İBN-İ ÜBEYY TAHRAN’DAYDI…
Bu yazı kez okundu.
12 Mart 2014 12:57 tarihinde eklendi

Asıl konumuza geçmeden önce “yaş ve kuru ne varsa hepsini apaçık kendinde barındıran”(En’am 59) ve ibn-i Abbas’ın “devemin ipi bile kaybolsa, onu heralde Allah’ın kitabında bulurum” dediği kitap olan Kur’an-ı kerimin Fecr suresi ile, “Ashabımızdan bazısı şöyle demiştir: “Ebu Abdillah’ın (İmam Sadık’ın -a. s-)huzurunda oturmuştuk, bizlere şu ayeti okudu: “Bu ikiden birincisinin vakti gelince, üzerinize pek güçlü olan kullarımızı salacağız. Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrollerine alacaklar. Bu, yerine gelecek bir vaattir.” “Biz, “Sana feda olalım, o kimdir?” deyince üç defa şöyle buyurdu: “Vallahi onlar Kum ehlidir.” ve “Allah-u Teala’nın “Üzerinize pek güçlü olan kullarımızı salacağız. Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrollerine alacaklar.” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Bunlar Allah’ın Kaim’in kıyamında önce gönderdiği topluluktur. Onlar Al-i Muhammed’e zulmeden herkesi öldürürler.” hadisleri ile İmam Caferi Sadık’ın (a.s.) ve İmam Kazım’ın da (a.s) “Kum ehlinden birisi insanları hakka çağıracaktır. Etrafına demir parçaları gibi sağlam bir topluluk toplanır. Şiddetli kasırgalar onları yerinden hareket ettiremez, savaştan bıkmazlar ve korkmazlar. Allah’a tevekkül ederler. Akıbet ise sadece takva sahiplerinindir.” hadisi ile müjdesini verdiği İran İslam inkılabımızın 35. kuruluş yıldönümünü kutlar, başta Dünya Müslümanları ve Mustaz’afları lideri Seyyid İmam Ali Hamaney’e ve velayete bağlı tüm müslümanlara ve mazlumlara tebriklerimizi arz ederiz. Bu ahir zamanda İslam’ın onurunu, izzetini ve şerefini koruyan, ümmetin üzerindeki ölü toprağının kalkmasını sağlayan, küfrün ve emperyalizmin burnunu yere sürten İnkılabımızın, yeryüzü adaletle dolana kadar payidar kalmasını Rabbimizden niyaz ederiz.
Başlıkta değindiğimiz asıl konumuza gelince… Bilindiği gibi “münafıklığın” kurucusu olarak nitelendirebileceğimiz Abdullah bin Übeyy (ibn-i selül), Resulullah’ın (s.a.a.) Medine’ye hicreti ile, olası krallığını kaybetmiş,toplumun önderi olma iddiasındayken bir anda sıradan bir insan haline gelmiş, buna çok içerlediğinden ve kaybettiği dünyalık mevkilerini kazanmak istediğinden dolayı, “imanı” küfrüne perde olarak kullanmış ve yeni yeni neşvu nema bulmaya başlayan İslami iktidarın yıkılması için hem müşriklerle hem de yahudilerle işbirliğine gitmiş ibret alınası bir şahıstır. Bu şahısın, şahsında cisimlesen nifak Kur’an’da defaatle dikkat edilmesi gereken en büyük tehlikelerden biri olarak nitelendirilmiştir. Çünkü münafığı müslümandan ayırmak hayli güçtür. Bunlar “Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler; oysa inanmış değildirler.”(Bakara 8) Bu sözleriyle sanki “Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatırlar da şuurunda değildirler.”(Bakara 9) Münafıklar “İman edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘İman ettik’ derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: “Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla sadece) alay ediyoruz.”(Bakara 14) Bunlara “Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın” dendiği zaman: “Biz sadece düzelticileriz” diye cevap verirler.”(Bakara 11)
İşte Kuran’ın özellikle Bakara Suresinin başlarında ruh hallerini ve taktıkları maskelerini ifşa ettiği bu güruh, amaçlarına ulaşmak için namaz kılar, oruç tutar, cihada gider(miş gibi yapıp bahane ile kaçarlar) ve hatta mescid inşa ederler, bunu yaparken de müslümanların kalplerinin kendilerine ısınmasını umud ederler. Emevilerin iktidarları ile devletleştirdiği “süfyani sistemlerin” iktidarlarının kaynağı, iki yüzlülüğü perde edinmiş olan bu nifak olgusudur. Bu olgu ümmetin hayatında artık öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, saltanatlarının devamını arzu eden ama bunun için de müslüman halkın onayına muhtaç olan bütün devletler tarih boyunca münafıklığın çeşitli versiyonlarını hem keşfetmiş hem de uygulamıştır. İran İslam İnkılabının zuhuruna kadar da İslam ümmeti hakiki İslam’dan uzaklaştırılmış ve O’nu unutmuş olduğundan bu iktidarların dinlerini İslam zannetmiş ve bu saltanat sahiplerinin yolu uğruna birbirleriyle savaşıp ölmüşlerdir.
Hak cephesi nasıl ki peygamberlerin (a.s.) imamların (a.s.),Öz Muhammedi İslam’ın temsilcilerinin tarih boyunca verdikleri mücadelelerden ve Kur’an’daki kıssalardan ibret alıp, hak yolunda tekamül etmeye çalışmışsa, küfrün ve nifağın cephesi olan batıl cephesi de kendi önderlerinin hayatlarından ibret alarak nifaklarında “usta”laşmış, ve geçmiş münafıklara rahmet okutacak düzeye gelmişlerdir. Adeta “idmanlı münafık” olan bu “süfyani sistemlerin” halkla karşılaştıklarında “iman ettik” diyen liderleri, “ya Allah bismillah” diyerek hem cami (yeni mescid-i dırarlar), hem de aynı iktidarları ile genelevlerini kurbanlar keserek açmışlardır. Faize karşı olduklarını söyleyip neredeyse tüm vatandaşlarını kredi almaya alıştırmış, kumar haramdır diyerek şans oyunlarının sayısını arttırmışlardır. Mangalda kül bırakmayan İbn-i Übeyy’in manevi evlatları, siyonist İsrail’e düşman(!) olup, siyonizmin babasının mezarında gözyaşı dökmüş, onlardan “üstün cesaret madalyası alarak “hizmetlerini” ispat etmişlerdir. “One minute” diyecek kadar ingilizce ama bütün siyonist liderlerle tercümansız konuşacak kadar “insanlığın ortak dilini(!)” bilen “usta”lar, düşman(!) oldukları siyonistleri korumak için ülkelerinde füze ve radar üsleri kurdurmuş, çocuklarının gemicikleri Hayfa limanını sürekli ziyaret eder olmuştur.
Bugünün “usta”larını geçmişteki münafıklardan ayıran en temel özellik tüm yaptıklarını, kendileri gibi siyonistlerin buzağıları olanların yardımıyla halka kabul ettirmeleri ve halkın derin uykuda kalmasını sağlamayı başarmalarıdır. Öyle ki geçmişin İbn-i übeyy’ini, Resulullah (s.a.a.) şerrinden ümmeti korumak için kendisine iyi davranıp sırtına yastık koyarken bile kendi oğlu ölümle tehdit etmişken ve hiçbir müslümanın gözünde değeri yokken, bugünün ibni Übeyy’ini, Resulullah’ın (s.a.a.) torununu ziyaret ettiği ve sırf İmam’ın karşısında oturduğu için, mektepten bahseden güya İnkılabi(!) müslümanlar bile övmeye başlamıştır. Yezidi saltanat süren devrin İbn-i Übeyy’i, Hüseyni geçinenlerden oy toplamıştır. Bu, aslında hem Abdullah Bin Übeyy’in hem Ebu Sufyan’ın hem Muaviyenin hem de Yezid’in rüyasıydı. Ne diyelim “rüyaydı gerçek oldu”…

Bu yazımızda dikkat çekmek istediğimiz bir diğer husus ziyaret esnasında “ip” gibi dizilen “süfyani sistemin” temsilcilerinin durumudur ki bu durum hak batıl cephesinin manevi şahsiyetlerinin tecessüm etmiş halidir aslında.Boyunlarını büküp kendilerinden beklenmeyecek kadar edeple İmam’ın sözlerini dinlemek durumunda kalan “süfyani sistemin” temsilcileri, karanlığın aydınlık karşısında yok olmaya mahkum olduğunun da resmini çizmiş oldular. “Hak gelince yok olmak zorunda kalan batıl”(İsra 81) nuru görünce dağılan karanlık gibidir. Hiçbir karanlık güneşe karşı duramamıştır.Her ne kadar kalplerini kendi elleri ile mühürleyen bu güruh İmam’ın manevi atmosferinden çıkıp şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında hemen “biz sizinle beraberiz” diyerek küfür ve nifağa iman tazelemiş iselerde, “Şafakta 10 gün”ü kutlayıp idrak ettiğimiz bugünlerde, İslam İnkılabının şafağının küfrün karanlıklarını nasıl tarumar ettiğine bir kez daha şahit olduk. Nitekim “Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.”(Bakara 257)

Duyduk ve iman ettik…
siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv