Nasrullah’ın İmad Muğniye’yi anma törenleri konuşması – 2009
Bu yazı kez okundu.
13 Şubat 2014 16:14 tarihinde eklendi

Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah; Hizbullah yetkililerinden Şeyh Ragıb Harb, eski Genel Sekreter Abbas Musevi ve İslami Direniş komutanlarından İmad Muğniye’nin terörist saldırılar sonucu hayatını kaybetmiş olmasının yıldönümü münasebetiyle bir konuşma yaptı. Nasrullah’ın konuşmasının tam metnini yayımlıyoruz.
Bismillahirrahmanirrahim
Öncelikle şehitlerin efendilerinin anma törenine iştirakinizden dolayı sizi tebrik etmek istiyorum. Bu gün burada şehitlerin şeyhi Şeyh Ragıb el-Harb, şehitlerin seyidi Seyyid Abbas Musevi ve şehitlerin komutanı İmad Mugniye’yi anmak için toplandık.
Bu seneki anma törenleri Allah’ın inayetiyle Hz. Peygamber’in torunu şehitlerin efendisi Hz. Hüseyin’in anma törenlerine denk geldi. Muharrem’in onundaki şahadetten sonra Zeyneb’in (a.s) önderliğinde, kadın çocuk ve yetimlerin (ki aralarında Zeynelabidin de vardı) yaptığı uzun ve meşakkatli bir yolculuğun, sabır sebat ve direnişin azim ve iradenin ruh verdiği bir yolculuğun, zalim bir sultanın karşısında doğru söz sahibi insanların, bütün tehdit ve tehlikeleri göze alma cesaretini göstererek yaptığı bir yolculuğun yıl dönümü olan erbain bizim için çok önemlidir ve değerlidir.
Erbain yolculuğu hak üzere bir çığlık, boğazına sarılan insanlara boyun eğmeden hakkı haykıranların yolculuğu, o gün orada olanların (Kerbala) gerçeği ifşa ve bütün yalanları ortaya çıkarma yolculuğunun adıdır.
Ümmetin ayağa kalkma biçimi, sapkınlığa indirilmiş bir darbe ve güneşin doğuşudur. O gün orada dökülen bütün o temiz kanlar bize bir tarihi miras bırakmıştır ve bu biz bu tarihi mirasa atfen fikir, inanç, kültür, kahramanlık ve bütün zorluklara karşı doğrular üzere var olabilmek gibi gerçekleri inşa edebiliyoruz.
O miras bize bu gün Lübnan ve Filistin direnişinin liderlerini anarken atıf yapabileceğimiz gerçekler bıraktı. Bunlardan birini zikretmek istiyorum. Hz. Zeyneb Kufe Valisi İbn Ziyad’ın yanına girdiğinde İbn Ziyad bütün düşmanların yapacağı şekilde onunla alay etmek istedi ve dedi ki “Gördünüz mü Allah size ne yaptı” abisini imamını, ailesini, bütün yakınlarını bir günde birkaç saatte kaybetmiş olan Hz. Zeyneb “Ben ne gördüysem güzeldi” şeklinde cevap verdi.
İşte bu şahadet kültürüdür. Şehitler ölememişlerdir ve şahadet ile ebedi hayata, Allah’ın nimetlerinin bir lütuf olarak saçıldığı bir mekâna güven ve selam içinde bir hayata geçmişlerdir; zira onlar Allah’ın kendileri için yazdığına boyun eğmişlerdi.
Onlar Allah’ın iradesine boyun eğme isteğini göstererek bu vesile ile izzet, şeref ve ikrama nail olmuşlardır. Onların temiz kanları üzere risalet ve ümmet hayat bulacak ve süreğenlik arz edecektir.
O mecliste söylediği söz nedeniyle Zeynelabidin’i öldürmekle tehdit etmişlerdi, bu tarz söylemleri geçtiğimiz senelerde de duyduk. Ben bu gün burada o sözlere Seyyid Abbas Musevi’nin önünde, Hac İmad İmad Muğniye’nin önünde ve Şeyh Ragıb’ın önünde, kadın çocuk ve erkek şehitlerimizin önünde cevap vermek istiyorum “Bizi ölümle mi tehdit ediyorlar! Ölüm bir gün gelecek; ancak şahadet bizim için Allah’ın ikramı olacaktır.”
Elbette direnirken şehit vereceğiz, Şeyh Ragıb Harb yolun başında şehit oldu ve onun şahadeti o gün söylenmiş büyük bir sözdü. O söz bir hareket noktası oldu halk için. 1982′den sonra başlayan savaşta Direniş için sahip olduğu bütün silahların yanında kendisine dayanılan önemli bir silah oldu.
Hanımı ve çocuğu ile şehit olan Abbas Musevi direnişin fikir ve metot olarak inşasında bir ekol olarak ortaya çıkmasında, gelişmeye istidat kesp etmesinde söylenmiş önemli bir sözdü.
Şehit Komutan İmad Muğniye’de şehit olmuştu ve onun şahadeti Direniş’in fikir, plan ve örgütlenme yönünde gelişimine temel olacak bir sözdü. Biz bütün gurur ve iftiharımız ile bütün kültürümüzü ve hassasiyetlerimizi o şehitlere borçlu olduğumuzu açıkça beyan ediyoruz.
Zira o şehitler Kerbela’da şehit düşerek ümmete Bedir ve Hayber’i ispat ettiler, işte bizim direnişimiz ve yolculuğumuz oradan başlamaktadır.
Şehitlerin kumandanını andığımız bu gün, öncelikle Lübnan için ve ümmet için verilen bütün kurbanlara büyük saygı ve takdirimizi beyan etmek istiyorum. Zira o şehitlerin kanlarını sadece bir hizbin, gurubun, hükümet ya da muhalefetin sahiplenmesi mümkün değildir; zira o kanlar bütün Lübnan ve ümmet için akıtılmıştır. Onların kanları bütün halklar ve Lübnan’ın bütün bölgelerinin halkları işin izzet ve şeref kaynağıdır.
İsrail karşısındaki tutumlar
Onların akan kanları Direniş ve İsrail arasında süren savaşta akmıştır; ancak etkisi bütün bölgeyi kapsamıştır. Bugün burada onları takdir saygı ve hürmetle anmak bizim vazifemizdir, ikincisi ise onların yollarına bağlılığımız arz etmemizin gerekliliğidir.
Lübnan’da siyasi eğilimler yönünden ayrılıklar mevcuttur ve bu da yeni değildir, uzun bir tarihi vardır. 1982′den sonra İsrail’in Lübnan’a büyük saldırıları oldu, evet Lübnan’da büyük siyasi ayrılıklar var. Özellikle İsrail’i tanımlama noktasında, onun planlarını anlama ve bu planlara karşı koyma noktasında ayrılıklar var.
Lübnan’da çok fazla akım ve eğilim var ve bu bir geçek. Yani bir felsefeden bahsetmiyoruz burada, Lübnan’da yaşanan ve ümmetimizin yaşadığı gerçek durumdan bahsediyoruz. Bu durum Lübnan’ı aşmış bütün bölgeyi kapsayan bir durumdur. 60 senedir uğraştığımız bu musibete karşı bölgede çok fazla farklı eğilim ve akım var.
Bu musibet herkesin bildiği gibi Filistin topraklarında Siyonist bir oluşumun yapılandırılması sorunudur. Binaenaleyh sonuç itibariyle üç ana akım var;
İlki; bir gerçek olarak düşmanı kabul ve itiraf etmek ve ona teslim olmaktır. Düşman ile yardımlaşmak, onunla bir olmaktır. Bu bazı gurupların, bazı güç odaklarının ve bazı şahısların eğilimidir. Ancak bu eğilim ne Lübnan’da ne Filistin’de ne de herhangi bir Arap ülkesinde halkın veya hükümetlerin açıkça ilan ettiği bir tutum değildir. Ancak Lübnan veya Filistin’de iş birlikçiler yok mu?
Acaba İsrail ile ortaklaşa hareket eden işbirlikçi guruplar yok mu? Üzerinde konuştuğumuz siyasi ortaklık değil; bu önceden de vardı şimdi de var. Bu konuya değinmeyelim. Ancak burada kendilerini uyum yanlısı olarak tarif eden taraflar var, onlardan söz ediyoruz.
Konuşurken dikkatli olacağım; çünkü herhangi bir eğilimin mensuplarının duygularını incitmek istemiyorum. Fakat sormak istiyorum uyum ve anlaşma yanlısı olmak ne demektir? Şu demek ki bu gasıp rejimin gasp ettiği şeylerden bazılarını geri almak için bazı şeylerden ödün vereceğiz. Filistin toprakları konusunda, Kudüs konusunda, mülteciler konusunda, su konusunda ve güvenlik konusunda bazı tavizler vereceğiz ki bize bazı topraklar versin de mülteciler ona geri dönsün bu ve buna benzer şeyler. İşte uyum ve anlaşma bu… Geçmiş bütün tecrübeler ve bugünkü hal bu eğilimin başarısızlığının en açık ispatıdır.
İkinci akım ise; diyor ki hayır! Bu gasıp, savaş suçlusu, işgalci; varlığını katliamlar, çocuk ölümleri, hamile kadınlarının karınlarının deşilmesi üzerine bina etmiş olan bu rejime hayır! Bu rejim ile aramızda hiçbir uzlaşma, anlaşma, taviz söz konusu olamaz. Aksine savaşarak ve kurban vererek hakkın sahibine döndürülmesi gerekmektedir.
Bu tutumdan birinci eğilimi değerlendirecek olursak İsrail karşısında taviz vermek ne işe yarıyor sorusunu sorarsak nasıl bir cevap alırız? İsrail’e taviz vermek, daha fazla savaş, daha fazla suikast, daha fazla ölüm, daha fazla yeni yerleşim birimi ve daha fazla dayatma anlamına gelmektedir. Bundan başkasını söyleyen var mı?
Müzakere süreçleri ve İsrail katliamları
Bu bir gerçek hızlı bir şekilde beyan edecek olursak, 1978′de düşman ile Camp David anlaşmasındaki görüşmelerin son demlerinde 1978 Mart’ında düşman Litani Operasyonunu yaptı. Camp David’e Lübnan’a saldırarak mukabelede bulundular ve maalesef bu unutuldu. Bu saldırıyı anmak istiyorum çünkü o operasyonda korkunç bir katliam yaşanmıştı. O saldırıda Abbasiye’deki mescitte onlarca insan öldürülmüştü.
1978′den sonra Kral Fahd’ın gözetiminde 1982′de barış görüşmeleri adlandırılan görüşmeler sürüyordu. Araplar bu görüşmelerin başarıya ulaşması için uğraşıyorlardı ve bu çerçevede 1982′de Fas Zirvesi toplandı.
Arapların bu görüşmelere büyük desteğinin olduğu, bu zirvenin yapıldığı günlerde 1982′de, büyük Lübnan operasyonu başlatıldı. O zamanlar ilk Lübnan saldırısı olarak isimlendirilememişti; fakat 2006 Temmuz Savaşı’ndan sonra bu şekilde adlandırıldı.
1991′de Araplar Madrid’e gittiler hemen arkasından Seyyid Abbas Musevi’ye suikast düzenlendi arkasından 1993′de İsrail Lübnan’a bir saldırı düzenledi.
Oslo ittifakı da 1993′de imzalanmıştı. İsrail, bu anlaşmaya Filistin’deki birçok farklı direniş gurubunun liderlerine suikastı artırarak cevap verdi ve bu süreç Gazap Üzümleri operasyonuna ulaştı ve Nisan saldırısı gerçekleşti.
2000′de Beyrut’ta Direniş’in başkentinde Arapların İsrail’e karşı kazandığı tarihi zafer gerçekleşti ve Araplar 2002 yılında barış görüşmelerine başladılar, aradan fazla geçmedi aylar bile geçmedi bir kaç gün sonra İsrail Batı Yaka’ya saldırı başlattı ve rahmetli lider Yaser Arafat’ın evinin kuşatıldığı o operasyon başlatıldı.
Ramallah’ta Cenin mülteci kampında cenin katliamı gerçekleştirildi. Arkasından 2006 Temmuz saldırısı geldi. Araplar bunun arkasından Lübnan ve Filistin direnişini destekleyecekleri yerde İsrail ile barış görüşmelerini yapılması yönünde laflar ettiler; ancak o günden beri İsrail’den bir cevap gelmiş değil. Gelen cevaplar ise aksi yönde oldu ilk cevap yazılanlara itibar etmeyen Şaron’dan geldi. İkinci cevap ise Gazze’ye yapılan saldırı oldu.
Ancak bütün bunlarla birlikte Araplar barış görüşmelerinde ısrarcı idiler. 2008 Gazze saldırısı evet ben burada çok uzak tarihten bahsetmiyorum çağdaş çok yakınlarda olmuş bir olaydan bahsediyorum. 2008 saldırı çok açık şahittir ki; biz Araplar olarak ne kadar taviz verirsek verelim bu, İsrail’in sadece saldırılarını, katliamlarını, anlaşmaları bozmasını, topraklarımıza, suyumuza mukaddesatımıza ve taleplerimize saldırısını artırıyor.
Gerçek olan bu değil mi? Şunu vurgulayarak söylemek istiyorum ki Arapların bu ısrarı, Kuveyt Zirvesi öncesine kadar (Zira Kuveyt zirvesi bu girişimlerin daha fazla masada devam etmeyeceğinin bir habercisi idi) yani Arapların barış görüşmelerinde bu kadar ısrarcı olması, İsrail’in daha fazla radikalleşmesinden öteye bir netice vermiyor. İsrail’deki son seçimler bunun en açık delilidir.
Bütün bu gerçekler karşısında Arapların cevabı nedir? Ümmet boyutunda konuşalım. Bu seçimlere Lübnanlıların cevabı nedir? Acaba iktidara gelenler kim olursa olsun, acaba daha fazla taviz mi verilecek? Yani daha fazla taviz ve boyun eğme mi yoksa direniş ile el ele verme ve ona destek verme mi olacak?
Pragmatik anlamda konuşuyorum. Acaba direnişin gücünden istifade mi edilecek, yani bu görüşmelerde direnişin gücüne mi dayanılacak. Bu metoda inanmasanız da burada güçlü bir direniş var, Lübnan’da ve Filistin’de bir güç var. Neden, her ne kadar yanlış da görseniz, kendi inandığınız yöntemle bu güçten istifade etmiyorsunuz?
Aziz kardeşlerim size şunu söylemek istiyorum, bu soru meşru bir sorudur. Acaba İsrail’e bütün tavizleri versek ve bütün isteklerine boyun eğsek, bu bölgede gerçek anlamada barışı temin edecek mi? Acaba bu İsrail bu durumda ölümlere, suikastlara başkalarının işlerine karışmayı ve haddini aşmayı bırakacak mı? Acaba ilerde yaşanacak olan su kıtlığında İsrail bizim sularımıza göz dikmekten geri mi duracak?
Acaba bu iddia edilen barıştan sonra dünya Yahudileri İsrail’e gelmek istediğinde yetersiz İsrail toprakları genişletilmek istenmeyecek mi? Aziz kardeşlerim, biz istekleri hiç bitmeyen vahşi bir düşman ile karşı karşıyayız.
İsrail seçimleri ve yeni yönetimin niteliği
Bu gün burada şehitlerin komutanını anma gününde bu soruya bizim açımızdan cevap vermek istiyorum. Tabi bu çerçevede İsrail seçimlerine de ışık tutmalıyız; ancak bunu yaparken insanları korku ve endişeye sevk etmemeliyiz. Size açıkça şunu söylüyorum ki bu söylediğimi yakın tarih de teyit edecektir.
Bu partilerin arasında fark yoktur ve İşçi Partisi, Kadima’dan daha beterdir. Kadima Likud’dan, Likud, İsrail Evimiz Partisi’nden daha beterdir. Neden mi? Sağ her ne kadar radikalleşse de bu İsrail’in bir oyunu ve kandırmamasıdır. Zira Araplar üzerine yapılan saldırıların çoğunu İşçi Partisi yapmıştır.
İsrail’deki partilerin arasında fark yoktur. Belki iç meselelerde sosyal, kültürel ve iktisadi anlamda farklılıklar olabilir. Ancak iş İsrail ve Siyonist projeye gelince, Filistin’e Filistinlilerin haklarına, Araplara ve Arap dünyasına bakış açısına gelince hepsi ırkçı bir düşman algılaması içinde bakarlar ve vahşi bir tutumları vardır. Çocuk ve kadın öldürmek hepsi için normaldir.
Bu nedenle Likud gelmiş Kadima gelmiş Liberman gelmiş ne fark var? Bu meselenin bir yönü, öteki yönüne bakacak olursak; yeni sonuçlara göre İsrail kendini daha da açık etmiştir.
İkinci meseleye gelince bunu belirtmek gerekmekte; fakat bu bir korku nedeni olmamalıdır. Aziz kardeşlerim bunlar hepsini denediler, anacak bunlar bizim için korku nedeni olamaz zira bunların hepsi Lübnan’da yenildi. Begin, Şaron, Rabin, Barak, Netenyahu, Olmert, Livni bunların hepsi yenildi. Ancak bir tek denemedikleri Liberman kaldı.
Lübnan’da İslami Direniş hareketi ortaya çıktığından bu yana İsrail savaş meydanında yenilgiden başka bir şey görmedi. 84, 85, 93, 96, 2000 ve 2006 yıllarında hep yenildiler. Bu nedenle korkmayın onların iğrençliklerinden başka bir şeyleri yok. Güçlü olanlar sizlersiniz ve bu mücrim tabakayı yenilgiye uğratmaya kadirsiniz.
Bakın Temmuz Savaşı’ndan sonra ne yaptılar? Bir kurul oluşturdular ve Winograd raporunu yazdılar. Bu raporu İsrailli generaller ve siyasi yetkililer hazırladılar.
Bu raporda; hava saldırısı bir savaşı kesin anlamda sonuçlandırmaya yerli değildir. Bu nedenle savaşı bitirmek için kapsamlı geniş ve seri bir hava saldırısı yapılmalıdır; ancak bu sayede kesin ve açık bir zafer kazanılabilir dediler. Bunu Barak, Eşkanazi, Livni ve Omert söylediler. Burada sizlere açık olarak İsrail’in eskisi kadar kuvvetli olmadığını söylemek istiyorum.
İsrail deniz kuvvetleri Direniş’in kendine özgü yöntemleri nedeniyle savaş sırasında etkisiz kaldı. İsrailliler kara saldırısının gerekliliğinden, yok etmekten yıkmaktan bahsediyorlardı. Hatırlayın o günlerde İsrail savaş bakanı beş bölükten bahsediyordu, bu beş bölük güney Lübnan’a girecek oradaki bazı bölgeleri ve toprakları işgal edecek, Hizbullah’ın ve Direniş’in işini bitirecekti.
Bu çok açıktı ve üzerini öretecek herhangi bir örtü yoktu. Bundan sonra bazıları durdu dedi ki; İsrail bundan ibret alacak, yeniden yapılanacak, silahlarını geliştirecek atılım yapacak ve bunu geçtiğimiz iki sene boyunca yaptı da.
Gazze’de direnişin zaferi
Gazze tecrübesi, oradaki kahramanca direniş ve efsanevi duruş, Gazze halkının, siyasi liderlerinin ve direnişin önderlerinin, sahadaki bütün mücahitlerin, direnişçilerin ve komutanlarının dik duruşu Temmuz Savaşı’nın başarısına bir yenisini ekledi. Peki, nedir getirdikleri?
İsrail aynı hataları yaptı, yedi sekiz gün hava saldırısı yaptı yine zannetti ki hava saldırısı savaşı sonlandırabilir. Ben size yine diyorum, hiçbir hava saldırısı, hiçbir savaşı kesin olarak sonlandıramaz.
Karşılarında kahraman bir siyasi liderlik, direnen sabırlı bir halk vardı. Zayıf bir siyasi liderlik ve tahammülsüz bir halk varsa belki hava saldırısı, bir savaşı kesin olarak sonuçlandırmaya yeterlidir. Fakat güçlü bir siyasi ve toplumsal bir direniş varsa hava saldırısı bir savaşı kesin olarak neticelendirmeye yeterli değildir.
Yedi, sekiz günlük hava saldırısı başarıya ulaşmayınca, ikinci merhale olarak kara saldırısına başladılar. Düşman sahaya girdiğinde kimse direnişin sahada bu kadar kuvvetle direneceğini beklemiyordu. Ardından direniş şehirlerde ve yerleşim birimlerinde sağlam bir direniş sergiledi.
Siyonistler, üçüncü merhalede Gazze’deki şehirlere ve kasabalara girmeyi planlıyorlardı; ancak başaramadılar. Peki, neden başaramadılar, acaba zaman mı yetmedi?
Olayı zaman yetmedi diye yorumlamak zayıf bir siyasi değerlendirme olur. Ancak Amerikalılar böyle söylemiyorlar, onlar girmek istiyorlardı, ancak korktular giremediler diyorlar.
Korkuyorlardı; çünkü girdiklerinde Gazze’nin içinde ve her köşesinde Deyru’l- Beleh’de Han Yunus’ta onları nelerin beklediğini biliyorlardı.
Onları şehit olmaya hazır savaşçılar bekliyordu. Bu nedenle oraya girmek onlara büyük bedel ödetecekti ve bunu bildikleri için girmediler ve kapılarda beklediler. Onlar kapılarda durduğunda ne dünyadan gelen siyasi baskı ne de dünya halklarının baskısı bir fayda etmedi. Onlar bilselerdi Gazze’ye girmek, Filistin şehirlerine girmek onlar için kolay olacaktı, bunu yaparlardı.
Biz Gazze’ye giren İsrail birliklerinin Güney Lübnan’a giren seçkin birlikler olduğunu biliyoruz.
Gazze savaşında çıkarılması gereken stratejik ders İsrail kara kuvvetlerinin kesin bir zafer elde etmekten aciz olduğu gerçeğidir. Onlar çok uzun zamandan beri ambargo altındaki Gazze’ye bile girmekten korktular bir de Lübnan’a girmekten bahsediyorlar.
Bugün şehitlerin komutanını anma gününde onlara daha önce de söylediğim şeyi tekrar ediyorum. Onlar bize vaade bulunuyorlar biz de onlara vaatte bulunuyoruz.
Herhangi bir İsrail hükümeti gün gelir de bir birliğini bir tugayını Lübnan topraklarına göndermeyi düşünürse, İmad Mugniye’nin, Abbas Musavi’nin, Şeyh Ragıb el-Harb’ın öğrencileri tarafından yok edileceklerdir. Bu nedenle biz burada korkmuyoruz ve sizlere de korkmayın ve endişelenmeyin diyoruz.
Hava savunma silahları edinmek meşru hakkımız
Netanyahu üç sene hükümette bulundu bir şey yapmadı, en sonunda Barak ile yarışıyordu ve 2000′de Lübnan’da çekilmek zorunda kaldılar. Lübnan farklı bir yer, evet belki hava silahları anlamında bizden üstün olabilirler bunu kabul ediyorum; ama son zamanlarda onların basınında Direniş’in gelişmiş hava savunma teknolojisi ve hava savunma füzeleri elde ettiği yönünde haberler yer alıyor.
Bunu inkâr etmiyorum; ancak ispat etme yolunu da seçmiyorum. Diyorlar ki direnişin bu silahları elde etmesi savaşta bütün dengeleri değiştirecek. Evet, bu doğru ve bunda bir abartı yok. Neden mi?
Çünkü hava, kara ve deniz gibi üç yol var. Denizde ulaştık, gelirlerse gideriz. Kara da ise sürekli hazırlıklıyız, geriye bir tek hava kaldı. Eğer havadaki dengeler değişirse, savaşın dengesi değişecek bunun için Direniş’in hava savunmasını geliştirmesinden bu kadar endişe ediyorlar.
Direniş, bunun yanında irade ve şecaat sahibi, bu nedenle direnişin bu silahı da elde etmesinden çekiniyorlar ve alenen tehdit ediyorlar. Diplomatlar aracılığı ile haber gönderip, eğer bu silahlara sahipseniz bunun bedelini ödersiniz diyorlar. Eğer Lübnan hava sahasında bir İsrail helikopterini düşürürseniz bunun hesabını ödersiniz.
Bu nasıl bir yüzsüzlüktür anlamadım, Lübnan’ın hava sahasına girecekler kimse de ağzını açıp bir şey demeyecek, bunu bu şekilde hayal ediyorlar.
Ancak aziz kardeşlerim İsrail hava kuvvetleri eğer Lübnan hava sahasına girecek olursa bunun hesabını ödeyecek ve karşılığını görecektir. Biz burada yeni bir savaş başlatmak istemiyoruz, istediğimiz halkımızı ve vatanımızı korumaktır ve bunun için de yeni silahlar alma hakkımız var. Buna hakkımız var mı yok mu?
Demek istediğim bu silahları elde etme hakkımızın olduğudur, ister hava savunma, ister kara savunma silahları olsun ve bunları kullanmaya da hakkımız vardır.
Zayıflık Araplarda değil karar alıcılarda
Zaman şahittir, İslam ümmeti hiçbir zaman zayıf düşmemiştir, Arap orduları hiçbir zaman zayıf düşmemiştir, Arap ve İslam halkları hiçbir zaman zayıf düşmemiştir. Zayıf düşürülmüştür, onu zayıf düşüren de alınan siyasi kararlardır. Karar alanlar kuvvetli olduğunda bu kararlara arka çıkabilecek kuvvetli İslam ve Arap halkları, kuvvetli Arap ve İslam orduları bulacaktır.
Bu bir gerçektir, zira biz Lübnan’da ne topraklarımıza, ne halkımıza bir saldırıya asla izin vermiyoruz. Bazıları Direniş nisan ve temmuz harplerinde kadınları ve çocukları koruyamadı diyor.
Evet, bu saldırılarda ve Gazze saldırısında kurbanlar verilmiştir. Burada havadan saldıran bir ordudan İsrail ordusundan bahsediyoruz, ayrıca şunu sormak gerek dünyada hangi ordu kadınları ve çocukları koruyabilir.
Bu savaştır, gösteri değil, savaşta kurban verilecektir. Önemli olan direnişin işgale ve dayatmalara meydan vermemiş olasıdır. Bu bir zaferdir ve gerçekleştirilmesi için de başka yol yoktur. Bu ümmetin tarihi düşmanı olan İsrail’e hiçbir şekilde müsamaha gösteremeyiz.
Muğniye’nin intikamı alınacak
İç meselelere geçmeden Hac İmad Mugniye meselesine değinmek istiyorum. Bir sene önce kurtulmak için onu öldürdüler. Zira onlar İmad Mugniye’den korkuyorlardı. Bu sene yirmi beş seneden fazla oluyor. Onlar ondan korkmaya devam edecekler. Hac İmad gece gündüz onların gece gündüz korkulu rüyası olacak; zira ahdimiz ve yemimiz onunladır.
Hac İmad ile alakalı olarak, toplandığımız bu günde ki; o İsrail ile olan savaşın bir parçasıydı. Bu ay yazılan makaleler hakkında konuşmak hiç içimden gelmiyor. Bunların hepsi bir sürü çelişki dolu. Hizbullah’ı paylamak için bu makaleleri yazıyorlar. Hizbullah’ı eleştiriyorlar, cevap isteselerdi, sonuçları şöyle şöyle olacaktı, Vallahi biz size uyuyoruz dediğiniz gibi olsun, cevap istiyor musunuz istemiyor musunuz?
Ancak şunu söyleyeyim, ben açıklama ile ilgilenmiyorum, kimseyi de itham etmiyorum. Şunu söyleyelim Hizbullah kendini bir şeyi açıklamak zorunda hissetmiyor. Bu sene olan olaylar için de böyle idi bundan sonra olacaklar için de böyle… Biz hiçbir şeyi inkâr ya da ispat etmek zorunda değiliz. Bütün mesele sahada olanlardır ve olacak olanlardır, bu nedenle bu meseleyi oraya havale ediyoruz.
İmad Mugniye’nin şehit edilmesinin yıl dönümü olan bu günde şunu söylemek istiyorum ki biz ihtiyaç içinde değiliz ve burada yenimizi ve ahdimizi tekrar ediyoruz, İmad Muğniye onların gece gündüz korkulu rüyası olacak ve bu vaat ve ahit gerçekleşecek inşallah.
Ben, bugün İmad Muğniye’nin şahadet yıldönümünde bütün Arap halklarını, bütün Arap ve İslam hükümetlerini velev ki diyalog yoluna inanlar olsa da, Direniş’e arka çıkmaya davet ediyorum; çünkü asır kuver asrıdır ve bu herkes için böyledir.
Direniş bir hizbin değil ümmetin gücüdür
Hata Lübnan ve Filistin’deki direnişin küçük iç hesaplar çerçevesinde değerlendirilmesidir. Direniş ulusal bir güçtür, ümmetin gücüdür ve bu bağlamda, bu kapsamda değerlendirilmelidir. Biz Filistinlilerin kendi aralarındaki bütün diyalog girişimlerini destekliyoruz. Zira bu fikrin ilk işaretleri sadır olmuştur ve Araplar arasındaki bütün yaklaşımlar bizi mutlu edecektir. Özellikle Suudi Arabistan ve Suriye Arap Cumhuriyeti arasındaki yakınlaşma bizi çok mutlu edecektir; zira bu bütün ümmet için bir güç unsuru olacaktır.
Lübnan iç meseleleri
Şimdi Lübnan hakkında konuşmak istiyorum; ancak bu konuya girmeden önce şehitlerin liderleri anma gününde bu konuda birkaç söz söylemek istiyorum.
14 Şubat 2005′de Refik Hariri şehit edildiğinde, bütün Lübnanlılar Lübnanlı olarak bu korkunç cinayeti kınamak için hep birlikte toplandılar bir oldular, bütün oldular; zira mesele ulusal bir mesele olma niteliğindeydi. Ben bu gün burada bir kere daha tekrar ediyorum, o zaman da bu meyilde idik bu anma töreni ulusal bir gün olsun. Fakat maalesef Lübnan’daki siyasi parçalanmışlık farklı bir durum dayattı.
Bizim temennimiz şehitlerin temiz kanlarının ilerde bir gün bizi bir araya getirme istidadına sahip olmasıdır; ancak bu o büyük şehitlerin şahadetlerine uygun düşer. Herkes herkesin şehitlerine saygı göstermelidir. Elbette insanların kendi ailelerine, oluşumlarını, akımlarına, guruplarına, partilerine ve toplumsal tabakalarına mensup olanlara daha fazla saygı gösterebilir ki bu da normaldir. Belki de gerekli olan da budur, zira şehitlere saygı önemli bir kültürdür.
Zira şehitlerin bu denli saygı görmesi ulusal ve dini birçok manaya sahiptir ve buna bugünkü neslin çok ihtiyacı var. Biz diğer gurupların şehitlerine saygı duyuyoruz, bunun ne açık delili onlardan bahsederken şehit diyor olmamızdır.
Elbette aramızda siyasi duruş ve söylem olarak farklar olacaktır ve bu da normaldir. Ancak mesele şehitler konusuna gelince biz bütün ihtilafları unuturuz. Bu ihtilaflar meşru ihtilaflardır; ancak şehitler konusuna gelindiğinde unutulmalıdır.
Bazıları bizim şehitlerimize saygı göstermese de biz herkesin şehitlerine saygı gösteriyoruz ve herkesten de bunu bekliyoruz. Bu, fikir, iman ve ahlak yönünden önemli bir erdemdir.
Tabi herkesin farklı değer yargıları var bütün kesimler geçmişte yaşananları farklı şekilde değerlendiriyor. Ancak elbette geçmişte yaşanmış zorluklar, bölünmeler, kötü olaylar var ve herkes bunu farklı değerlendiriyor. Ama ben diyorsam ki sen geçmişte bana karşı hata yaptın ama ben bunu hoş görüyorum, sen de diyorsan ki sen bana geçmişte hata yaptın ve ben bunu hoş görüyorum. Bunda herkes özgürdür. Ancak dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta var.
Bu da geçmişin geride kalması gerektiğidir, geçmişten ders alma gerekliliğidir. Binaenaleyh geçmiş kin ve düşmanlık ve intikam kaynağı olmaktan çıkarılmalıdır. Zira burada düşmandan, İsrail’den bahsetmiyoruz, Lübnan’da farklı eğilimleri ve bakış açıları olan siyasi akımlardan bahsediyoruz.
Biz tolerans göstermiyoruz, susmuyoruz; fakat sorumluluk duygusu içinde sükûnet çağrısı yapıyoruz. Hem siyasi anlamda hem de meydanda sükûnet çağrısında bulunuyoruz. Ayrıca şunu söyleyebilirim ki Lübnan’daki siyasi liderlere çok büyük sorumluluk düşüyor. Ortaya çıkan bütün ihtilaflı olayları değerlendirme farklılığından çıkıyor.
Mesela Mayıs ayındaki olaylarda bazıları onları sokağa çıkaran bir neden var, kurşun atılmamalı dedi, bazıları da bunun önüne geçmek için kurşun atılmalı dedi. Fakat çok açık olarak söyleyebileceğimiz bir şey var o da toplumun temel dinamiklerine ve siyasi liderlere bakacak olursak şunu söylemek mümkün ki; siyasi havanın yumuşaması ve sükûnetin hâkim olması halinde bir sorun yaşanmayacaktır.
O zamanlar her gün sokağa çıkılıyordu, kurşun atılıyor, silahlar konuşuyordu, ancak ne zaman ki siyasi söylem sakinledi toplumsal olaylar durdu. Birkaç gün önce yaşanan olaylar çok açık olarak suçlanmaya mahkûm olaylardı. Fakat şunu söyleyebilirim ki eğer sorunları hallediyorsak, gelin sebeplerini halledelim.
Sükunet çağrısı
Biz çok erken bir zamanda yan siyasi söylem meselesine dikkat çektik. Mesela ben Hizbullah’tan biri olarak sakin bir siyasi söylem tavrı takınsam; ancak kardeşlerim çok sert bir tutum takınsa bu durumda benim takındığım sakin tavır yeterli değildir. Zira insanlar beni arada sırada dinliyorlar fakat kardeşlerimi sürekli dinliyorlar.
Halletmemiz gereken bir mesele var o da gerçek anlamda sükûnetin sağlanmasının gerekliliğidir. Elbette siyasi anlamda konuşacağız; zira secimler arifesindeyiz. Ancak bu meyanda konuşmalarımızda çözümlerimize projelerimize dikkat çekebiliriz.
Elbette farklı akımlar arasında rekabet ve çekişme olacaktır, mesela ben şimdi uzlaşma ve müzakere yanlısı gurupları eleştirdim; ama bunu yaparken bir tek kötü söz kullanmadım. Demek ki biz birilerini kimseyi kışkırtmadan, kırıp dökmeden eleştirebiliriz. Kışkırtmalara karşı durabiliriz. Kendi konumuzu belirlemeli ve sınırlara riayet etmeliyiz, karşı tarafın yaptığına kışkırtma diyerek bu durumun önüne geçemeyiz.
Yapılan kışkırtmalara daha sert ve çirkin bir şekilde karşılık vermek kimseye fayda sağlamaz. Bu nedenle ben burada mesuliyet sahibi biri olarak şunu söylemek istiyorum ki; bir düşmanlığa dönüşen hadiseler, özellikle de bu hadiseler birilerini bıçak ya da silahla öldürmeye kadar vardı ise eğer ister fiil ister fiile reaksiyon olsun bu suçtur ve hiçbir şekilde kabul edilemez.
Lübnan’da hepimiz, herkes düşündüklerini, duruşunu açıkça ifade edebilme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Tabi bunu yaparken başkalarını saygı göstermeli, hakaret ya da kışkırtmadan kaçınmalıyız.
Ben buradan özellikle bu gibi durumlarda reaksiyoner hareket edebilen ve bu durumları yanlış yönlendirilen gençlere seslenmek istiyorum. Allah’tan korkun ve sorumluluk sahibi olun; zira herhangi birinin bu reaksiyoner tavrından, heyecanından ve galeyanından dolayı ortalığı ateşe vermeye ülkemize zarar vermeye ve yıkmaya hakkı yoktur. (Ayrıca onlardan hangi bir şartlar oluşmadan buna karar verebilir, yani birini yaralayabilir ya da öldürebilir.)
Vatandaş Hüsnü Zeyneddin’in [Velid Canbolat yanlısı Dürzi militan, bu yıl Refik Hariri’yi anma törenlerinde öldürüldü YDH] öldürülmesi daha önce yaşanan bütün buna benzer olaylarda olduğu gibi hepimiz için çok üzüntü verici bir hadisedir. Bu gibi olaylarda bir Lübnanlının öldürülmesi hepimiz için üzüntü verici bir olaydır. Burada Hizbullah yönetimi olarak ailesine, yakınlarına ve İlerici Sosyalist Parti liderliğine baş sağlığı diliyorum.
Bu meyanda şunu da belirtmek istiyorum ki hep birlikte bu tip üzüntü verici hadiselerle mücadele etmememiz gerekmektedir ve bu hadiseleri yapanları olanların ve olacakların faillerini cezalandırmamamız gerekmektedir.
Çünkü herhangi bir şiddet eylemi yanlış olduğu gibi buna şiddetle karşılık vermek de aynı şekilde yanlıştır ve cezalandırılmalıdır. Bunun yanı sıra, bölgede sükûnu sağlamak için ellerinden gelen bütün gayreti sarf eden askeri siyasi ve güvenlik birimlerinin liderlerine teşekkür ediyorum.
Geçmişte de buna benzer olaylar yaşanmıştır, bu olayları kontrol altına almalıyız. Bu çerçevede Lübnan yargısına, devlet teşkilatına ve güvenlik birimlerine önemli görevler düşmektedir.
Parlamento seçimleri
İç meselelerden bir başkası üzerinde biraz fazlaca durmak istiyorum; bu da önümüzdeki aylarda yapılacak olan parlamento seçimleridir. Ben herkesi bu seçime yoğun katılıma davet ediyorum, zira bu seçimler ülkedeki siyasi eğilimler üzerinde önemli bir etki yapacaktır. Önümüzdeki parlamento seçimleri için bir takım nitelemeler var bunları kabul de edebiliriz, etmeye de biliriz. Ancak bu konuyu burada konuşmak için vaktimiz müsait değil.
Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki bu seçimler çok önemli ve yoğun katılım gerekmektedir. Herkes bu seçimlere iştirak için gerekli evrakları temin etmeli, nüfus cüzdanları ile birlikte isimlerinin seçmen listelerinde olup olmadığını kontrol etmelidir.
İkinci bir nokta da bizler siyasi aktörler olarak bu seçimlerdeki konuşmalarımızda dikkatli olmalıyız, üslubumuz sakin olmalıdır. Elbette siyasi akımlar olarak arada farklar olacaktır, bunu tartışarak, eleştirerek yapmalıyız, kesinlikle sokakları kışkırtmanın bir mantığı yok.
Üçüncü olarak; seçimler arifesinde şunu söylemek istiyorum ki; Lübnan İsviçre değildir. Bu nedenle İsviçre gibi bir savunma stratejisinden ve hükümet ve yönetim anlayışından bahsedemeyiz.
Lübnan sadece siyasi partilerden ibaret olsa idi bunu söylemek mümkün olurdu, ancak Lübnan birçok etnik unsurdan oluşan bir yapıdır. Bazı siyasi partiler etnik bir söylem benimserken bazıları benimsemeyebilir; ancak en nihayetinde herkes bir etnisiteye mensuptur.
Lübnan’da şunu söylememiz mümkün değil; mesela muhalefet, hükümet demiyorum muhalefet diyorum, muhalefet diyelim ki çoğunluğu aldı ve parlamentoda çoğunluğu oluşturdu, birkaç etnik gurup ile birlikte hükümet oluşturdu. Yine de parlamentonun çoğunu oluşturamazlar çünkü bizim kendimize özgü parlamento ve seçim kanunlarımız var. Yani muhalefet seçimlerde çoğunluğu elde eder hükümete geçer ve istediği gibi hükmeder bu birçok etnik temelden oluşmayan, siyasi eğilimlere göre ayrılmış ülkelerde mümkündür.
Ancak Lübnan’da durum bunun tersidir ve daha girift bit yapı vardır. Ben burada dörtlü ittifakın başarısızlık nedenlerine değinmek istiyorum. Zira onlar çoğunluğu temsil eden temel akımları ve eğilimleri dikkate almadılar. Mesela 2005 seçimlerinde Hıristiyan ahalinin ortaya çıkan eğilimine dikkat etmediler.
Biz, bu ülkede katılımcı olmaya ve uzlaşmaya mecburuz, bazıları mevcut bakanlar kurulu işlerin gecikmesine neden oluyor diyor, varsın öyle olsun birileri tartışacaksa, çekişecekse orada tartışsın ve çekişsin bu bunun sokakta olmasından iyidir.
Buradan eğer orada anlaşamazlar ise insanlar sokakta çatışsın gibi bir anlam da çıkarılmamalıdır. Bu ülke uzun zaman önce bu şekilde tertip edildi ve bu şekilde idare ediliyor. Biz bu ülkede doğduk böyle idi ve bu ülkede insanların ortaklaşa hep birlikte hareket etmesi gerekliliğini zaman da bize öğretti.
Bu muhalefet de başa gelse böyle olmalıdır, hükümet de başa gelse böyle olmalıdır. Buradan kimse Hizbullah’ın hükümet heveslisi olduğunu çıkarmasın. Hatta biz mevcut hükümette bile bulunmak istemedik, mevcut kabinede Hizbullah’ı temsil eden bakan keşke bir başka bakanı temsil etse idi. Bu konuda bir sorun yok. Bu nedenle eğer hükümet çoğunluğu elde ederse bizim kabinedeki bakanımız gider diye bir korkumuz yok.
Sorun Hizbullah’ın hükümette yer alıp almaması sorunu değildir. Biz burada kanuni olarak paylaşıma riayetten bahsediyoruz ki bu, bu ülkenin maslahatı içindir. Yani şunu söylemek istiyorum ikili dönem bitmiştir.
İki büyük etnik gurubun diğer etnik guruplar adına ülkeyi yönetme zamanı bitmiştir, üçte birden fazlası dönemi de bitmiştir. Yani üç etnik gurubun diğer etnik gurupları görmezden gelerek hükmetme dönemi bitmiştir.
Artık katılım ve ortaklık devri gelmiştir, ağır ağır da olsa ülkemizin maslahatlarını korumak adına bu yolda yürüyeceğiz. Bizim bu kadar katılıma vurgu yapmamızdan birileri bizim eğer çoğunluğu elde edersek hükmetmekten korktuğumuz sonucunu çıkarmasın.
Bu konuda biraz konuşacak olursak; evet başa gelecek her yeni hükümeti bir takım sorunlar beliyor, yaklaşık olarak 45 mi 50 milyar dolar mı tam bilmiyorum borç var ve dünyada mali kriz var. Bu nedenle bize yardım eden devletlerin şimdi yardıma ihtiyacı var. Dünyada ve bölgede büyük mali sorunlar ve başa geçecek kim olursa olsun zorluklarla karşılaşmak zorunda kalacak.
Kimsenin Lübnanlıları korkutmaya hakkı yok. Eğer muhalefet çoğunluğu alırsa hükümete iştirak etmeyiz gibi sözler sarf ediliyor. Şunu söylemek istiyorum ki; eğer muhalefet seçimden çoğunluğu elde ederek çıkarsa üçte bir meselesinden farklı bir şekilde ulusal birlik hükümeti kursun. Biz bu konuda yani katılım ve birliktelik konusunda ısrarcıyız. Ama eğer öteki taraf buna yanaşmaz ise muhalefet olarak hükümet kurulur, ülkenin güven ve selameti için gerekli sorumluluk alınır.
Bu durumda da her ne kadar hükümete tek başına gelinse de bu ulusal bir düşünme biçimi ile idare edilir, diğer taraflar yok sayılmaz. Yoksa radikalizm eğilimli kışkırtma kin ve nefrete dayalı bir hükümet olmaz. Dünyanın ve bölgenin iktisadi anlamda krizde bulunduğu şu dönemde ülkemizin ihtiyacı olan şey katılımcı ve ulusal düşünen bir akıldır.
Ancak biz her halükarda karşımıza çıkacak olan sorunları omuzlamaya hazırız. Bunun yanında ben önümüzdeki günlerde toplanacak olan millet meclisinden gençlere verdiği sözü tutmasını istiyorum 18 yaş üstü gençlere seçim hakkı verilmeli.
Aziz kardeşlerim
Bizim şehitlerden öğrenecek çok şeyimiz var. Onların duruşları sayesinde bizler dik durmayı ve korkmamayı örgendik. Bu Kerbela’da da böyle idi oradaki liderle mücahitlerin yanında savaşıyorlardı.
Aziz kardeşlerim
Sizin derin vicdani sorumluluğunuz ve verdiğiniz kurbanlar sayesinde bu gün hedeflerimize daha yakınız. Buradan şehitlere liderlerine özellikle Seyyid Abbas’a, İmad’a ve Şeyh Ragıb’a seslenmek istiyorum;
Allah indinde olduğunuz yerde mutmain olun ki sizin açtığınız yolda yürüyoruz, her ne kadar zorluklar olsa da zafer bizim olacaktır.
Allah size vereceği mükâfatı artırsın, sizlere bereket versin, çabalarınızı sonuçsuz bırakmasın…
Allah’ın rahmeti ve bereketi sizlerle olsun…

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv