FATIR SURESİ 5 VE SURİYE
Bu yazı kez okundu.
7 Mart 2014 15:03 tarihinde eklendi

“…Ve aldatan da sizi Allah ile aldatmasın” (Fatır 5)
Şehid Ali Şeriati’nin “Dine karşı din” kitabında özellikle üzerinde durduğu, Allah’ın (c.c.) adının O’nun düşmanlarınca kullanılarak Allah’a iman etmiş kişilerin aldatılması meselesi elbetteki yeni oluşmuş bir olgu değildir. Bu işin üstadı olan şeytan, insanlardan kendine uymaya niyetlenmiş güruha bu metodu öğreterek insanlık tarihinin bu iki yüzlülükle dolmasında başrolü oynamıştır. Hz. Adem’den (a.s.) itibaren hakkın temsilcileri, bu çarpıtmalarla mücadele etmek zorunda kalmışlar, kimi bu mücadelede batılın taraftarlarının maskelerini düşürebilmek için canlarını feda etmişlerdir. Batılın iki yüzlülüğü ve amacına ulaşmak için her yolu mübah sayan mantalitesi yüzünden insanların çoğu yoldan sapmış, hakkı savunanlar daima azınlıkta kalmışlardır. Kur’an bu hakikati vurgularken “yeryüzünde bulunan insanların çoğuna uyarsan seni yoldan saptırırlar”(En’am 116) diye buyurmuş ve insanların çoğunu “kafirler”,”akletmezler”,”şükretmezler”,”yoldan çıkmışlar”,”nankörler” olarak tanımlamıştır. Fakat bu çoğunluğun, inananlara karşı nihai zafere ulaşamayacağını beyan ederken “Nice az (sayıdaki)topluluk, (daha) çok (sayıdaki) topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir! Çünki Allah, sabredenlerle berâberdir.”(Bakara 249) diyerek, inancında sabit kalıp, aldatıcıların oyunlarına gelmeyenleri zaferle müjdelemiş ve sabırla hak yolunda mücadele ederlerse Allah’ın(c.c.) onlara yardım edeceğini bildirmiştir.
Aslında bu ayeti irdelerken değinmemiz gereken ilk konu Allah’ın(c.c.) düşmanlarının, Allah’ın(c.c.) dostlarını aldatmak için, niçin Allah’ın(c.c.) buyruklarını kullandıkları ve başka bir metod ile değilde bu metod ile başarıya ulaştıklarıdır. Elbette ki İslam’ın yaratılış ile ilgili görüşünü bilenler “fıtrat” teriminden de haberdardırlar. Allah(c.c.) insanı yaratırken fıtratına yerleştirdiği en önemli duygulardan, hissiyattan biri de bir yaratıcıya inanma duygusudur (kimileri iç güdü de diyebilir). Materyalist tarihçiler bile ulaşabildikleri en eski objektif kaynaklarda insanların illaki bir tanrıya iman edip ibadet ettiklerini kabullenmek durumunda kalmışlar, kendilerince bunun sebebini tahrif etme yoluna başvurmuşlardır. Oysa bu duygu öylesine güçlüdür ki, insan yalnız kaldığında, tüm dünyanın etkilerinden uzaklaştığında, içine dönüp düşünceye daldığında ister istemez bir yaratıcının varlığını kabullenmek durumunda kalmakta, hatta en zor anlarında ömrü boyunca yaratıcıyı inkar edenler dahi O’nun (c.c.) varlığını hissetmekte, dayanacak, sığınacak bir gücün peşine düşmektedirler. Bu yüzden İslam insanlardan düşünmelerini, tefekkür edip hakikatın peşine düşmelerini özellikle istemekte ve “Onlar ki, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine (yatar) iken Allah’ı zikrederler ve gökler ile yerin yaratılışı hakkında (derin derin) düşünürler. (Ve şöyle duâ ederler:) “Rabbimiz! (Sen) bunları boş yere yaratmadın; sen (bundan) münezzehsin, artık bizi ateşin azâbından muhâfaza eyle!”(Al-i İmran 191) gibi ayetlerle yaratılanlara bakarak kendi yaratılışının gayesini bulmaya çalışmalarını önermektedir.
Allah’ı(c.c.) bulma ve iman etme gibi çok kuvvetli bir istidadla dünyaya gelen insan, ister istemez O’nu (c.c.) bulduğunda O’nun(c.c.) emirlerine göre hayatını tanzim edecek ve O’nun (c.c.) düşmanlarını düşman, dostlarını dost olarak kabullenecektir. Böyle bir durumda şeytan ve dostları eğer asli varlıkları ve fikirleriyle yaklaşırlarsa Allah’a(c.c.) iman etmiş bu insana ve bu insandan etkilenip hakkı tercih eden insanlar topluluğuna, etki edemeyecekler ve anında dışlanacaklardır. Bunu bilen şeytan ve dostları işte tam da burada maske takmakta ve Allah’ın (c.c.) dostlarını Allah (c.c.) ile aldatmaktadırlar. Onlara şirin görünmek için onlar gibi davranmakta, iman ettiklerini söylemekte ve onlardan uzaklaşıp dostlarıyla beraber kalınca “biz onlarla alay edicileriz” demektedirler. “(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit “(Biz de) iman ettik” derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.” (Bakara 14)

İnsanlık tarihine baktığımızda, şeytan ve dostlarının bütün peygamberlerle ve Allah(c.c.) dostlarıyla bu taktiği kullanarak mücadele ettiğini görürüz. Özellikle yahudilerin (İsrailoğullarının) peygamberleriyle mücadeleleri bu tür hak batıl mücadelesinin örneğidir. Bel’am bin Baura gibi dinini dünyaya satanlar elindeki en büyük silah yine dindir. Hz. İsa’nın (a.s.) mücadelesine en büyük engel putperest Roma değil “dışı süslü içi kokuşmuş leş dolu mezarlara” benzettiği ferisilerdir. Resulullah’ın (s.a.a.) sakındığı en büyük tehditlerin başında Abdullah bin Ubey ve ekibi olan münafıklar güruhu vardır ki bunlar bizim gibi namaz kılar, oruç tutar hatta cihada giderlerdi. Ve yine hatta bu tipler mescid inşa etmişlerdi ki Resulullah (s.a.a.) bizim hareket metodumuzu belirleyecek bir tavırla bu mescidi yıkmıştı. İmam Cafer (a.s.) bunlar gibi olanları tarif ederken “onların namazı, orucu,ilim ve hadisleri sizleri şaşırtmasın, onlar kokuşmuş eşşektirler” diye buyurarak bu ibadetlere aldanmamamızı emretmiştir. İmam Ali’nin (a.s.) yok ettiği haricilerin alınların secde izleri ile doluydu, Muaviye vb. iktidarlarını tahrif ettikleri din üzerine bina etmişlerdi.
Bu güne geldiğimizde, geçmişin daima günümüzü etkilediğine ve şekillendirdiğine inandığımızdan bugünün “Allah ile aldatanlarının”, geçmişteki atalarından ve üstadlarından da dersler alarak daha çetin ve nifaklarında daha anûd olduklarına inanıyoruz. “Bünyeye giren kurtları” teşhisin halkımız açısından zor olduğunu ve her geçen an daha da zorlaştığını fark ediyoruz. “Süfyani sistemlerin” “usta” münafıkları Allah’ın (c.c.) dinini Allah’ın (c.c.) dostlarına karşı o kadar ustalıkla kullanıyorlar ki halkımız dostu düşmanı ayırt edemez hale geliyor. Tüm sistemi hedef almaktansa sistemin kendilerine dayattığı hırsızlardan, zalimlerden, kafirlerden birini seçme mecburiyetinde kendini hissederek “ehven-i şer” bahanesiyle “ekber-i şerr”in kucağına düşüyor.
Bu “ekber-i şer” o kadar iyi oynuyor ki oyununu, hemen yanı başımızdaki Suriye’de koskoca bir vatan harabeye dönüyor, manevi evrimini tamamlayamamış mahluklar topluluğu, ellerinde büyük şeytanın, İsrail’in ve onların dostları olan krallık ve “süfyani rejimlerin” silahları, dillerinde “Allah’u ekber” nidalarıyla çocuk, kadın, yaşlı demeden insanları en iğrenç yöntemlerle katlediyor, kafalarını kesiyor, ciğerlerini yiyiyor, namuslarına saldırıyor, ülkelerini talan ediyorlar. Bunları yapan bu kalplerini kendi elleriyle mühürlemiş olanlar, Allah’ın(c.c.) kanunlarından bahsediyor, din iman adına zulmediyorlar. “Allah ile aldatanlar” ellerinde oyuncak olarak kullandıkları bu tiplerle, yeryüzünün en büyük tümörü İsrail’in ömrünü uzatıyor, büyük şeytan’ın “bop” projesinin hayata geçmesinde büyük rol oynuyorlar. Suriye’nin direniş ekseninden çıkıp direniş gruplarına destek vermesini engellemeye çalışan “Allah ile aldatanların ” iktidarda olduğu “süfyani sistemler” atalarından aldıkları ilhamla camiler yapıyor, “ya Allah, bismillah” diyorlar. Nitekim sistemlerinin kurucularının verdiği “Balıkesir” hutbelerinin benzerlerini hem kendileri hem de Bel’amları veriyor. Ellerinde olan medya ile hakla batılı karıştırıp hakkı gizleyerek halka hak aşıklarını düşman, hak düşmanlarını dost gösteriyor, halkın haktan uzaklaşmalarını sağlıyorlar. Eğer halk kendi ellerinde çıkma iradesi gösterirse kendi alternatiflerini yine kendileri oluşturarak halkın onlardan birini seçmesini sağlıyorlar. Halkın gerçek bilgiye ulaşmasının önünü alıp, tahrif edilmiş bilgiyi halka dayatıyorlar. Tıpkı Şehid Malcom X’in dediği gibi “medya mazlumu zalim, zalimi mazlum” gösteriyor. Bu sayede halkımız mesela şuan Suriye’deki vahşetten, tüm dünyadan oraya gönderilen vahşileri değil de orada zulme maruz kalmış ve bu zulmü def etmeye niyetlenmiş halkı, devleti, orduyu sorumlu tutuyor. Yetmezmiş gibi halkımızın iyi niyeti, uluslararası emperyalizmin maddi kaynaklarından olan “yardım kuruluşlarınca” sömürülerek, vahşilere maddi altyapı oluşturuluyor.

Hal böyleyken biz ne yapmalıyız sorusu gündeme geliyor. Sözü çok uzatmadan sadece şunu söyleyelim ki bizler hakla batılın bir arada olamayacağını, hak geldiğinde batılın yok olması gerektiğini, batılın su üzerindeki köpük olduğunu, şecerei habise den temiz meyvalar oluşmayacağını, kökü zulme dayanan bir sistemin tüm kurumlarının o zulmü devam ettirmek üzere tasarlandığı, en büyük düşmanımızın büyük şeytan abd ve İsrail olduğunu, bizlere bu hedefi unutturan herkesin Allah’ın (c.c.) düşmanı olduğunu önce kendimiz idrak edecek, sonra halkımıza anlatacağız. Bıkmadan usanmadan “süfyani sistemlerin” temellerine fikrimizle saldıracağız. Tüm kurum ve kuruluşlarından, partilerinden, derneklerinden, vakıflarından, sendikalarından beri (uzak) olduğumuzu beyan edeceğiz ki fikrimiz, zihnimiz, ruhumuz pislikten arınsın ve hakikatin yeşereceği ortam oluşsun. Çünkü Allah (c.c.) ile aldatanlara inanmayacak bir bilince sahip her insan, zulmün yok olacağının da müjdesidir aynı zamanda…
siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv