MEYVE RİSALESİ –  OTUZ BİRİNCİ SÖZÜN DÖRDÜNCÜ ESASI
Bu yazı kez okundu.
12 Mart 2014 13:27 tarihinde eklendi

MEYVE RİSALESİ
OTUZBİRİNCİ SÖZÜN DÖRDÜNCÜ ESASI

DÖRDÜNCÜ ESAS

Mi’racın semeratı ve faydası nedir?
Elcevab: Şu şecere-i Tûba-i Mâneviyye olan Mi’racın beşyüzden fazla meyvelerinden nümune olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.

BİRİNCİ MEYVE:

Erkân-ı îmaniyyenin hakaikını göz ile görüp, melâikeyi, cenneti, âhireti, hattâ Zât-ı Zülcelâli göz ile müşahede etmek; kâinata ve beşere öyle bir hazine ve bir nur-u ezelî ve ebedî bir hediye getirmiştir ki: Şu kâinatı, perişan ve fâni ve karmakarışık bir vaziyet-i mevhûmeden çıkarıp, o nur ve o meyve ile, o kâinatı; kudsî mektubat-ı Samedaniyye, güzel âyine-i cemal-i Zât-ı ehadiyye vaziyeti olan hakikatını göstermiş. Kâinatı ve bütün zîşuuru sevindirip mesrur etmiş. Hem o nur ve o meyve ile beşeri; muşevveş, perişan, âciz, fakir, hâcâtı hadsiz, a’dâsı nihayetsiz ve fâni, bekasız bir vaziyet-i dalâletkâraneden o insanı o nur, o mayve-i kudsiyye ile Ahsen-i Takvîmde bir mu’cize-i kudret-i Samedâniyyesi ve mektubat-ı Samedaniyyenin bir nüsha-i câmiası ve Sultan-ı Ezel ve Ebed’in bir muhatabı, bir abd-i hassı, kemâlâtının istihsancısı, halîli ve cemâlinin hayretkârı, habîbi ve cennet-i bâkıyesine namzet bir misafir-i azîzi suret-i hakikîsinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihayetsiz bir sürur, hadsiz bir şevk vermiştir.
İKİNCİ MEYVE:
Sâni-i mevcudat ve Sâhib-i kâinat ve Rabb-ül-âlemîn olan Hâkim-i Ezel ve Ebed’in marziyyat-ı Rabbâniyyesi olan İslâmiyetin, -başta namaz olarak- esasatını, cin ve inse hediye getirmişdir ki: O marziyyatı anlamak, o kadar merak-âver ve saadet-âverdir ki, târif edilmez.Çünki: Herkes, büyükce bir veliyy-i ni’met, yahut, muhsin bir padişahın uzaktan arzularını anlamağa ne kadar arzukeş ve anlasa, ne kadar memnun olur. Temenni eder ki: “Keşki bir vasıta-i muhabere olsa idi, doğrudan doğruya o zât ile konuşsa idim. Benden ne istiyor, anlasa idim.Benden onun hoşuna gideni bilse idim” der. Acaba bütün mevcudat kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcudattaki cemâl ve kemalât, O’nun cemâl ve kemâline nisbeten zayıf bir gölge ve her anda nihayetsiz cihetlerle O’na muhtaç ve nihayetsiz ihsanlarına mazhar olan beşer, ne derece O’nun maziyyatını ve arzularını anlamak hususunda hâhişger ve merak-âver olması lâzım olduğunu anlarsın.
İşte Zât-ı Ahmediyye (A.S.M) yetmiş bin perde arkasında O Sultan-ı Ezel ve Ebed’in marziyyatını doğrudan doğruya Mi’rac semeresi olarak hakkalyakîn işitip getirip beşere hediye etmiştir.
Evet, beşer, Kamer’deki hâli anlamak için ne kadar merak eder ki: Biri gidip, dönüp haber verse. Hem ne kadar fedakârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Halbuki Kamer, öyle bir Mâlik-ül-Mülk’ün memleketinde geziyor ki: Kamer, bir sinek gibi küre-i arzın etrafında pervaz eder. Küre-i arz, pervane gibi Şemsin etrafında uçar. Şems, binler lâmbalar içinde bir lâmbadır ki: O Mâlik-ül-Mülk-ü Zülcelâl’in bir misafirhanesinde mumdarlık eder. İşte Zât-ı Ahmadiyye (A.S.M.), öyle bir Zât-ı Zülcelâl’in şuunatını ve acâib-i san’atını ve âlem-i bekada hazain-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu Zât-ı, kemâl-i merak ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.
ÜÇÜNCÜ MEYVE:
Saadet-i Ebediyyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş, cin ve inse hediye etmiştir. Evet, Mi’rac vasıtasiyle ve kendi gözüyle Cennet-i görmüş ve Rahmân-ı Zülcelâl’in rahmetinin bâkî cilvelerini müşahede etmiş ve saaddet-i ebediyyeyi kat’iyyen, hakkalyakîn anlamış, saadet-i ebediyyenin vücudunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki: Bîçâre cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele-i zevâl ve firak içindeki mevcudatı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrat ile adem ve firak-ı ebedî denizine döküldüğü olan veziyet-i mevhume-i canhıraşâne de oldukları hengâmda; şöyle bir müjde, ne kadar kıymetdar olduğu ve idam-ı ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fâni cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saadet-âver olduğu târif edilmez. Bir adama, idam edileceği anda, onun afvıyla kudb-uşâhânede bir saray verilse, ne kadar sürura sebeptir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürurları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver…

DÖRDÜNCÜ MEYVE:
Rü’yet-i cemâlullah meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü’mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki, o meyve, ne derece leziz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyas edebilirsin.Yâni: Her kalb sahibi bir insan; zîcemâl, zîkemâl, zîihsan bir zâtı sever. Ve o sevmek dahi, cemâl ve kemâl ve ihsanın derecatına nisbeten tezayüt eder, perestiş derecesine gelir, canını feda eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını feda etmek derecesine çıkar. Halbuki: Bütün mevcudattaki cemâl ve kemâl ve ihsan, O’nun cemâl ve kemâl ve ihsanına nisbeten, küçük birkaç lemaatın, güneşe nisbeti gibi de olmaz. Demek nihayetsiz bir muhabbete lâyık ve nihayetsiz rü’yete ve nihayetsiz bir iştiyâka elyak bir Zât-ı Zülcelâli Velkemâl’in saadet-i ebediyyede rü’yetine muvaffak olması ne kadar saadet-âver ve medar-ı sürur ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu insan isen anlarsın..
BEŞİNCİ MEYVE:
İnsan, kâinatın kıymetdar bir meyvesi ve Sâni-i kâinatın nâzdar sevgilisi olduğu, Mi’rac ile anlaşılmış ve o meyveyi, cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahlûk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zîşuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki: Kâinatın bütün mevcudatı üstünde bir makam-ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürur-u mes’udiyyetkârane veriyor ki, tasvir edilmez. Çünki: Âdi bir nefere denilse: “Sen, Müşir oldun. ” Ne kadar memnun olur. Halbuki; Fânî, âciz bir hayvan-ı nâtık, zevâl ve firak sillesini daima yiyen bîçâre insana, birden ebedî, bâkî bir cennette, Rahîm ve Kerîm bir Rahman’ın rahmetinde ve hayal sür’atinde, ruhun vüs’atinde, aklın cevelânında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerana ve cevelâne muvaffak olduğun gibi saadet-i ebediyyede rü’yet-i cemâline de muvaffak olursun, denildiği vakit; insaniyyeti sukut etmemiş bir insan ne kadar derin ve ciddî bir sevinç ve süruru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin…
Şimdi, makam-ı istima’da olan zâta deriz ki: İlhad gömleğini yırt, at. Mü’min kulağını geçir. Ve Müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsil ile bir-iki meyvenin derece-i kıymetini göstereceğiz.
Meselâ: Senin ile biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki; herşey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı.. her taraf müdhiş cenazelerle dolu.. işitilen sesler yetimlerin ağlayışı, mazlumların vaveylâsıdır. İşte biz, şöyle bir vaziyette olduğumiz vakitte; biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjde ile, bize yabancı olanlar ahbab şekline girse.. Düşman gördüğümüz kimseler, kardeşler suretine dönse.. O müdhiş cenazeler, huşû ve huzûda, zikir ve tesbihde birer ibadetkâr şeklinde görünse.. O yetimane ağlayışlar, senâkârane “yaşasınlar” hükmüne girse.. Ve o ölümler ve o soymaklar, garâtlar; terhisat suretine dönse.. Kendi sürurumuz ile beraber, herkesin süruruna müşterek olsak; o müjde ne kadar mesrurane olduğunu elbette anlarsın. İşte Mi’rac-ı Ahmediyye’nin (A.S.M.) bir meyvesi olan nur-u îmandan evvel, şu kâinatın mevcudatı, nazar-ı dalâletle bakıldığı vakit; yabancı, muzır, müz’iç, muvahhiş ve dağ gibi cirmler birer müdhiş cenaze, ecel herkesin başını kesip adem-âbâd kuyusuna atar. Bütün sadalar, firak ve zevalden gelen vaveylâlar olduğu halde, dalâletin öyle tasvir ettiği hengâmda; meyve-i Mi’rac olan hakaik-ı erkân-ı îmâniyye nasıl, mevcudatı sana kardaş, dost ve Sâni-i Zülcelâline zâkir ve müsebbih; ve mevt ve zeval, bir nevi terhis ve vazifeden âzâd etmek; ve sadalar, birer tesbihat hakikatında olduğunu sana gösterir. Bu hakikatı tamam görmek istersen, İkinci ve Sekizinci Sözlere bak…
İkinci Temsil:
Senin ile biz, sahra-yı kebir gibi bir mevkideyiz. Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık olduğundan, elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmisiz, aç ve susuz, me’yus ve ümitsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden bir zât, o karanlık perdesinden geçip; sonra gelip, bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennet-misâl bir yerde istikbalimiz te’min edilmiş, gayet merhametkâr bir hâmimiz bulunmuş, yiyecek ve içecek ihzar edilmiş bir yerde bizi koysa; ne kadar memnun oluruz, bilirsin.
İşte o sahra-yı kebir, bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hâdisat içinde harekât-ı zerrat ve seyl-i zaman tahrikiyle çalkanan mevcudat ve bîçâre insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dâğdâr olan istikbali; müdhiş zulümat içinde, nazar-ı dalâletle görüyor. Feryadını işittirecek kimseyi bilmiyor.. Nihayetsiz aç, nihayetsiz susuzdur. İşte, Semere-i Mi’rac olan marziyyat-ı İlâhiyye ile şu dünya, gayet kerîm bir zâtın misafirhanesi, insanlar dahi onun misafirleri, me’murları, istikbal dahi cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saadet-i ebediyye gibi parlak göründüğü vakit; ne kadar hoş, güzel, şirin bir meyve olduğunu anlarsın..
Makam-ı istima’da olan zât, diyor ki: “Cenâb-ı Hakk’a yüz binler hamd ve şükür olsun ki ilhaddan kurtuldum, Tevhide girdim; tamamiyle inandın ve kemâl-i îmanı kazandım.”
Biz de deriz: Ey kardeş!Seni tebrik ediyoruz…Cenâb-ı Hak bizleri, RESÛL-İ EKREM ALEYHİSSALÂTÜ VESSELÂM’IN ŞEFAATINA MAZHAR ETSİN, ÂMÎN…
اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنِ انْشَقَّ بِاشَارَةِ الْقَمَرُ وَنَبَعَ مِنْ اَصَابِعِهِ الْمَاءُ كَالْكَوْثَرِ صَاحِبُ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اَلَهِ ةَاَصْحَابَهِ اَجْمَعِينَ مِنْ اَوَّلِ الدُّنْيَا اِلَى اَخِرِ الْمَحْشَرِ

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنا اِنَّكَ اَنْتَ العَلِيمُ الحَكِيمُ رِبَّنَأ تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ العَلِيمُ *
رَبَّنَا لاَتُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسيناَ اَوْ اخْطَانَا * رَبَّنَا لاَتُزِغْ قُلٌوبَنَأ بَعْدِ اِذْ هَدَيْتَنَا * رَبَّنَأ اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِر لَنَأ اِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ*
وَاَخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv