sevgiyle karşılaşırdı. Herkese, hatta çocuklara dahi selâm vermede öncülük ederdi. Devamlı ashabını yoklar, eğer üç gün birini görmezse, derhal sorup soruşturur, hasta olanın ziyaretine giderdi. Ashabıyla oluşturduğu mecliste bakışlarını onların arasında eşit olarak bölerdi. Kendisi oturduğu hâlde başkalarının ona hizmet etmesini kabul etmezdi; yerinden kalkar onlarla beraber gerekeni yapar ve: “Allah, kendini başkalarından üstün gören kulunu hoş görmez.” buyururdu.

Enes bin Malik şöyle diyor: “Resulullah (s.a.a), ashaptan birini üç gün görmediğinde, onu sorup araştırırdı; eğer sefere gitmiş olsaydı, onun hakkında dua ederdi, eğer hazır olsaydı, onu ziyaret ederdi ve eğer hasta olmuş olsaydı, ziyaretine gidip hâlini sorardı.”

İbn-i Abbas şöyle diyor: “Resulullah (s.a.a) konuştuğunda veya ondan bir şey sorduklarında, iyice kavramaları için sözünü üç defa tekrarlardı.”

Cerir bin Abdullah şöyle diyor: “Resulullah (s.a.a), evlerinden birine girdi. Ev ashapla dolup taştı; ben evin dışarısında oturdum. Resulullah (s.a.a) beni görünce, elbisesini büküp bana atarak; “Onun üzerinde otur.” buyurdular. Ben de onu yüzüme sürüp öptüm.”
Kararlılığı ve İstişaresi

Resul-i Ekrem (s.a.a)’in emrinin ashabı arasında anında uygulanmasına ve onların; “Sana inanıyoruz, eğer kendimizi ateşe bile atmamızı emretsen, atarız.” demelerine rağmen, yine de Allah katından hakkında emir gelmeyen konularda ashabıyla istişare eder ve onların görüşlerini alır, onlara değer verirdi.

Tüm işlerine düzen hâkimdi. Vakitlerini taksim ederek değerlendirir ve bu hususta ashabına tavsiyede bulunurdu.

Savaşta taktik uygulardı. İslâm düşmanlarının casuslarını gafil avlamak için birtakım konuları açığa vurmadan ashabına uygulatır ve sonuçta başarılı olurdu.

Bir işin sağlam temel üzerine oturtulmasına önem verirdi. Ashaptan bazılarının herhangi bir konudaki eleştirilerini dinler ve onları kendi kararının doğruluğuna güzellikle ikna ederdi.

Yersiz övgüleri duymak istemezdi. Halkın cehaletten kaynaklanan yanlış algılamalarının gerçeğini onlara açıklardı. Peygamberimizin on sekiz aylık oğlu İbrahim vefat ettiği gün Güneş tutuldu. Halk Güneş tutulmasını İbrahim’in vefatıyla ilgili bir olay zannettiler. Resulullah halkın bu yanlış tasavvuru karşısında zaman kaybetmeden mescitte minbere çıktı ve; “Ey insanlar! Ay ve Güneş, Allah’ın iki büyük ayeti ve nişanesidir; birinin ölümü için tutulmazlar.” buyurarak halkı aydınlattı.

İlme Önem Vermesi

Resulullah (s.a.a), ilim ehline değer verir, bütün ashabını ilim öğrenmeye teşvik ederdi. Bu hususta şu kadarı yeter ki; “İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır.” buyurarak ilim öğrenmeyi erkek kadın herkese farz kılmış, “Beşikten mezara kadar ilim talep edin.” buyurarak da ilmin yaşı olmadığını vurgulamış, “Çine gitmeniz gerekse de ilmi talep ediniz.” buyurarak da Müslümanlara ilmin tek kurtuluş yolu olduğunu belirtmiştir.
İbadeti

Resulullah (s.a.a), gecelerini az bir istirahattan sonra hep ibadetle geçirirdi. Bir gün hanımlarından birisi ona; “Ey Allah’ın Habibi! Sen ki bağışlanmışsın, neden bu kadar ibadet ediyorsun?” deyince cevabında şöyle buyurdular: “Neden Allah’ın şükreden bir kulu olmayayım!”

Başkalarına ibadette orta yollu olmayı tavsiye ederdi. İnzivaya çekilen, ailesini terk ederek ibadetle meşgul olanları eleştirirdi. Ashaptan bazıları böyle yaptıkları için onlara; “Sizin vücudunuzun ve ailenizin üzerinizde hakları vardır; onlarla ilgilenmekle vazifenizi yerine getiriniz.” Buyurdular.

Cemaatle namaz kıldıklarında yaşlıların, zayıfların durumunu gözeterek çabuk bitirmeye çalışırdı. Tembelliği sevmezdi, ümmetini çalışmaya teşvik ederdi ve; “İbadet yetmiş kısımdır; en iyi ve makbul olanı ise, helâl yoldan kazanç elde etmektir.” buyururdu.
Zühdü

Resulullah (s.a.a), dünyaya karşı hiç ilgi duymazdı. Kalbinde dünya sevgisi diye bir şey yoktu.

Hz. İmam Ali (a.s) Hz. Peygamber (s.a.a)’i şöyle anlatıyor: “O, yerde yemek yerdi, köleler gibi otururdu, ayakkabısını kendisi tamir ederdi, elbisesini kendisi yamardı. Eğersiz merkebe biner, biri daha varsa terkine bindirirdi. Evinin kapısına, üstünde resimler bulunan bir perde asılmıştı. Zevcelerinden birine; “Şunu kaldır; ona baktıkça dünya ziynetlerini hatırlıyorum.” buyurdular. Dünyayı gönlünden çıkarmıştı, onu anmayı hatırından geçirmezdi, dünyayı o kadar gözden çıkarmıştı ki, ne gönül bağlayacağı güzel bir elbisesi vardı, ne de üstünde oturacağı beğenilecek bir yaygısı. Gerçekten de yüce Allah, Muhammed’i (Allah’ın salâtı ona ve soyuna olsun) kıyametin bildiricisi, cennetin müjdeleyicisi ve azaptan korkutucu olarak gönderdi. Dünyadan karnı boş olarak çıkıp gitti; ahirete ayıplardan, suçlardan esen olarak vardı. Kendi namına tek taşı taş üstüne koymadan yolunu tuttu. Rabbinin davetine icabet etti. Allah bize ne de büyük bir lütufta bulunmuştur ki, onu bize örnek olarak göndermiştir. Onun izini izlemekteyiz, yolunda yürümekteyiz.”

Tevazusu

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Resulullah (s.a.a) bir eve girdiğinde, meclisin girişten en aşağı kısmında otururdu.”

Enes bin Malik şöyle diyor: “Resulullah (s.a.a) hastaların ziyaretine giderdi, cenazeleri teşyi ederdi, kölenin davetini kabul ederdi, merkebe binerdi. Hayber, Benî Kureyza ve Benî Nazir günleri (onlarla savaştığı günler) yularlı bir merkebe binmişti, altında liften bir palan vardı.”

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Resulullah (s.a.a) mebus olduğu günden, dünyadan göçene dek bir yere dayanarak yemek yemedi; köleler gibi yemek yerdi, onlar gibi otururdu.” Hadisi nakleden diyor ki: “Ben neden böyle yapıyordu?” dedim. İmam (a.s); “Allah Tealâ’ya tevazu etmek için.” buyurdular.

Ebuzer şöyle diyor: “Peygamber, ashabının arasında otururdu. Bu yüzden yabancı biri geldiğinde onu tanımaz ve; “Hanginiz peygambersiniz?” diye sorardı. Bunun üzerine biz, Nebiyy-i Ekrem’den yabancı biri geldiğinde onu tanıyabilecek bir yerde oturmasını istedik ve böylece çamurdan yüksek bir oturak yaptık. Hazret onun üzerinde otururdu, biz de onun etrafında otururduk.”

Hz. İmam Sadık (a.s), Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Ben ölene kadar beş şeyi benden sonra sünnet olması için terk etmem: Kölelerle yerde yemek yemeyi, semerli merkebe binmeyi, keçiyi elimle sağmayı, yünlü elbise giymeyi ve çocuklara selâm vermeyi.”
Emanettarlığı

Peygamber’in emanettarlığı dost düşman tarafından kabul edilen en bariz sıfatlarındandı. O, bu yönüyle herkesin güvenini kazanmış ve bu özelliği sebebiyle kendine “Emin” lakabı verilmişti.

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Emanetleri sahiplerine geri verin. Çünkü Resulullah (s.a.a) iğne ve ipliği bile sahibine geri verirdi.”

Cömertliği

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hz. Resulullah (s.a.a) insanların en cömerdi, en şecaatlisi, en doğru konuşanı, en vefakârı, en yumuşak huylusu, en uyumlusu idi. Kim onu ilk gördüğünde heybeti altında kalırdı, ama onunla arkadaşlık edip tanıyınca ona aşık olurdu. Ben onun benzerini ne öncekilerden, ne de sonrakilerden görmedim.”

ah (s.a.a)’den daha cömert, daha yardım sever, daha şecaatli ve daha temiz bir kimseyi görmedim.”

Cabir bin Abdullah şöyle diyor: “Hz. Resulullah (s.a.a), kendisinden bir şey isteyen hiçbir kimseye hayır demedi.”

İbn-i Abbas, Hz. Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Ben Allah’ın terbiye ettiği kimseyim. Ali de benim terbiyemle terbiye edilmiştir. Rabbim bana cömertliği ve ihsanı emretmiş, cimrilik ve sertlikten de nehyetmiştir. Allah katında cimrilikten ve kötü huyluluktan daha sevilmeyen bir şey yoktur. Bu ikisi, sirkenin balı bozduğu gibi hayır ameli bozar.” [28]

Sabrı

Emir’ül-Müminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir Yahudinin Resulullah (s.a.a)’den birkaç dinar alacağı vardı. Peygamber’den o parayı istedi. Resulullah (s.a.a); “Ey Yahudi! Şimdi yanımda sana verecek bir param yoktur.” buyurdu. Yahudi; “Ey Muhammed! Paramı vermedikçe senden ayrılmayacağım!” dedi. Resulullah (s.a.a) cevaben; “Bu durumda ben de seninle birlikte otururum!” buyurdular.

Resulullah (s.a.a) onunla birlikte oturdu. Öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını da orada kıldı. Resulullah (s.a.a)’in ashabı o Yahudiyi tehdit etmeye başladılar. Resulullah (s.a.a) onlara bakıp şöyle buyurdu: “Onunla ne işiniz vardır?” Ashap; “Ey Resulullah! Bu Yahudi seni hapsetmiştir!” Resulullah (s.a.a) onların cevabında; “Allah Tealâ beni, bir zimmî veya başka birisine zulmetmek için mebus etmemiştir.” buyurdular.

Gün yükseldiğinde Yahudi şöyle dedi: “Allah’tan başka bir ilâh olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ediyorum; malımın yarısını Allah yoluna bağışladım. Allah’a andolsun ki, sana karşı böyle davranmam, sırf senin Tevrat’taki vasfını sende görmem içindi. Ben senin Tevrat’taki vasfını okumuştum. Onda şöyle yazılmıştı: “Abdullah oğlu Muhammed Mekke’de dünyaya gelecektir, Teybe’ye (Medine’ye) hicret edecektir, sert ve katı kalpli değildir, sövüş etmez ve çirkin söz ağzına almaz.” Ben Allah’tan başka bir ilâhın olmadığına, senin de O’nun elçisi olduğuna şehadet ediyorum. Bu benim malımdır, Allah nerede emretmişse, onu orada harca.”

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv