“SAF”LARIN SAFLAŞMASI
Bu yazı kez okundu.
12 Mart 2014 13:53 tarihinde eklendi

Günlerdir “süfyani sistemlerin” çaldığı türküde halay çekmeyi “islami mücadele” sanan mazlum halkların, büyük şeytanın iki eli arasında seçim yapıp, bir eli diğerinden üstün görme ve destekleme çabasına tanık olmaktayız. “Çok perdeli tiyatro” başlıklı yazımızda neden çıkarıldığından bahsettiğimiz danışıklı döğüşün, geldiğimiz noktada yazımızda bahsettiğimiz sonuçlarının bir bir ortaya çıktığını ve “saf” halkın çeşitli oyunlarla birbirine düşman saflara ayrıldığını gözlemlemekteyiz.
Var oldukları ilk günden beri büyük şeytana “hizmet”te yarışanlarla “süfyani sistemlerin” büyük şeytan tarafından atanan “müstemleke valileri”, gizlemek istedikleri bir çok ihanetin üzerine perde çekmek ve ileride uygulamak istedikleri katliamların zeminini hazırlamak için birbirlerinin adeta gırtlağına sarılmış şekilde pozlar vermekte, “ilahları” olan büyük şeytanın bop planı çerçevesinde halkların birbirlerine düşman kesilip irtibatlarının kopmasını ve oluşturulacak bir çatışma ortamı ile bahsi geçen halkların zayıflamış güçlerinden ve dağılmış beraberliklerinin getirdiği aczden yararlanarak “büyük İsrail”in kurulmasını umud etmektedirler. Nitekim bu “danışıklı döğüşün” tarafları olan kankalar, her ne kadar birbirlerine saldırıyor görünseler de İslam İnkılabı ve Hizbullahi harekete olan nefretlerinde ortak hareket etmekte, Suriye’de neden oldukları vahşeti ilk günkü gibi savunmaktadırlar. Birbirlerinin zaten ayyuka çıkmış sirkatlerini, ihanetlerini, uşaklıklarını ortaya döken bu ana baba bir kardeşler, hiçbir zaman büyük şeytana dokunacak tek bir laf etmemekte, bu toprakların asıl sorunu olan İsrail’e nefes aldıracak “büyük kürdistanın(İsrail)” inşası için gayret sarfetmektedirler.
Buraya kadar varoluşları zulme dayanan bu kardeşler açısından normal olan bu durumun anormal olan kısmı “süfyani sistemlerin” her kurum, kuruluş, parti, stk vb. yapılarından sürekli darbe yiyen halkların, kendilerine yumruk atan eli öpmeye yönelik hevesleridir. Bu öyle bir heves ki, zalimler artık zulümlerini gizlemek ihtiyacı dahi hissetmemekte, onları sahiplenen halklarda “benim zalimim, benim hırsızım, benim gaspçım daha iyi. Hep diğerleri mi zulmedecek, biraz da benden görünen zulmetsin” mantığına bürünecek kadar akıldan, izandan, ve basiretten soyutlanıp tam anlamıyla “saf” ve “katıksız” hale gelmektedirler. Böyle “saf”ların saflaşmasından faydalananlar da firavun misali iktidarlarını kölelerinin üzerinden sürdürmektedirler.
Bu “saf”lar saflara ayrılınca birbirleriyle olan tüm irtibatlarını kesmekten, birbirlerine lakaplar takmaktan ve birbirlerini neredeyse tekfir etmekten dahi çekinmemekte, anlatılan hiçbir hakikat bu “saf”ların saflarını yararak zihinlerine ve gönüllerine işlememektedir. “Süfyani sistemler” bu safların çokluğu ölçüsünde kendilerini güvende hissetmekte ve saltanatlarının temelini bu “saf”lar sayesinde sağlamlaştırmaktadırlar. İşin üzücü yanı mektebin mensuplarının da kimi uzun ve kıvırcık saçlıların veya “hoca” sıfatını yakıştırdıkları “süfyani sistemlerin” hukuk uzmanlarının vb.’lerinin oyununa gelip bu “saf”larda yer bulma çabasına girmesi ve “süfyani sistemlerin” tam da istediği kıvama gelerek batılın bir kısmından uzaklaşıp diğer kısmına bağlanmalarıdır. Öyle ki “süfyani sistemlerin” zulmüyle meşhur istihbarat örgütlerinin başında olanlara “Allah’ın lütfu” diyecek kadar sistemin uşağı olduğunu belli edenlerin ardısıra gidip, büyük şeytanın kucağında “hizmet” edenlere inat, büyük şeytanın planlarına bu coğrafyada “hizmet” edenleri desteklemeyi maslahat sanmakta ve hiçbir uyarıyı ciddiye almamaktadırlar. Bir şeytanın kendilerini dinlediğini ifşa ettiği bu mektebin mensupları, o şeytanın oyununa gelerek diğer şeytanın safında yer tutmayı basiret zannedecek kadar siyasi bilinçten ve “süfyani sistemleri” doğru algılamaktan uzaktırlar.
Bu kardeşlerimiz bir türlü muaviye ve yezid arasında fark olmadığını anlamamakta, ya yezide inat muaviyeye bağlanmakta ya muaviyeye inat yezide selam göndermektedirler. “Süfyani sistemlerin” oyunlarından bahsederken ve bu oyunlara karşı bir duruş sergilemeye çalışırken her defasında asıl hedef olan “süfyanilerin” kökünü ıskalamakta, sistemlerin bir uzvunu diğer bir uzvuna tercih etmeyi mücadele olarak algılamaktadırlar. Emevilerin, abbasilerin vb zulüm sistemlerinin hepsini red etmeyi tarih bilincinin gereği olarak bilen bu kardeşler, bu çağın emevi ve abbasilerinin sistemlerini savunmayı hangi akla sığdırmaktadırlar bilemiyoruz. Emevilerin bugün direkt iktidarda olduğunu varsayarsak hangi hükümdar diğerine göre kabul edilebilirdir merak ediyoruz. Mektebi geçmişleri yad edip bugünü umursamayan, geçmiş zalimlere feryad edip bugünün zalimlerini alkışlayan bir mektep haline getirenler, aslında “süfyani sistemlerin” şiileri olmaktan imtina etmeyenlerdir. Bu bahsi geçenler, Suriye’de işlenen her türlü vahşetin icracısı olan vahhabi-selefi çetelere kin kusarken, onları oraya gönderenlerin, onlara her türlü desteği sağlayanların, onlar için zemin hazırlayanların safında bulunmaktan, aynı sistemin savunucuları olmaktan çekinmemektedirler. Bazıları da güya “süfyanilerin” iktidarına “muhalefet” edip, hakla batılı birbirine karıştıranların ve Suriye rejiminin onurlu lideri Beşar Esad’ı “süfyanilerin” liderine benzeterek zalim sıfatıyla yaftalayanların safının doğru saf olduğunu iddia ederek mektebe hizmet(!) etmektedirler.
Bu kadar “saf”ın olduğu bu ortamda yaşanan bu “saflaşmada” taraf olmak, nifak ile küfür arasında, zalim ile müstekbir arasında seçim yapmaktır ki hiçbirinin bir diğerinden farkı yoktur. Bu ayrımı yapacak kadar “iyi” niyetli olanlar, bir “hüsn-ü zan” hülyasının peşinden giderek “kurda hayran koyun” haline gelmiş, eleştirenleri ise “kötü niyetli” olarak yaftalamaktan utanmamışlardır. Oysa “zalim sultan karşısında susan dilsiz şeytandır” düsturu gereği, zulmün meşruluğunu sarsarak temelinden ortadan kaldırmaları gerekenler, zalime hüsn-ü zan besleyerek zulümlerine ortak olmakta ve bu arada çalınan hakları ile beraber şereflerini de yitirmektedirler. İki zalimin kavgasında(!) saf belirlemeyi hangi ilkeye dayandırdıklarını bilemediklerimiz, İmam Humeyni’nin (r.a.) zalim şaha göstermediği hüsn-ü zannı onun kötü kopyalarına neden gösterdiklerini ise açıklamak zorundadırlar.
Hiçbir sistem kendi kolları ile ve kendi belirlediği metodlarla ve kanunlarla yıkılamaz. Ve Allah’ın (c.c.) indirdikleriyle hükmetmeyen hiçbir sistem bizlerin saflarına katılacağımız bir sistem olamaz. O halde düşmanın oynadığı oyunlara malzeme olmaktansa, kendi nihai hedefimizi belirleyerek o hedef doğrultusunda mücadele etmeli, bu mücadele metodunu yanı başımızda bulunan İran İslam İnkılabının tecrübesine dayanarak oluşturmalıyız. Kökünden sökmediğimiz ağacın dallarına olan taarruzumuz, o ağacın budanmasına ve daha güçlü yeni dallar oluşturmasına sebep olacaktır. Bu yüzden habis meyvelerin kaynağı olan ağacı kökünden sökmeli, bir dalını kırıp diğerine çaput bağlamaktan vazgeçmeliyiz. Bunu yaparken baltanın sapını değil sivri ve demir olan kısmını kullanmanın gerektiğini idrak etmeliyiz. Zira baltanın sapının kaynağı da o ağaçtır. Ağacın uzvu da kendisine zarar vermeyecektir.
siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv