KADER RİSALESİ – YİRMİ ALTINCI SÖZ
Bu yazı kez okundu.
12 Mart 2014 12:10 tarihinde eklendi

Yirmialtıncı Söz
Kader Risalesi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ عِنْدَ نَا خَزَآئِنُهُ وَمَا نُنَزّلُهُ اِلاَّ بَقَدَرٍ مَعْلُومٍ * وَكُلِّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فِى اِمَامٍ مُبِينٍ *

[Kader ile cüz'-i ihtiyârî, iki mes'ele-i mühimmedir. Ona dair dört mebhas içinde birkaç sırlarını açmağa çalışacağız.]

BİRİNCİ MEBHAS: Kader ve cüz-i ihtiyârî, İslâmiyetin ve îmanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir îmanın cüz’lerindendir.Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir.Yâni, mü’min; herşey’i, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakk’a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için “Cüz-i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona: “Mes’ul ve mükellefsin der. Sonra, ondan südûr eden iyilikler ve kemalât ile mağrur olmamak için, “Kader” karşısına geliyor. Der. “Haddini bil, yapan sen değilsin.” Evet.. kader, cüz-i ihtiyârî; îman ve İslâmiyetin nihayet meratibinde.. kader, nefsi gururdan ve cüz-i ihtiyârî adem-i mes’uliyetten kurtarmak içindir ki mesaîl-i îmâniyeye girmişler. Yoksa mütemerrid nüfus-u emmârenin işledikleri seyyiatının mes’uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in’am olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz-i ihtiyarîye istinad etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz-i ihtiyarîyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî mes’eleler değildir. Evet, mânen terakki etmiyen avam içinde kaderin cây-ı isti’mâli var. Fakat, o da mâziyat ve mesâibdedir ki, ye’sinve hüznün ilâcıdır. Yoksa, maâsî ve istikbaliyatta değildir ki, sefahete ve atâlete sebeb olsun. Demek kader mes’elesi, teklif ve mes’uliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki, îmana girmiş. Cüz-i ihtiyarî, seyyiata merci olmak içindir ki, akideye dahil olmuş. Yoksa, mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.

Evet, Kur-an’ın dediği gibi: İnsan, seyyiatından tamamen mes’uldür. Çünki: Seyyiatı istiyen odur. Seyyiat tahribat nev’inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribat yapabilir. Müthiş bir cezaya kesb-i istihkak eder. -Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi.- Fakat, hasenatta iftihara hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünki: Hasenatı isteyen, iktiza eden rahmet-i İlâhiyye ve îcad eden kudret-i Rabbâniyyedir. Sual ve cevap, dâî ve sebep, ikiside Hak’tandır. İnsan, yalnız dua ile, îman ile, şuur ile, rıza ile onlara sahib olur. Fakat seyyiatı istiyen, nefsi insâniyyedir (ya istidad ile, ya ihtiyar ile). Nasılki beyaz, güzel Güneşin ziyasından bâzı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istidadına aittir. Fakat o seyyiatı, çok mesâlihi tazammun eden bir kanun-u İlâhî ile îcad eden yine Hak’tır. Demek; sebebiyet ve sual, nefisdendir ki, mes’uliyeti o çeker. Hakk’a ait olan halk ve îcad ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır. İşte şu sırdandır ki: Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir.Nasılki, pekçok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: “Yağmur rahmet değil.” Evet halk ve îcadda bir şerr-i cüz-î ile beraber hayr-ı kesîr vardır. Bir şerr-i cüz-î için hayr-ı kesîri terketmek şerr-i kesîr olur. Onun için o şerr-i cüz-î, hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlâhîde şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin kesbine ve istidadına aittir. Hem nasıl kader-i İlâhî, netice ve meyveler itibariyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir. Öyle de: İllet ve sebep îtibâriyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünki: Kader, hakikî illetlere bakar,adâlet eder. İnsanlar, zâhirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adâletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Halbuki; sen sârık değilsin. Fakat kader, o gizli katlin için mahkum edip adâlet etmiş, kimse bilmez, gizli bir katlin var. İşte, Kader-i ilâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Hâkim ise, sen ondan mâsum olduğun sirkate binâen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey-i vâhidde iki cihetle kader ve îcad-ı ilâhînin adâleti ve insan kesbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et. Demek, kader ve îcad-ı İlâhî; mebde’ ve müntehâ, asıl ve fer’, illet ve neticeler itibariyle şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.
Eğer denilse: “Mâdem cüz-i ihtiyarînin îcada kabiliyeti yok.Bir emr-i itibarî hükmünde olan kesbden başka insanın elinde birşey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki, Kur’an-ı Mu’ciz-ül-Beyan’da, Hâlik-ı Semâvat ve arza karşı, insana âsi ve düşman vaziyeti verilmiş. Hâlik-ı arz ve semâvat, ondan azim şikâyetler ediyor. O âsî insana karşı abd-i mü’mine yardım için kendini ve melâikesini tahşid ediyor.Ona azîm bir ehemmiyet veriyor.”

Elcevab: Çünki küfür ve isyan seyyie, tahriptir, ademdir. Halbuki azim tahribat ve hadsiz ademler, birtek emr-i îtibarîye ve ademîye terettüb edebilir. Nasılki, bir azîm sefinenin dümencisi, vazifesinin adem-i ifasiyle, sefine gark olup bütün hademelerin netice-i sa’yleri ibtal olur. Bütün o tahribat, bir ademe terettüb ediyor. Öyle de: Küfür ve mâsiyet, adem ve tahrib nev’inden olduğu için, cüz-i ihtiyarî bir emr-i îtibarî ile onları tahrik edip müdhiş netâice sebebiyet verebilir. Zira küfür, çendan bir seyyiedir. Fakat, bütün kâinatı kıymetsizlikle ve abesiyetle tahkir ve delâil-i Vahdâniyyeti gösteren bütün mevcudatı tekzip ve bütün tecelliyat-ı Esmâyı tezyif olduğundan, bütün kâinat ve mevcûdat ve Esmâ-i İlâhiyye nâmına Cenâb-ı Hak, kâfirden şedid şikâyet ve dehşetli tehdidat etmek; ayn-ı hikmettir ve ebedî azab vermek, ayn-ı adâlettir. Mâdem insan küfür ve isyanla tahribat tarafına gidiyor. Az bir hizmetle çok işleri yapar. O’nun için ehl-i îman, onlara karşı Cenâb-ı Hakk’ın inâyet-i azîmine muhtaçtır. Çünki: On kuvvetli adam, bir evin muhafazasını ve tâmiratını deruhte etse, haylaz bir çocuğun, o haneye ateş vermeye çalışasına karşı, o çocuğun velisine, belki padişahına müracaata, yalvarmağa mecbur olması gibi; mü’minlerin de, böyle edepsiz ehl-i isyana karşı dayanmak için Cenâb-ı Hakk’ın çok inâyâtına muhtaçtırlar.
Elhasıl: Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemâl-i îman sahibi ise, kâinatı ve nefsini Cenâb-ı Hakk’a verir, O’nun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünki: Madem nefsini ve herşey’i Cenab-ı Hakk’tan bilir, o vakit cüz-i ihtiyarîye istinad ederek mes’uliyeti deruhte eder. Seyyiata merciiyyeti kabûl edip, Rabbini takdis eder. Daire-i ubûdiyyette kalıp, teklif-i İlâhiyyeyi zimmetine alır. Hem, kendinden südur eden kemâlât ve hasenat ile gururlanmamak için kadere bakar, fahr yerine şükreder. Başına gelen musibetlerde kaderi görür, sabreder. Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i gaflet ise; o vakit kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahse hakkı yoktur. Çünki: Nefs-i emmaresi, gaflet veya dalâlet saikasiyle kâinatı esbaba verip, Allah’ın malını onlara taksim eder, kendini de kendine temlik eder. Fiilini kendine ve esbaba verir. Mes’uliyeti ve kusuru kadere hvale eder. O vakit, nihayette Cenâb-ı Hakk’a verilecek olan cüz-i ihiyarî ve en nihayette medar-ı nazarolacak olan kader bahsi mânasızdır.Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıd ve mes’uliyetten kurtulmak için bir desise-i nefsiyyedir.

İKİNCİ MEBHAS: Ehl-i ilme mahsus (Hâşiye), ince bir tedkik-i ilmîdir.
Eğer desen: “Kader ile cüz-i ihtiyarî, nasıl tevfik edilebilir?”
Elcevab: Yedi vecihle…
Birincisi: Elbette kâinatın intizam ve mîzan lisaniyle hikmet ve adâletine şehadet ettiği bir Âdil-i Hakîm, insan için medar-ı sevab ve ikab olacak, mahiyeti meçhul bir cüz-i ihtiyarî vermiştir. O Âdil-i Hakîm’in pek çok hikmetini bilmediğimiz gibi, şu cüz-i ihtiyarînin kaderle nasıl tevfik edildiğini bilmediğimiz, olmamasına delalet etmez.
İkincisi: Bizzarure herkes kendisinde bir ihtiyar hisseder. O ihtiyarın vücudunu vicdanen bilir. Mevcudatın mahiyetini bilmek ayrıdır, vücudunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var: Vücudu bizce bedihî olduğu halde, mahiyeti bizce meçhul… İşte şu cüz-i ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Herşey, malûmatımıza münhasır değildir. Adem-i ilmimiz, onun ademine delâlet etmez.
Üçüncüsü: Cüz-i ihtiyarî, kadere münafi değil. Belki kader, ihtiyarı te’yid eder. Çünki: Kader, ilm-i İlâhînin bir nev’idir. İlm-i İlâhî, ihtiyarımıza taallûk etmiş. Öyle ise, ihtiyarı te’yid ediyor, ibtal etmiyor.
Dördüncüsü: Kader, ilim nev’indendir. İlim, malûma tâbidir. Yâni, nasıl olacak, öyle taallûk ediyor. Yoksa malûm ilme tâbi değil. Yâni, ilim desâtiri; malûmu, haricî vücud noktasında idare etmek için esas değil. Çünki: Malûmun zâtı ve vücud-u haricîsi, iradeye bakar ve kudrete istinad eder. Hem, ezel; mazi silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki, ezel, mazi ve hal ve istikbali birden tutar, yüksekten bakar bir âyine misâldir. Öyle ise, daire-i mümkinat içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uç tahayyül edip, ona ezel deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertib ile girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhakeme etmek hakikat değildir. Şu sırrın keşfi için şu misale bak: Senin elinde bir âyine bulunsa, sağ tarafındaki mesafe, mazi sol tarafındaki mesafe müstakbel farzedilse; o âyine yalnız mukabilini tutar, sonra o iki tarafı bir tertip ile tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça o âyinenin
_________
(Hâşiye) Bu ikinci mebhas, en derin ve en müşkil bir sırr-ı kader mes’elesidir. Bütün ülema-i muhakkikînce en ehemmiyetli ve münazaralı bir mes’ele-i akaid-i kelâmiyyedir.Risale-i Nur tam halletmiş.

(Sh»Tls:85)
mukabil dairesi genişlenir.Gitgide, bütün iki taraf mesafeyi birden bir anda tutar. İşte, şu âyine şu vaziyette onun irtisamında, o mesafelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvafık, muhalif denilmez. İşte kader, ilm-i ezelîden olduğu için; ilm-i ezelî, hadîsin tâbiriyle: “Manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihâta eder bir makam-ı âlâdadır.” Biz ve muhakematımız, onun haricinde olamaz ki, mâzi mesafesinde bir âyine tarzında olsun.
Beşincisi: Kader, sebeble müsebbebe bir taallûku var. Yâni, şu müsebbeb, şu sebeble vukua gelecek. Öyle ise denilmesin ki: “Mâdem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz-i ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var, atmasaydı yine ölecekti?
Sual: Niçin denilmesin?
Elcevab: Çünki: Kader,onun ölmesini onun tüfeğiyle tâyin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farzetsen, o vakit kaderin adem-i taallûnu farzediyorsun. O vakit ölmesini ne ile hükmedeceksin! Ya Cebrî gibi; sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyahut Mu’tzile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin. Öyle ise, biz ehl-i hak deriz ki: “Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhul. ” Cebrî der: “Atmasaydı yine ölecekti.” Mu’tezile der: “Atmasaydı ölmeyecekti.”
Altıncısı: (Hâşiye) Cüz-i ihtiyarînin üss-ül-esâsı olan meyelân, Matüridîce bir emr-i itibarîdir, abde verilebilir. Fakat eş’arî, ona; mevcud nazariyle baktığı için abde vermemiş. Fakat o meyelândaki tasarruf, Eş’ariyece bir emr-i itibarîdir. Öyle ise, o meyelân, o tasarruf, bir emr-i nisbîdir. Muhakkak bir vücud-u haricîsi yoktur. Emr-i itibarî ise, illet-i tâmme istemez ki illet-i tamme vücudu için lüzum ve zaruret ve vücub ortaya girip ihtiyarı re’ftsin. Belki o emr-i itibarînin illeti, bir rüçhaniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i itibarî sübut bulabilir. Öyle ise; o anda onu terkedebilir. Kur’an ona o anda diyebilir ki: “Şu şerdir, yapma.” Evet, eğer abd, hâlik-ı ef’ali bulunsaydı ve îcada ikidarı olsaydı, o vakit ihtiyarı ref’olurdu. Çünki: İlm-i usul ve hikmette
مَا لَمْ يَجِبْ لَمْ يُوجَدْ kaidesince mukarrerdir ki: “Bir şey vâcib olmazsa, vücuda gelmez. ” Yâni, illet-i tâmme bulunacak; sonra vücuda gelebilir. İllet-i tâmme ise; malûlu, bizzarure ve bilvücub iktiza ediyor. o vakit ihtiyar kalmaz.
_________
(Hâşiye) Gayet müdakkik âlimlere mahsus bir hakikattır.

Eğer desen: Tercih bilâ müreccih muhaldir. (Hâşiye) Halbuki, o emr-i itibarî dediğimiz kesb-i insanî; bazan yapmak ve bâzan yapmamak; eğer mûcib bir müreccih bulunmazsa tercih bilâ müreccih lâzım gelir. Şu ise; usûl-ü kelâmiyyenin en mühim bir esasını hedmeder..?
Elcevab: Tereccuh bilâ müreccih muhâldir. Yâni: Müreccihsiz, sebebsiz rüchâniyyet muhâldir. Yoksa, tercih bilâ müreccih câizdir ve vâkidir. İrade bir sıfattır. Onun şe’ni, böyle bir işi görmektedir.
Eğer desen: “Madem katli halkeden Hak’tır. Niçin bana katil denilir?
Elcevab: Çünki: İlm-i sarf kaidesince ism-i fâil, bir emr-i nisbî olan masdardan müştaktır. Yoksa bir emr-i sâbit olan hâsıl-ı bilmasdardan inşikak etmez. Masdar kesbimizdir, katil ünvanını da biz alırız.Hâsıl-ı bilmasdar, Hakk’ın mahlûkudur. Mes’uliyeti işmam eden birşey, hâsıl-ı bilmasdardan müştak kılınmaz.
Yedincisi: İrade-i cüz’iyye-i insaniyye ve cüz-i ihtiyariyesi çendan zaiftir,bir emr-i itibarîdir, fakat, Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaif cüz-î irade-i külliyesinin taallûkuna bir şart-ı âdi yapmıştır.Yâni mânen der: “Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise, mes’uliyet sana aittir!” Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. Onu muhayyer bırakıp, “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim” desen. O çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün.Çocuk üşüdü yahut düştü.Elbette “Sen istedin” diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın. İşte Cenâb-ı Hak, Ahkem-ül-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini, bir şart-ı âdi yapıp irade-i külliyyesi ona nazar eder.
Elhasıl: Ey insan! Senin elinde gayet zaif, fakat seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa, cüz-i ihtiyarî namında bir iraden var. O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenatın bir meyvesi olan Cennet’e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki, onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel’unenin bir meyvesi olan zakkum-u Cehennem’e yetişmesin. Demek, dua ve tevekkül, meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi, meyelân-ı şerr-i keser, tecavüzatını kırar.
ÜÇÜNCÜ MEBHAS: Kadere îman, îmanın erkânındandır. Yâni: “Herşey, Cenâb-ı Hakk’ın takdiriyledir.” Kadere delâil-i kat’iyye o kadar
_________
(Hâşiye) Tereccuh ayrıdır, tercih ayrıdır, çok fark var.

çoktur ki, had ve hesaba gelmez. Biz, basit ve zâhir bir tarz ile şu rükn-ü îmânîyi, ne derece kuvvetli ve geniş olduğunu, bir mukaddeme ile göstereceğiz.
Mukaddeme: Herşey vücudundan evvel ve vücudundan sonra yazıldığını وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ gibi, pekçok âyât-ı Kur’aniyye tasrih ediyor ve şu kâinat denilen, kudretin Kur’an-ı kebîrinin âyâtı dahi şu hükm-ü Kur-anîyi, nizam ve mizan ve intizam ve tasvir ve tezyin ve imtiyaz gibi âyât-ı tekvîniyyesiyle tasdik ediyor. Evet, şu kâinat kitabının manzum mektubatı ve mevzun âyâtı şehadet eder ki, herşey yazılıdır. Amma, vücudundan evvel herşey mukadder ve yazılı olduğuna delil, bütün mebâdi ve çekirdekler ve mekadîr ve suretler, birer şahittir. Zira, herbir tohum ve çekirdekler, “Kâf-Nûn” tezgâhından çıkan birer lâtif sandukcadır ki, kaderle tersim edilen bir fihristecik, ona tevdi edilmiştir ki, Kudret, o kaderin hendesesine göre zerratı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mu’cizat-ı kudreti bina ediyor. Demek, bütün ağacın başına gelecek; bütün vâkıatı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zira tohumlar maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten birşey yoktur. Hem, herşey’in miktar-ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. Evet, hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gayet hikmetli ve san’atlı bir kalıbdan çıkmış gibi, bir miktar, bir şekil var ki; o mikdarı, o sureti, o şekli almak; ya, hârika ve nihayet derecede eğri büğrü maddî bir kalıb bulunmalı veyahut kaderden gelen mevzun, ilmî bir kalıb-ı mânevî ile Kudret-i Ezeliyye, o sureti, o şekli biçip giydiriyor. Meselâ: Sen, şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki; câmid, sağır, kör, şuursuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemasında hareket eder. Bazı eğri büğrü hudutlarda, meyve ve faidelerin yerini tanır, görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra, başka bir yerde, büyük bir gayeyi takib eder gibi yolunu değiştirir. Demek kaderden gelen mikdar-ı mânevînin ve o mikdarın emr-i mânevisiyle zerreler hareket ederler. Madem, maddi ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyatı var. Elbette eşyanın mürur-u zamanla giydikleri suretler ve ettikleri hârekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam-ı kadere tâbidir. Evet, bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irade ve evâmir-i tekvîniyyenin unvanı olan “Kitab-ı Mübîn”den haber veren ve işaret eden, hem nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhînin bir unvanı olan “İmam-ı Mübîn”den haber veren ve remzeden iki kader tecellisi var. Bedhî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddî keyfiyat ve vaziyetleri ve hey’etleridir ki, sonra göz ile görünecek. Nazarî ise, o çekerdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler,şekiller, hareketler, tesbihatlardır ki, tarihçe-i hayat namiyle tâbir edilen vakit-bevakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller; o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî mikdarı vardır.Madem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellisi var. Elbette umum eşyanın vücudundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır. Şimdi; vücudundan sonra herşey’in sergüzeşt-i hayatı yazıldığına delil ise; âlemde “Kitab-ı Mübîn” ve “İmam-ı Mübîn”den haber veren bütün meyveler ve “Levh-i Mahfuz”dan haber veren ve işaret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar birer şahittir, birer emâredir. Evet herbir meyve, bütün ağacın mukadderat-ı hayatı, onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt-i hayatiyle beraber kısmen âlemin hâdisatı mâziyesi, kuvve-i hâfızasında öyle bir sûrette yazılıyor ki, güya hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest-i kudret, kalem-i kaderiyle insanın sahife-i a’mâlinden küçük bir senet istinsah ederek, insanın eline verip, dimağının cebine koymuş. Tâ, muhasebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem, tâ mutmain olsun ki; bu fena ve zeval herc ü mercinde beka için pekçok âyineler var ki, Kadîr-i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersim edip ibka ediyor. Hem, beka için pekçok levhalar var ki, Hafîz-i Alîm, fânilerin mânalarını onlarda yazıyor…
Elhasıl: Madem en basit ve en aşağı derece-i hayat olan nebatat hayatı, bu derece kaderin nizamına tâbidir. Elbette en yüksek derece-i hayat olan hayat-ı insâniyye, bütün teferruatiyle kaderin mikyasiyle çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet, nasıl katreler, buluttan haber verir, reşhalar su menbaını gösterir; senetler, cüzdanlar, bir defter-i kebîr’in vücuduna işaret ederler. Öyle de: Şu meşhudumuz olan, zîhayatlardaki intizam-ı maddî olan bedihî kader ve intizam-ı mânevî ve hayatî olan nazarî kaderin reşhaları, katreleri, senetleri, cüzdanları hükmünde olan meyveler, nutfeler, tohumlar, çekirdekler, suretler, şekiller; bilbedahe “Kitab-ı Mübîn” denilen irade ve evamir-i tekvîniyyenin defterini ve “İmam-ı Mübîn” denilen ilm-i İlâhînin bir divanı olan levh-i mahfuzu gösterir.
Netice-i meram: Madem bilmüşahede görüyoruz ki, herbir zîhayatın neşv ü nema zamanında; zerreleri, eğribüğrü hudutlara gider, durur. Zerreler yolunu değiştirir. O hudutların nihayetlerinde birer hikmet, birer faide, birer maslahatı semere verirler.Bilbedahe, o şey’in mikdar-ı sûrîsi, bir kader kalemiyle tersim edilmiştir. İşte: Meşhud, bedihî kader, o zîhayatın mânevî hâlâtında dahi bir kader kalemiyle çizilmiş muntazam meyvedar hudutları, nihayetleri var olduğunu gösterir. Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret; o maanî kitabını, o mistar üstünde yazar. Madem maddî ve mânevi kader kalemiyle tersim edilmiş müsmir hudutlar, hikmetli nihayetler olduğunu kat’iyyen anlıyoruz.Elbette herbir zîhayatın müddet-i hayatında geçireceği ahval ve etvârı, o kaderin kalemiyle tersim edilmiş. Çünki: Sergüzeşt-i hayatı, bir intizam ve mîzan ile cereyan ediyor. Suretler değiştiriyor, şekiller alıyor. Mâdem böyle umum zîhayatta kalem-i kader hükümrandır. Elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halifesi ve emanet-i kübrânın hâmili olan insanın sergüzeşt-i hayatiyyesi, herşeyden ziyâde kaderin kanununa tâbidir.
Eğer desen: “Kader bizi böyle bağlamış. Hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelâna müştak olan kalb ve ruh için kadere îman bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?
Elcevab: Kat’a ve asla!.. Sıkıntı vermediği gibi, nihayetsiz bir hiffet, bir rahatlık ve revh u reyhânı veren ve emn ü emanı te’min eden bir sürur, bir nur veriyor. Çünki: İnsan kadere îman etmezse, küçük bir dairede cüz-î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçare ruhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünki: İnsan bütün kâinatla alâkadardır. Nihayetsiz makasıd ve metâlibi var. Kudreti, iradesi, hürriyeti; milyondan birisine kâfi gelmediği için, çektiği mânevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır. İşte kadere îman, bütün o ağırlığı kaderin sefinesine atar, kemal-i rahat ile, ruh ve kalbin kemâl-i hürriyyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydan veriyor. Yalnız nefs-i emmarenin cüz-î hürriyetini selbeder ve fir’avuniyyetini ve rubûbiyyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar. Kadere îman o kadar lezzetli, saadetlidir ki, târif edilmez. Yalnız şu temsil ile o lezzete ve o saadete bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir padişahın payitahtına giderler. O padişahın mahall-i garâib olan has sarayına girerler. Biri, padişahı bilmez; o yerde gasıbâne, sârikane tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve vâridat ve makinelerini işlettirmek ve garib hayvanatın erzakını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemadiyen ıstırap çeker. O cennet gibi bahçe, başına bir cehennem gibi oluyor. Herşey’e acıyor. İdare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir.Sonrada, o hırsız edepsiz adam, te’dip sûretiyle hapse atılır. İkinci adam, padişahı tanır, padişaha kendini misafir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizam-ı kanunla cereyan ettiğini, herşey bir programla, kemâl-i sühuletle işlediğini îtikad eder. Zahmet ve külfetleri, padişahın kanununa bırakıp kemâl-i safa ile o cennet-misal bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip padişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinaden herşey’i hoş görür, kemâl-i lzzet ve saadetle hayatını geçirir. İşte مَنْ اَمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مَنَ الْكَدَرِ sırrını anla
DÖRDÜNCÜ MEBHAS: Eğer desen: “Birinci Mebhasda isbat ettin ki: Kaderin herşey’i güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Halbuki, şu dâr-ı dünyadaki musibetler, beliyyeler, o hükmü cerhediyor. ”
Elcevab: Ey şiddet-i şefkatten şedit bir elemi hisseden nefsim ve arkadşım! Vücud, hayr-ı mahz; adem, şerr-i mahz olduğuna; bütün mehâsin ve kemalâtın vücuda rücuu ve bütün maâsî ve mesâib ve nekaisin esası, adem olduğu, delildir.Madem adem şerr-i mahzdır. Ademe müncer olan veya ademi işmam eden hâlât dahi şerr-i tazammun eder. Onun için, vücudun en parlak nuru olan hayat, ahvâl-i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebâyin vaziyetlere girip tasaffi ediyor ve müteaddid keyfiyatı alıp, matlub semeratı veriyor ve müteaddid tavırlara girip, Vâhib-i Hayat’ın nukuş-u esmâsını güzelce gösterir. İşte şu hakikattandır ki, zîhayatlara âlâm ve mesaib ve meşakkat ve beliyyat suretinde, bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envar-ı vücud teceddüd edip zulümat-ı adem tebâud ederek hayatları tasaffi ediyor. Zira: Tevakkuf, sükûnet, sükût, atâlet, istirahat, yeknesaklık; keyfiyatta ve ahvalde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.
Elhasıl: Madem hayat, Esmâ-i Hüsnânın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen herşey hasendir. Meselâ: Gayet zengin, nihayet derecede san’atkâr ve çok san’atlarda mâhir bir zât; âsâr-ı san’atını, hem kıymetdar servetini göstermek için, adi bir miskin adamı modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukabil bir saatte murassa’, musanna’ yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vazişyetler verir, tebdil eder. Hem her nevi san’atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam o zâta dese: “bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun” demeğe hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin” diyebilir mi? İştez onun gibi Sâni-i Zülcelâl, Fâtır-ı Bîmisal; zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havas ve letâif ile murassa olarak giydirdiği vücud gömleğini Esmâ-i Hüsnâ’nın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir. Çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musibetler nev’inde olan keyfiyat; bazı Esmâsının ahkâmını göstermek için lemaat-ı hikmet içinde bâzı şuâât-ı Rahmet ve şuâât-ı Rahmet içinde lâtif güzellikler vardır.

Hâtime
[Eski Said'in serkeş, müftehir, mağrur, ucublu, riyâkâr nefsini susturan, telime mecbur eden beş fıkradır.]

Birinci Fıkra: Madem eşya var ve san’atlıdır. Elbette bir ustaları var. Yirmiikinci Söz’de gayet kat’î isbat edildiği gibi: Eğer herşey birinin olmazsa, o vakit herbir şey, bütün eşya kadar müşkil ve ağır olur. Eğer herşey birinin olsa, o zaman bütün eşya, birşey kadar âsân ve kolay olur. Madem zemin ve âsumânı birisi yapmış, yaratmış. Elbette o pek hikmetli ve çok san’atkâr Zât, zemin ve âsumanın meyveleri ve neticeleri ve gayeleri olan zîhayatları başklalara bırakıp işi bozmayacak. Başka ellere teslim edip bütün hikmetli işlerini abes etmiyecek, hiçe indirmiyecek, şükür ve ibadetlerini başkasına vermiyecektir.
İkinci Fıkra: Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme, salkımları o ağaç kendi takmamış. Başkası onları ona takmış.
Üçüncü Fıkra: Sen ey riyâkâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma. اِنَّ اللَّهَ لَيُؤَيِّدُ هَذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ sırrınca: Müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül-i fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyyetini; geçen ni’metlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farîze-i hilkat ve netic-i san’at bil, ucub ve riyâdan kurtul!.
Dördüncü Fıkra: Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen; Cenâb-ı Hakk’ın mârifetini kazan. Çünki: Bütün hakaik-ı mevcudat, İsm-i Hakk’ın şuunatı ve Esmâsının tezahüratı ve sıfâtının tecelliyatıdırlar. Maddî ve mânevî, cevherî, arazî herbir şey’in, herbir insanın hakikatı, birer ismin nuruna dayanır ve hakikitına istinad eder. Yoksa; hakikatsız ehemmiyetsiz bir surettir. Yirminci Söz’ün âhirinde, şu sırra dair bir nebze bahsi geçmiştir. Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan mevtten kaçarsan;
kat’iyyen bil ki: Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel, bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-i dünyeveyye, o dakikada meyyittir,ölmüştür. O dakikadan sonra, bütün zamanın ve onun mazrûfu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek, güvendiğin hayat-ı maddiyye, yalnız bir dakikadır. Hatta bir kısım ehl-i tedkik, “Bir âşiredir, belki bir ân-ı seyyâledir” demişler. İşte şu sırdandır ki: Bâzı ehl-i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler. Madem böyledir, hayat-ı maddiyye-i nefsiyyeyi bırak. Kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir daire-i hayatları var. Senin için meyyit olan mâzi, müstakbel; onlar için “Hayy” dır, hayatdar ve mevcuttur. Ey nefsim!. Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
“Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahman’a teslim eyledim gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.
Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.
Hiç-ender-hiçim, fakat bu mevcudatı birden isterim.”
Beşinci Fıkra: Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra-i Arabiyye, “Allahü Ekber” zikrinde otuzüç mertebe-i tefekkürden bir mertebeye işarettir.

اَللَّهُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْقَدِيرُ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ الْكَرِيمُ الرَّحِيمُ الْجَمِلُ النَّقَّاشُ الْاَزَلِىُّ الَّذِى مَا حَقِيقَةُ هَذِهِ الْكَئِنَاتِ كُلًّ وَ جُزْءً وَصَحَائِفَ وَطَبَقَاتٍ وَمَا حَقَائِقُ هَذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلِّيًا وَجُزْئِيًا وَوُجُودًا وَبَقَاءً اِلاَّ خُطُوطُ فَلِمَ قَضَائِهِ وَقَدَرِهِ وَتَنْظِيمِهِ وَتَقْدِيرِهِ بِعِلْمٍ وَحِكْمَةٍ وَنُقُوشُ َرْكَارِ عِلْمِهِ وَحِكْمَتِهِ وَتَصْوِيرِهِ وَتَدْبِيرِهِ بِصُنْعٍ وَعِنَايَتٍ وَتَزْيِينَاتُ يَدِ بَيْضَاءٍ صُنْعِهِ وَعِنَايَتِهِ وَتَزْيِينِهِ وَتَزْيِنِهِ وَتَنْوِيرِهِ بِلُطْفٍ وَكَرَمٍ وَاَزَاهِيرُ لَطَائِفِ لُطْفِهِ وَكَرَمِهِ وَتَوَدُّدِهِ وَتَعَرُّفِهِ بِرَحْمَةٍ وَنِعْمَةٍ وَثَمَرَاتٌ فَيَّاضِ رَحْمَتِهِ وَنِعْمِتِهِ وَتَرَحُّمِهِ وَتَحَنُّنِهِ بِجَمَالِ وَكَمَالِ وَلَمَعَاتِ تَجَلِّيَاتِ جَمَالِهِ وَكَمَالِهِ بِشَهَادَةِ تَفَانِيَةِ الْمَرَايَا وَسَيَّالِيَّةِ الْمَظَاهِرَ مَعَ بَقَاءِ الْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ
اَسَّرْمَدِىِّ الدَّائِمِ التَّجَلِّى وَالظُّهُورِ عَلَى مَرِّ الْفُصُولِ وَالْعُصُورِ وَالدُّهُورِ وَالدَّائِمِ الاِنْعَامِ عَلَى مَرِّ الاَنَامِ وَالاَيَّامِ وَالاَعْوَامِ نَعَمْ فَالْاَثَرُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ لِذِى عَقْلٍ عَلَى الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ لِذِى فَهْمٍ عَلَى الْاِسْمِِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الاِسْمُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَى الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالضَرُورَةِ عَلَى الشَّأْنِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الشَّأْنُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْيَقِينِ عَلَى كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا يَلِيقُ بِااذَّاتِ وَهُوَ الْحَقُّ الْيَقِينُ . نَعَمْ تَفَانِى الْمِرْاَةِ . زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّى الدَّائِمِ مَعَ الْفَيِضِِ الْمُلاَزِمِ مِنْ اَظْهَرِ
لظَّوَاهِرَ اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ الْمُلْكَ الْمَظَاهِرَ : مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ .. لِلاِحْسًانِ الْمُجَدَّدِ .. لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ .. لِلْبَاقِ الْوَدُودِ .. اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا

مُحَمَّدٍ مِنَ الاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ عَدَدَمَا فِى عِلْمِ اللَّهِ وَعَلَى اَلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ *

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv