EMR-İ BİL MA’RUF VE NEHY-İ ANİL MÜNKER
Bu yazı kez okundu.
4 Şubat 2014 15:13 tarihinde eklendi

EMR-İ BİL MA’RUF VE NEHY-İ ANİL MÜNKER

“Emr-i bil ma’ruf” yani iyiliği emretmek ve “nehy-i anil münker” kötülükten men etmek aslında “la” ile başlayan İslamın, özünü oluşturan temel ilkelerden biridir. Bu ilke Kur’anın bütününü kapsadığından dolayı en önemli ilkelerdendir. Çünkü iyilik ancak Allah’ın (c.c.) emirleri ve kötülük ise O’nun (c.c.) yasakladıklarıdır.

Meseleye bu açıdan baktığımızda bu ilkenin, Kur’ani bütün emirlerin içinde varolduğunu görebiliriz. Hatta Kur’an-ı Kerim’de insanların bu ilkeyi terketmelerinin onların yok olmalarına neden olduğu “Hâlbuki sizden önceki (helâk ettiğimiz) nesiller içinde, yeryüzünde fesad çıkarmaktan (insanları) men’ eden fazîletli kimseler bulunmalı değil miydi?..”(Hud 116) vb. ayetlerde belirtilmiştir.

Resulullah (s.a.a.) da “İnsanlar ma’rufu emir ve münkerden nehyi birbirlerine yükledikleri (yani bu sorumluluktan kaçındıkları) zaman ilahi azabı tatmaya layık olurlar” diyerek bu ilkenin umursanmamasının, Allah’ın (c.c.) emirlerinin uygulanmasının umursanmaması demek olacağını bunun da helak sebebi olduğunu beyan etmiştir. Nitekim Lut (a.s.) kavmi helak edildiklerinde, içlerinde hiç de azımsanmayacak kadar insanın gece namazlarını dahi kılanlar oldukları ama iyiliği emredip kötülükten men etmedikleri için helakı hak ettikleri tarih kitaplarında yazılıdır.

Çünkü bu emir uygulanmadığında Resulullah’ın (s.a.a.) deyimiyle “kötüleriniz size musallat olur. iyileriniz dua etseler bile duaları kabul olmaz.”(Bu bize birşeyler hatırlatmalı sanırım.) Bu emrin unutulmasıyla yine Resulullah’ın (s.a.a.) deyimiyle “toplumda işlenecek her günah, tıpkı denizdeki bir gemide açılan bir delik gibi” olacaktır. Ve en sonunda batmaya yüz tutacak gemideki herkes boğulacaktır. Toplumda nükseden kötülüklere ve topluma sirayet eden ahlaki, siyasi,ictimai hastalıklara müdahale edilmemesi durumunda, o toplumun bütün bireyleri bu hastalıklardan etkilenecek ve yaratılış gayelerinden sapacaktır. Bu durum oluşmadan tüm topluma egemen olmaya çalışan gayr-i ahlaki, gayr-i İslami hastalıklara ve bu hastalıkların kaynağı gayr-i İslami sistemlere müdahale edilmeli ve toplum bu girdaptan kurtarılmalıdır. Bu yolda çalışanlar “insanların en iyi olanları, onlara ma’rufu emreden ve onları iyiye davet edenlerdir.” hadisi gereğince ilahi ecri kazanacaklardır.

İyiliği emretmek ve kötülükten men etmek, ilahi mesajla muhatap olan her insanın görevidir. Kendini ümmetin bir parçası sayanlar “Siz,insanlar(ın iyiliği) için (ortaya) çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz; iyiliği emreder, kötülükten men’ eder ve Allah’a îmân edersiniz!” (al-i İmran 110) ayetinin gereği olarak bu emrinde muhatabıdırlar. Diğer bütün ibadetleri gerçekleştirmeden önce hakkın hakim olması için iyiliğin emredilmesi ve kötülüğün men edilmesi gerekir. “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar ise birbirlerinin dost (ve yardımcı)larıdırlar. İyiliği emreder, kötülükten yasaklarlar, namazı hakkıyla edâ ederler, zekâtı verirler, Allah’a ve Resûlüne itâat ederler.”(Tevbe 71)

Bu emri yerine getiren ümmetin “insanları iyiye çağırın, onları kötülükten men edin ve sakın korkmayın; zira bunu yapmakla ne rızkınız kesilir ne de ölüm yaklaşır size” hadisine iman edip “hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamamsı” gerekir.

“Ve en yakınları[ndan başlayarak erişebildiğin herkesi] uyar”(şuara214) ayetinde bu sorumluluk en yakınlardan başlamak üzere tüm ümmetin sorumluluğu olarak açıklanırken, bu ilkenin daha ileri boyutunun sorumluluğu “O hâlde içinizden, hayra da’vet eden ve iyiliği emredip kötülükten men’ eden bir topluluk bulunsun! Ve işte kurtuluşa erenler, ancak onlardır.”(al-i İmran104) ayetiyle ümmetin içerisindeki bir topluluğa yükleniyor.

Bu sorumluluğu yüklenen topluluk aslında tarih boyunca hak ve batıl arasında var olan mücadelede hakkın bayraktarlığını yapmış olan topluluktur. Resulullah’tan (s.a.a.) sonra ehl-i beyt (a.s.) ile ve günümüzde İran İslam İnkılabı ve Hizbullahi hareket ile somutlaşmış olan bu topluluk, aynı zamanda ilahi müjde ile zaferin de sahibidir. “…şübhesiz ki galib gelecek olanlar, ancak Hizbullah olanlardır”(maide 56)

Bu topluluk tüm yeryüzü şirke müptela iken tek başına hakkı haykıran Resulullah’tan (s.a.a.), İslam Yezid gibi birinin eline düştüğünde tüm insanlar susmuşken “ben azgınlık, fesad, zulüm yapmak ve makam elde etmek için Medine’den ayrılmadım. Ben dedemin ümmetini ıslah etmek, iyiliği emredip kötülükten men etmek, dedem Resulullah(s.a.a.) ve babam Ali’nin(a.s.) yolunu ihya etmek için kıyam ettim” diyerek kıyam eden İmam Hüseyin’den (a.s.) ve “din süreyya yıldızındayken” onu yeryüzüne indiren İmamHumeyni’den(r.a.) direniş ve diriliş derslerini alan bir topluluktur.

Bu topluluk şehid Mutahhari’nin (r.a.) Al-i İmran 104. ayetini tefsir ederken belirttiği gibi, önceki ve sonraki ayetlerde vahdetten ve birlikten bahsedildiğinin, “hayra çağıran” ifadesinin “birliğe, vahdete çağıran” anlamına geldiğinin, iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek için güce ihtiyaç duyulduğunun, bunun için de bir imamın ve cemaatin etrafında birlik olunması gerektiğinin bilincinde olarak ümmeti kucaklayan, ayırmayan, sahiplenen ve vahdete bağlı olan bir topluluktur.

Elbetteki iyiliği emrin ve kötülükten nehyin aşamaları vardır. Tıpkı Resululllah’ın (s.a.a.) “sizden kim bir kötülüğü görürse eliyle düzeltsin, gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğzetsin. Bu imanın en zayıfıdır.”diyerek formülize ettiği gibi.

Tebliğ muhakkak ki “iyi ve güzel sözle” başlamalıdır. “İnsanları hayra çağıran” ifadesinde olduğu gibi. Ama kimi zaman tağutlaşan, inatlaşan mütekebbir şahıs, zümra, sistem ve rejimlere karşı o bölgenin müslümanları uygun metodu teşhis etmelidir. Musa’nın(a.s.) Firavuna, İbrahim’in (a.s.) Nemrut’a, Resulullah’ın (s.a.a.) Mekke müşrik sistemine karşı takındığı tavırlar tebliğ metodunun belirlenmesi için önemlidir. Aslolan ilahi nizamın kurulması için, Allah’ın (c.c.) indirdikleriyle hükmedecek bir devletin oluşturulması için zulme karşı dik durmaktır. Zira ” zalim sultan karşısında hakkı söylemek en büyük cihattır.”

Şu temel ilke unutulmamalı ki en iyi tebliğ metodu amel ederek yapılandır. İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in (a.s.) daha çocuk yaşlarda iken, abdesti yanlış alan yaşlıya “amca biz abdest almayı yeni öğrendik, bak hangimiz doğru abdest alıyoruz” diyerek doğruyu öğretmesi (çünkü ikisi de aynı şekilde abdest almış ve yaşlı şahıs yanlışın kendisinde olduğunu anlamıştı) ve İmam Ali’nin (a.s.) “Allah (c.c.) lanet etsin kendisi terkettiği halde ma’rufu emredene ve kendisi yaptığı halde münkerden nehyedene” hadisi, amelin önemini vurgulamak için yeterlidir. Ve unutmayın ki Allah’ın (c.c.) dininin temel ilkeleri tehlikeye girince, iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek insan hayatının da önüne geçer. İmam Hüseyin’in (a.s.) kıyamı bunun en güzel örneğidir.

Son olarak şuna değinmek gerekir ki birçok ayette iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek namaz, zekat gibi ibadetlerle beraber veya önce zikrolunmuştur. Çünkü bu ilke yerleşmeden, bu ilkenin olmadığı yerde ne namazın ne zekatın topluma hiçbir faydası yoktur. “Onlar ki, kendilerine yeryüzünde imkân (iktidar) verdiğimiz takdirde (gaflete dalmazlar ve) namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten men’ ederler.”(Hac 41) “Bütün hayırlı işler hatta Allah yolunda cihad bile, iyiliğe çağırma ilkesine kıyasla, ağızdaki neme göre deniz gibidir” İmam Ali (a.s.)

Bu yüzden bu ilkenin devletleşmesi yani ilahi kanunların hükmettiği bir devletin varlığı zaruridir. Yoksa ümmet namaz kılan faizci, oruç tutan zinakâr, zekat veren hırsız haline gelecektir.

siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv