RİYA (KIRK HADİS ŞERHİ) – İMAM HUMEYNİ
Bu yazı kez okundu.
27 Şubat 2014 15:01 tarihinde eklendi

RİYA

Mezkur senedle Yezid b. Halife, Hz. Sadıktan (as şöyle nakletmektedir: “Riyanın her türlüsü şirktir. Şüphesiz ki in­sanlar için amel eden kimsenin sevabı insanların üzerine, Allah için amel eden kimsenin sevabı ise Allah’ın üzerine­dir.”

ŞERH

Bil ki, riya insanın başkalarının kalbinde bir makam edinmek veya yanlarında, hiç bir ilahi maksat gözetmeksizin sadece iyilik, doğruluk, emanet ve diyanet ehli bir kimse ola­rak şöhret kazanmak için iyi bir amelini veya beğenilmiş herhangi bir hasletini ya da hak inancını insanlara göster­mesi ve başkalarına gösteriş yapması demektir. Bu, birkaç makamda tahakkuk etmekte, vücuda gelmektedir.

İlk makam: Bunun da iki derecesi vardır. İlki, insanın dindar olarak şöhret kazanmak veya kalplerde makam edin­mek için kendi hak akide ve ilahî marifetlerini izhar etmesi­dir. Mesela; “ben varlık aleminde Allah’tan başka hiç kimse­ye tevekkül etmiyorum” veya “ben Allah’tan başka hiç kimseye tevekkül etmiyorum” der ya da kinaye ve işaretle kendi­sini hak inanç ve akide sahibi bir kimse olarak tanıtır. İkinci tür ise daha yaygındır. Mesela: Tevekkül ve ilahî takdire rızayet meselesi konuşulurken, riyakar kimse derin bir ah çe­ker ve başını (hafif de bir) sallayarak kendisinin de o cemiye­tin sülük ve yolunda olduğunu ima etmeye çalışır.

İkinci derece ise insanın lehçe serahatiyle veya işaret ve kinaye ile kalplerde makam ve mevki edinmek maksadıyla batıl akideleri kendisinden uzaklaştırması ve nefsini onlar­dan tezkiye etmesidir.

İkinci makam, bunun da iki derecesi vardır. İlki (insanın) övülmüş hasletler ve faziletli melekeler izharında bulunma­sıdır. İkinci derecesi ise (insanın) malum olunan maksud üzere kendisini yerilmiş haslet ve kötü melekelerden teberri etmesi ve nefsini tezkiye edilmiş göstermesidir.

Üçüncü makam, özellikle fakihler -Allah onlardan razı ol­sun- indinde maruf olan riyadır. O da mezkur iki dereceye haizdir. İlki (insanın) şer’î ibadet ve amellerini veya aklî üs­tünlüklerini sırf halka göstermek ve böylece de kalpleri ken­disine celbetmek maksadıyla izharda bulunmasıdır. İster bu amelin bizzat kendisini, ister onun keyfiyet, şart veya cüz’ünü olsun, fıkıh kitaplarında yerildiği şekilde riya mak­sadıyla yapmasıdır.

Aynı maksatla herhangi bir ameli terketmesi de böyledir. Biz bu sayfalarda üç mezkur makamdan her birinin bazı fe-sad ve bozukluklarını şerhetmeye ve muhtasar bir şekilde bunların deva ve ilacına da işaret etmeye çalışacağız.

RİYA

Birinci Makam

Riyanın Kısımları Fasıl

Bil ki itikad ve ilahî marifetler hususunda söz konusu olan riya, riyanın tüm çeşitlerinden daha zor, akıbeti hepsin­den daha kötü, zulmeti tüm riyalardan daha fazla ve büyük­tür.

Bu riyanın sahibi, hakikatte izhar ettiği hususa bizzat kendisi inanmıyorsa cehennemde ebedi olarak kalacak olan münafıklar cümlesinden sayılır. Ebedî helake uğrar ve azabı diğer azaplardan en şiddetlisi olur. Ama izhar ettiğini sırf halkın kalbinden mevkii ve makam kazanmak için izhar edi­yorsa bu şahıs münafıklar cümlesinden sayılmaz, ama bu ri­ya iman nurunun kalbinden çıkmasına ve onun yerine kalbi­ne küfür zulmetinin yerleşmesine sebep olur. Zira bu şahıs, ilk etapta gizli şirk sebebiyle müşriktir. Çünkü sahibi bizzat Hak Teala olan ve sadece Allah’a halis kılınması gereken ilahî marifetleri ve hak inançları insanlara teslim etmiş, baş­kalarını buna ortak kılmış ve şeytana onda tasarruf hakkı tanımıştır, dolayısıyla da artık bu kalbin Allah için olmadığı gün gibi aşikârdır.

İleride fasılların birinde de beyan edeceğimiz gibi, iman, kalbî amellerden ibarettir, salt ilimden değil… Öyle ki “riya­nın her çeşidi şirktir” diye buyuran hadis-i şerif de bu haki­kati ifade etmektedir. Nitekim bu helak edici facia, karanlık ve zulmete gömülü fıtrat ve habis meleke, sonunda kalb evi­nin Allah’tan başkalarına mahsus bir hale gelmesine ve bu rezil ve alçağın zulmeti de yavaş yavaş insanın bu dünyadan imansız olarak gitmesine sebep olmaktadır. Sahip olduğu bu hayalî imam ise manasız bir suret, ruhsuz bir ceset ve akıl­sız bir kılıf konumunda olup Allah Teala indinde asla kabul görmeyecektir. Nitekim Kâfi’de yer alan Ali b. Salim’den menkul hadis de buna işaret etmektedir.

Ravi, Hz. İmam Sadık’m (as) şöyle buyurduğunu naklet­mektedir: “Allah Teala şöyle buyuruyor: Ben en hayırlı şeri­kim. Her kim yaptığı herhangi bir amelde bana bir başkasını şerik kılacak olursa, ben sadece sırf halisane benim için ola­nını kabul ederim.”

Malumdur ki, kalbî ameller halis olmadığı takdirde Hak Teala tarafından kabul görmemekte, itina edilmemektedir. Allah Teala kendisi için olmayan amelleri aslî sahibine, yani insanın amelini, kendisine gösteriş olsun diye yaptığını kim­seye iade etmektedir. Kalbî amelleri de o şahsa tahsis edildi­ğinden artık mezkur şahıs şirk sınırı aşmış ve salt küfre gir­miş sayılmaktadır. Belki de denebilir ki, bu şahıs artık mü­nafıklar cümlesine katılmış, onlara mülhak olmuştur. Şirki gizli olduğu gibi nifakı da gizlidir. Zavallı, mümin olduğunu zannetmiş, fakat hakikatte evvelen müşrik, sonra da müna­fık olmuştur. Dolayısıyla münafıkların azabını da tatmalıdır. İşleri nifaka varan kimselerin vay haline.

Fasıl

İlmin İmandan Ayrı Olduğu Beyanında

Bil ki Allah, O’nun birliği, selbiye, subutiyye ve celaliye gibi diğer kemal sıfatları ile melaike, resullar, kitaplar ve kıyamet günü hakkında ilim sahibi olmak başka şey, iman ise başka şeydir. Zira bir kimsenin bu ilme sahip olduğu halde imandan mahrum olması da mümkün ve olasıdır. Nitekim şeytan, en azından benim ve senin kadar bu mertebeleri bil­diği halde yine de küfretmiş, kafir olmuştur. İman kalbî bir fiildir ki, o olmadığı müddetçe iman da söz konusu değildir. Dolayısıyla, aklî delille veya dinlerin gerekliliği ve zarureti bürhanıyla herhangi bir mevzuda ilim sahibi olan bir kimse, kalben de o malumatlarına teslim olmalı ve bir nevi teslim, huzu, mesuliyet ve kabullenmekten ibaret olan kalbî fiilleri de yerine getirmelidir ki, mümin olabilsin. İmanın kemali itmi’nandır. Zira iman kuvvetlendikçe, haliyle ardından kalp­te itmi’nan da hasıl olacak, vücuda gelecektir. Bütün bunlar ilim değil, tam tersine başka şeylerdir.

Aynı şekilde bir şeyi burhanla idrak ettiğin halde kalbi­nin buna teslim olmaması da mümkündür. O zaman bu il­min hiç bir faydası yoktur. Mesela sizler ölünün hiç kimseye zarar veremeyeceğini, dünyadaki bütün ölülerin bir sinek kadar bile duygu ve hareketinin olmadığını, bütün cismanî ve nefsanî kuvvetlerinin kendisinden ayrıldığını aklınızla anladığınız ve derkettiğiniz halde, sırf kalbiniz bu meseleyi kabullenemediği ve aklınız teslim olamadığı için bir tek gece olsun bir ölüyle aynı odada kalamazsınız. Ama kalb akla tes­lim olur da bu hükmü kabullenecek olursa bu iş sizin için çok kolay olacaktır. Nitekim birkaç kez teşebbüsten sonra da artık kalb teslim olacak ve ölüden hiç bir şekilde korkmaya­cak, ürkmeyecektir.

Anlaşıldığı üzere, kalbin hissesi olan teslim, aklın hisesi olan ilimden daha başka birşeydir. Zira bazen olur ki insan yaratıcıyı, O’nun birliğini, ahiret gününü ve diğer hak inançları aklî burhan yoluyla isbatlar da buna rağmen bu akideye iman denmez. Ve bu insan da bir mü’min olarak kabullenil­mez. Tam tersine ya kafirler, ya münafıklar ya da müşrikler cümlesine dahil edilir. Ne yazık ki bugün kalb gözleriniz gör­müyor ve melekutî basiret sahibi de değilsiniz. Bu mülkî göz de idrak edemiyor. Ama sırların açığa çıktığı, ilahî hak salta­natının zahir olduğu, tabiatın harab olduğu ve hakikatin ikame edildiği gün, gerçekte Allah’a iman etmemiş olduğu­nuzu ve bu aklî hükmün de iman ile hiçbir ilişkisinin olma­dığını çok açık bir şekilde anlayacak, derkedeceksiniz. “La ilahe illallah” hakikati akıl kalemiyle kalbin temiz ve halis levhasına nakşedilemediği müddetçe insan, Allah’ın vahdaniyyetine iman etmiş sayılmaz. Ama bu ilahî ve tayyibe keli­me kalbe girince kalp saltanatı artık Allah’ın olur ve insan bundan böyle hak memleketinde (kalb) hiç kimseye söz hak­kı vermez, müessir olarak kabullenmez. O’ndan başka hiç kimseden makam ve mevki beklentisi içinde olmaz, talepte bulunmaz. Makam ve dereceyi başkalarından istemez. Riya ve gösteriş içine girmez. Öyleyse kalbinizde herhangi bir riya görecek olursanız bilin ki kalbiniz aklınıza teslim olmamış, iman, kalplerinize nur saçmamış ve hakikatte siz tabiat ale­minde Allah’ı değil, başka birini müessir olarak kabullenmiş bulunmaktasınız. Dolayısıyla da münafıklar veya müşrikler ya da kafirler zümresinde yer almış menzil edinmişsiniz de­mektir.

Fasıl

Riyanın Vehameti

Ey hak inançları ve ilahi marifetleri Allah Teala’nın düşmanı olan şeytanın eline ısmarlayan, Hak Teala’ya özgü hakları başkalarına veren, ruh ve kalbin aydınlık sebebi, ebedî saadet ve necatın sermayesi, likaullah’ın kaynağı ve mahbuba yakınlığın tohumu olan nurları, korku dolu karan­lıklar, şekavet, ebedî helaket, mahbubun mukaddes huzu­rundan uzaklığın ve Hak Teala ile likadan uzak kalmanın sermayesi edinen münafık, ardında nur olmayan zulmetlere, genişliği olmayan darlıklara, şifası olmayan hastalıklara, ha­yatı olmayan ölüme ve kalbin batınında zuhur edip nefs melekutu ile beden mülkünü benim ve senin kalbinden bile ge­çemeyecek bir şekilde yakacak olan ateşe hazırlıklı ol. Nite­kim Allah Teala kendi münzel kitabında bir ayet-i şerifede şöyle buyuruyor: “Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir, öylesi­ne ateş ki, yürekleri arar kaplar.”

Yani Allah’ın ateşi kalpleri istila etmekte ve yakmakta­dır. Allah’ın ateşinden başka hiçbir ateş kalbi yakamamaktadır. Fıtrat-ı ilahî olan tevhid fıtratı gidip de yerine şirk ve küfür yerleşecek olursa artık insan şefaatçilerin şefaatinden de nasiblenemez ve ebedî olarak cehennemde kalır. Hem de nasıl bir azab? Öyle bir azap ki, Allah’ın kahrından ve rubu­biyet gayretinden meydana gelmiştir.

Öyleyse ey aziz, boş bir hayal, Allah’ın zayıf kullarına cüz’î bir muhabbet ve çaresiz halkın bir tek teveccüh ve ilti­fatı için kendini Allah’ın gazap ve öfkesine uğratma ve o ilahî marifetleri sonsuz kerametleri, lütuflan ve rububiyet rahmetlerini hiç bir eser ve faydası olmayan, pişmanlık ve hasretten başka birşey getirmeyen, halk önündeki bir tek mahbubiyet ve sevgiye değiştirme. Zira kesb ve kazanç dün­yası olan bu alemden göçer de amelin sona erecek olursa, artık pişmanlık ve tevbenin hiç bir faide ve neticesi olamaz.

Fasıl

Riya Hastalığını Giderebilmek İçin

ilmî Bir Deva

Biz bu bölümde, mezkur makamda ve aynı şekilde diğer makamlarda bu kalbî hastalığı gidermede etkili olduğunu umduğumuz bazı şeyler çevresinde hatırlatmalarda buluna­cağız. Bu noktalar, burhanla, mükaşefeyle, zahirle, masum­ların verdiği haberlerle ve Allah’ın kitabıyla mutabık olduğu gibi, aklınızca da hemen kabul görecek ve tasdik edeceğiniz şeylerdir: Allah Tebarek ve Teala bütün mevcudatı kendi kudretiyle ihata etmiş, saltanatının genişliği tüm kainatı kaplamış ve güçlü ihatası tüm yaratıkları çepeçevre sarmış olduğundan, bütün kulların kalbi de onun taht-ı tasarrufu, saltanatı ve kudret eli altında bulunmaktadır. Kulların kalbi üzerinde, O’nun muhkem izni ve tekvini müsaadesi olmadığı müddetçe hiç kimse tasarrufta bulunamaz. Hatta kalbin sa­hibi olan kimseler dahi Hak Teala’nın tasarruf ve izni ol­maksızın kendi kalpleri üzerinde tasarrufta bulunamazlar. Kur’an’da ve Ehl-i Beyt’in (sa) verdiği haberlerde bazen imayla bazen kinaye yoluyla ve bazen de sarih bir şekilde bu meseleye değinilmiş, işaret edilmiştir.

Demek ki kalbinizin gerçek sahibi ve onda tasarrufta bu­lunan zat, Allah Tebarek ve Teala’dır. Zayıf ve aciz bir kul olan sizler ise O’nun izni olmaksızın kalplerde hiçbir tasar­rufta bulunamazsınız. Tam tersine Onun iradesi, sizin ve di­ğer tüm mevcudatın iradesine galip ve kahir durumdadır. O halde eğer riya ve gösteriş, sırf insanların kalbini kazanmak, gönüllerini ısındırmak, kalplerde değer ve makam sahibi ol­mak ve iyilik sahibi kimse olarak ün salmak içinse bu olay sizin tasarruf ve kudretinizin dışında olup tamamiyle Al­lah’ın tahtı tasarrufu altında bulunmaktadır. Kalplerin rabbi ve gönüllerin gerçek sahibi, insanların kalbini istediği kimseye doğru çevirir. Belki sizler böyle yaptığınızda tam tersi bir neticeyle de karşılaşabilirsiniz. Nitekim bizler bir­çok riyakâr insan gördük ve duyduk ki kalpleri temiz ve pak olmadığından sonunda rüsva oldular ve elde etmek istedikle­rinin tam tersiyle karşılaştılar. Kâfî’de yer alan bir hadis-i şerif de bu manaya işaret etmektedir. Cerrah-i Medainî’nin naklettiğine göre İmam Sadık (as) Allah Teala’nın (cc), “Rabbi ile mülakat etmeyi ümid eden bir kimse salih amel iş­lemeli ve rabbine ibadette hiç kimseyi ortak kılmamalıdır” sözünün tefsirinde şöyle buyurmuştur: “İyi ve salih bir iş ya­pıp da bununla rabbiyle mülakat etmeyi dilemeyen, sadece insanların kendisini pakize bir kimse olarak bilmelerini dile­yen ve yaptıklarını tüm halkın duymasını isteyen bir kimse Allah’a ibadette ortak koşmuş sayılır.” Daha sonra şöyle bu­yurdu: “Bir kul iyilik yapar da bunu (halktan) gizlerse Allah günün birinde onun iyiliğini halk arasında yayar. (Hakeza) bir kul kötülük yapar da bunu gizlerse, Allah günün birinde onun da kötülüğünü açığa vurur.”

Öyleyse ey azizim, iyi adı Allah’tan iste, insanların kalbi­nin seninle olmasını kalbin gerçek sahibinden dile. Sen işle­rini Allah için yap. Allah uhrevî bereketler ve o alemdeki ni­metlerinin yanısıra bu dünyada da sana kerametler ihsan eder, seni insanlara mahbub ve sevgili kılar. Kalplerdeki makam ve konumunu daha bir arttırır, sabit kılar. Seni her iki dünyada da alnı açık ve izzetli tutar. Ama ilk önce büyük bir mücahede ve zahmetle kalbini bu sevgi ve alakadan ta­mamıyla temiz ve halis kılmalısın. Amelinin bu cihetten ha­lis olması için bâtının sefalı olmalı ve kalbin bütünüyle hak­ka teveccüh etmelidir. Ruh, süs ve tezyinden uzak tutulmalı ve nefsanî bulanıklık giderilmelidir. Zayıf insanların sevgi ve kini ile naçiz insanların yanında meşhur ve ünlü olmanın hiç bir faydası yoktur. Faraza bir faydası olsa da birkaç günlük cüz’î ve değersiz bir faydadır. Bu sevgi, Allah korusun işlerin akıbetinin riyaya varmasına ve insanı müşrik, münafık ve kafir etmesine de sebep olabilir. Bu alemde rüsva olmasa da o alemde adl-i rububiyet huzurunda ve Allah’ın salih kulları, büyük peygamberler ve mukarreb melekleri yanmdak rüsva olur. Utancından başını önüne eğer ve çaresiz kalır. Üstelik o günde rezil ve rüsva olmanın nasıl birşey olduğunu tasav­vur bile edemiyorsun. Allah’ın huzurunda rezil ve rüsva ol­manın ne gibi zulmetleri de peşinden getirdiğini ancak Allah bilir. Allah Teala’nm da buyurduğu gibi, o gün kafirin bile “eyvah keşke toprak olsaydım” dediği gündür.

Ey çaresiz, cüz’î bir muhabbet ve insanlar için de faydası olmayan boş bir şöhret için o büyük kerametlerden oldun. Allah’ın rızasından mahrum kaldın ve Hak Teala’nm gazabı­na uğradın. Kendisiyle dar-ı keramet (keramet yurdu) edin­men, ebedî mutluluğa ermen ve cennetin üst mertebesine erişmen gereken amelleri şirk ve nifak zulmetlerine çevirdin, kendin için hasret, nedamet ve şiddetli azablar satın aldın ve kendini zindan mahkumu kıldın. Kâfide yer alan bir hadis-i şerifte, İmam-ı Sadık’tan Peygamberin şöyle buyurdu­ğu nakledilmektedir: “Melek kulun iyi amelleri sevinç içinde yukarı götürünce Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: Bu amelle­rini siccîne (cehenneme) atın, zira bu amellerde istemediği, arzulamadığı tek şey benim.”

Ben ve sen bu halle siccîn’in ne olduğunu tasavvur ede­meyiz. Facirlerin amel defterini anlayamayız. Ve bu amelle­rin siccînde olan suretini (tecessüm etmiş halini, çev.) göre­meyiz.

İşlerin hakikatini gördüğümüz zaman ise, ellerimiz kesil­miş, çaremizse tamamıyla yokolmuş olacaktır.

Ey aziz, kendine gel. Gaflet ve sarhoşluğu kendinden uzaklaştır. O alemde tartılmadan önce sen kendi amellerini akıl terazisiyle iyice bir tart. Senden hesap sorulmadan önce kendi kendini hesaba çek. Kalb aynanı şirk, nifak ve iki yüz­lülükten an ve temiz kıl. Bırakma fıtrat nuru küfür zulmeti­ne tebdil olsun. Bırakma “Allah’ın fıtratı ki Allah insanları onun üzerine yaratmıştır.” (*) ayetinde buyrulan ilahî fıtrat zayi ve heba olsun. Bu ilahî emanete bu kadar da ihanet et­me. Kalbinin aynasını temiz tut ki, Hakk’ın cemal nuru onda tecelli etsin ve seni alemden ve içinde olanlardan müstağni kılsın, kalbinde öyle bir ilahi ateş tutuşsun ki diğer tüm mu­habbetleri yakıp kül etsin. Öyle ki bir lahzasını tüm aleme değiştirmeyesin. Allah’ın yadı ve zikrinden öyle bir lezzet alasın ki, bütün hayvani zevkleri oyuncak ve hoş bir şey ola­rak göresin. Eğer bu makamın da ehli değilsen ve bu şeyler sana garib geliyorsa, hiç olmazsa Kur’an-ı Mecid ve masum imamların verdiği haberlerde yeralan o diğer alemdeki ilahî nimetleri elden çıkarma. İnsanların teveccühünü kazanmak için hayalî birkaç günlük şehvet karşılığında onca sevab ve nimetleri zayi ve heba etme, kendini onca kerametlerden mahrum kılma ve ilahî-ebedî saadeti, daimî şekavet mukabi­linde satma.

Fasıl İhlasa Davet

Bil ki, bizlere bütün bu kerametleri ihsan eden, bizler için bunca hazırlıklar yapan, biz daha gelmeden önce bu dünyada zayıf midemize uygun ve faydalı vitaminleri olan latif yiye­cekler halk eden, bizler için mürebbilik yapan ve minnetsiz ve zatî sevgisiyle hizmet eden kimseler (anne ve baba) var eden, elverişli hava ve muhit, zahirî ve batınî nimetler ve bizler için daha gitmeden ahiret ve berzah aleminde onca hazırlıklar yapan gerçek Maliku’l-Mülûk ve velinimetimiz, biz­den sadece bu kalbi kendisi veya kerameti için halis ve temiz tutmamızı istemiştir. Bunun netice ve faydası da hakikatte kendimize dönmektedir. Ama biz yine kulak vermiyor, itaat etmiyor, O’nun rızasının hilafına davranıyoruz. Ne büyük zulme mürtekib olduk ve ne büyük bir maliku’l-mülûkle sa­vaşa kalkıştık ki, kötü neticesi yine bize geri dönmekte ve O’nun saltanatına en küçük bir zarar bile vermemektedir. Her ne yapsak da O’nun sulta ve saltanatı altından çıkama­yız, müşrik de olsak sadece kendimize zarar vermiş oluruz; “Şüphesiz ki Allah tüm mahlukattan müstağnidir.”

Bizim ibadetlerimize, ihlasımıza ve kulluğumuza hiçbir ihtiyacı yoktur. Bizim itaatsizlik, şirk ve ikiyüzlülüğümüz Onun saltanat ve kudretine hiç bir zarar veremez. Ama mer­hametlilerin en merhametlisi olduğundan geniş rahmet ve kamil hikmeti, bizlere hidayet etmeyi, hayır ve güzel ile şer ve çirkin yolları göstermeyi ve insanlık yolunun uçurumu ile saadet yolunun sürçmelerini bizler için gözler önüne sermeyi iktiza etmektedir. Allah Teala, bu hidayet ve yol göstericili­ğinde, belki bu ibadetlerde, ihlaslarda ve kulluklarda bile bizlere o kadar büyük nimetler ihsan etmiş ve bizleri minnet altında bırakmıştır ki, basiret ve gerçekleri gören berzah gö­zü açılmadığı müddetçe bunların hiçbirini anlayamaz ve derkedemeyiz.

Bu dar, daranlık ve zulmet diyarı tabiatta esir, zamanın teselsülünde mahkum ve mekanın uzunca karanlığında mahbus olduğumuz müddetçe Allah’ın büyük minnetlerini idrak edemeyiz. İbadet ve ihlastaki, hidayet ve yol göstericiliğindeki nimetlerini tasavvur edemeyiz.

Büyük enbiyanın, Allah’ın mükerrem velilerinin ve üm­metinin gerçek alimlerinin bizlere minnet borçlu olduklarını düşünmemelisin. Zira onlar bizim saadet ve kurtuluşumu­zun rehberi olup bizleri cehalet, zulmet ve perişanlıklardan kurtardılar.

Bizleri nur, mutluluk, sevinç ve azamet alemine davet edip durdular. Batıl inanç ve cehl-i mürekkebin (bilmediğini bilmemenin -çev.-) ayrılmaz bir parçası olan zulmetlerden, kötü amel ve fiillerimizin melekutu olan korkunç, dehşetli suretlerden kurtuluşumuz ve o tasavvurunu bile edemediği­miz nur, mutluluk, sevinç rahatlık, güzellik ile cennetteki huri ve köşklere kavuşabilmemiz ve terbiye olmamız için on­ca meşakkat ve büyük zahmetlere katlandılar. Bu mülk ale­mi, sahip olduğu bütün azametiyle cennette giyilen elbiseler­den sadece birini bile içine alamayacak kadar dar ve küçük­tür. Bu gözlerimizin, hurülayn’m bir tek saç telini bile görebilecek kadar takati yoktur. Bütün bunlar, büyük enbiyanın, özellikle de keşf-i küllî ve destur-i cami sahibi olan hatemu’n-nebiyyin’in (sav) ilahî vahiy aracılığıyla derkettiği gördüğü, duyduğu ve de bizleri de davet ettiği akaid, ahlak ve fiillerin melekutî suretidir. Biz zavallılar ise akıl sahiple­rinin hükmüne kulak asmayan, tam tersine akıl sahiplerinin yanlış düşündüklerini kabul eden çocuklar gibi daima onlar­la mücadele, savaş ve cidal etmekle meşgulüz. Ama o temiz ve mutmain nefis, tahir ve tayyibe ruhlar, Allah’ın kulları hususunda sahip oldukları şefkat ve rahmet sebebiyle bizim cehaletimiz karşısında kendi davetlerinden el çekmediler. Belki hiç bir ücret ve karşılık istemeksizin zorla-altınla biz­leri cennet ve saadete doğru çekip durdular. Resul-i Ekrem (sav) yaptıklarına ecir ve karşılık olarak bizlerden kendi ya­kınlarını sevmemizi istiyorsa da bu sevgi ve muhabbetin biz­ler için diğer alemdeki sureti belki bütün suretlerden daha nuranî ve aydınlıktır. Dolayısıyla o da bizim faydamıza, rah­met ve saadete ulaşmamız içindir. Yani risalet ücreti bile bizlere dönmekte ve bizlere nasib olmaktadır. Biz zavallılar o halde onlara niye minnet edelim ki? Bizim ihlas ve sevgimi­zin onlara ne gibi bir faydası olur ki? Bizim ve sizin, ümme­tin uleması üzerinde ne gibi bir hak ve minneti olabilir? Hal­ka meseleleri açıklayan şahıstan Nebiyyi Ekrem’e ve Hak Teala’ya (cc) kadar herkesin bizlere yol göstermek konusun­da sahip olduğu mertebe ve makamı miktarınca üzerimizde hakkı vardır ki, karşılığını bu dünyada vermek mümkün de­ğildir. Zira bu dünya onların hizmet ve ihsanlarının karşılı­ğını verebilecek liyakata sahip değildir. “Minnet, Allah’ın gayb alemindeki hakikatlerin tam keşfi. Kur’an rasulünün ve velilerin hakkıdır.” Nitekim Allah Teala da şöyle buyurmaktadır:

“De ki, müslümanlığınızdan dolayı beni minnet altında bırakmaya kalkışmayın, hayır, Allah’a karşı siz minnet al­tındasınız, sizi doğru yola sevk edip imanda başarı verdiğin­den… Eğer doğru söylüyorsanız (bunu böyle kabullenmelisiniz). Şüphe yok ki Allah göklerin ve yeryüzünün gizli şeyleri­ni bilir. Allah bütün yaptıklarınızı görür.”

Öyleyse eğer biz gerçekten de iman iddiamızda sadıksak Allah Teala bizleri bu imanda da minnet altında bırakmıştır. Allah Teala gayb alemini biliyor, ayrıca gayb alemindeki iman, İslam ve amellerimizin suretlerinin ne olduğundan da çok iyi haberi vardır. Ama biz zavallılar hakikattan habersiz olduğumuzdan, meseleleri beyan eden bir şahıstan bir mese­le soruyor ilim öğreniyoruz, sonra da onu minnet altında bı­rakmaya uğraşıyoruz. Bir alimin arkasında cemat namazı kılıyor, onu kendimize minnettar kabul ediyoruz. Halbuki onlar bizi minnet altında bırakmıştır. Ama bizim hiçbir şey­den haberimiz yok. Belki bu haksız ve yersiz minnetler amel­lerimizi başaşağı etmekte, siccîne atmakta ve yokluk rüzga­rına savurmaktadır.

İkinci Makam

Fasıl

Bil ki, bu makamda sözkonusu olan riya ilk makamdaki gibi şiddetli değildir, ama bir meseleye teveccüh ettikten sonra bu makamdaki riyakâr insanın işi de küfre varabilir ki netice itibariyle o ilk makamdaki riyakârla bir ve aynı olur. Önceki hadisin şerhinde de insan için meîekût aleminde insanî olmayan birtakım suretlerin olduğunu beyan ettik. O suretler insanın nefs melekûtu ve melekelerine tabiidir. Eğer sizler üstün ve insanî melekelere sahip olur ve de itidal yolundan çıkmadan o melekelerle haşrolursanız, o zaman bu melekeler suretinizin insanî bir suret olmasını sağlar. Mele­kelerin üstün ve faziletli olması ise nefs-i emmarenin hiçbir tasarrufunun olmadığı ve (melekelerin) teşkilinde nefsin de­halet etmediği surettedir. Nitekim üstad ve şeyhimiz de (göl­gesi başımızdan eksik olmasın) şöyle buyuruyordu: “Batıl ri­yazet ile şer’î ve sahih riyazetler arasındaki ölçü ve mikyas, nefs kademi ile hak kademidir. Eğer sülük eden kişi nefs ka-demiyle hareket eder ve riyazeti, nefs kuvvelerinin zuhuru, kudret ve saltanat için olursa riyazeti batıl, sülûku da kötü bir akıbetle sonuçlanacaktır. Ama salik, hak kademiyle sülük eder ve Allah ‘a doğru hareket ederse o zaman da riya­zeti hak ve meşrudur.” Allah Teala, “bizim yolumuzda mücadele eden kimseleri şüphesiz ki kendi yollarımıza hidayet ederiz.” diye buyuran ayet-i şerifenin de açık tasrih ve nassıyla böyle bir kimseye yardım eder ve elinden tutar. Do­layısıyla da o kişinin işi saadet ve iyilikle sonuçlanır. Bencil­likten kurtulur ve gösterişten uzaklaşır. Malumdur ki, kendi güzel ahlakı ile nefsinin üstün melekelerini halka gösteriş yapan bir kimsenin kademi, nefs kademidir. O şahıs da ben­cil, hodgam ve nefisperest bir kimsedir. Allah’a ibadet ile bencillik ve hodgamlığm bir arada olabileceğini düşünmek boş ve yersiz bir hayal, batıl ve muhal olan birşeydir. Sizin vücud memleketinizde nefs sevgisi, makam, celal, şöhret ve Allah’ın kullarına hükmetme arzusu hakim olduğu müddet­çe melekelerinizin üstün ve ahlakınızın ilahî bir ahlak oldu­ğu söylenemez. O zaman, memleketinizde çalışan şeytandır. Melekeler ve batınınız insan suretinde değildir. Berzah ve melekutî gözünüzü açtığınızda kendinizin gayr-i insan ve şeytanlardan biri suretinde olduğunuzu göreceksiniz. Dolayı­sıyla ilahî marifetler ile sahih bir tevhidin, şeytanın yuva­landığı böyle bir kalpte husul etmesi ve meydana gelmesi muhaldir. Melekutunuz insanî olmadığı müddetçe kalbiniz de bu sürçme ve sapıklıklardan arı kalmayacak, temizlenmeyecektir.

Allah Teala bir hadis-i kudsîde şöyle buyuruyor: “Yer ve gök beni almaz, ama mümin kulumun kalbi beni alır.”

Mü’minin kalbinin dışında hiçbir mevcut mahbubun ce­mal aynası olamaz. Mü’minin kalbinde taarrufta bulunan, nefs değil Hak’tır. Onun vücudunda mahbub hakimdir, söz sahibidir.Mü’minin kalbi başıboş ve kendi başına buyruk de­ğildir. Boş ve faydasız işlerle uğraşmaz. “Mü’minin kalbi rahman’ın iki parmağı arasındadır, onu istediği şekilde de­ğiştirir.” (**) Müminin kalp memleketinde Hakk’m eli ha­kimdir. Kalbinin değişmesi/değiştirilmesi Hakk Teala’nm elindedir. Ey zavallı, senin ise nefsine ibadet ettiğinden dola­yı kalbinde şeytan ve cehalet hakimdir. Hakk’m tasarrufunu kalbinden kesip dışarı attın. Ne imanın var ki, Hakk’ın ve mutlak saltanatın tecellisine mazhar olabilesin.

Öyleyse bil ki bu hal üzere olduğun ve bu riyakârlık ve gösteriş rezaleti için bulunduğun müddetçe Allah’a kafir olmuş sayılırsın ve münafıklar safına katılırsın. Sen ise kendi ham hayalinle, müslüman ve Allah’a mü’min bir kimse oldu­ğunu zannediyorsun.

Fasıl

Ey aziz, uyan, gaflet uykusundan ayıl ve kendine gel! Bil ki Allah Teala seni yalnız kendisi için yaratmıştır. Nitekim hadis-i kudsîde şöyle buyurmaktadır: “Ey ademoğlu (insan), tüm kainatı senin için yarattım ve seni ise kendim için halkettim.”

Allah Teala senin kalbini kendine menzil edinmiştir. Sen ve kalbin ilahi namuslardan biri sayılmaktasınız. Allah Tea­la ise kendi namusuna karşı çok gayretlidir. İlahî namusa karşı bu kadar da hayasızlıkta bulunma, terbiyesizce el uzat­ma. Allah Teala’ın gayretinden kork ki seni rezil edecek olur­sa artık ne yapsan ıslah edemez, düzeltemezsin. Sen kendi melekutunda ve mükerrem melekler ile büyük peygamberle­rin huzurunda ilahî değer ve namusu çiğnemektesin. Evliya­nın, Hakk’a benzemekte vasıta edindiği üstün ve faziletli ah­lakı, hak olmayana teslim ediyorsun, kalbini Hakk’m düş­manına teslim ediyorsun ve melekut batınında Allah’a şirk koşuyorsun. Allah Teala’nm, senin melekût namusunu çiğ­nemesinden ve seni büyük peygamberler ile mukarreb me­lekler huzurunda rezil-rüsva etmesinden kork! Allah Tea­la’nm seni bu alemde de rezil etmesinden, telafi edilmeyecek bir bela ve rezalete duçar kılmasından ve ismet perdeni artık yamanmayacak bir şekilde yırtmasından korkmalı, çekinmelisin. Allah Teala settar olduğu gibi eşeddü’l-muâkıbîn (ce­zalandıranların en şiddetlisi) de kendisidir. Haddi aşmadığın müddetçe setretmekte, örtmektedir. Ama Allah korusun bu büyük iş ve bu uygunsuz rezalet, hadis-i şerifte de gördüğün gibi, gayyurluğun settarlığa üstün ve galip gelmesine sebep olabilir.

Öyleyse biraz kendine gel Allah’a dön ve O’na doğru dö­nüş yap ki Allah Teala rahimdir ve birine rahmet edebilmek için adeta bahane aramakta, fırsat kollamaktadır. Eğer guf­ranına dönecek olursan, eski ayıplarını setreder (örter). Hiç kimsenin senin o günahlarından haberdar olmasına izin ver­mez ve seni fazilet sahibi kılar, kerim ahlakı sende tecelli et­tirir. Seni kendi sıfatlarının aynası kılar. Bu alemde kendi iradesi nafiz ve geçerli olduğu gibi, senin iradeni de nafiz ve geçerli kılar. Nitekim hadis-i şerifte yer aldığı şekliyle cen­net ehli kendi yerlerine yerleştiklerinde Allah Teala tarafın­dan şu içerikte bir mektup gelir: “Hayy ve kayyum olan Al­lah’tan, ölmeyen ve ebedî olan yaratığa. Ben vücuda gelmesi­ni istediğim her şeye ol derim, o da oluverir. Bugün ise senin istediğin herşeyin vücuda gelmesini kararlaştırdım. Öyleyse emret, vücuda gelsin.” Sen bu kadar da bencil olma. Kendi iradeni hakka teslim et, Hak Teala da seni kendi iradesinin mazharı kılar. Bu iş, batıl olan tefviz de (işleri tümüyle Al­lah’a havale etmek, -çev.) değildir. Bu mesele kendi yerinde açıklanmıştır.

Uyan ey aziz! Sen bilirsin, istersen bunu kabul et, ister­sen de onu. Allah Teala bizlerden, tüm mahlukattan, bizim ve bütün mevcudatın ihlasından müstağnidir. O’nun bu gibi şeylere en küçük bir ihtiyacı yoktur.

Üçüncü Makam Fasıl

Bil ki bu makamlarda var olan riya, diğer makamlarda varolan riya ve gösterişten daha çok ve yaygındır. Zira biz halk, tabiatıyla o iki makamın ehli değiliz. Dolayısıyla şey­tan da o iki yoldan bize yaklaşmamaktadır. Ama halkın çoğu müteabbid ve şeklî ibadet ve farizeler ehli olduğundan şey­tan bu makamda daha çok tasarrufta bulunmaktadır. Nefsin bu makamdaki hile ve desiseleri de oldukça çoktur. Diğer bir deyişle, halkın geneli cismanî-amelî cennete sahip olduğun­dan ve iyiliklerle amel etmek ve kötülerden sakınmak sebe­biyle uhrevî makamlara sahip olduğundan, şeytan da bu yol­dan yaklaşmakta, iyiliklerini kötülüğe çevirmesi, onları iba­det ve farizeler yolundan cehennem ve cehennemin en alt ta­bakalarına koyabilmesi ve dal-budak salması için riya ve gösteriş köklerini (onların amellerinde) sulamakta, yetiştir­mektedir. İnsanın, kendisiyle ahiretini abad kılmak istediği şeyleri, bizzat onlar tahrib sebebi kılmaktadır. İlliyyînde yer alan şeylere öyle birşey yapmaktadır ki neticede Allah’ın em­riyle melekler tarafından siccîn ‘de yer verilmesine sebep ol­maktadır. Öyleyse sadece bu cihete sahip olan ve amellerden başka hiç bir azık ve zahiresi bulunmayan kimseler, Allah korusun bunun da ellerinden çıkıp cehennemlik oluvermeleri, saadete açılan yollardan mahrum olmaları, cennet kapıla­rının yüzlerine kapanması ve cehennem kapılarının açılması ihtimali karşısında oldukça dikkatli ve uyanık olmalıdırlar.

Fasıl

Riya Konusuna Dikkat Hususunda

Birçok defasında bizzat riyakâr şahsın kendisi bile amel­lerine riyanın sızdığından ve amellerinin gösteriş için olup hiçbir değer ifade etmediğinden habersiz olur. Zira şeytan ve nefsin hile ve desiseleri oldukça dakik ve zariftir. Diğer yan­dan insanlık yolu da o kadar ince ve karanlıktır ki insan kılı kırk yararcasma araştırmayınca kendisinin ne durumda ol­duğunu anlayamaz. İnsanın kendisi tüm işlerinin Allah için olduğunu sanır, halbuki hakikatte şeytan içindir. İnsanın bizzat kendi fıtratında nefs sevgisi bulunduğundan bencillik perdesi tüm ayıplarını ondan gizlemekte ve örtmektedir. Al­lah’ın izniyle bu konuda bazı hususlara bazı hadislerin zım­nında değinecek, açıklamaya çalışacağız. Allah Teala’dan bu huusta tevfik diliyorum.

Mesela, itaat ve ibadetlerin önemlilerinden olan dinî ilim­lerin tahsilinde bile bazen insan riya ve gösterişe kaçmakta­dır. Aynı zamanda nefs sevgisinin kalın perdesi sebebiyle in­sanın kendisi bunun farkına bile varamamaktadır. Mesela, insan, alimlerin, büyüklerin ve fazıl kimselerin huzurunda, önceden kimsenin çözemediği ve ilk defa o da sadece kendisi­nin derkettiği önemli ve karışık bir meseleyi çözmek, hallet­mek ister. Bu meseleyi ne kadar güzel beyan eder ve meclis ehlinin dikkatini kendi üzerine çekerse o kadar sevinir, mut­luluk duyar. Aynı zamanda kendisine karşı olan kimseleri de altetmek ve onlara galebe çalmak ister. Naz ve eda ile akıl satmak duygusuna kapılır. Eğer büyüklerden biri de onu tasdik edecek olursa nur üstüne nur olur. Bu zavallı burada alim ve fazılların huzurunda bir makam edindiğini zanne­der. Ama bunların Allah’ının, yani tüm alemlerin maliku’l-mülûkünun nazarından düştüğünü ve bu amelin, Allah’ın emri üzere siccîne atıldığını bilemez, bundan gaflet eder.

Üstelik bu riya ile yapılan amel birkaç günahla da iç içedir. Mesela iman kardeşini rüsva ve zelil etmek ve ona eziyet etmek gibi… Halbuki mü’min bir insana cesaret ve onu reziletmek tek başına insanın helak ve cehennemlik olmasına yetmektedir. Eğer nefsin sana yine tuzak kurar da, “benim maksadım şer’î hükümlerin açıklığa kavuşması ve hakkın ortaya çıkmasıdır. Bu da taatlerin en üstünüdür. Ben kendi­ni gösterme ve fazilet izharı niyetinde değilim.” derse sen buna inanma ve ona şöyle de: “Eğer bu şer’î hükmü ben değil de dostum veya başka birisi demiş olsaydı ve bu zor meseleyi o halletmiş olsaydı da sen bu mecliste yenik düşseydin, aca­ba senin için biraz olsun fark eder miydi? Eğer fark etmiyorsa o zaman sen sadıksın demektir.”

Ama eğer yine nefsin başka bir hileye başvurur da sana “hakkı izhar etmek fazilettir ve Hakk’ın yanında sevabı var­dır ve bu fazilete ben nail olmak istiyorum, ahiret yurdunu ümran kılmak arzusundayım” derse sen de hemen ona de ki, “farzedelim ki mağlubiyet ve Hakk ‘m tasdiki olduğu za­man da Allah Teala sana bu faziletleri ihsan edecektir. Aca­ba yine de mağlub olmaya razı mısın?” Sonunda kendi batı­nına müracaat eder de yine galebe ve istilaya meyilli olduğu­nu, ulema önünde ilim ve fazilet ehli biri olmakla meşhur ol­mayı istediğini, taat ve ibadetlerin en üstünü olan bu ilmî müzakereyi onların kalbinde bir makam edinmek için baş­lattığını görecek olursan, o zaman bil ki bu üstün ilmî müza­kere hususunda riyakârsın. Bu amel, Kâfi’de nakledilen hadis hasebiyle “siccîn”dedir ve sizler Allah’a şirk koşan müş­riklerdensiniz. Bu amel, makam ve şeref sevgisinden kay­naklanmıştır ve rivayet hasebince çobansız bir sürüye saldı­ran iki kurttan daha fazla zarar vermektedir imana.

Öyleyse ıslah ve ilim ehli, ahiret kılavuzu ve nefsî hasta­lıkların tabibi olan sizler ilk önce kendinizi ıslah etmelisiniz. Nefsî mizacınızı salim kılmalısınız ki halleri malumunuz olan amelsiz alimler cümlesinden olmayasınız.

Yarabbi, gönlümüzü şirk ve nifak bulanıklığından arı kıl. Kalbimizi bütün bu şeylerin menşeî olan dünya sevgisi pas­larından tertemiz eyle ve daima bizimle ol. Nefsanî arzular, makam sevgisi ve şeref tutkusunun esiri olan biz zavallıların bu tehlikeli seyahat, bu zikzaklı yokuş, dar ve karanlıklar dolu yolda yardımcısı ol, ellerimizden tut, şüphesiz ki sen ka­dir ve her şeye gücü yetensin.

İslam’ın büyük ibadetlerinden biri de cemaattir ve ima­metin büyük bir fazileti vardır. Dolayısıyla şeytan da bu bü­yük ibadete daha fazla sızmakta ve cemaat imamına daha çok düşmanlık etmektedir. Onu bu faziletten alıkoymak, mahrum kılmak istemektedir. Amellerini ihlastan uzaklaştı­rıp siccîne koymaya çalışmakta ve onu Allah’a şirk koşan kimselerden etmek için uğraşmaktadır.

Bu yüzden çeşitli yollarla bazı imamların kalbine girmek­tedir. Mesela kendini beğenmişlik -Allah izin verirse sonra­dan zikredilecektir- veya kalplerde makam edinmek, aza­metli ve büyük bir kimse olarak şan-şöhret kazanmak için ibadeti ile halka gösteriş yapmak ve iki yüzlülükte bulun­maktan ibaret olan riyaya bulaşmaktadırlar. Mesela falan mukaddesatçı cemaat namazında hazır bulununca, imamın kalbini kazanabilmek için daha fazla huşu’ göstermekte ve muhtelif yollar ve birçok hilelerle onu tuzağına düşürmeye çalışmaktadır. İmam ise cemaatte bulunmayan kimselere de kendi makamını duyurmak için o mukaddesatçı kimsenin adını zikretmektedir. Halka herhangi bir yolla filanın da kendi cemaat namazlarına katıldığını bildirmektedir. Kal­binde de o kimseye karşı kendi cemaat namazına katılan bir kimse olarak büyük bir sevgi beslemekte ve ömrü boyunca Allah Teala ve O’nun evliyasına göstermediği sevgi ve ihlası o şahsa izhar etmektedir. Özellikle de o mukaddesatçı, tüc­car bir kimseyse! Eğer Allah etmesin eşraf takımından biri yolunu kaybeder de cemaat saflarına katılacak olursa, o za­man durum daha büyük ve musibet daha da fazla olur. Aynı zamanda şeytan, cemaati az olan imamlardan da el çekme­mektedir. Onun da yanına giderek kendisine şöyle der: “Hal­ka zahid bir kimse olduğunu, dünyadan el etek çektiğini, fa­kirler ve zayıflar mahallasinde küçük bir mescidde bulundu­ğunu bildir.” Bu şahıs da önceki şahıs gibi ya da ondan daha kötü ve alçaktır. Zira bunda hased rezilliği de vardır. Dünya­dan nasibi olmadığı gibi, şeytan ahiret sermayesini de elin­den almaktadır. Dünya ve ahirette hüsrana uğramaktadır. Bu şeytan, hiç bir cemaati olmayan ve vesilesizîik kaderiyle yıpranmış olan ben ve sizlerden de el çekmemekte ve bizleri, müslümanların cemaatini yaralamaya, kötülemeye, onlar için yalanlar uydurmaya, cemaatsizliğimizi uzlete çekilmek olarak göstermeye, kendimizi, dünyadan el etek çeken, ma­kam ve nefis sevgisinden münezzeh bir kimse olarak göster­meye zorlamaktadır. Dolayısıyla bizler bu her iki taifeden de kötüyüz. Ne birinci grubun tam dünyasına ne” ikinci grubun nakıs dünyasına ve ne de ahirette bir şeye sahip değiliz. Hal­buki bizim de elimizde birşeyler olsa o iki gruptan daha makam perest ve mal, şeref açısından daha düşkün oluruz. Şey­tan sadece imamla da yetinmemekte, onu cehennemlik et­mekte şehvet ateşi sönmemekte ve dolayısıyla bu defa da me’munların safına girmektedir. Cemaatin ön safının fazileti çoktur. Sağ taraf da sol taraftan faziletlidir. Bu yüzden de şeytan hedef olarak buraları seçmektedir. Zavallı mukadde­satçıyı evinden dışarı çekerek getirip ön safın sağ tarafına oturtmuş ve bu fazileti diğerlerine gösteriş yapması için ona vesvese etmektedir. O zavallı da bunun nereden kaynaklan­dığını bilmeden naz ve eda ile kendisi için fazilet izharında bulunmaktadır. Gizli şirki ortaya çıkararak, amelini siccine göndermektedir. Şeytan daha sonra diğer saflara geçmekte ve onları da kinaye ve işaretle ön safı reddetmeye, zavallı mukaddesatçıya kötü söz ve sövgüler yağdırmaya ve kendile­rinin bu durumdan münezzeh olduğunu belirtmeye teşvik et­mektedir. Bazen görülüyor ki, şeytan özellikle de ilim ve fa­zilet ehli birini tutarak getirip en arka saflarda oturtmakta­dır. Zira bununla “ben bu makama layık ve bu makamda na­maz kılması gereken bir şahıs değilim, ama dünyadan el etek çektiğimden ve nefsanî arzulardan arındığımdan en son saflarda bile oturmaya razıyım” demek istemektedir. Böyle şahısları hiçbir zaman ön saflarda göremezsiniz. Şeytan, imam ve me’munîa da yetinmemekte bu defa da infiradı ve tek başına namaz kılanların sakalından tutmaktadır. Pazar ve evinden tutulup getirilen bu zavallı da büyük bir naz ve eda ile nescidin en dip köşesinde seccadesini sermekte ve hiç bir imamı adil kabul etmeyerek halkın huzurunda uzun sec­de, rüku ve zikirlerle namaz kılmaktadır.

Bu şahıs da kendi batınında diğerlerine şunu anlatmak istemektedir: “Ben o kadar mukaddesatçı ve ihtiyatla amel eden bir kimseyim ki, adil olmayan bir kimseye mübtela ol­mamak için cemaati bile terkediyorum.” Bu kişi, riyakâr ve kendini beğenmiş bir şahıs olduğu gibi şer’î meseleleri de bilmemektedir. Zira bu şahsın taklid mercii (müctehid) olan za­tın, iktida etmenin sıhhati için zahirî takva dışında birşeyi şart koşmuş olması da belli değildir. Ama mesele bu babdan değildir, kalplerde makam edinmek için halka gösteriş yap­mak içindir. Diğer işlerimiz de aynı şekilde şeytanın tasarru­fu altındadır. O mel’un şeytan nerede bulanık ve karanlık bir kalp görse hemen orada menzil edinmekte, batınî ve zahirî amelleri yakmakta ve bizleri güzel ameller yolundan alıko­yarak cehennemlik etmektedir.

Fasıl İhlasa Davet

Öyleyse ey aziz, işlerinde dikkatli ol, kendi nefsini tüm iş­lerde hesaba çek. Her olay ve meselede onu sorguya çek, ha­yırlı ve şerefli işlerde ne için bulunduğunu sor. Gece namazı-meselelerini niçin sorup öğrenmek veya dualarını öğretmek istediğini araştır. Allah için mi meseleyi öğrenmek veya öğ­retmek istemektedir, yoksa kendisinin o şeylerin ehli oldu­ğunu bildirmek için mi? Ziyaret için yaptığın seferleri hatta sayılarını dahi- neden halka anlatmak, sayılarını bildirmek istemektedir? Niçin gizli olarak verdiği ve verdiğini hiç kim­senin de bilmesini istemediği sadakaları daha sonra müm­kün olan her yolla söylemekte ve halka göstermektedir? Eğer bu Allah içinse, insanlara örnek olmak ve “hayır göstericisi, hayır ile amel eden kimse gibidir” hadisinde meşmul olmak için ise bunun izharı güzeldir. Bu saf, derun ve tertemiz kalb sebebiyle Allah’a şükretmelidir. Ama kendi nefsiyle münaza­rada onun oyununa gelmemiş olması için dikkat etmelidir. Riya karışmış ameli, mukaddes bir surette kendisine teslim etmemiş olmasına çok itina göstermeli, titiz davranmalıdır. Eğer o şey Allah için değilse, aksini izhar etmelidir. Zira bu, sum’a’dan (başkaları duysun ve bilsin diye yapılan) ve lanetli riya ağacından kaynaklanan birşeydir. Onun amelini mennan olan Allah kabul etmez, tam tersine siccine atmalarını emreder. Dolayısıyla da oldukça dakik ve gizli hileleri olan nefsin hilelerinin şerrinden Allah’a sığınmahyız. Ama icmalen biliyoruz ki amelimiz halis değildir. Eğer biz Allah’ın ha­lis kulu isek o zaman niçin şeytanın üzerimizde bu kadar ta­sarruf ve hakimiyeti var? Halbuki şeytan Allah’ın halis muh­lis kullarına dokunmayacağına ve onların mukaddes haremi­ne el uzatmayacağına dair Allah’a kuvvetli söz vermiştir. (Şeytanın bizlerdeki tasarruf ve hakimiyeti, bizlerde İhlasın olmadığını gösteriyor. Çev.)

Büyük şeyhimizin dediği gibi, şeytan, dergah-i ilahî’nin köpeğidir. Eğer birisi Allah’a yakın olur ve onu tanırsa köpek kendisine saldıramaz, havlamaz ve eziyet etmez. “Ev köpeği ev sahibinin dostlarına saldırmaz.” Ama köpek ev sahibinin dostu olmayan kimselerin eve girmelerine mü­saade etmez. Öyleyse şeytanın seninle olduğunu ve işlerine karıştığını görecek olursan bil ki amelin ihlaslı değildir. Al­lah için yapmamışsın. Eğer sizler muhlis iseniz niçin hikmet pınarları kalbinizden dilinize akmıyor? Halbuki tam kırk yıl­dır Allah için ibadet ettiğini zannediyorsun. Hadis-i şerifte yer aldığı şekliyle, “Allah için tam kırk gün ihlasla amel eden kişinin hikmet pınarları kalbinden diline akar. (*) Bizim amellerimiz Allah için değildir. Bunu kendimiz de bilemiyo­ruz. Dermansız derd de işte buradadır. Eyvahlar olsun, kı­yamet koptuğunda ve (ahirette) gözlerini açtığında kendileri­nin büyük günahlar ehlinden, küfür ve şirk ehlinden daha kötü kimseler olduklarını ve amel kitaplarının simsiyah ol­duğunu görecek olan taat, ibadet, ilim, diyanet, cuma ve ce­maat ehli kimselere. Eyvahlar olsun namaz ve taatîarıyla ce­henneme girecek olan kimselerin haline. Verdikleri sadaka zekat ve kıldıkları namazların suretleri (tecessümü) en çir­kin suretlerden olan kimselerden Allah’a sığınırız.

Ey zavallı, sen müşriksin. İsyankâr ve masiyet ehli olan muvahhidleri Allah Teala kendi fazlıyla bağışlar. Ama Allah Teala şirki asla affetmeyeceğini söylemiştir. (Allah korusun) Tevbe etmeden gidecek olursan “riyakar müşriktir” diye bu­yuran hadis-i şerifin bir misdakı olursun. Dini riyasetini, imametini, tedrisini, tahsilini, orucunu, namazını, bilahare herhangi bir salih amelini kalplerde yer edinmek için halka gösteriş yapan bir kimse müşriktir. Ehl-i İsmet’ten (salava-tullahi aleyhim) nakledilen hadisler ve ayet-i şerife mucibin­ce Allah’ın gufran ve rahmetine şamil olmayacaktır. Keşke büyük günahlar ehli, açıkça günah işleyen ve haramlara mürtekib olan bir muvahhid olsaydın da Allah’a şirk koşmasaydım. Öyleyse ey aziz, düşün ve kendine bir çare bul. Bil ki bu insanların yanında şöhret kazanmanın hiçbir değeri yok­tur. Bir serçeyi bile doyuramayacak kadar küçük olan halkın kalplerinin hiçbir değer ve kabiliyeti yoktur. Bu zayıf mah­luk kudret sahibi değildir.

Kudret sadece mukaddes rububiyyet makamında bulun-maktadır. Mutlak fail ve sebeplerin sebebi, o mukaddes zat­tır. Bütün mahlukat el ele verseler bile tek sinek bile yarata­maz ve eğer sinek onlardan birşey kapacak olsa onu da geri alamazlar. Kudret Hak Teala’nın elindedir. Bütün mevcu­datta tek müessir Allah’tır. Her ne kadar büyük zahmet ve riyazetle de olsa kalbine akıl kalemiyle “varlık aleminde Al­lah’tan gayri bir müessir yoktur.” diye yaz. Tevhidin ilk de­recesi olaû tevhid-i ef alî (varlık aleminde Allah’tan başka bir müessirin olmadığını kabullenmek -çev.) derecesini mümkün olan her vesileyle kalbine yerleştir. Kalbini bu mübarek keli­meye mümin ve müslim kıl ve kalbine la ilahe illallah müh­rünü vur. Kalbinin suretini tevhid kelimesinin sureti haline getir ve itminan derecesine ulaştır. Kalbine, halkın hiçbir zarar ve fayda veremeyeceğini, zarar ve fayda verenin (haki­katte) Allah olduğunu bildir. Bu körlük ve amalığı kendin­den uzaklaştır. Aksi takdirde, “yarabbi, niye beni kör olarak hasrettin?” (*) ayet-i şerifesine meşmul olacağından korku­lur. Hak Teala’nın iradesi bütün iradelerin üstündedir. Eğer bu mübarek kelimeye itmi’nan eder ve kalbini bu akideye teslim edecek olursan küfür, nifak, şirk ve riya köklerinin kalbinden sökülüp atılması ve işlerinin hayırla neticelenme­si ümid edilir. Bil ki bu hak inanç, amel ve şeriatle de muta­bık ve uyum içindedir. Bunda cebr ve ikrah meselesi sözko-nusu değildir. Ama bu işin aslından habersiz ve bazı mesele­leri duymamış kimseler bunun cebr ve zorlama olduğunu zannedebilirler. Oysa bunun cebr ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu tevhiddir, cebr ise şirktir. Bu hidayettir, cebr ise dalalet… Burası cebr ve kader meselesinin beyanı için münasip değildir. Ama ehli olan kimselerin yanında bu mesele oldukça va­zıh ve açıktır. Bu meseleye, ehil olan kimselerin dışındakile­rin girmeye hakkı yoktur. Nitekim şeriat sahibi de bu mese­leye öyle gelişi güzel girmeyi nehyetmiştir. Merhamet sahibi olan Allah’tan her zaman özellikle de halvet köşelerinde yal­varıp yakararak tevazu, acziyet ve mezellet ile seni tevhid nuruna hidayet etmesini ve kalbini gaybî ve tevhidi nurlar ile münevver kılmasını iste ki tüm alemden azade ve herşeyi değersiz ve naçiz bilen kimselerden olasın. O mukaddes zat­tan senin amellerini halis kılmasını ve seni ihlas ve gerçek sevgi yoluna hidayet etmesini dile. Bir zaman gelir de hal sa­hibi olursan, ömrünü heva ve heves yolunda harcamış, kal­bin günah kiri ve kalb hastalıklarıyla dolu olduğundan hiç bir nasihat, rivayet, ayet, burhan ve delilin tesir etmediği bu zayıf, güçsüz ve hakikatten yoksun hakir kulu da unutma ki, belki hiç olmazsa sizin duanızla bir kurtuluşa ve saadete erer. Zira Allah Teala mü’mini kendi dergahından boş çevir­mez ve onun duasını kabul eder. Kendinin de önceden bildiği ve yeni birşey olmayan bu gibi meselelerin tezekküründen sonra bir müddet kendi kalbini, amellerinin davranışlarını, hareket ve sekânatlarını gözaltına al, kalbinin gizliliklerini teftiş et, onu şiddetli bir şekilde hesaba çek. Dünya ehlinin kendi ortağını hesaba çektiği gibi sen de onu muhasebe et. Riya ve gösteriş olduğu şüphesi bulunan amelleri her ne ka­dar şerif de olsa terket. Hatta eğer vacipleri bile açıkta ihlas ile eda edemiyorsan (her ne kadar açıkta eda etmek mustehab ise de) gizlice eda et. Belki vacibin aslı hususunda riya oldukça az vuku bulur. Riya daha çok hususiyatta, müstehablarda ve fazladan yapılan ibadetlerde meydana gelir. Vel­hasıl tam bir ciddiyet ve şiddetli bir mücahedeyle kalbini şirk kirinden temizle, sakın Allah korusun bu halle bu dün­yadan göçmeyesin. Aksi takdirde işin zordur. Senin için hiç bir şekilde kurtuluş ümid edilemez. Allah Tebarek ve Teala sana gazablanır. Vesail adlı kitapta, Kurbu’l-İsnad adlı ki­taptan senedi Emiru’l-Mü’minin’e ulaşan şöyle bir hadis nakledilmiştir:

“Rasulullah şöyle buyurdu: Allah’ın sevdiği bir şeyi in­sanlar için yapan ve gizlide ise Allah’ın sevmediği bir şeyi iz­har eden kimse Allah’ı kendisine gazaplandığı ve öfkelendiği bir halde mülakat eder.

Hadis-i şerifte iki ihtimal vardır. Birinci ihtimal, iyi ve salih amellerini halka gösteren ve gizlide ise kötü ameller iş­leyen kimsedir. İkinci ihtimal ise, insanlara gösterdiği amel­lerini riya kasdıyla yapan kimsedir. Her iki surette de riya vardır. Zira vacipleri ve tercih edilir amelleri riya olmaksızın eda etmek gazabı gerektirmez. Belki de ikinci ihtimal daha iyidir de denebilir. Zira açıkta kötü bir amel işlemenin gü­nah ve şiddeti daha çoktur. Velhasıl Allah korusun, Maliku’l-Mülûk ve Erhemu’r-Rahimin, bir insana gazaplanmış olsun. ‘Halim olan Allah ‘in gazabından Allah ‘a sığınırım.”

Fasıl

Hadis-i Ulvînin Beyanı Hakkında

Biz bu makama da Kâfî adlı şerif kitabda yer alan müttakîlerin mevlası Emiru’l-Mü’minin’den (as) nakledilen bir rivayetle son veriyoruz. Şeyh Sadûk (rıdvanullahı aleyh) bu hadisin bir benzerini Hz. Sadıktan (as) nakletmiştir ki, Resul-i Ekrem (sa)’in vasiyetleri cümlesindendir. Hazret, Emiru’l-Mü’minin’den naklen Rasulullah’ın şöyle buyurdu­ğunu söylüyor: “Riyakâr kimsenin üç alameti vardır: İnsan­lar kendisini gördüğü sürece neş’e ve sevinç içinde olur. Tek başına kalınca uyuşuk, üzerine ağırlık çökmüş gibi olur. Ve tüm işlerinde övülmeyi takdir edilmeyi sever.”

Bu habis kötülük (riya) bazen o kadar gizlidir ki, bizzat insanın kendisi bile bundan habersizdir. Batında riya ehli olduğu halde amelinin halis olduğunu zanneder. Bu yüzden de insanın kendi batınından haberdar olması ve tedavisine bir çare araması için riya konusunda bazı alametler zikredil­miştir. İnsan genellikle tek başına olduğunda taat ve ibadete meyilli olmadığını müşahede etmektedir. Binbir zahmet ve­ya alışkanlık sebebiyle ibadet edecek olursa da bunu hal ile ve tam bir gönül rahatlığı içinde eda etmemektedir. Tam ter­sine amelin elini ayağını kırmakta ve onu pak ve temiz ola­rak teslim etmemektedir. Ama mescid ve cemaatlerde hazır bulunur ve umumun huzurunda bir ibadetle meşgul olacak olursa onu tam bir neşat, kalb huzuru, sevinç ve içtenlikle eda eder. Rüku ve sücudlarını uzatmaya, müstehablarım gü­zel bir şekilde yerine getirmeye, cüzlerini ve şartlarını doğru bir şekilde eda etmeye meyleder.

Eğer insan biraz dikkatli olur da nefsine bunun illet ve sebebini soracak olursa, hemen (nefs) tuzağını mukaddes bir yola kurar ve insanı kör ve basiretsiz kılarak mesela şöyle der: “Mescid ve camide ibadetin sevabı daha çok veya cemaat şöyle böyle olduğundan neşat içindesin.” Eğer cami ve cema­atin dışında bir yer ise o zaman da şöyle der: “Başkalarına örnek olmak ve onlara dini sevdirebilmek için halkın önünde ibadetlerini güzel bir surette eda etmek mübtehabdır.” İnsanı mümkün olan her vesileyle kandırmakta, aldat­maktadır. Halbuki bu neşat ve sevinç, çaresiz ve zavallı insa­nın mübtela olduğu o kalbî hastalıklardan kaynaklanmıştır. Ama o kendisini salim ve afiyette bildiğinden tedavi olmayı aklından bile geçirmemektedir. Kendisini salim bilen bir hastanın iyileşmesi ümid edilemez. Zavallı, kendi batını ve kalbi içinde amellerini insanlara göstermek istemektedir de bundan haberi yoktur. Belki masiyet ve günahı ibadet sure­tinde göstermekte ve gösteriş yapmayı dini yayma şekil ve kalıbında sunmaktadır. Müstehab ibadetleri gizlice kılmak müstehab olduğu halde niçin nefis daima alenen ve açıkta eda etmek istemektedir. Cemaat içinde Allah korkusundan tam bir neşat ve sevinç içinde ağlamaktadır. Ama gizlice ve halvet köşelerinde her ne kadar zorlanıyorsa da bir türlü gözleri yaşarmamaktadır.

Allah korkusuna ne oldu ki sadece cemaatlerde ortaya çı­kıyor? Kadir gecelerinde binlerce insan içerisinde ah, vah et­mekte, ağlayıp sızlamakta, yüz rekat namaz kılmakta, cevşe-nü’s-sağir, cevşenü’l-kebir ve birkaç cüz Kur’an-ı Kerim oku­maktadır da en ufak bir yorgunluk ve bitkinlik duymamak­tadır. Eğer insanın amelleri sadece Allah rızası ve rahmet vesilesinden veya cennet şevki ve cehennem korkusundan ise niçin insan yaptığı her işinde insanların kendisini övme­sini istemektedir? Kulağı halkın dilinde ve gönlü onların ya­nında olup ne zaman kendisini öveceklerini beklemektedir: “Beyefendi ne kadar da dindar, namazlarını vaktinde kılan ve müstehablarına özen gösteren bir kimse.” demelerini veya “beyefendi ne kadar da dürüst ve doğru bir kimse! İşlerinde şöyle veya böyle.” diye kendisini övmelerini arzulamaktadır. Eğer maksat Allah’ın rızası ise o zaman bu aşırı sevgi de neyin nesi? Dikkatli ol ki bu sevgi habis riya ağacından kay­naklanmaktadır. Elinden geldiğince ıslah etmeye çalış ve eğer mümkün olursa kendini bu gibi muhabbetlerden halis kılmaya çalış.

Bu makamda bir meseleyi daha hatırlatmak gerekiyor ki o da şudur: İster iyi melekeler ve isterse de kötü melekeler olsun bu nefsanî sıfatlardan her birinin bir çok dereceleri vardır. Bazen iyi melekelerin bazı dereceleriyle muttasıf ol­mak ve kötü melekelerin de bazı (en küçük) derecelerinden münezzeh olmak Allah’ın velilerinin veya ilahî ariflerinin özelliklerinden sayılır. Sahip oldukları makam hasebiyle bi­rinci grup (evliya) için bir eksiklik olan o sıfatlar, kendileri (halk) için bir eksiklik değildir. Belki de bir bakıma kemaldir de. Veya bir grup için iyi olanlar, diğer grup için de kötü ola­bilir.

Bunlardan biri de şu anda bahsetmekte olduğumuz riya­dır. Riyanın tüm mertebelerinden halis olmak, evliyanın özelliklerindendir. Ve diğer insanlar bunda şerik ve ortak de­ğildirler. Mesela halkın genelinin riyadan bir makam ile muttasıf olmaları, sahip oldukları makam hasebiyle kendile­ri için bir eksiklik ve naks değildir. Onların iman ve ihlaslarına bir zararı olmaz. Mesela halkın geneli, fıtratları gereği iyiliklerinin ve hayırlarının başkaları tarafından bilinmesini ister. Hayırları açığa çıksın niyetiyle yapmasalar danefisleri fıtraten bu sevgiyi beslemektedir. Bu, amelin batıl olmasını veya küfür, şirk ve nifakı gerektirmez. Ama bu mesele evliya için bir eksikliktir ve velî veya ilahî ariflerin nazarında şirk ve nifaktır. Şirkin tüm makamlarından münezzeh ve berî ol­mak evliyanın makamlarından ilkidir. Onlar için başka ma­kamlar da vardır ki burada zikretmek münasib değildir.

Hatta imamlarımız (aleyhimi’s-selam) “bizim ibadetlerimiz hürlerin ibadetidir. Yani sadece Allah sevgisi içindir, cennet ihtirası veya cehennem korkusu sebebiyle değildir” diye bu­yurmuşlardır ki bu onların sıradan makamları ve velayetin ilk derecesidir. Onlar için ibadetlerde bazı haller de vardır ki benim ve sizlerin idrakine sığmamakta, aklımız almamakta­dır.

Duyduğun bu beyan neticesinde Emiru’l-Mü’minin vasıta­sıyla Rasulullah’tan (sa) naklettiğimiz mezkur hadis ve Zü-rare’nin Hz. Ebi Cafer’den (as) naklettiği hadisin arasını bir­leştirmek de mümkündür. O hadis şudur: “Zürare diyor ki, Hz. Bakıra (as); ‘adamın biri bir hayırlı iş yapıyor ve bu ha­yırlı işi herhangi bir insan da görüyor. Bu da hayır yapan kimseyi oldukça sevindiriyor’ dedim. Hazret şöyle buyurdu: “Bu hayrı insanlar için yapmadığı takdirde hiçbir mahsuru yoktur. Zira herkes halk içinde kendisi için bir hayrın zahir olmasını sever.”

İki hadisten birinde övülme ve takdir edilme sevgisinin riyanın alameti olduğunu, diğerinde ise hayırların ortaya çıkmasına sevinmenin hiç bir sakıncası olmadığı yer almak­tadır. İşte bu, şahısların mertebe farklılıkları sebebiyledir. İki hadisin arasını birleştirmenin bir başka hikmeti de var­dır ki ondan sarf-ı nazar ettik.

Son bir hatırlatma; bil ki insanların kalbini kazanmak ve kendi iyilik ve hasletlerini insanlara duyurmaktan ibaret olan sum’a, habis riya ağacmdandır. İşte bu yüzden biz de ri­ya ve süm’ayı bir babda zikrettik ve her birini ayrı ayrı zik­retmekten ictinab ettik.

Büyük muhaddis Meclisi (ra), büyük alim Şeyh Bahauddin Amulî’den şöyle naklediyor: “Oruç ve teheccüd namazı gibi bir takım salih amelleri yerine getiren kimse kalbinde bir sevinç ve mutluluk hisseder. Öyleyse eğer bu sevinç ve şadlık Allah’ın kendisine ihsanda bulunduğunun ve nimet inayet ettiğinin (ki bu ihsan ve nimet salih ameldir) ifadesi ve dolayısıyla da bu nimetin azalacağı veya kendisinden geri alınacağı korkusuyla Allah’tan bu nimetini daha da bir art­tırmasını talep etmekle birlikte olursa bu sevinç ve şadlık ucb değildir. Ama bu sevinç ve şadlık bu amelin kendisinden sadır olduğu, bu sıfata sadece kendisinin sahib bulunduğu, amellerini büyük gördüğü, ona itimad ettiği, kendisini kusur ve taksir haddinden münezzeh ve uzak gördüğü içinse, neti­cede bu salih amelleri sebebiyle Allah’a minnet etmeye kalkı­şıyorsa bu ucbdur.”

Ama bu fakir diyor ki: Ucbun, zikredildiği şeklindeki tef­siri doğrudur. Ama bu amelleri kalbî ve kalıbî (zahirî) amel­ler diye genelleştirmek gerekir. Aynı zamanda bu ameller kabih ve hasen (iyi ve kötü) amelleri de içine almaktadır. Zi­ra ucb, cevarihî (dış organlardan sadır olan) amellere varid olup onları fasid ve batıl kıldığı gibi, cevanihî (kalbî) amelle­re de sızmakta ve onları da aynı şekilde fasid ve batıl kıl­maktadır. Aynı şekilde iyi haslet sahibi kendi hasletlerinden ucba kapıldığı gibi, uygunsuz amellerin sahibi de kendi has­letlerinden ucba kapılmaktadır. Nitekim bu hadis-i şerif de her iki amel çeşidini tasrih etmiş ve özellikle zikretmiştir. Zi­ra insanların çoğu bundan habersizdir. Bu zikirden sonra Alah’ın izniyle her ikisinden de bahsedilecektir.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv