İnsan,Gökyüzü ve Yeryüzünün Yaratılışı – Nehcü-l Belaga’dan
Bu yazı kez okundu.
23 Ocak 2014 15:28 tarihinde eklendi

Hz. Ali bu hutbesinde insan, gökyüzü ve yeryüzünün yaratılı­şından bahsetmektedir.

”Hamd Allah’a mahsustur ki övenler onu hakkıyla övemezler, sayıcılar nimetlerini sayamazlar, çalışıp çabala­yanlar hakkını eda edemezler. Yüce himmetler O’nu derk edemez, akıl-zekâ denizine dalanlar O’na erişemez. O’nun sıfatlarının belli bir sınırı yoktur. Bir vasfı mevcut değildir. Sayılı bir vakti, uzatılmış, bir süresi yoktur. Yarattıklarını kudretiyle yaratmış, rüzgârları rahmetiyle estirmiş ve yarattığı yeryüzünü kayalarla perçinlemiştir.

Dinin evveli O’nu tanımak, O’nu tanımanın kemali O’nu tasdik etmek, O’nu tasdik etmenin kemali O’nu bir bilmek, O’nu bir bilmenin kemali, O’na karşı ihlâslı ol­maktır. O’na karşı ihlâslı olmanın kemali, O’ndan sıfatları nefyetmektir. Zira her sıfat mevsuftan (sıfat sahibinden) ayrıdır. Hakeza her mevsuf da sıfattan ayrıdır.

Dolayısıyla Allah’ı tavsif eden O’nu başkasına eşlemiş olur. O’nu eşleyen O’nu ikilemiş olur. O’nu ikileyen O’nu tecezzi etmiş (cüzleri ayırmış) olur. O’nu tecziye eden O’nu tanımamış olur. O’nu tanımayan O’na işaret eder.

O’na işaret eden O’nu sınırlamış, mahdut kılmış olur. O’nu mahdut kılan O’nu saymış olur. “Neyin içindedir?” diyen O’nu bir şeyde sanır. (O’na mekân isnat eder.) “Ne­yin üstündedir?” diyen yerleri O’ndan boş bilmiş olur.

Allah sonradan olmaksızın vardır. Mevcuttur; yokluğu tatmaksızın. Her şey iledir; eşleşmeksizin. Her şeyden baş­kadır; ayrılmaksızın. Faildir, hareket ve alet olmaksızın. Basir’dir (görendir); yaratıklarından görülen yokken. Tek­tir; kendisiyle varlığında ünsiyet edineceği ve yokluğunda dehşete kapılacağı birisi olmaksızın.

Yaratmaya koyuldu, yarattı, öyle bir yaratma ki!.. Öyle ki âlemi önceden düşünüp kurmadan, hiç bir tecrübeden istifade etmeden, harekete girişmeden ve ızdıraba düştüğü bir amacı olmadan yarattı. Her şeyi vaktinde yarattı, birbi­rinden farklı şeyleri yakınlaştırdı/uzlaştırdı. Her şeyde bir kabiliyet ve tabiat yarattı. Suret ve şeklini düzdü, koştu. Her şeyi olmadan bilendir. Eşyayı sınırları ve sonlarıyla (tümüyle) ihata eden/kuşatandır. Eşyanın nefsini ve şek­lini (iç ve dış yüzlerini) bilendir.

Sonra münezzeh olan Allah gökleri ayırdı, kenarlarını yardı ve hava katmalarını (atmosferi) oluşturdu. Sonra ondan dalgalı ve yüksek birikintisi olan bir su akıttı. Sonra o suyu her şeyi yerinden söküp koparan ve her şeyi kasıp kavuran bir rüzgâra yükledi ve ona bu suyu iade etmeyi emretti. Rüzgârı suya musallat ve suyun sınırlarına yakın kıldı. Hava altından yarık ve su üstünden dökülmektedir.

Sonra münezzeh olan Allah-u Teâlâ gökleri kazıyan bir rüzgâr yaratmış, devamlılığını sağlamış, cereyan ettirmiş, durgunluktan uzak kılmıştır. Rüzgâra, çağıldayan suyu alt­üst etmesini ve denizleri dalgalandırmasını emretmiştir. Böylece rüzgâr suyu bardakta çalkalanırcasına çalkalayıp göğe fırlatmıştır. Başı sonuna geldi, durgunu harekete geçti. Sonunda böylesine evire çevire su kabardı ve biri­kintisi köpük verdi. Bunu yarıkları olan ve açık-geniş bir havanın içine kaldırdı. Böylece yedi kat gök oluştu.

Alt tabakasını durgun bir dalga, üst tabakasını dayan­dığı bir direk ve düzgün durmasını sağlayan çiviler olmak­sızın sağlam-korunmuş ve yüksek bir tavan kıldı. Sonra onu gezegenlerle ve ışıldayan yıldızlarla süsledi. Bunlar arasında ışıldayan bir kandili (güneş) ve nurlu bir ayı; döne-gelen bir mecrada, hareketli bir tavanda ve hedefli bir çizgide hareket ettirmektedir.

Sonra o yüce göklerin arasını yardı ve burasını çeşitli meleklerle doldurdu. Bazıları rüku etmeksizin sürekli sec­de halindedir. Bazıları Dik durmaksızın, rükû halindedir. Bazıları Saflar halinde kıyamda durmuş, birbirinden ayrıl­mazlar. (Hepsi de) usanmaksızın tespih ederler. Gözlerine uyku girmez, akılları yanılmaz, bedenleri zayıf düşmez ve unutma gafletine düşmezler. Bazıları O’nun vahyinin eminleri ve elçilerine (vahyini bildiren) dilidir, emrini ve ke­sinleşmiş hükümlerini getirir götürüler. Bazıları kullarını gözetler. Bazıları cennet kapılarında hizmetçilik eder. Bazı­larının ayakları yeryüzünün en alt katmanlarında sabittir, boyunları en yüksek göklerden (yukarı) taşmış haldedir, organları âlemin kenarlarına taşmıştır, omuzları arşın ayak­larını yüklenmeye uygundur. Gözleri O’nun karşısında eziktir. O’nun altında kanatlarına bürünmüşlerdir. Kendile­rinden başkası arasına izzet örtüsü ve kudret perdesi gerilmiştir. Rablerini tasvir (şekillendirme/betimleme) veh­mine kapılmazlar, yaratıkların sıfatlarını O’na isnat etmez­ler, O’nu mekânla sınırlamazlar, O’na benzerleriyle işaret etmezler.

Sonra münezzeh Allah yerin sarpından ve yumuşağın­dan, tatlısından ve tuzlusundan toprakları bir araya top­ladı, suyla karıştırıp halis bir kıvama getirdi. Nemlendire­rek yapışkan hale getirdi. Bundan yönleri, ilişik yerleri, organları ve bölümleri olan bir suret (beti) yarattı. Pekinleşinceye kadar kurutmuş, belli ve sınırlı bir süre sıklaştırmış­tır. Sonra O’na ruhundan lifleyince kendini idare edecek zihni, tasarrufta bulunduğu fikirleri, hizmetinde kullandığı organları, evirip-çevirdiği araçları; hak ile batılı, tadarı, kokuları, renkleri ve türleri ayıran bir bilgisi olan bir insan olu-verdi. Ayrı renklerdeki topraklarla yoğruldu. Benzer ve zıtlarla birleşik hale getirildi. Soğuk-sıcak yaş ve kuru farklı unsurları ile yoğruldu.

Münezzeh olan Allah meleklerden insana saygı için secde ederek ve huzuda bulunarak yanlarındaki emanete riayet etmeyi (hakkı eda etmeyi) ve vasiyeti uygulamaya geçirmeyi istedi. Nitekim münezzeh olan Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu: “Secde edin Âdem’e. İblis dışındakiler secde ettiler.”(Bakara: 34)

Gurur onu baştan çıkardı. Şekavete mağlup düştü. Ateşten yaratılmış olmakla böbürlendi. Topraktan yaratıl­mayı küçümsedi. Böylece Allah-u Teâlâ gazabı hak etsin, imtihanı bitirsin ve vaktini doldursun diye ona mühlet verdi. (Ona) şöyle buyurdu: “Sen vakti bilinen o güne kadar ertelenenlerdensin.”(Hicr: 37)

Sonra münezzeh olan Allah-u Teâlâ Âdem’i rahatça ve güzel bir şekilde yaşayabileceği bir diyara yerleştirdi. Çev­resini güvenli kıldı. Âdem’i İblis’e ve düşmanlığına karşı uyardı. Ama düşmanı, onu bulunduğu yerden ve iyilerle dostluğundan kıskandığı için aldattı. Böylece yakinini şekke, kararlılığını gevşekliğe değiştirdi; sevincini korkuya, kandırılmasını pişmanlığa dönüştürdü. Sonra münezzeh olan Allah ona geniş tövbe kapısını açtı. Rahmet sözünü telkin etti. Cennetine dönüşü vaat etti. Onu neslin çoğal­dığı imtihan yurduna indirdi.

Sonra münezzeh olan Allah Âdem’in çocuklarından nebiler seçti. Onlardan vahiy üzerine söz ve risaletini teb­liğ üzerine emanetlerini (emanete riayet edeceklerine dair söz) aldı. İnsanların çoğu Allah’ın kendilerine şart koştuğu sözünü değiştirince, hakkını inkar edince, Allah’a eşler koşunca, şeytanlar onları Allah’ı tanımaktan alıkoyunca ve Allah’a ibadetten ayırınca Allah da onlara elçiler gönderdi ve insanlardan fıtri sözlerini tutmalarını istemek, insanlara unuttukları nimetini hatırlatmak, davetle hücceti tamam­lamak, aklın definelerini (gizliliklerini) ortaya çıkarmak ve onlara kudret ayetlerini göstermek için kesintisiz nebiler gönderdi; üstlerinde yüksekçe bir tavan, altlarında serilmiş bir döşek, ihya eden bir rızık, öldüren zaman, ihtiyarlatan zorluklar ve peş-peşe gelen olaylar bu kudret ayetlerin-dendir. Münezzeh olan Allah kullarını gönderilmiş elçiler­den, indirilmiş kitaptan, gerekli bir hüccetten ve apaçık doğru yolu göstermekten mahrum bırakmamıştır. Sayıları­nın azlığı ve yalanlayıcılarının çokluğu peygamberleri engellememiştir. Önce gelen bir sonrakini, sonra gelen öncekini tanıtmıştır. Böylece asırlar birbiri ardınca geçti, zaman akıp gitti. Babalar gitti, yerine oğullar geçti.

Ta ki münezzeh olan Allah vadini gerçekleştirmek, nübüvvetini tamamlamak ve peygamberlere verdiği sözü tutmak için kendini müjdeleyen elçilerin kitaplarında yazılı, alametleri meşhur ve doğumu yüce olan Muhammed’i (s.a.a) gönderdi. Yeryüzü ehli o gün çeşitli dinler, dağınık istekler ve farklı yollara yönelmişlerdi. Kimisi Allah’ı yara­tıklarına benzetmiş, kimisi isminde ilhada düşmüş (müsemmanın hakikatinde yanılgıya düşmüş) kimisi de başka­sına işaret etmişti, (şirk koşmuştu.) Böylece Allah Pey­gamber vasıtasıyla onları hidayete erdirdi ve onları ceha­letten kurtardı. Sonra Allah Muhammed’e (s.a.a) kendine kavuşmayı seçti. Onun için katındakileri beğendi. Dünya yurdundan ayırmak ve imtihan diyarından çekip-almak ik­ramında bulundu. Sonunda saygıyla onun ruhunu kabzetti ve sizlere nebilerin ümmetlerine bıraktığı şeyleri bıraktı.

Böylece peygamberler, ümmetini başıboş bırakmadı, apaçık bir yol belirtmeden ve hidayet bayraklarını dikme­den gitmedi.

Rabbinizin kitabı artık yanınızdadır. Bu kitapta Allah’ın helal ve haramları, farz ve faziletleri, nesih ve mensuhu ruhsat ve azimet yerleri, özel ve genel anlamları, ibret ve örnekleri, şartlı ve şartsız olanları, muhkem ve müteşabihleri apaçık bir şekilde açıklanmıştır. İcmalen an­latılanları tefsir edilmiş, zor olanları açıklanmıştır. Bu ki­tapta öyle hükümler vardır ki mutlaka bilinmesi husu­sunda söz alınmıştır. Öyle hükümleri de vardır ki bilinip bilinmemeleri noktasında kullara bir genişlik-serbestlik ve­rilmiştir.[1]

Öyle hükümleri de vardır ki kitapta farzdır; ama sünnetle neshedilmiştir.[2] Öyle hükümleri de vardır ki sünnetle farz kılınmış, ama kitapta terk edilmesi hususunda ruhsat verilmiştir. Öyle hükümleri vardır ki vaktinde farz­dır, ileri zamanlarda (süresi bittiğinden) hükmü kalkar. Haramlarının da hükümleri farklıdır. Öyle büyük haramla­rı vardır ki yapana ateş vaat edilmiştir. Bazı küçük haram­ları da vardır ki yapanı bağışlar, (suçunu) örter. Öyle hü­kümleri vardır ki en azı da makbuldür, daha çoğunu da yapabilir.

İnsanlara kıble kıldığı Beyt’ül Haram’ını (Kâbe’yi) ziya­ret edip haccetmeyi sizlere farz kıldı, insanlar, (suya koşan susuz) hayvanlar gibi oraya koşuşurlar, güvercin kafilesi gibi oraya sığınırlar. Münezzeh olan Allah Beyt’ül Haram’ı kendi azameti karşısında insanların tevazu ve alçak gö­nüllülüğüne bir işaret ve izzetini (yüceliğini) kabul için bir gösterge kıldı. Yaratıklardan duyarlı olanlarını seçti ve onlar da davetine icabet ettiler, sözünü doğruladılar, pey­gamberlerine uydular, arşın etrafında dönen meleklere benzediler; O’na ibadet ticaretinde büyük karlar elde etti­ler. Mağfiret ve bağışlamayı vaat ettiği yerlere akın ettiler. Münezzeh olan Allah-u Teâlâ Beyt’ul Haram’ı İslam’a bir bayrak ve sığınanlara bir harem (güven yeri) kıldı.

Size Beyt’ül Haram’ın hakkını eda etmeyi gerekli, haccını ve ziyaretini farz kıldı. Nitekim münezzeh olan Allah şöyle buyurdu: “Onda (Kâbe’de) apaçık deliller vardır, İbrahim’in makamı vardır; kim oraya girerse, güven­lik içinde olur; oraya yol bulabilen insana Allah için Kâbe’yi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim küfrederse bilsin ki; doğrusu Allah âlemlerden müstağnidir.”(Al-i İmran: 96)

NEHC’ÜL BELAĞA HUTBE-1

1 Mukattaa harfleri gibi

2 Örneğin: “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapse­din.” (Nisa/15) ayeti sünnette yer bulan recm ile neshedilmiştir.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv