İHLAS – İMAM HUMEYNİ
Bu yazı kez okundu.
14 Mart 2014 13:24 tarihinde eklendi

Sufyan “Hanginizin daha iyi iş işlediğini denemek için” [1] ayet-i kerimesinin tefsiriyle ilgili olarak Hz. Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğunu naklediyor: “Burada amellerinizin çokluğu değil, amellerinizin doğru dürüst olması kastedilmiştir. Amellerin doğruluğu ise Allah korkusuna ve bu korku ile birlikte, doğru niyet içinde olmaya bağlıdır.” Daha sonra da şöyle buyurdu: “Amelin halis olması için çaba harcamak, amel etmekten daha zordur. Amelin halis olması ise, Allah-u Teala’dan başka hiç kimsenin seni övmesi beklentisi içinde olmamandır ve niyet amelden daha faziletlidir. Bilin ki şüphesiz niyet, amelin ta kendisidir.” İmam (a.s) Allah-u Teala’nın “De ki, herkes kendine uygun yolda hareket eder.” [2] ayetini okuduktan sonra da, “Yani kendi niyeti doğrultusunda hareket eder.” diye buyurdu.” [3]

Şerh

“Bela” imtihan ve tecrübe anlamındadır. Nitekim Sihah yazarı şöyle diyor: “Belevtuhu belva, cerrebtuhu ve ihtebertuhu (onu denedim, onu tecrübe ettim ve onu imtihan ettim). Ve belahullah belaen ve eblahu iblaen ve ibtilahu ey ihteberehu (Allah onu imtihan etti, Allah onu güzel denedi ve onu imtihandan geçirdi.)”

“Eyyukum” kelimesi Meclisi’nin dediği üzere “ilim” anlamını içererek, “liyebluvekum” cümlesinin ikinci mef’uludur. Ama bu doğru değildir. Zira “eyyu” kelimesi fiilin istifhamını amelden askıya almaktadır. Doğru olanı şudur: “Eyyukum ehsenu amelen” cümlesi, mübteda ve haberdir ve anlam olarak “belva” fiilinin mef’uludur. Eğer “eyyu” kelimesini, “mevsule” kabul edecek olursak, merhum Meclisi’nin sözü doğru çıkar. Ama istifham anlamını içerdiği, daha zahirdir.

“Sevab” kelimesi ise hatanın zıddıdır. Nitekim Cevheri de bunu söylemiştir. İkinci, “haşyet” kelimesi ise Meclisi’nin de dediği gibi bazı nüshalarda yoktur.[4]

Eğer, varsa da açık olan ihtimale göre, “vav” harfi, “mee” (birlikte) anlamındadır.

Şehid-i Sani’nin Esrar’us-Salat’ından nakledildiğine göre ise, “Doğru niyet iyiliktir.” [5]

“Amel üzere baki kalmak” ifadesi ise ameli gözetmek ve dikkat etmektir. Nitekim Cevheri şöyle diyor: “Hakkında dikkat ettiğin ve kendisine şefkat gösterdiğin zaman, “ebkeytu ala fulanin” denmektedir.”

“Şakile” kelimesi ise yol, şekil ve yön anlamındadır. Nitekim Kamus ve Sihah’ta böyle yer almıştır. Kamus şöyle diyor: “Şakil; şekil, yön, niyet ve yol demektir.”

Burada hadis-i şerifte açıklanması gereken hususları birkaç bölümde beyan etmeye çalışacağız, inşallah.

1. Bölüm: Ölümün Hakikati

“Denemek için” ifadesi, Allah-u Teala’nın “Mülk (mutlak egemenlik) kendi elinde bulunan yüce Allah kutludur. O her şeye kadirdir. O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” [6] sözüne işaret etmektedir.

Araştırmacı Meclisi (r.a) şöyle diyor: “Bu ayet-i kerime ölümün varlıksal bir şey olduğuna delalet etmektedir. Burada ölümden maksat, ya hayata bulaşan ölümdür ya da aslî yokluktur.” [7]

Ayet-i şerife’nin delaleti ise yaratılışın bizzat ona aidiyeti esasına dayalıdır. Ama eğer bil-araz (ilineksel) olarak aidiyeti söz konusuysa ayetin bir delaleti yoktur. Nitekim araştırmacılar bunu ifade etmiştir. Delalet etse bile, ölümün asıl yokluk olmasının bir anlamı bulunmamaktadır. Zira asıl yokluğun vücudî (varlıksal) bir şey oluşu, çelişiklerin birliğidir. Oysa ölümü asıl yokluk anlamına almak, kendi içinde doğru değildir.

Özetle, araştırmalar esasınca ölüm, zahirî ve mülkî aleminden batınî ve melekutî aleme intikal etmektir veya ölüm ilk mülkî hayattan, ikinci melekutî hayata geçiştir. Bu esas üzere ölüm, varlıksal bir iştir. Hatta mülkî varlıktan daha yetkindir. Zira dünyevi ve mülkî hayat, ölü ve doğal maddelerle iç içedir. Hayatları da ilineksel (arezi) ve geçicidir ve de melekutî ve zatî hayatın tam aksinedir. Zira zatî ve melekutî hayatta, nefisler için bir bağımsızlık ortaya çıkmaktadır. O yurt; hayat ve hayatın gerektirdiği şeylerin bulunduğu bir yurttur. Berzahi ve misalî beden, çıkış noktasında da nefislere bağlı bulunmaktadır. Nitekim bunun kendi yerinde ispatlanması gerekir. Özetle melekutî hayat –ki okuyucuların Kur’an’a ağır gelmemesi için ölüm olarak tabir edilmiştir- karar kılma ve yaratma ile ilgilidir ve de Zat-i Mukaddes’in kudreti altında bulunmaktadır.

2. Bölüm İmtihan’ın Allah’a İsnadın İzahına İşaret

Daha önceki hadislerin şerhinde “ihtibar” (denemek), “imtihan” ve bunların Hak Teala’ya (c.c) isnadıyla ilgili olarak, Zat-ı Mukaddes’in cehaletini gerektirmeyecek ve de tevillere gerek kalmayacak şekilde bir takım açıklamalarda bulunduk. Şimdi o açıklamaları özet bir şekilde yeniden zikredelim.

İnsanî nefsler, fıtrat ve yaratılışın başlangıcında salt istidat ve kabiliyetten ibarettir ve mutluluk ve mutsuzluk boyutlarında her türlü fiiliyetten (aktüellikten) arınmış durumdadır. Cevheri-tabii (tözsel yaratılışsal) ve fiili-ihtiyari (edimsel- istençsel) hareketlerin tasarrufu altına girdikten sonra kabiliyetler fiiliyete (aktüelliğe) dönüşmekte ve ayrılmalar oluşmaktadır.

O halde iyinin kötüden, halisin çerçöpten ayrılması ancak mülkî (dünyevi) hayat sayesinde mümkündür. Dolayısıyla hayatın yaratılış amacı da nefslerin birbirinden ayrılması ve elenmesidir. O halde imtihanın yaratılış üzerindeki konumu kendiliğinden anlaşılmış oldu. Ölümün yaratılması da bu ayrılmalarda etkili bir faktördür, hatta nedenin son parçası konumundadır. Zira fiiliyetlerde (aktüellerde) ölçü, insanın kendisiyle intikal ettiği son suretidir. Özetle ayrılmaların ölçüsü melekutî-uhrevi suretler ve bu suretlerin mülkî, dünyevi, iradi ve cevheri (tözsel) hareketlerle ortaya çıkışıdır. O halde imtihan ve elemenin hayat ve ölümün yaratılışı üzerindeki seçkin konumu tümüyle açıklığa kavuşmuş oldu. Tüm sorunların çözümü için bu konuda gerekli olan detaylı bilgiler ise, yaratış öncesi zatî ilmin ile yaratışla birlikte olan fiili (aktüel) ilmin beyanını gerektirmektedir. Bu detaylara girmek ise bizi amacımızdan uzaklaştıracaktır.

“Hanginizin daha güzel amel yapacağınızı” ifadesinde imtihanın güzel amele iliştirilmesi de bu hadis-i şerif esasınca bizim zikrettiğimiz anlamı ifade etmektedir. Zira amellerin güzelliği, doğruluğu olarak yorumlanmış, doğruluk ise doğru niyet ve haşyet (Allah korkusu) olarak beyan edilmiştir. Bunlar nefsin batınî suretleri ve ruhların gerçek ayrılma ölçüleridir veya zatî-gaybî ayırımın örnekleri konumundadır. Hatta daha öncede zikredildiği üzere kalp ve batının zahirî amellerden etkilenmesi esasınca bu ayırımlar da ameller sebebiyle gerçekleşmektedir. O halde amellerin imtihanı, zatî hususların imtihanı anlamına da gelmektedir.

Eğer bu hadis-i şerifi zahirî anlamına alacak olursak ve de İmam Sadık’ın yorumunu görmezlikten gelirsek, yine de imtihanın mezkur anlama geldiğini görürüz. Çünkü bizatihi dünyaya gelme ve ölüm ile hayatın yaratılması, iyi ve kötü amellerin birbirinden ayrılmasını gerektirmektedir. Hayatın yaratılmasının, amellerin ayrılmasındaki rolü bellidir. Ölüme gelince, dünyevi hayatın fani olduğunu ve bu fani dünyadan göçeceğini bilen insanın, ister istemez amelleri de fark edecektir ve kendiliğinden bir ayrılma vücuda gelecektir.

3. Bölüm: Amelin Doğruluğunun, Allah Korkusu ve Halis Niyete Bağlı Olduğuna Dair

Bil ki bu hadis-i şerifte amelin doğruluk ve iyiliği iki esasa bağlı sayılmıştır. Amelin tam ve kamil olma ölçüsü de bu iki esastır. Birincisi, Hak Teala’dan korku ve haşyet içinde olmak, diğeri de samimi niyet ve halis irade sahibi olmaktır. Şimdi bize düşen, bu iki esasın amelin kemal ve doğruluğu ile olan ilişkisini ortaya koymaktır.

O halde şunu belirtmek gerekir ki Hak Teala’dan korkmak ve O’nun karşısında haşyet duymak, nefislerin takvasına ve sakınmasına neden olmaktadır. Bu da amellerin etkilerinin kabulünün artış kaydetmesine sebeb teşkil etmektedir. Bu özetin detayı ise önceden bazı hadislerin şerhinde beyan ettiğimiz gibi, iyi veya kötü amallerden her birinin nefislerde bir takım etkiler yaratmasıdır. O halde amel güzel bir ibadet olursa, etkisi de; tabii kuvvelerin, aklî kuvvelerin emri altına girmesi, nefsin melekutî boyutunun mülkî-dünyevi boyuta egemen olması, tabiatın ruhaniyete tabi olması ve böylece ruhi cezbelerin ortaya çıkıp asıl maksada ulaşacağı bir makama erişmesi olacaktır. Hangi amel bu etkileri çoğaltır ve bu hizmeti daha iyi bir şekilde yerine getirirse, o amel daha doğru ve asıl hedefe daha yakındır. Bu etkide rolü olan her şey amelin doğruluğunun kefili konumundadır ve genelde amellerin üstünlük ölçüsü de budur. “En faziletli amel en zor olan ameldir” [8] hadis-i şerifini de bu hususa uyarlamak mümkündür.

Bu ön bilgilerden sonra da bilmek gerekir ki takva, nefisleri pislik ve kirlilikten arındırmaktadır ve hiç şüphesiz eğer nefis sayfası günah perdelerinden ve pisliklerinden arındırılmış olursa, güzel ameller nefste daha çok etkili olur ve insan amacına daha çabuk ulaşır. Nefsin riyazeti, melekut boyutunun mülkî boyuta üstün gelmesi ve nefsin etken iradesinin nüfuzu olan ibadetlerin büyük sırrı da daha iyi bir şekilde gerçekleşmiş olur.

O halde nefislerin takvasında tam etkili hususlardan biri olan Allah korkusu; nefsi ıslah etmenin en müessir etkenlerinden ve amellerin doğruluk, güzellik ve kemal (perfection) faktörlerinden biridir. Çünkü takva, bizahiti nefsin ıslah faktörlerinden biri olmakla beraber, kalbî ve kalıbî (batınî ve zahirî) amellerin daha etkili olmalarının ve aynı zamanda kabul da edilmelerinin de temel etkenlerinden biridir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder.” [9]

Haşyet ve haşyetten hasıl olan takva, etki şartları makamında olduğu ve hakikatte kabulleneni temizlediği ve engelleri kaldırdığı gibi, gerçekte etken kuvvesi makamındaki amellerin kamil ve doğru olmasının ikinci etkeni de, sadık niyet ve halis iradedir ve ibadetlerin kemal, noksanlık, sıhhat ve fesadı da tam anlamıyla bu etkene bağlıdır. İbadetler ne oranda katıksız halis bir niyetle yapılırsa, o oranda mükemmeldirler. İbadetlerde hiç bir şey niyet ve niyeti halis kılmaktan daha önemli değildir. Zira niyetlerin ibadetlere oranı, ruhların bedenlere ve nefslerin cesetlere oranı gibidir. Bedenleri, nefis ve bedenlerinin mülk makamından ortaya çıktığı gibi, niyet ve ruhları da nefsin batını ve kalb makamı boyutundan ortaya çıkmaktadır. Hiç bir ibadet halis niyet olmaksızın Allah-u Teala’nın kabulüne şayan değildir. Eğer ameller fakihlerin de belirttiği mülkî ve zahirî şirk ve riyadan arınmış olmazsa, sadece zahirî cüzlerinin yok ve batıl olmasına neden olur. Ama eğer batınî şirkten arınmamışsa, şeriatın ve fıkhi hükümlerin zahirî esasınca doğru ve makbul olsa da şeriatın batını ve ibadetlerin hakikat ve sırları esasınca doğru değildir ve Allah’ın dergahında kabul görmez. O halde ibadetlerin sıhhati ile kabulü arasında bir gereklilik söz konusu değildir. Nitekim rivayetlerde de bu konu çok zikredilmiştir. [10]

Bütün mertebeleriyle ibadetlerde şirkin kapsamlı tanımı, ibadetlerde Hak’tan gayrisinin hoşnutluğuna yer verilmesidir. Bu hoşnutluğun kendisine veya başkasına ait olması, önemli değildir. Ama eğer kendisinden başkasının hoşnutluğuna önem vermişse, bu zahirî bir şirk ve fıkhi bir riyadır. Ama kendi rızayetine yer verilmişse, batınî ve gizli bir şirktir. Marifet ehli nezdinde bu ibadet batıldır, bir değer taşımamaktadır ve de hakkın dergahında makbul değildir. Yani eğer birisi örneğin rızkının genişlemesi için gece namazı kılarsa, belaların def olması için sadaka verirse, malının çoğalması için zekat öderse, bütün bunları, Hak Teala için yapar ve bu işleri Allah’tan dilerse, bu ibadet gerçi doğrudur, kafidir ve de şer’î cüzleri ve şartlarıyla yerine getirildiği için de gerekli sonuçları da ortaya çıkacaktır. Ama bu hak Teala’ya ibadet değildir. Doğru bir niyet ve halis bir iradeye sahip bulunmamaktadır. Aksine bu ibadet dünyayı onarmak ve dünyevi/nefsani isteklerine ulaşmak içindir. Dolayısıyla da ameli isabetli değildir. Nitekim eğer ibadet cehennem korkusu veya cennet şevkiyle de yapılacak olursa, yine Hak Teala için halis değildir ve içinde doğru bir niyet yoktur. Dolayısıyla denilebilir ki bu ibadet, şeytan ve nefis için halis kılınmıştır. Bu tür ibadetlere sahip olan bir insan, asla yaptığı ibadetlerde Allah’ın rızayetini gözetmemiştir ki şirk sayılsın.[11] Aksine sadece büyük puta tapmıştır: “Putların annesi, nefis putunuzdur.”[12]

Bu tür ibadetleri Hak Teala kendi zayıflığımız ve de geniş rahmeti sebebiyle belli bir mertebede kabul buyurmuştur.Yani, sonuçları ortaya çıkmaktadır. Eğer insan, zahirî şartlarını, kalbi yönelişini, huzurunu ve kabul şartlarını, yerine getirirse bütün sonuçları ortaya çıkarılacak ve vaatler gerçekleşecektir.

Bunlar, kulların ibadetinin halidir. Ama, Hak Teala’nın sevgisi ve Zat-ı Mukaddes’e erişmek için yapılan ve de içinde cehennem korkusunun ve cennet şevkinin olmadığı hürlerin ibadeti ise, velilerin ve hürlerin ilk makamıdır. Onlar için aklımızın almadığı nice makamlar da vardır. Nefis, ibadete, abide ve mabuda baktığı müddetçe, halis değildir. Halis olabilmesi için gönlün Allah’tan gayrisinden arındırılması ve içine Hak Teala’dan başka hiç kimseye yol verilmemesi gerekir. Nitekim Kafi’de yer alan bir hadis-i şerifte şöyle yer almıştır:

“Sufyan b. Uyeyne şöyle diyor: “Hz. Sadık’a (a.s) Allah-u Teala’nın kıyamet günüyle ilgili olan“Allah’a temiz bir kalple gelenden başka.” [13] ayetini sorunca şöyle buyurdu: “Kalb-i selim, rabbiyle mülakat edince, içinde O’ndan başka hiç bir şeyin bulunmadığı kalptir.” Sonra şöyle buyurdu: “İçinde şirk veya tereddüt bulunan kalb değerden düşmüştür. Kalpler ahiret için arınsın diye Allah-u Teala dünyada zühdü emretmiştir.” [14]

Şüphesiz içinde Hak Teala’dan başkasının yer aldığı, şüphe ve gizli-açık şirk taşıyan bir kalp, Allah-u Teala’nın mukaddes huzurunda itibarsızdır. Sebeplere güvenmek ve Hak’tan başkasına dayanmak da gizli şirk unsurlarıdır. Rivayette de yer aldığı üzere, bir hususu hatırlamak için yüzüğünü ters çevirmek bile gizli şirktir. [15] Hak’tan gayrisinin kalbe yol bulması gizli şirkten sayılmaktadır.

Halis niyet ise O Zat-ı Mukaddes’in menzilinden (kalpten) Allah’tan başkasını dışarı çıkarmaktır. Nitekim şekkin de bazı mertebeleri vardır. Bu mertebelerden bazısı gizli ve bazısı da açıktır ve de yakinin zayıflığından ve imanın gevşekliğinden kaynaklanmaktadır. Hakk’tan gayrisine mutlak anlamda güvenmek ve yaratıklara teveccüh etmek de yakinin zayıflığından ve imanın gevşekliğindendir. Nitekim işler hususunda sarsılmak da böyledir. Şekkin gizli mertebesi, tevhitte sarsıntılı olmak ve renklerden arınmama haletidir. O halde gerçek tevhit, fazlalıklardan, tecellilerden ve kesretlerden, hatta ismî ve sıfatî kesretlerden arınmaktır. Tevhitte yerleşik hale geçmek, şekten arınmaktır. Selim kalp ise mutlak şirk ve şekten arınmış kalptir.

Yukarıdaki hadis-i şerifte “…zühdü emretmiştir.” diye buyurulması, bu dünyadaki zühdün nihayetinin kalbin yavaş yavaş dünyayı terk etmesi, ondan nefret duyması ve gerçek maksadına erişmesi olduğuna işaret etmektedir. Hadisin başından da anlaşıldığı üzere ahiretten maksat, vücut dairesinin son hedefi ve dönüşün nihayetidir. Genel anlamda ahiret de budur. O halde dünya zuhurun tüm dairesi ve bu dünyada züht içinde yaşamak ise kalbi Allah’tan gayrisinden halis kılmaktır. O halde kalbinde Hak’tan başkası bulunan ve ister mülkî/maddi işler olsun, ister manevi işler olsun, ister kemal ve dereceler olsun özetle O’ndan başkasına meyledip ilgi gösteren herkes, dünya ehlidir ve dünyada zahid değildir. Başka manevi mertebelere ve yüce cennet mertebelerine sahip olsa bile gerçek ahiretten ve cennetin en yüce mertebesi olan “lika cenneti”nden mahrumdur. Nitekim dünya ehli de dünyevi mal ve makamlar hususunda farklı konumda bulunmaktadır ve o makamlar ehlullah olmaktan çok uzaktır.

4. Bölüm: İhlasın Tanımına Dair

Bil ki ihlasın birçok tanımı yapılmıştır ve biz burada sülûk ve marifetler ehli arasında yaygın olduğu anlamda bu tanımlardan bazısını kısaca zikredeceğiz.

Büyük arif ve hakim Hace Abdullah Ensari (r.a) şöyle demiştir: “İhlas; ameli, kendisinin veya diğerlerinin rızayeti de dahil, her türlü karışıklıktan arındırmaktır.” [16]

Şeyh Bahai’den de gönül ehlinin, ihlası şu şekilde tanımladıkları nakledilmiştir: “İhlas; ameli, Allah’tan gayrisinin o amelde bir nasibi (katkısı) olmasından temizlemektir” Bu da önceki tanıma yakın bir ifadedir. Hakeza şöyle denilmiştir: İhlas amel sahibinin her iki alemde bu amel sebebiyle bir karşılık beklememesidir.” [17]

Geraib’ul-Beyan’ın yazarından da şöyle dediği nakledilmiştir: “İhlas sahipleri; Allah’a kullukta kendilerini, alemi ve ehlini görmeyen ve rububiyeti müşahedede kulluk sınırı aşmayanlardır. O halde yerden arşa kadar kuldaki tüm nasipler itibarsız hale dönüşünce, din yolunu kat etmiş sayılır. Bu da ruhun Rabb’in cemalini görmesinden dolayı, olayları görmekten arındırılmış kulluk yoludur.

Hak Teala’nın kendi için seçtiği ve başkasından arındırdığı din de işte budur. Nitekim şöyle buyurmuştur: “İyi bil ki halis din sadece Allah’a özgüdür.” [18] Halis din, hudusun (yaratıkların) azamet ve vahdaniyet nuru çölünde dağılmasından sonraki kıdem (kadim/ezeli) nurudur. Adeta Allah-u Teala uyarı ve işaret yoluyla, kullarını, kendine yönelişlerinde, batınlarını, gayrisinden arındırmaya davet etmiştir.”

Şeyh Muhyiddin Arabi’nin[19] şöyle dediği nakledilmiştir: “Din Allah’tan gayrisinden ve enaniyetten arındırılırsa halis olur. Zira Hakk’ın zatında tümüyle fenaya erince senin için ne bir zat, ne sıfat, ne fiil, ve ne din kalır. Aksi takdirde din gerçek anlamda halis olmaz ve de Allah için olamaz.”

Ubudiyyet, gayrilik ve bencillik adetleri baki olduğu sürece ve işin içinde ibadet eden, mabud, ibadet, ihlas ve din bulunduğu müddetçe gayrilik ve enaniyet katışıklığı söz konusudur ve bu, marifet ehli açısından şirktir. İhlas ehlinin ibadeti, mahbubun tecelli desenleridir ve kalplerinde tek olan Hakk’ın zatından başkasına geçit yoktur. İmkan ufukları vücûb’a bağlandığı, kendileri için zatî sevgi ve gerçek mutlak yakınlık hasıl olduğu ve gayrilik resmi, tümüyle silindiği halde, bütün vazife ve ibadetlerini yerine getirirler. Ancak onların bu kulluğu, düşünce ve tefekkür esasına bağlı değildir, tecelli ile ubudiyetten ibarettir.

5. Bölüm: İhlasın Amelden Sonra Geldiğine Dair

Bil ki “Amelin halis olması için çaba harcamak amelden daha zordur” hadis-i şerifi insanı yaptığı amellerde özenli davranmaya yönelten bir teşviktir. Yani insan hem ameli eda ederken ve hem de amelden sonra ihlasını korumalıdır. Çünkü nice defa insan, bir ameli ayıpsız, noksansız, riyasız ve kendini beğenmişlik duygusuna kapılmadan yaptığı halde, amelden sonra yaptıklarını anarak riyaya kapılmaktadır. Nitekim Kafi’de yer alan bir hadis-i şerifte, İmam Bakır’ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Amele dikkat etmek, amel etmekten daha zordur.” Ravi, “Amele dikkat etmek de nedir?” diye sorunca İmam şöyle buyurmuştur: “İnsan tek ve eşsiz olan Allah için sıla-i rahimde bulunur veya infak eder (yani amelinde riyakarlık etmez) . Bunun üzerine o amel kendisine gizlice yazılır ve kendisine gizli bir sevap verilir. Derken o amelinin sözünü etmeye başlar. Bunun üzerine o gizli sevap silinir ve aşikarı yazılır (yani kendisine aşikar amelinin sevabı verilir. Ardından yine sözünü etmeye başlayınca o da silinir ve yerine riya yazılır.” [20]

İnsan, ömrünün sonuna değin hiç bir zaman şeytan ve nefsin şerrinden güvenlikte değildir. Yaratılmışların rızasını karıştırmadan sadece Allah rızası için bir ameli yerine getirdi mi, artık pis nefsin şerrinden güvenlikte olduğunu sanmamalıdır. Eğer dikkat ve titizlik göstermezse, nefsin, yaptığı o amelini açıklamaya ve başkalarına duyurmaya zorlaması mümkündür. Kimi zaman bu açıklama ima ve işaret yoluyla olabilir. Örneğin eğer akşam namazı kıldığını ima etmek istiyorsa, büyük bir ustalıkla seher vaktinin iyi veya kötü havasından veya halkın münacat ve ezanından söz eder. Nefsin gizli hileleriyle amelini zayi eder ve itibardan düşürür.

O halde insan bir hastanın derdiyle ilgilenen doktor ve hastabakıcı gibi kendi haline eğilmeli ve nefsin dizginlerini kopararak kendisini helak ve zillete sürüklememesi için nefsini sıkı sıkıya kontrol altına almalıdır. Velhasıl şeytan ve kötülüğü emreden nefsin şerrinden Allah-u Teala’ya sığınılmalıdır. “Muhakkak nefis, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder.” [21]

Bilinmelidir ki niyeti her türlü şirk, riya ve benzeri şeylerden tüm aşamalarıyla halis kılmak ve ameline dikkat etmek çok zor ve önemli bir iştir. Hatta belki de bu durumun bazı aşamaları tamamen halis olmuş evliyaullahtan başkası için mümkün değildir. Zira niyet insanı amele teşvik eden iradeden ibarettir. Bu irade de nihai hedefe bağlıdır ve nitekim bu hedefler de insanın zatının batınını ve yapısını teşkil eden nefsani melekelere tabidir. Makam mevki düşkünü olan ve bu düşkünlüğün kendisinde köklü bir meleke (aptitude) haline geldiği insanın bütün amacı, bu hedefine ulaşmaktır. Dolayısıyla, eda ettiği ameller de bu maksada yöneliktir. Kendisini harekete geçiren de bu nefsani isteğidir. Bu amel kalbinde mevcut olduğu sürece amelleri halis olamaz. Nefis sevgisi ve bencilliği köklü bir meleke haline gelen birisinin nihai hedefi nefsani isteklerine ulaşmasıdır. İster dünyevi isteklere ve isterse de huri, köşkü cennet ve nimetler gibi uhrevi isteklere ulaşmak için olsun, bu amellerindeki tek amaç bu hayvani isteklerdir. Bencillik olduğu müddetçe, ruhi kemal ve marifetler için bile teşebbüste bulunacak veya adım atacak olursa, bu aslında kendisi ve nefsaniyeti içindir. Bu da insanın Allah’ı değil, kendini istemesidir. Allah’ı istemek ile insanın kendisini istemesi bir araya gelemez. Böyle bir kimse Allah’ı bile istese kendisi için istemektedir. Nihai hedef benlik ve nefsaniyettir.

O halde demek ki niyetin şirkten mutlak anlamda arındırılması, öyle herkesin harcı olmayan çok büyük bir iştir ve amellerin kemali ve noksanlığı, niyetlerin kemal ve noksanlığına tabidir. Çünkü niyet amelin fiiliyyet (aktüel) sureti ve melekutî yönüdür. Nitekim buna daha önce işaret ettik. Şu hadis-i şerifte de aynı anlama işaret edilmektedir:

“Niyet amelden daha üstündür. Bilin ki şüphesiz niyet amelin ta kendisidir.”

Niyet amelden daha faziletlidir. Hatta amelin bütün hakikatidir ve bu, bazılarının sandığı gibi abartma da değildir. Salt hakikatten ibarettir. Çünkü niyet, amelin kamil sureti ve temel varlık sebebidir. Amellerin sıhhat ve fesadı, kemal ve noksanlığı niyete bağlıdır. Bazen niyet sebebiyle bir amel bazen kınanmakta ve bazen de övülmektedir. Bazen tam, bazen nakıstır. Bazen yüce melekut türünden olup çok güzel bir yüze, bazen de aşağılıkların en aşağısı olup korkunç bir yüze sahiptir.

Zahirde Ali b. Ebi Talib (a.s) ile falan münafığın namazı arasında amelin görünür şartları ve şekli açısından hiç bir fark yoktur. Ama birisi o amelle Allah’a doğru yükselmekte ve yüce melekut suretine sahip bulunmakta, diğeri ise o amelle cehenneme düşmekte, en düşük melekutî surete ve eşi olmayan bir zulmete sahip bulunmaktadır. İsmet Ehl-i Beyt’i bir parça arpa ekmeği Allah yolunda ihsan ettiği için Allah-u Teala onları övmek amacıyla bir çok ayetler nazil kılmaktadır.[22] Cahil insan birkaç gün açlık çekmenin ve yemeğini fakire vermenin çok önemli bir şey olduğunu sanmaktadır.

Oysa bu herkesin yapabileceği önemsiz bir şeydir. Önemi, halis niyet ve kasıttan kaynaklanmaktadır. Amelin ruhu; güçlü, latif, saf ve selim kalpten ortaya çıkmaktadır ve ameli önemli kılan da budur. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) sureti, zahirde diğer insanlardan hiç de farklı değildi. Nitekim kendisini tanımayanlar bir topluluk arasında otururken yanına geldiklerinde, “Hanginiz peygambersiniz?” diye soruyorlardı. Peygamber’i başkalarından ayıran şey o büyük insanın yüce ve latif ruhu idi; mübarek cismi ve şerafetli bedeni değil. Aklî ilimlerde de bir nesnenin nesnelliğinin, o nesnenin maddesine değil, suretine bağlı olduğu belirtilmektedir. Aksine ayrım (fasıl) ile yapılan bir tanım gerçek bir tanımdır, cins ve ayrım ile yapılan bir tanım eksiktir. Zira garip ve yabancı öğelerle karışım ve aykırı şeylerle tanıtım hakikatine, tanımına ve bütünselliğine zarar vermektedir. Madde ve cins ise bir şeyin suret, fiiliyet (aktüellik) ve ayrımından ibaret olan hakikatine oranla yabancı öğelerdir. O halde amellerin bütün hakikati, onların sureti ve melekutî yanları olan niyettir.

İşte bu nedenle Hz. İmam Sadık (a.s) bu hadis-i şerifte önce amellerin sureti ve özüne dikkat çekmiş, suret yönünün maddi yönünden daha faziletli olduğunu belirtmiş ve niyetin amelden üstün olduğunu buyurmuştur. Tıpkı ruhun bedenden üstün olduğunu belirtmemiz gibi. Bu da niyetsiz amelin doğru ve ruhsuz bedenin beden olmasını gerektirmemektedir. Aksine niyetin amele ve ruhun bedene aidiyeti ile, o amel, bu ise beden olmaktadır. Niyet, amel, ruh ve beden karışımı macundan, her birinin melekutî sureti, maddi/mülkî öğesinden üstündür. Bu da şu meşhur hadisin anlamıdır: “Müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır.” [23]

İkinci olarak, İmam Sadık (a.s) amelin niyette, mülkün melekutta ve mazharın zahirde fenasını göz önünde bulundurmuş ve şöyle buyurmuştur: “Bilin ki şüphesiz niyet amelin ta kendisidir.” Niyetten başka bir şey yoktur. Bütün ameller niyette fanidir ve kendiliğinden bir bağımsızlığa sahip değillerdir. Daha sonra da Allah’ın şu ayetini kanıt olarak göstermiştir: “De ki, herkes kendine uygun yolda hareket eder.” Ameller nefsin yapısına bağlıdır. Gerçi nefsin yapısı, ruhun ve ruhta yoğrulmuş melekelerin batınî heyetidir; ama niyetler, nefsin zahirî yapısıdır.

Denilebilir ki melekeler, nefsin ilk yapısı, niyetler ise ikinci yapısıdır ve ameller de niyetlere tabidir. Nitekim İmam Sadık (a.s) da hadiste, “insanın kendine uygun yolun” niyetler olduğunu beyan buyurmuştur. Bu da amellerin her türlü şirk, riya ve benzerlerinden arındırılmasının nefsin ve melekelerinin ıslahıyla mümkün olduğunu göstermektedir. Çünkü bu, bütün ıslahatın kaynağı ve bütün kemalatın çeşmesidir. Nitekim eğer insan dünya sevgisini ilmî ve ameli riyazetle kalbinden atarsa, artık asıl maksadı dünya olmayacaktır. Amelleri dünya ehlinin dikkatini çekmek ve yanlarında makam edinmekten ibaret olan büyük şirkten temizlenecek; gizlisi ve açığı, zahirî ve batını eşitlenecektir. Eğer nefsani riyazetler ile nefis sevgisini kalbinden atabilirse, bencillikten arındığı miktarda kalbi Allah’ı isteyecek ve gizli şirkten de arınacaktır. Nefis sevgisi gönülde var olduğu sürece ve insan nefsin karanlık evinde kaldığı sürece, Allah yolunun yolcusu olamaz. Yeryüzüne çakılıp kalanlardan sayılır. Allah’a seferin ilk adımı nefs sevgisinin terk edilmesi ve bencilliğin çiğnenmesidir. İlahî yolculukta ölçü budur.

Kimileri, “Kim Allah ve Resulüne hicret etmek maksadıyla evinden çıkar da kendisine ölüm erişirse, onun mükafatı, Allah’a düşer” [24] ayet-i kerimesinin “Kim nefs evinden çıkıp manevi bir sefer ile Hakk’a doğru hicret eder ve tam fenaya ulaşırsa mükafatı Allah’a düşer” anlamında olduğunu söylemektedir. Böyle bir yolcunun, Zat-ı Mukaddes’i müşahede etmek ve O’nun zatında fenaya erme dışında bir mükafatının olamayacağı da açıktır. Nitekim onların dilinden şöyle denilmiştir:

“İçimize sığmaz bizim, dosttan başka bir kimse

Her iki alemi de düşmana ver ki bize dost yeter.”

[1] Mülk/2

[2] İsra/87

[3] Usul-i Kafi c. 2, s. 16, Kitabu’l İman ve’l Küfr, Babu’l İhlas, 4. Hadis

[4] Mir’et’ul-Ukul, c. 7, s. 78, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ul-İhlas, 4. hadis

[5] Allame Meclisi, Bihar’ul-Envar, c. 67, s. 231’de bu konuyu Şehid’in Esrar’us-Salat nüshasından nakletmektedir. Ama baskılı metinde (s. 8’de) sadece, “en-Niyyetu sadıkatu” ifadesi yer almıştır.

[6] Mülk/2-3

[7] Mir’et-ul-Ukul, c. 7, s. 77, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ul-İhlas, 4. hadis

[8] Bihar’ul Envar, c. 67, s. 191, Kitab’ul İman ve’l Küfr, 53. Bab, 2. hadisin altında

[9] Maide/27.

[10] Vesail’uş-Şia, c. 1, s. 52 ve 53, Kitab,’ut-Temizlik, Ebvab-u Mukaddimet’il-İbadat, 12. bab, 3 ve 11. hadisler ve hakeza Müstedrek’ül-Vesail, c. 1, s. 112, Kitab’ut-Temizlik, Ebvab-u Mukaddimet’il-İbadat, 12. bab, 8. hadis

[11] Şirk sayılması için, bir ibadette hem Allah’ın, hem de başka bir şeyin rızayetini gözetilmelidir. Oysa bu insan sadece şeytan ve nefis putuna ibadet etmektedir. (Müt)

[12] Mevlana

[13] Şuara/89-90

[14] Usul-i Kafi, c. 2, s. 16, Kitabu’l İman ve’l Küfr, Babu’l İhlas, 5. Hadis, az bir farklılıkla

[15] Ebu Abdillah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz gizli şirk, karıncanın yürümesinden daha gizlidir.” Hakeza: “Şirklerden biri de ihtiyacını unutmamak için yüzüğünü ters çevirmektir” (Mean’il-Ahbar, Bab-u Nevadi’il-Meani, s. 379, 1. hadis ve Vesail’uş-Şia, c. 3, s. 409, Bab-u Ahkam’il-Melabis, 61. bab

[16] Menazil’us-Sairin, s. 31, Kısm’ul-Muamelat, Bab’ul-İhlas

[17] Erbein, s. 159, 37. hadis

[18] Zümer/3.

[19] Muhammed b. Ali b. Muhammed Arabi (H.K. 560-634 veya 637 veya 638), 7. asrın büyük ariflerindendir. İbn-i Arabi, Muhyiddin ve Şeyh-i Ekber olarak üns almıştır. İrfanî eserleri günümüze kadar, kaynak eser olarak kabul edilmiş, konuşulmuş, ders kitabı olarak okutulmuş, ariflerce şerh ve tefsir edilmiştir. Kitapları, özellikle de Fusus’ul-Hikem kitabı, oldukça zordur ve her zaman çok az sayıda kimse anlayabilmiştir. Yaklaşık 200 eseri vardır. En önemlileri şunlardır: Futuhat-i Mekkiyye, Fusus’ul-Hikem, et-Tecelliyat’ul-İlahiye, İnşa’ud-Devair ve Tefsir-i Kur’an. Fusus’ul-Hikem adlı kitabı, İrfanî kitapların en önemlilerinden sayılmaktadır. Ondan sonraki büyük arifler bu kitabı şerh etmişler ve notlar düşmüşlerdir. İmam Humeyni’nin de Fusus’ul-Hikem üzerinde çok önemli haşiyesi mevcuttur.

[20] Usul-i Kafi, c. 2, s. 297, Kitabu’l İman ve’l Küfr, Babu’r-Riya, 16. Hadis

[21] Yunus/53.

[22] Dehr/22-25

[23] Usul-i Kafi, c. 2, s. 84, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’un-Niyet, 2. hadis

[24] Nisa/100

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv