ŞEHİD DR. MUSTAFA ÇAMRAN
Bu yazı kez okundu.
9 Mart 2014 13:50 tarihinde eklendi

Dr. Mustafa Çamran, 1932 yılında Tahran’da doğmuştur. Orta öğrenimi sırasında İslami mücadele saflarına katılan Çamran, daha sonra Tahran Üniversitesi Fen Fakültesine girmiş ve mücadelesini Müslüman öğrenci liderliğine yükselerek sürdürmüştür. 1950′li yıllarının İran’ında İngiliz emperyalizmine karşı Müslüman alimlerin önderliğinde başlatılan petrolün millileştirilmesi mücadelesinde öğrenci derneği lideri olarak ön saflarda yer almış veönemli roller oynamıştır. Şah ve emperyalizm aleyhine birçok gösteri, miting ve benzeri eylemler örgütlemiş ve üniversite gençliği içerisinde saygın bir lider olarak tanınmıştır.

Üniversiteyi bitirdikten sonra Amerika’ya giden ve orada Elektro-Fizik üzerine doktorasını tamamlayan merhum Çamran, ABD’deki Müslüman öğrencilerin örgütlenmesinde de aktif rol almış ve Müslüman Öğrenciler Birliğini kurarak İslami çalışmalara öncülük etmiştir.

Daha sonra İran’a dönen Çamran, 1963 yılındaki ünlü “15 Hordad” kıyamına katılmış, kıyamın kanlı bir katliamla bastırılmasının ardından İran’ı terk ederek bir kısım arkadaşıyla beraber Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır. Mısır’da o dönem, Müslümanlar’ın en Önemli gündemi olan Filistin sorunu ile ilgilenmiş, Filistinlilerle ilişkiye geçerek gerilla eğitimi görmüştür. Filistinliler arasında o dönem revaçta olan ve Mısır da dahil tüm Arap dünyasını sarmış bulunan nasyonalist milliyetçi düşüncelere karşı cephe alan Çamran, oradan Lübnan’a geçmiş ve Filistin sorununa İslami bir tarzda yaklaşıp mücadeleyi İslam’i zemine çekme fikriyle hareket etmeye başlamıştır. Lübnan’da 1970 yılından itibaren bu doğrultuda faaliyetlere başlamış ve “Hareketü’l-Muhrümin” teşkilatını kurmuştur. Bilahare merhum İmam Musa Sadr ile birlikte bir müddet sonra bu hareketin askeri kanadı olacak “Emel” örgütünü oluşturmuş ve Siyonist İsrail’e karşı sürekli ve kapsamlı bir silahlı savaş başlatmıştır.

Lübnan’da bulunduğu dönem boyunca, faaliyetleriyle, oradaki Müslümanların İslam’i bilince ulaşmasında ve nasyonalist çizgiden uzaklaşmasında önemli bir pay sahibi olan merhum Çamran’ın attığı tohumlar, İslam inkılabından itibaren Lübnan’da boy veren Hizbullah, İslam’i Emel gibi hareketlerin yeşermesine vesile olmuştur.

İslam inkılabına kadar Lübnan’da bulunan Çamran, inkılapla birlikte İran’a dönmüş ve inkılabın sıcak günlerinde Sıpah-ı Pastaran’ın (Devrim Muhafızları) örgütlenmesinde öncülük etmiştir. İnkılabın iç ve dış saldırılara karşı savunulmasında halkın aktif desteğiyle birlikte önemli bir rol oynamıştır.

İnkılabı, şovenist-milliyetçi hesaplarına alet edemeyen, İran Kürdistanı’ndaki Sovyet ve Arap emperyalizmi güdümlü kurtçu ayaklanmaların bastırılmasında rol oynayan Çamran, iran-Irak Savaşının başlamasıyla birlikte cepheye gitmiş ve pastar komutanı olarak, 1981 Haziran’ında Güney cephesinde şehid olmuştur.

Hayatı mücadele içerisinde geçen merhum Çamran, yalnızca iyi bir asker ve gerilla değil, aynı zamanda dirayetli bir lider, usta bir örgütleyici ve mütevazi bir fikir adamı olarak da İslam İnkılabının mümtaz şahsiyetlerinden olma bahtiyarlığına erişmişti. Halen İranlı ve Lübnanlı hizbullahi Müslümanların nezdinde sevgi ve saygıyla anılan merhum Şehid; “Ben sahte inkılapçılardan kaçmışımdır hep… İnkılap silahıyla silahlanan madde perest tüccarlardan nefret ediyorum!.. Şehîdlerin kanlarıyla ticaret yapanlara kin duyuyorum, önemli olan şey, bencilliğe, gurura, alçak maddi çıkarlara galebe çalıp, ilahi değerlere iman etmektir. Allah’ım! Sana şükrediyorum; şehadet sırrını bana gösterdin. Ta ki tehlike döneminde Ölümden korkmayayım, aşkla tehlike denizine dalayım! Korkunç sahnelerden kaçmayayım. Tehlike ve tehdit beni senin yolundan saptırmasın!.. Şehadeti kabul etmem, beni hürleştirdi. Şehadete dayanan böyle bir hürriyeti, hayatım pahasına hiçbir şeye satmayacağım…” diyerek net ve halis yapısını, yüksek ulvi karakterini ortaya koymuş ve İslam İnkılabının gerçekten de yiğit bir askeri olduğunu göstermiştir.

Yine bir konuşmasında “… Andolsun Allah’a! Andolsun ki, kanımızın son damlasına kadar iç ve dış düşmanlara karşı savaşacağız!.. İran’ın cihan-şumül islam inkılabını koruyacağız!.. Alemin tümünde Hakk ve Adaletin istikrarına, tağutların ve şeytanların yok edilişine kadar mücadeleden vazgeçmeyeceğiz!.. Söylediklerime sadık kalacağıma Allah şahidimdir!..” diyordu.

Engin kavrayışı ve kültürüyle inkılab süresince, başta “Halkın Mücahidleri” diye bilinen münafık teşkilat olmak üzere, karşı devrimci hareket ve düşüncelerle de ideolojik bir mücadele yürüten Çamran, bu doğrultuda çeşitli yerlerde konuşmalar yapmış ve birçok makaleler yazmıştır. Sovyet Rusya ve oradaki Müslüman cumhuriyetleri de gezmiş olan merhum Çamran, marksizm ve sosyalizmi de yakından tanımanın avantajıyla, özellikle, Halkın Mücahidleri’nin “İslami sosyalizm” tezlerine karşı İlahi Din in Özgün düşüncesiyle mücadele edip karşı durmuş ve İran gençliği üzerinde ideolojik muğlaklığın giderilmesine çalışmıştır.

Şehid Mustafa Çamran, sürekli ve yoğun bir mücadele sürecinde fikri bir eser telif edememiş ama çeşitli konferans, seminer ve benzeri etkinliklerle ve İslam’i yayın organlarında yayınlanan makaleleriyle, fikrî ürünler bırakmıştır.

KARDEŞİ MEHDİ ÇAMRAN ‘ IN AĞZINDAN DR. MUSTAFA ÇAMRAN…

“… Şehid Mustafa Çamran’dan sizlere anlatmak istediğim konular daha çok kendisinin irfani, ruhi ve psikolojik yapısıyla ilgili. Aynı şekilde, onun sadece Allah için yaşamak ve yalnız O’nun rızası için çalışmak yolundaki ruhi haleti ile alakalı.

Temelde, şüpheden uzak olarak söylenebilecek tek şey, Dr. Mustafa Çamran’ın gerek Amerika, Lübnan ve İran’da gerekse diğer topluluklarda gerçekleştirdiği şeylerde, sadece Allah’ın rızasını gaye edinmiş olmasıdır. Hatta bazen kendi irfani dünyasına öylesine gark oluyordu ki, rıza-ı ilahîyi bile kendisine fazlalık telakki ediyordu. Bizlerin öncelikle, insani ve kulluk vazifelerimizi icra etmemiz gerektiğine, elimizden tutacak olanın ise Allah olduğuna iman etmişti.

Dr. Mustafa Çamran, fedakarlık simgesi, cesur, sabırlı ve kendinden geçmiş istikamet sahibi biriydi. Bununla birlikte tüm bu saydıklarımı kendisi için ya da başka bir menfaati için değil bilakis, sadece rıza-ı ilahiye ulaşmak gayesiyle taşıyordu.

Bu konuşmamızda özellikle kendisinin hayatta olduğu sırada yayınlanmamış olan konuşma ve yazılarına dayanarak konuşacağım.

Şehid Dr. Çamran anlatıyor:

“Allah’ım! Yaptıklarım için senden ecir istemiyorum ve kendi fedakarlıklarımdan dolayı böbürlenmiyorum. Her neyim var idiyse sen verdin ve ne yaptımsa, sen kolaylaştırdın da yapabildim. Bütün yetenek ve kabiliyetlerim ve tüm varlığım senin iradenin bir sonucudur. Sana sunacak, kendimden olan hiçbir şeyim yok. kendi kendime ecir işleyecek kadar hiçbir şey yapamadım.”

Şehid Çamran, kendisini ilahi dergahta o kadar mı küçük görüyordu ki, Allah’tan bir dilekte bulunmayı cesaret olarak değerlendiriyordu?

O, her zaman, yaşamını, varlığını ve en büyük sermayesi olan canını, mahrumlar ve mustaz’aflar uğrunda feda etmek arzusu içinde kıvranıyordu. O şöyle diyordu:

“Allah’ım! Sen benî aşıkların kalbinde yanıp tutuşmam için aşktan bir parça kılmışsın.”

Dünyada benzeri az olan yüksek bir ilmi düzeyde olup, bir fizikçi, elektronik mütehassısı ve dünyanın en büyük araştırma merkezlerinden birinde çalışan bir araştırmacı olarak, Amerikanın kalbinde bütün bu refah ve ilmi makamını terk edip, aşıkların kalbinde bir aşk parçası halinde yanıp tutuşmak ve Güney Lübnan’da İsrail’le mücadelede şehid olma arzusunda olan bir ferdi tasavvur edin. Bu iki Özelliği bir araya getirmek; ateşle barutu, cam ile taşı bir araya getirmek gibidir. Bu özellik, yani zıt şeyleri bandıra bilme özelliği, Allah erlerinin özelliğidir.

O, kendisini Hz. Ali’nin mektebinin küçük bir şakirdi biliyordu. Hz. Ali’den, iki zıt şeyi bir araya getirebilme özelliğini öğrenen bir küçük talebe olmakla da iftihar ediyordu. Bundan dolayı da hiçbir şeyden korkmuyordu ve hak kelimeden başka bir şey onun için söz konusu değildi. Dünya menfaatlerinden hiçbir şeyi kendisi için istemiyordu.

Şöyle diyor: ” Allah’ım! biliyorsun ki, ömrüm boyunca hiç bir zaman seni unutmadım. Uzak diyarlarda sadece sen yanımdaydın.

Karanlık gecelerde dertlerim ve kederlerimin ortağı sadece sendin. Tehlike anla rında beni muhafaza eden, göz yaşlarımı görüp yaralı kalbimi zikri ve yadıyla sakinleştir diğim sendin, sen!..”

İslam’ı’ savunmanın gericilik ve geriye adım diye değerlendirildiği ve senin mukaddes mektebini korumaya ancak çok az kimselerin cesaret ettikleri bir dönemde her yerde, küfür beldelerinde dahi İslam sancağını dalgalandırıyordum. Akli ve mantıki tebliğimle, senin dininin muhaliflerini, dinin karşısında saygılı olmaya mecbur kılıyordum. Ve sen ey büyük Allah’ım! biliyorsun ki bu sadece, benim sana olan kalbi iman ve bağlılığımdan kaynaklanmakta…”

Dr. Çamran’ın küfün beldelerinden kasdı, Amerika idi. Allah’tan uzaklığın ve dini cehaletin merkezi Böylesi bir irfanın muktezası olan tevazu ve alçak gönüllülükle İslam’ın feryadını yankılandırıyordu. Doğrusu o, kendini ve sahip olduğu tüm şeyleri Allah yanında bir hiç mesabesinde görüyordu. Aynı zamanda Allah kullarının yanında da mütevaziydi.

Yine o kunuşuyor:

” Meçhul ve isimsiz biri olarak, dünyada eziyet çekenlerin yanına gidip eziyet ve işkencede onlara ortak olmak istiyorum. Aynı şekilde Afrika devrimcileri saflarında savaşıp şehadet mertebesine ulaşmak da arzularım arasında.”

Bu mevzu peşinde, toplum içerisinde isimsiz biri olmak istiyordu. Şöhret sahibi olmanın, kendisinde bir gurur doğurmasından sürekli endişe içerisindeydi. Gece namazlarından ve gece yarıları Allah’a dua etmesinden kimsenin haberdar olmaması için dikkat ediyordu. Ta ki riyanın en küçük unsuru dahi kendisinde tezahür etmesin.

Yine aynı mesele etrafında şöyle diyor:

“ Kimsenin beni tanımasını istemiyorum. Hiç kimse namazlarımdan ve dualarımdan muttali olmasın. Ta ki, Allah’tan başka hiç kimse, O’ndan başka kimse dualarıma kulak ver mesin.”

Dr. Çamran, işte bu irfani halleriyle semavi derinliklere dalmanın tadını çıkarıyordu. Geceleri, saatlerce göğe ve yıldızlara bakıyor, onlarla hasbihal ediyordu. Söylenemeyecek duygularını onlarla paylaşıyordu. Netice de ise Allah’a yaklaştığının farkına varıyordu.

Diyordu ki:

“Gece yarıları yerin ve göğün esrarengiz suskunluklarında, münacat edip yıldızlarla konuşmak ve yavaş yavaş samanyoluna doğru yükselmek istiyorum. Alemde sonsuzlaşmak, varlık aleminin sınırlarından geçmek istiyorum.”

Konu kendinin tevazusu etrafındaydı. Dr. Çamran öylesine mütevazi bir kimseydi ki, halkın kendisine olan sevgisi karşısında adeta eriyip gidiyordu. Sonra şöyle diyordu:

“Allah’ım Sen bana öyle rahmet ettin ve Öyle inayet ettin ki, huzurunda durmaktan utanç duymaktayım. Yine kendimi senin lütuf ve ihsanına karşı küçük hissediyor, sana teşekkür ediyorum. Allah’ım! İnsanlar bana öyle muhabbet ettiler, lütuf ve sevgileriyle öyle karşıladılar ki, doğrusu utanıyorum. Allah’ım! Sen bana fırsat ver, sen bana güç ver; ta ki bütün bu külfetlerin altından çıkıp onların bu sevgisine layık olayım.”

İrfanından dolayı, bu sevgiye ulaşabildiği için şükrediyordu. Kendi irfanının nihayetini Allah yolunda şehadet olarak biliyor ve bu fevz-i azime ulaşmak için Allah’a dua ediyordu. Şehid Çamran şöyle devam ediyor:

” Allah’ım! bana mücadele lezzetini tattırdın, şehadetin kıymetini öğrettin.”

Gerek Lübnan’da İsrail’e ve Falanjistlere karşı verdiği mücadelede ve gerekse İran’da bu savaşçı ruhuyla giriştiği kahramanca mücadele esnasında Şehid Çamran’dan sadır olan şeylerin büyük bir yekununu, kendi cesaret ve kahramanlıkları oluşturur.

“Allah’ım! İnsan hayatının bir Özü olan gözyaşı yolunu yaratan sana hamd olsun. Aşk ateşi içerisinde yanıp tutuştuğum zaman ya dertlerin şiddetinden kıvrınır ya da irfani güzellik zevkinde erir giderim. Ve baştan başa vücudum ruha dönüşür; lütfolur, aşk olur. Vücudumun özü gözyaşı şeklinde suya dönüşür; bir taraftan aşk ve zevk, diğer taraftan da gam ve keder şeklinde tezahür eder. Ve hayatın en güzel ürünü olarak varlığın gölgesinde kaybolur. Eğer Rabbim benden senet isterse kalbimi, ömrümü isterse de gözyaşımı takdim edeceğim.

Allah’ım! Sen beni aşk kıldın ki yağmur gibi; sen beni bir tufan kıldın, ta ki şimşekler gibi hadiseler yaratayım. Sen beni dert ve gam yaptın ki mahrumların ve kalbi burukların komşusu olayım.” Bütün bu dert ve sıkıntılara, zorluklara, ağır şartlara tahammül ederek, Lübnan’daki Müslüman mahrumları ilahi lütfün ve İslam mektebinin gölgesi altında bir araya getirip İsrail rejimine ve yenilmez zannedilen birleşmiş kuvvetlere karşı kahramanca bir mücadele ortaya koymuştu.

Dr. Çamran, bu mevzuda da şöyle serzenişte bulunuyor:

” Allah’ım! Bu tahammül gücünü bana verdiğin için sana şükürler olsun. Bana oyun ve eğlence meclislerinden kaçıp zorluk, bela ve tehlikelere sığınma gücü veren Allah’a hamd olsun!..”

Şehadete olan arzusu konusunda da Dr. Çamran şöyle diyordu:

” Dert ve gamla dolu kalbim Özgür olmak istiyor. Pejmürde ruhum artık uçmak ve şu kara gurbet beldesinden göçüp gitmek için ridasını, yolculuk vadisine çekmek istiyor. Gönül, varlık yükünden kurtulup, yokluk aleminde sadece Allah’ıyla vahdete ulaşmak derdinde…”

Dr. Çamran, hayatının son anında şöyle yazıyordu:

” Ey Büyük Allah’ım! Benim için şehadet yolunu açtın ve bu toprak dünyadan soyut aleme geçebilmem için bana bir pencere gösterdin, bana hayatımın en lezzetli ümidini seçebilmemi ve bu yolda bütün zorluk ve eziyetlere katlanabilmemi müyesser kıldın.”

Büyük bir aşk ve şevkle çabaladığı, uğraşıp yetişmeye çalıştığı şeye, 31 Hordad 1981 tarihinde Dehlaviye’nin yakası ve sıcak ufkunda kavuşmuş oldu.

HANIMI GADE ÇAMRAN’DAN MUSTAFA ÇAMRAN HAKKINDA

Şehid Mustafa Çamran’ın hanımı GADE ÇAMRAN, Şehid Çamran’ın hayatını anlatan “Yarı Gizli Ay” adlı bir kitap yazdı. Şehadetinin yıldönümünde bu örnek insanı rahmetle ve özlemle yâd ederken hanımının yazdıklarından bir bölümü aktarıyoruz. “Babam Çin ile Afrika arasında ticaret yapardı. Maddi durumumuz çok iyiydi ve ben de canım istediğim gibi harcama yapıyordum. Paris’i ve Londra’yı çok iyi tanıyordum. Çünkü elbiselerimi bile oradan alıyordum.
Bir gün Lübnan’da İmam Musa Sadr ile görüşmüştüm. Bu görüşme İmam Musa Sadr’ın isteği üzerine gerçekleşmişti. O görüşmede İmam Musa Sadr bana dedi ki:

Ben Avrupa kültürü ile büyümüştüm. Düzgün bir hicabım yoktu. Hatırlarım, köylerin birine yapılan bir yolculuk sırasında Mustafa arabanın içinde bana bir hediye verdi. Bu, bana verdiği ilk hediye idi ve henüz evlenmemiştik. Çok memnun olmuştum. Hemen oracıkta açtım ve gördüm ki bu bir “başörtüsü” idi. Üstünde kırmızı ve uzun güller vardı. Çok şaşırmıştım, ama o güldü ve tatlı bir sesle dedi ki, “çocuklar seni başörtülü görmek istiyorlar.”

Ben çocukların “niye hicabsız bir hanımı bu müesseseye getiriyorsun?” diye kızdıklarını biliyordum. Fakat Mustafa beni çocuklara yaklaştırmak istiyordu. “Bunun hicabı düzgün değil, ailesi, çevresi şöyledir böyledir” gibi sözler söylemedi. Bunlar beni çok etkilemişti.

O beni tıpkı bir çocuk gibi adım adım ilerletti ve en güzel bir şekilde İslam’la tanıştırdı.

Bir gün eve geldiğinde Mustafa’yı görünce gözlerimden yaşlar gelinceye kadar gülmüştüm.. Mustafa niçin bu şekilde güldüğümü sorunca ona şöyle cevap vermiştim; “Mustafa, sen kelmişsin; ben bilmiyordum.”

Düğün hazırlıkları yaptığımız sıraydı. Benim ailem, “damadın gelip geline hediye getirmesi gerekir, bu bizim adetimizdir, diye Mustafa’nın evimize bir hediye getirmesini istemişlerdi. Ben de bunu Mustafa’ya söyledim. Mustafa gitti bir paket getirdi. Gittim açtım, bunun bir mum olduğunu gördüm. Nikah hediyesi olarak mum getirmişti. Yanında da güzel bir yazı vardı. Hemen gidip içinde mum bulunan paketi sakladım. Ne olduğunu sordular, “gösteremem” dedim. Eğer bilselerdi “damat delidir, geline hediye diye mum getirmiş” derlerdi.

Yine aynı sıralarda Annem “seni nereye götürecek, nerde ev tutmuş, kalacağın yer neresi?” diye sordu. Ben de anneme “Yetim çocuklarla ilgilenen o müesseseye çocukların yanına gitmek istiyorum” dedim. Annem gitti orayı gördü yalnızca bir oda, birkaç meyve sandığı ve bir yatak vardı. Bunun üzerine annem şoke oldu ve bir hafta hastanede yattı. Mustafa ise gidip annemin elini öperek ağladı ve ona çok büyük bir sevgi gösterince annem de mahcup olmuştu.

Mustafa beni ailemden istemeye gelince annem ona şöyle demişti: “Evlenmek istediğiniz bu kızın nasıl bir kız olduğunu biliyor musunuz? Bu öyle bir kızdır ki sabahları kalktığında elini yüzünü yıkamadan ve dişlerini fırçalamadan onun yatağını biri toplamalı, önüne bir bardak süt koymalı ve kahve hazırlayıp odasına getirmelidir. Siz böyle bir kızla yaşayamazsınız. Onun için bir hizmetçi de tutamazsınız.”

Kısa bir süre sonra gözlerini açtı, doğrulup bana şöyle dedi: “Ben yarın buradan gidiyorum ve senin tam anlamıyla benden razı olmanı istiyorum, çünkü ben yarın şehid olacağım! Senden helallik istiyorum. Eğer gitmeme razı olmazsan şehid olmayacağım.”

Bu söz karşısında önce bir duraksadım ve mahzun bir halde razı olduğumu söyledim. O da bana çıkarıp vasiyeti olan bir mektup verip yarına kadar açmamamı söyledi.

Bunun üzerine ona şöyle dedim: “Yani sen yarın gidersen bir daha seni göremeyecek miyim?” Mustafa “hayır” dedi. Ondan “hayır” cevabını alınca gözlerimi kapatıp “senin yokluğunda seni nasıl göreceğim konusunda alıştırma yapmalıyım” dedim ona.

Artık Mustafa’nın bugün gitmesi durumunda bir daha geri dönmeyeceğine iyice inanmıştım. İçimde bir fırtına kopmuştu. Buna engel olamadım ve koşup küçük tabancamı yanıma aldım ve aşağıya indim. Niyetim Mustafa’yı bacağından vurmaktı. Onu bacağından vurup gitmesine engel olacaktım. Ama gittiğimde Mustafa odada yoktu.

İki gün sonraydı. Mustafa’nın birkaç arkadaşı bizim eve geldi ve Mustafa’nın yaralı olarak hastanede olduğunu ve beni de hastaneye ziyaretine götürmeye geldiklerini söylediler.

Ben söyledikleri hastaneyi tanıyordum. Bahçeden içeri girdiğimde dönüp doğrudan morga doğru gittim. Mustafa’nın yaralı olmadığını, şehid olduğunu ve morgda bulunduğunu biliyordum.

Morgda Mustafa’yı huzur içinde uyuyor görünce, sakinleştim. Bizim Tahran’da evimiz olmadığı için mahalle mescidinde arkadaşları onu yıkadılar. O da huzur içinde yatıyordu. Ben başımı onun göğsüne koydum ve sabaha kadar mescidde onunla konuştum. Öğleyin merasim bitti. Mustafa’yı defnettiler.

O gece yanlız dönmeliydim. O an hissettim ki Mustafa artık yok… Hatta harcayacak param bile yoktu. Her gece bir yerde, daha çok da Beheşt-i Zehra’da Mustafa’nın kabrinin yanında yattım…

Lübnan’dan geldiğimizde her şeyimizi okulda bırakmıştık. İran’da da hiçbir şeyimiz yoktu. O derdi ki: “dünyadan gittiğimde hiçbir şey bırakmak istemiyorum. Birkaç metrelik kabirden başka… Hatta bu bile olmasa benim için daha iyi olur.”

Mustafa şehadetinden önce benim için şöyle dua ederdi:

“Allah’ım! Bütün ihlasımla senden Gade’yi korumanı ve onu boşlukta bırakmamanı istiyorum! Ölümümden sonra ruhum yükselirken onu görmek isterim. Allah’ım, Gade’nin benden sonra beni düşünmesini istiyorum; tıpkı hayat ve kemal yolunda bulunan güzel bir gül gibi! Tıpkı, karanlıkta insanların ışığından istifade ettiği küçük bir mum gibi! Tıpkı bir gökten esen ve kulağına aşk kelimesi fısıldayan ve sonsuzluk kelimesine yönelen bir meltem gibi! Şehid Mustafa Çamran’ın duası…

Ya Rabbi! Bize rahmet ettin ve en büyük zaferi bize nasip ettin. Zayıftık, darmadağınıktık, düşmandan korkuyorduk, süper güçler karşısında titriyorduk. Ama sen ey yüce Rabbim, en büyük orduları temmuz güneşi karşısındaki kar gibi erittin, en büyük tağutları mu’cizelerinle yere devirdin, en çözülmez düğümleri açtın, bütün zorluklan kolaylaştırdın ve hakkı batıla galip getirdin…

Sevincimin şiddetinden yanıyorum, titriyorum, utanıyorum ve bilmiyorum sana nasıl şükredeyim. Her şeyimi vermek istiyorum, kendimi kurban etmek ve kemal-i ihlasla neyim varsa takdim etmek istiyorum. Malım yok, mülküm yok, dervişim, yoksulum. Sadece yanan bir kalbim var ki onu takdim ettim. Bir canım var ki, o da takdim etmekten çekinmeyeceğim kadar değersizdir.

Ya rabbi! Bütün vücudumla, kalbimle ve ruhumla kendimi senin yolunda kurban etmeye hazırım. Bu büyük zafere şükretmek için bütün hayatımı ve varlığımı sana takdim etmeye hazırım.

Ben senden bir şey istemiyorum. Ben meçhul bir askerim, ben yalınayaklı bir dervişim ve hiç bir şeye sahip olmadan bu dünyaya gözlerimi kapamak istiyorum. Bütün çabamın yalnız Allah rızası için olmasını istiyorum, bencillik ve egoizmin kirlerinden arınmak istiyorum. Yolu aydınlatmak için yanmak istiyorum.

Büyük İslami risaletin gerçekleşmesini istiyorum, bunun gerçekleşmesi beni sevindirecek en büyük bir ödüldür. Doğrusu hiç bir ödül Muhammedi (s.a.v) risaletin zafere ulaşmasından, hakkın ve adaletin insanlığa hakim olmasından daha büyük değildir.

Ya Rabbi! Bizi bencillik ve rahatlık girdabından, heva ve heves tufanlarından kurtar, bize fedakarlık gücü ihsan et ve bütün vücudumuzla fedakarlığın lezzetini tatmamıza izin ver.

Ey Rabbimiz! Bizi iman ve fedakarlıkla güçlendir, kalbimizi ve ruhumuzu öylesine fethet ki, sadece sana tevekkül edelim ve hiç kimsenin karşısında eğilmeyelim.

Ya Rabbi! Kalbimiz aşkınla yansın, muhabbetinle dolup taşsın, ki kurşunların acısı bize tatlı gelsin.

Rabbimiz! Bizi dünya sevgisinden kurtar ki senin kurbangahında, İbrahim ve İsmail gibi senin mukaddes hedefin uğruna vücudumuzu aşkla kurban etmeye hazır olalım.

Rabbimiz! Bize yakıcı aşkınla birlikte sabır ve tedbir ver ki, yolunun zorluklarına güleryüzle tahammül edelim ve bizim şehadet yolundaki acelemiz yanlış kararlar vermemize neden olmasın.

Rabbimiz! Bizi öylesine cezbet ki, senden başkasını düşünmeyelim, senden başkasını istemeyelim, senden başkasına gitmeyelim ve bütün bencillik ve egoizmi senin kurbangahında kurban edelim.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv