Siyasi Bilinç ve Vahdet
Bu yazı kez okundu.
23 Ocak 2014 16:08 tarihinde eklendi

Bireysel yaşama ihtimali bulunmayan, yaratılış gereği kendinden başkalarına muhtaç olan insanoğlu, varoluşundan bu yana hep birlik olma ve bir arada bulunma ihtiyacı hissetmiş ve bunun için şehirler, devletler kurmuştur. Bir arada yaşama isteği ister istemez kanun ve kurallara olan gereksinimi ortaya çıkarmış, kanun ve kuralların tesbiti ise onu uygulayacak bir gücün ve iktidarın oluşturulmasını gerekli kılmıştır.
Zamanla oluşturulan iktidarlar toplumları yönetirken onlara hizmet etme ve düzeni sağlama düşüncesinden uzaklaşmış ve toplumu, kendi iktidarlarının ihtiyaçlarını karşılayacak ve kendi heva ve heveslerine hizmet için kullanacakları bir araç olarak görmeye başlamışlar ve insanın azan nefsinin bir temsili misali toplumların azan nefsi haline gelmişler ve toplumları fesada sürüklemişlerdir.
Bu toplumlara Yaratıcı tarafından elçiler gönderilmiş fesad bataklığında boğulmak üzere olan toplum fertleri ve fesadın kaynağı iktidarlar uyarılmış hidayet yolu gösterilmiştir.
Toplumun nefsi konumundaki iktidarların karşısında, aklı ve vicdanı temsil eden ve menşei Yüce Yaratıcı olan “Ruhullah” destekli oluşumlar meydana gelmiş ve bu şekilde hak ve batıl mücadelesi, hidayet ve delalet önderlerinin rehberliğinde başlamıştır. Bu mücadele insanlık tarihi ile başlayıp kıyamete kadar sürecek ve bu savaş İmam-ı Zaman Mehdi(a.f.) gelince son bulacaktır.
Burada irdelemek istediğimiz, bu süreçte İslami kimliğe bürünmüş olan bizlerin siyasi tavır almalarının ve bu tavırların sosyal hayata yansımalarının nasıl olması gerektiğidir. Muhakkak ki her değerlendirme değerlendirenin öznel yargılarını da barındıracağı için tüm bireyleri kuşatamama ve yanılma tehlikesini de içinde taşıyacaktır. Ve yine her değerlendirme değerlendirenin ilmiyle sınırlıdır. Rabbim dilimizin bağını çözsün ve anlatmak istediğimizi anlatabilmeyi nasip etsin.
Siyaset, yönetme bilimi veya sanatı olarak tanımlanan bir kavramdır. Bu kavrama bağlı bilgi, iktidar sahiplerinin iktidarlarını sürdürmek ve güçlendirmek için hangi argümanlara sahip olmaları gerektiğini araştırdığı gibi, bu bilgiyi kullanan insanların bu sanatı hayatlarına aksettirerek şekillendirdikleri eylem ve söylemleri ile inandıkları davaya olan katkılarını da arttırmalarını ve başka insanlara ulaşmada izleyecekleri yolu ve yaklaşımları belirlemelerini de sağlayacaktır.
Aynı zamanda siyaseti inandığı dava uğrunda uygulayabilme ve inandığı davasını her türlü tahriften ve saldırıdan koruma ve halka ulaştırma bilincini, siyasi bilinç olarak adlandırabiliriz.
İslam’da “la” ile başlayan siyasi bilinç, bunun tezahürü olan Allah’tan başka hüküm koyucuları reddetmeyle ve en sonunda “illallah”la kendini ortaya koymaktadır. Aslında tüm inancımızın hülasası olan kelime-i tevhid, bu dini kabul ederken bizleri siyasallaştırmış ve yıkılmaz, yenilmez bir siyasi bilince kavuşturmuştur.
Söylendiğinde yeri göğü titreten bu cümle bizler ne söylediğimizden gaflete düştüğümüzden beri zihinlerdeki ve yüreklerdeki etkisini yitirmiş gibi görünse dahi, çağın ebu cehilleri, ebu lehebleri ve ebu sufyanları, selefleri gibi her duyduklarında korkuya ve dehşete kapılmaktadırlar.
Tek başına bu tevhid cümlesi, ilahlık taslayan tüm sistemlere karşı takınacağımız tavrımızı belirlemekte ve o sistemlerin tüm şirin görünümlerine ve bizlere yaklaşma çabalarına ve vaatlerine “güneşi sağ elime ayı sol elime verseniz dahi davamdan vazgeçmem” direncini göstermemizi sağlamaktadır.
Hakka olan kinine rağmen batıl sistemler, Hakk aşıklarının Hakka meylini engellemek veya en azından Hakkın uygulanması isteklerini ve bu çabalarını boşa çıkarmak için bizlerin gözüne, nefsine hoş gelen renklere girmekte tereddüt etmemekte ve bizleri kendi renklerine davet etmektedirler. Oysa “Allah’ın rengiyle” boyanan müminler için o renkten daha güzeli olmayacaktır.
Siyasi bilince sahip hiçbir müslüman, beşeri sistemlerin oyunlarına aldanmayacak ve “kurdukları tuzaklardan” korkmayacaktır. “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler” ve “şeytanın dostlarıyla olan savaşın” “fitne kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar” süreceğinin bilincinde olan müslümanlar “kim bir kavme benzerse onlardandır” hadisi ile savaş halinde oldukları gayr-i İslami beşeri sistemlerin her türlü etkisinden korunma bilincinde olmak ve her an sapmaya karşı teyakkuz halinde bulunmak zorundadırlar.

Kıldıkları namazdaki kıyamı toplumsal hayata yansıtmayı, aldıkları tekbirin gereği Allah’tan başka büyük olduğunu iddia edenleri ellerinin tersiyle dışlamayı ve itmeyi, başka hiçbir güce değil sadece Allah’a secde etmeyi, Cuma günleri ve hac da bir araya gelip birlik mesajı vermeyi, oruç tutarak açlığa ve her türlü ambargoya direnmeyi ve en önemlisi “canını ve malını Allah’a satarak” şehadeti saadet bilmeyi inancının gereği bilen her müslümanın “ibadeti siyaset, siyaseti ibadettir” artık.

Bu öyle bir bilinçtir ki “ana babaları dahi olsa” kendilerini bu yoldan hiç kimse saptıramaz ve “Allah onlardan razı onlarda Allah dan razı olmuştur”. Bu yolda “kurşunla kenetlenmiş bir bina gibi saf tutarlar” “hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar”.
Düşmanları aleyhlerinde birleşse “Allah bize yeter O ne güzel vekildir” der “üzülmeden gevşemeden galip gelecek olanın “kendileri olduğunu bilirler. “Yaşamları ve ölümleri” davalarına yarar sağlasın diye uğraşan ve ölümlerini halkın iman etmesi için kullanan bu ashabı uhdud takipçileri her türlü zorlukta “Allah’tan sabır ve namazla yardım ister”ler ve “kalpleri ancak Allah’ı anarak huzur bulur.”
İşte bu anlattıklarımız İslam’ın, takipçilerini daha baştan siyasi bir bilinçle tabi tuttuğu eğitiminden bir kesittir. Bu eğitim, İslam düşmanlarına karşı Müslümanları yetiştirmeyi hedefleyen, İslam’ın kanun koyma yetkisini Allah’tan başkasından kabul etmeyeceğini, bu kanunların uygulayıcılarının da Allah tarafından belirlendiğini ve bunlara itaatin farz kılındığını belirten ilahi nizamın bir parçasıdır.
İslam, gayr-i İslami sistem ve düşüncelere karşı bizleri bu şekilde eğitip siyasi bilinç vermeyi amaçlarken, bugün ümmetin düştüğü bu parçalanma ve dağılmanın sebepleri ve bizlere düşen görevler nelerdir? Siyasi olarak bilinç sahibi olmak neyi gerektirir? Bizim burada asıl irdelemek istediğimiz konu budur.
“Allah’ın ipine topluca sarılıp” fırka fırka olmayı yasaklayan ve daha önceki gücümüzün zayıflığını bize hatırlatıp, bir arada bir önderin etrafında bulunmanın önemini vurgulayan ve itaat edilecekleri belirleyerek ümmetin başka yönlere meyletmesini engelleyen ve bizatihi tevhid ilkesinin gereği olarak vahdeti vurgulayan ve tek ümmet bilincini aşılamaya çalışan, münafıklara karşı müslümanları uyaran, bir vücudun azalarına işaretle, birlikte yaşamanın önemini anlatan, müminleri kardeş ilan eden ve mümin kardeşimizi sevmeden cennete giremeyeceğimizi bizlere bildiren İslam tek dindir. Bu yüzden ümmet tek ümmettir. Ve bu ümmet orta yolu izleyen ümmettir.
Tüm bunlara rağmen bizleri vahdete ve tevhide çağıran İslam’ın mesajı Resulullah’ın vefatından sonra unutulmuş, küfre karşı birlik olup her türlü hileden kendini koruması gereken İslam ümmeti birliğini kaybetmiş , ruhları ve gönülleri İslam’dan uzak, sadece müslüman görünen hakkın katilleri tarafından parçalara ayrılmış ve bir bütün iken, yenilebilecek kolay lokmalara bölünmüştür.
Zulüm o derece ileri gitmiştir ki İslam’ın ve Kur’an’ın mücessem hali olan hidayet imamları toplumdan soyutlanmaya çalışılmış ve yüzölçümü olarak gelişen İslam dünyasının özellikle yeni üyeleri, Ehl-i Beyt mektebinin berraklığından bihaber, saray aşıklarının ve dinini dünyaya satmış bel’amların anlattıkları ile bu dini tanımış ve saltanatları deviren, zulmün düşmanı olan İslam adına zalimlerin tahtlarını savunan müslümanlara haline gelmişlerdir.
İslam’ın Müslümanlara kendi içlerinde vahdet olarak vermeye çalıştığı ve aslında tevhidin gereği olan siyasi bilinç, bir süre sonra ayrılık ve düşmanlık olarak tezahür etmeye başlamış, parçalanmayla birlikte ortaya çıkan sisli ve puslu havada hakkı hakikati yitiren Müslümanlar ortak düşmanlarını değil birbirlerini düşman ilan edince saltanatlar yüzyıllar boyunca ayakta kalmıştır.
İslam düşmanları bu ayrılıkları çok iyi analiz etmiş ve yürekleri, zihinleri ele geçirecek şekilde körüklemişler ve ümmetin, ümmet düşmanlarına köleliğinin zeminini hazırlamışlardır. Muhammedi İslam mensupları azınlıkta kalmış, iki ayrı saltanat uğruna birbiri ile mücadele eden bilinçsiz yığınlar oluşmuştur.
Bu durum asırlar boyunca Müslümanlara arasında ekilen fitne tohumlarının yeşermesine, aslında ayrılıklardan ve nedenlerinden habersiz ümmetin çoğunluğunun, sırf atalarından kendilerine miras kalan sıfatlarından dolayı, diğerlerini düşman telakki etmelerine neden olmuştur.
İslam düşmanları siyasi bilinçleri ellerinden alınmış Müslümanların inançları ile oynamış, kendilerinden başka herkesi tekfir edecek kadar ileri giden yeni yeni gruplar türetmiş ve böylece vahdetin önüne aşılmaz gibi duran duvarlar örmüşlerdir.
Siyasi olarak zihinlerini İslam düşmanlarına teslim eden Müslümanlar ya İmam Mehdi(a.f.)nin zuhuruna kadar eylemsiz kalma gibi hataya düşmüş, ya da kendilerindenmiş gibi görünenlerin ardından gidip inançlarından uzaklaşmışlardır.
Bulunduğumuz asırlara gelindiğinde müslümanlara artık İslami bir devletin kurulamayacağını buna inanmanın masal kitaplarında anlatılanlara inanmaktan farksız olduğunu düşünmeye başlamışlar ve küfre teslim-i silah eylemişlerdir.

Ta ki “şark tarafından zuhur eden nur” tüm dünya müslümanlarını aydınlatan ve gönüllerdeki ve ruhlardaki zillet putlarını yıkıp, devirip, müslümanlara siyasi bilinçlerini tekrar kazandırıp, uyanmalarına vesile olana kadar bu durum devam etmiştir.
İslam İnkılabı, kelime-i tevhidi ihya edip tekrar asli mecrasına “ne doğu ne batı yalnız İslam cumhuriyeti” sloganıyla döndürünce, tevhidin tecellisi olması gereken “vahdet”i ve ortak düşmanları düşman kabul etmeyi vurgulayınca, zulüm düzenleri sarsılmış ve bu muhteşem uyanış şii-sünni bütün Müslümanları kuşatmıştır.
İslam İnkılabı önderi rahmetli İmam Humeyni(r.a.) “dinimiz siyaset, siyasetimiz dinimizdir” sözüyle Müslümanların zihinlerinin kontrolünü kafirlerden almaları gerektiğine işaret etmiş, yaptıkları ibadetlerin içinde barındırdığı imani ve irfani boyutların yanı sıra siyasi boyutunu da dikkate almalarının zulmün sonu olacağını vurgulamıştır.
Kudüs günü ve vahdet haftası vb. etkinliklerle Müslümanların birliğinin önemine vurgu yapan, tarihte yaşananlardan bugünkü ümmetin sorumlu olmadığı bilincinde olan, hitap ederken tüm ümmete hitap eden, ortak noktaları ön plana çıkaran ve ayrılıkları gündeme getirenleri zalimlerin uşağı olmakla suçlayan, şii-sünni bütün ümmetin sorunlarını dert edinen İmam ve ondan sonraki Rehberimiz İmam Hamaney, küfre hiç ummadığı bir darbe vurmuşlar ve tüm planlarını yerle yeksan eylemişlerdir.
Vahdetin inançlardan vazgeçmemek olduğunu, sadece ortak noktaların bulunması için bir fırsat olduğunu ve Müslümanların birbirlerine yaklaşımlarının “alçak gönüllülük” temelinde olması gerektiğini vurgulayarak ümmetin siyasi bilincini arttırıp onu kendi arasında birliğe ve düşmanlara karşı direnmeye yönlendiren İslam inkılabı önderlerinin bu yaklaşımları, dostlarını arttırmış ve ehli beyt mektebinden habersiz, zalimlerin oyununa gelmiş olanlara, bir ışık sunmuştur.
Bunca zaman Ali Şeraitinin deyimiyle “aline” olmuş, inançlarından ve bilincinden uzaklaştırılmış ümmet, İslam İnkılabı ile yeniden ümmet olma şuurunu ve bilincini kazanmıştır.
Böyle bir siyasi bilinci kazanmış olan ve bunun doğrultusunda uyanmış olan şii-sünni bütün müslümanlar yeryüzünde zulme karşı ayaklanmış, tefrikaları bir yana bırakarak vahdete sarılmış, ve tevhidin gereği olan vahdet yine tevhidin tezahürü olan zaferi ümmete nasip etmiştir.
İslam inkılabı ile asli mecrasına getirilen velayeti fakih makamı tüm ümmetin rehberliğini üstlenmiş, onları imani, irfani, ve siyasi bir eğitime tabi tutmuş, şii- sünni ayrımı yapmadan kanatlarının altına almış ve bir vücudun azalarının farklı da olsa aynı amaca hizmet etmeleri gibi İslam davası uğruna ümmeti seferber etmiştir.
Velayeti fakih makamının takipçileri olan bizler de bu imani ve siyasi hedeflere ulaşmaktaki sorumluluğumuzu ve görevlerimizi bilmeli ve üstlenmeliyiz. Çağımızın en önemli vurgusu olan ve bizlerin inancımız uğruna hareket edip etmediğimizin ve velayeti fakihe olan bağlılığımızın belirtisi olan vahdet ve bu yoldaki siyasi bilinç, bizleri tağutların nifaki oyunlarından kurtaracak, ehli beyt mektebini anlama ve anlatma yolunda dostlar kazanmamıza ve kendilerine şefkatle yaklaşanlara gönülleri ısınan müslüman kardeşlerimizin, yanlışlardan ve tefrikadan uzaklaşmalarına vesile olacaktır.
Bizler “bu bizim işimiz değil, biz doğruları söylemekle mükellefiz” diyerek ümmetin ayrılık noktalarını dile getirdikçe ümmet düşmanları sevinecektir ve “Müslümanlar bir vücudun azaları gibidir” hadisi mucibince beynimiz hükmündeki velayet-i fakih makamının aleyhinde hareket edilmiş olunacağından vücudun azalarının felç olmasına sebebiyet verilecektir.
Beynin emrine muhalif hareket eden aza hastalıklı bir azadır ve vücudun hasta olduğunun işaretidir. Böylesine bir İnkılaba, velayeti fakih makamına ve rehbere sahip ümmetin bu tür hastalıklı tavırlardan kurtulması, ayağın, kolu kabullenmemesi gibi garipliklerden uzaklaşıp beynin emirleri doğrultusunda uyumlu çalışması gerekir.
Aksi takdirde İslam düşmanlarının İnkılabın sahipsiz kalması ve yıkılması ümidi depreşecek ve inkılabın mesajının bozulması ve ümmeti değil bir kısım müslümanı kapsadığı gibi bir iddianın yayılmasına katkıda bulunmuş olacağız.
Siyasi bilinç bu çağda “vahdet” kavramı üzerinde tezahür etmektedir. İslami vahdeti anlamayanlar, önemini kavrayamayanlar siyasi bilinçlerini yitirdikleri için kendilerine göz kırpan ve tatlı söz söyleyenlerin bilinçli veya bilinçsiz takipçisi olacak ve İslam düşmanlarının İslam ümmeti içindeki elleri olmaya devam edeceklerdir.

siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv