İLMİN ÇEŞİTLERİ – İMAM HUMEYNİ (RA)
Bu yazı kez okundu.
14 Mart 2014 13:56 tarihinde eklendi

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی أَفضَلِ المُحَدِّثينَ وَ أَقدَمِهِم، مُحَمَّدِ بنِ يَعقُوبَ الکُلَينیِّ، رِضوان الله عَلَيه، عَن مُحَمَّدِبنِ الحَسَنِ وَ عَلِیِّ بنِ مُحَمَّدٍ، عَن سَهلِ بن زيادٍ، عَن مُحَمَّدِ بنِ عيسی، عَن عُبَيدِ الله بنِ عَبدِ الله الدِّهقانِ، عَن دُرُستَ الواسِطی عَن إِبراهيمَ بنِ عَبدِالحَميدِ، عَن أَبی الحَسَنِ مُوسی، عَلَيه السَّلام، قال: دَخَلَ رَسول الله، صَلی الله عَلَيه و آله، المَسجِدَ فَإِذاً جَماعَةٌ قَد أَطافُوا بِرَجُلٍ. فَقالَ: ما هذا؟ فَقيلَ: عَلّامَةٌ. فَقالَ: وَ ما العلّامةٌ؟ فَقالوا لَهُ: أَعلَمُ النّاسِ بِأَنسابِ العَرَبِ وَ وَقائِعِها وَ أَيّامِ الجاهِليَّةِ وَ الاَشعارِالعَرَبيَّةِ. قال: فَقالَ النَّبیُّ، صلّی الله عَليه وَ آله: ذاکَ عِلمٌ لا يَضُرُّ مَن جَهلَهُ وَ لا يَنفَعُ مَن عَلِمَهُ. ثُمَّ قال النَّبیُّ، صلی الله عَليه و آله: اِنَّما العِلمُ ثَلاثَةٌ: آيةٌ مُحکَمَةٌ، أَو فَرِيضَةٌ عادِلَةٌ؛ أَو سُنَّةٌ قائِمَةٌ؛ وَ ما خَلاهُنَّ فَهُوَ فَضلٌ.

Musa b. Cafer (a.s) şöyle buyurdu: “Resulullah camiye girince cemaatin, birinin etrafında toplandığını gördü. O adamın kim olduğunu sorunca, kendisine, onun “allame” olduğu söylendi. Resulullah o zaman da “allame’nin ne olduğunu” sordu. Resulullah’a (s.a.a), onun Arapların nesebini, olaylarını, cahiliye günlerini ve Arapça şiirleri en iyi bilen bir kimse olduğunu söylediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Bu, insanın bilmediği takdirde kendisine hiç bir zararı olmayan ve bildiği takdirde de kendisine hiç bir menfaati bulunmayan bir ilimdir.” Daha sonra Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki ilim üç kısımdır. Ayet-i muhkeme, fariza-i adile ve sünnet-i kaime (sağlam nişane, doğru farz ve ayakta duran sünnet). Bunun dışında kalan ilimler birer fazlalıktır.”[1]

Şerh

Bazı nüshalarda ise “ma haza” yerine, “men haza” kelimesi yer almıştır. Belki de küçümsemek için “ma haza” denmiştir. “Allame” kelimesi ise mübalağa (abartma) kipidir. Sonundaki “ta” harfi mübalağa içindir. Yani “çok çok bilgin” anlamındadır.

Bil ki mantık ilminde yer aldığı üzere “men” edatı, bir şahsiyeti sormak içindir. “Ma” edatı ise bir varlığın hakikatini veya bir kavramın eşanlamını sormak içindir. Resulullah’a (s.a.a) o şahsın Allame olduğu söylenince, Peygamber de “allame” olmanın hakikatini ve ilminin niteliğini, bizzat onların zannı esasınca sormuştur ve bu yüzden de bunu, “ma” edatıyla ifade etmiştir. Belirgin sıfatlar, bazen insanın sıfatın hakikatini bilmesi, ama sıfat sahibini tanımaması durumunda olduğu gibi, bu sıfatlara sahip varlığı sorma vesilesi karar kılınmıştır.. Bu durumda, “men” edatıyla soru sorulur ve, “men’il-allamete” denir. Eğer şahsı tanır, ama sıfatı bilmezse veya maksat sadece sıfatı tanımaksa, bu durumda soru, “ma” edatıyla sorulur. Bu soru, sıfatı anlamak içindir; sıfat ile sıfat sahibini veya sadece sıfat sahibini tanımak için değil. O hadiste, muhatabın “allame” olduğu söylendiği için, Peygamber (s.a.a) de onların sanısı üzere bu sıfatın hakikatini anlamak istemiş, “allame nedir?” diye sormuş; “allame kimdir veya hangi sebeple allamedir?” diye söylememiştir. Bu zikredilen bilgiler, filozofların araştırmacısı ve araştırmacıların filozofu Molla Sadra’nın (r.a) bu hadis-i şerifin açıklamasında söylemiş olduğu bilgilerden çok daha açıktır.[2] Ayrıca o bilgileri aktarmak sözü uzatacağından ve bizi amacımızdan uzaklaştıracağından geçiyoruz.

1. Bölüm: İlmin Genel Çeşitleri

Önceden de söylendiği gibi özet ve tümel bir şekilde insan, üç yurt, makam ve aleme sahiptir. Birincisi ahiret yurdu, gayp alemi, ruhaniyet ve akıl makamıdır. İkincisi berzah, iki makam arasındaki orta alem ve hayal makamıdır. Üçüncüsü ise dünya yurdu, mülk makamı ve şehadet alemidir. Bunlardan her birisinin özel bir kemali, terbiyesi ve yurt ve makamıyla uyumlu olan amelleri vardır. Peygamberler de bu amellerin emrini üstlenmişlerdir. O halde tüm faydalı ilimler, bu üç ilimden; yani aklî kemaller ile ruhi vazifeler, kalbî ameller ile vazifeleri ve zahiri ameller ile nefsin zahirî yurduna ait ilimden ibarettir.

Ruhaniyet, soyut akıl ve alemin takviye ve terbiyesini üstlenen ilim, “Hakk’ın mukaddes zatını, celal ve cemal sıfatlarını, en yüce ceberut ve melekut aleminden, en düşük melekut, yeryüzü melekleri ve yüce Allah’ın ordularına kadar, bütün melekler ve çeşitleri türünden soyut gayb alemi ilmi; peygamberler ve evliyanın makamları ilmi; nazil olmuş kitaplar, vahyin nüzul niteliği, melekler ile ruhun nüzul ilmi; ahiret alemi, varlıkların gayp alemine dönüş niteliği, berzah ve kıyamet hakikati ve detayları ilmi; özetle vücudun başlangıcı, hakikati, mertebeleri, açılımı, kapanımı, zuhuru ve dönüşü ilmi”dir. Enbiya ve evliyadan sonra da bu ilmi, felsefe, hikmet, irfan ve marifet erbabı kimseler üstlenmişlerdir.

Kalp terbiyesi, riyazeti ile kalbi amellere ait ilimler ise, ahlakî kurtarıcılar ve helak edicileri bilmektir. Yani sabır, şükür, haya, tevazu, rıza, cesaret, cömertlik, züht, vera, takva vb. ahlakî güzellikleri, bu güzellikleri elde etmenin niteliğini, şart ve koşullarını bilmektir.

Hakeza hased, kibir, riya, düşmanlık, hilekarlık, makam sevgisi, dünya sevgisi, nefis sevgisi vb. şeyleri, bu sıfatların temellerini ve bu sıfatlardan korunma yollarını bilmektir. Nebilerden ve vasilerinden sonra bu ilme sahip çıkanlar ise; ahlak, riyazet ve marifet ehli kimselerdir.

Zahirî terbiye ve riyazet ile ilgili ilimler ise fıkıh, usul-i fıkıh (hukuk metodolojisi) muaşeret adabı, ev idaresi ve kamu yönetimidir. Bu ilmin sahipleri de, nebi ve vasilerinden sonra, zahir alimleri, fakihler ve muhaddislerdir.

Bilmek gerekir ki bu üç insanî mertebe, etkileri birbirine sirayet edecek şekilde, bir ilişki içinde bulunmaktadır. Bu hem kemal ve hem de noksanlık yönünde söz konusudur. Örneğin birisi ibadî görevlerini ve zahirî ibadetlerini peygamberlerin emirleriyle uyumlu şekilde yerine getirecek olursa, neticede kalbinde ve ruhunda bir takım etkiler oluşur; böylece ahlakı iyileşir ve akidesi kemale erer. Hakeza eğer insan ahlakını temizler ve batınını güzelleştirirse, bu çabası diğer iki yurtta da etkili olur. Nitekim imanın kemali ve inançların sağlamlığı da diğer iki makamı etkiler. Bu, makamlar arasındaki güçlü ilişkiden kaynaklanmaktadır. Hatta “ilişki” kelimesi bile, ifade yetersizliğindendir. “Çeşitli tecelli yerleri olan bir hakikat” demek gerekir. Hakeza üç makamın kemalleri de, diğerinin kemallerine bağlıdır. Hiç kimse zahirî amel ve ibadetler olmaksızın, kamil bir iman veya temiz bir ahlaka sahip olunabileceğini ve aynı şekilde ahlakı nakıs ve kötü olursa, amellerinin tam ve imanının kamil olabileceğini sanmasın. Kalıbî/zahiri amelleri eksik olur ve nebilerin emirlerine mutabık bulunmazsa, kalpte birtakım bulanıklıklar ve ruhta hicaplar ortaya çıkar ki iman ve yakinin nuruna engel olur. Aynı şekilde kalpte ahlakî rezaletler olunca da, iman nurunun kalbe girişine engel olur.

O halde ahiret yolcularının ve insanlığın doğru yolunun taliplerinin her üç mertebede de tam bir dikkat içinde olması ve onları ıslah etmesi gerekir. İlmî ve ameli kemallerden hiç birisinden sarf-ı nazar etmemeli ve ahlak temizliğini, inançların sağlamlığını veya şeriatın zahirini korumanın yeterli olduğunu sanmamalıdır. Nitekim bu üç ilme sahip olanlardan bazısı, bu üç inançtan her birine de sahiptir. Örneğin Şeyh-i İşrak[3], Hikmetu’l İşrak’ın önsözünde, “ilim ve amelde kamil”, “amelde kamil” ve “ilimde kamil” kimse diye bir takım sınıflandırmalar yapmaktadır ve bu sözünden de anlaşıldığı gibi ilmî kemal, amelde noksanlığa rağmen de (aynı zamanda bunun tersi de) gerçekleşebilir. Şeyh-i İşrak, ilmî kemal ehlini; mutluluk ehli, soyut ve gayb alemi sayesinde kurtuluşa eren kimseler olarak bilmiş ve dönüşlerinin, ruhani ve illiyyin ehli kimselerin yoluna girmek olduğunu kabul etmiştir.[4]

Ahlak ve tezkiye alimlerinden bazısı tüm kemallerin kaynağının ahlak ve kalb ile kalbi ve kalıbî/zahiri amellerin dengeye oturtulması olduğunu, diğer aklî hakikatler ve zahir hükümlerin ise bir önem arz etmediğini, aksine sülûk yolunun dikeni konumunda olduğunu beyan etmişlerdir.[5] Zahir alimlerden bazısı aklî, batınî ve ilahî ilimleri küfür saymış, alimlerine ve taliplerine karşı düşmanlık etmişlerdir.

Bu batıl inançların sahibi olan üç taife, ruh makamları ve insanlık yurdundan mahrumdur. Dolayısıyla enbiya ve evliyanın ilimlerinde hakkıyla tefekkürde bulunmamışlardır. Bu yüzden bunlar arasında her zaman bir takım çekişmeler olmuş, birbirlerini kınamış, batıl olduklarını iddia etmişlerdir. Halbuki mertebeleri sınırlandırmak batıldır. Bir manaya göre, birbirini tekzib etmek hususunda, her üçü de doğru demektedir. Yoksa amel ve ilimleri mutlak bir şekilde batıl değildir. Onların insanî mertebeleri bu şekilde sınırlandırmaları, ilim ve kemalleri sahip oldukları dala özgü kılmaları gerçeğe aykırı bir hadisedir.

Resulullah (s.a.a) bu hadiste ilmî üçe ayırmıştır. Şüphesiz ki bu üç ilim de, bu üç mertebe ile ilgilidir. İlahî kitaplar, nebevi sünnetler ve Masumlar’dan (a.s) nakledilen hadislerde yer alan yaygın ilimler de buna tanıklık etmekte ve de ilimleri bu üç kısma ayırmaktadır.

Birincisi Allah, melekler, kitaplar, resuller ve ahiret ilmidir ki semavi kitaplar ve özellikle de kapsamlı ilahi kitap ve rububî Kur’an-i Kerim bu ilimle doludur. Hatta denilebilir ki Allah’ın kitabının üstlendiği ilmin çoğu bu ilimdir. Bu ilim araştırmacıların beyan ettiği kamil bir beyan ve doğru bir burhanla mebde ve meada (yaratılış ve ahirete) davettir. İlahî kitapta diğer iki mertebenin, bu mertebe kadar değeri yoktur. İmamların da bu hususta sayılamayacak kadar hadisleri vardır. Kafi, Tevhid-i Saduk vb. alimler nezdinde muteber kitaplara başvurulacak olursa konu daha da iyi anlaşılır.

Hakeza batının temizliği, ahlakın ıslahı ve dengeli kılınması hususunda ilahî kitap ve Ehl-i Beyt’ten menkul hadislerde oldukça fazla bilgiler mevcuttur. Ama biz zavallılar nezdinde bu ilahî kitap ve bablar kapalı kaldığından itina ve itibar görmemektedir. Biz onların ilim ve hadislerinden uzaklaştığımız gibi, neuzubillah, temiz imamlar da bizlerden uzaklaşacaktır. Allah-u Teala da bizleri, aleyhimize kanıt ve delil oluşturarak sorguya çekecektir. Kötü akıbetten Allah’a sığınırım.

Muteber kitaplarımızda fıkıh ve zahirî ibadetlerle ilgili bir çok hadislerin olduğunu söylemeye bile gerek yoktur.

O halde açıkça anlaşıldığı üzere şeriat ilimleri, beşerin ihtiyaçları ve insanlığın üç makamı esasınca, üç kısımdan ibarettir. Bu ilimlerin alimlerinden hiç birisi, diğerine itirazda bulunamaz. İnsanın bir ilme sahip olmadığı takdirde o ilmi tekzib etmesi ve o ilmin ehline dil uzatması gerekmez. Akl-ı selim nezdinde düşüncesiz onaylama yanlış ve ahlakî çirkinlikten sayıldığı gibi, düşüncesiz yalanlama de çirkin bir şeydir. Hatta durumu daha çok çirkin ve kötüdür. Örneğin Allah-u Teala “Filozofların dediği vahdet-i vücudun ne olduğunu bilmiyordunuz, bu ilmi ehlinden öğrenmediniz, ilmini ve önbilgilerini edinmediniz; o halde neden ehlini körü körüne tekfir edip küçümsediniz?” diye sorduğu takdirde, Allah’ın huzurunda utanç içinde başını önüne eğmekten başka bir cevabımız olabilir mi? Elbette insanın “Ben öyle biliyordum” mazereti de asla kabul edilmez.

Her ilmin birtakım ön bilgileri vardır ki bunlar bilinmediği takdirde neticeyi anlayabilmek de mümkün değildir.

Örneğin vahdet-i vücud gibi çok ince bir konu, ömürler boyu zahmet çekilse dahi, yine de aslı ve hakikati anlaşılamamaktadır. Filozof ve ariflerin yıllarca tartıştığı ve incelediği bir meseleyi, sen bir kitap okumakla veya Mesnevi’nin bir şiirini öğrenmekle eksik aklın sayesinde anlayabileceğini mi sanıyorsun? Hayır hiç bir şey öğrenemezsin.

“Haddini bilen ve ileri gitmeyen kimseye Allah rahmet etsin.”[6]

Hakeza felsefe ve irfan ehli bir kimseye de, “Fıkıh bilgini bir alimi “kabukçu” ve “zahirci” diye suçladın, oysa hakikatte nebilerin, beşerî nefisleri kemale erdirmek için Allah’tan getirdikleri şer’î ilimlere dil uzatmış oldun, sen bunu dinî endişeyle mi yaptın? Alim ve fakihlere saldırmayı hangi aklî veya şer’î deliller esasınca caiz kıldın?” diye soracak olursa, böyle bir kimsenin Allah’ın huzurunda utanç içinde başını önüne eğmekten başka bir cevabı olabilir mi? Her haliyle bu usanç veren merhaleden de geçelim.

2. Bölüm: Ayet-i Muhkeme, Fariza-i Adile ve Sünnet-i Kaime’nin Beyanı Hakkında

Peygamber’in (s.a.a) zikrettiği üç ilmin, bu söylediğimiz üç dal olduğu malum olduktan sonra, şimdi de üç başlıktan hangisinin bu ilimlerden hangi biriyle örtüştüğüne bakalım. Gerçi bu mesele o kadar önemli bir mesele değildir. Bu hususlarda en önemli şey ilimlerin aslını öğrenmek ve daha sonra onları tahsil etmektir. Ama hadis-i şerifin beyanı için burada kısaca bir açıklamak zorundayız.

Bu hadisi şerh eden bazı büyük alimler bir takım hususlarda ihtilafa düşmüşlerdir. Ama bunun detaylarına inmek konuyu uzatacağından geçiyoruz.

Bu konuda nakıs aklıma gelen birtakım konuları zikredilmeyen kanıtlarıyla birlikte sizlere zikredeceğiz ve daha sonra da büyük şeyhimiz Şahabadi’nin beyan ettiği önemli bir hususu beyan etmeye çalışacağız.

Bil ki ayet-i muhkeme; aklî ilimler, hak inançlar ve ilahî öğretilerden ibarettir. Fariza-i adile ise, ahlak ilmî ve kalb temizliğinden ibarettir. Sünnet-i kaime ise, zahirî ilimler ve kalıbî edepler ilminden ibarettir. Bu düzenlemenin delili ise “nişane” manasına gelen “ayet” kelimesinin aklî ve itikadî ilimlerle arz ettiği uyumdur. Zira o ilimler zat, isimler, sıfatlar ve diğer öğretilerin nişaneleridir. Diğer ilimler ise hiç bir yerde “ayet” veya “nişane” olarak tabir edilmemiştir. Örneğin Kur’an-ı Kerim’de bir çok hususlarda Allah’ın varlığı, isimleri, sıfatları, kıyametin varlığı, nitelikleri, gayb alemi ve berzah hususunda gerekli kanıtlar ortaya konduktan sonra, “Bu akıl sahipleri” veya “düşünenler için bir ayettir” veya “ayetlerdir”[7] buyurulmaktadır. Bu ifade, bu ilimler ve öğretiler hususunda oldukça yaygın olan bir ifadedir. Ama şer’î bir detay veya ahlakî bir esastan sonra “bu ayettir” denilecek olursa, belli olduğu gibi bir tür aymazlık olur. O halde anlaşıldığı üzere ayet, alamet ve nişane gibi ifadeler daha çok marifet ve ilimlere özgüdür. Nitekim “muhkeme” (muhkem, sağlam) diye nitelendirilmesi de bu ilimlere uygundur. Zira bu ilimler aklî ölçü ve güçlü kanıtlar alanına girmektedir. Ama diğer ilimlerin türsel olarak güçlü ve sağlam delilleri yoktur.

“Fariza-i adile”nin ahlak ilmine ait olduğunun delili ise “fariza” kelimesinin “adile” kelimesi ile nitelendirilmiş olmasıdır. Zira güzel ahlak, ahlak ilminde söylendiği gibi ifrat ve tefritten sakınmak ve itidal yoluna koyulmaktır. İfrat ve tefrit kınanmış, itidal yolu olan adalet ise övülmüştür. Örneğin güzel ahlak ve üstün melekenin temellerinden biri olan cesaret; ifrat olan “tahavvür” -ki korkulması gereken yerde korkmamaktır- ile tefrit olan “cübn”den -ki korkulmaması gereken yerde korkulmasıdır- sakınmaktır. Hakeza güzel ahlak ve üstün melekenin temellerinden biri sayılan hikmet de “curbuze” olarak adlandırılan “sefeh” -ki insanın fikrini yersiz yerde kullanmasıdır- ile “beleh” -ki insanın aklını gerektiği yerde kullanmamasıdır- rezaleti arasındaki itidal yoludur; Hakeza iffet, “şereh” (hırs)ve “humud” (gayretsizlik) rezaleti arasındaki orta yol; cömertlik ise, israf ve cimrilik rezaleti arasındaki orta yoldur. Dolayısıyla “fariza”nın “adile” olarak nitelendirilmesi de ahlak ilmiyle örtüştüğünün delilidir. Hakeza “fariza” olarak adlandırılması da aslında buna işaret etmektedir. Zira üçüncü kısımla ilgili olan “sünnet”in karşısında yer alan “fariza”, ahlak ilmî de beyan edildiği şekliyle aklın herhangi bir yolla idrak edebildiği şeyden ibarettir. Ama sünnet, tam tersine salt kulluk ile ilgili şeylerden ibarettir ve akıl onu derk etmekten acizdir. Bu yüzden de “sünnet-i kaime”nin, sünnet diye tabir edilen taabbudî ilimler ve şer’î edeplerden ibaret olduğunu söylüyoruz ve akıllar tür itibarıyla onları idrak etmekten acizdir. Dolayısıyla da derk ve ispat yolları sünnettir. Nitekim sünnetin, “kaime” diye tavsif edilmesi de şer’î vaciplerle uyumludur. Nitekim farzların, namazların, zekat, vb. şeylerin “ikame”si, de doğru ve yaygın bir terimdir. Bu kelime o diğer iki ilimde kullanılmamaktadır ve de o iki ilmin, bu kelimeyle ifade edilmesi doğru değildir. Bu, uygunluk esasınca uyarlanabilecek bir şeyin nihayeti konumundadır. Yine de doğrusunu Allah bilir.

3. Bölüm: İlmin Etkileri

Şimdi de daha önceden vaat ettiğimiz bir hususu beyan etmeye çalışacağız. O da hadis-i şerifte akait ilmi ve öğretilerin “ayet” diye ifade edilmesidir ve “ayet” ise “alamet” ve “nişane” demektir.

Bu tabirin esprisi de şudur: Aklî ilimler ve itikadî gerçekler sadece bir takım şeyleri derk etmek, süslü püslü tabirleri öğrenmek veya dünyevi bir makam elde etmek amacıyla zayıf akıllara göstermek için öğrenilirse, “ayet-i muhkemat” diye nitelendirilemez. Aksine böylesi bir öğrenim, kalın bir hicab ve boş bir hayalden ibarettir. İnsanın ilim öğrenmekten maksadı; Allah’a ulaşmak, ilahî esma ve sıfatları hayata geçirmek ve Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak olmazsa, bu derklerin her birisi kendisi için cehennem makamlarından birisi haline gelir, kalbi kararır, basiret gözü kör olur ve şu ayet-i kerimenin muhatabı haline gelir. “Her kim zikrimden yüz çevirirse onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet gününde kör olarak haşr ederiz.”[8]

O alemde insan kendini kör bulunca da, Hakk’a itiraz eder ve, “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören bir kimseydim?”[9] der. O zaman da kendisine şöyle cevap verilir: “Böyledir, ayetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de öylece unutulursun!”[10]

Ahiret aleminde insanın gözlerinin görmesinin ölçüsü, tümüyle basiret ve kalp gözünün görmesidir. Beden ve kuvveleri, bütünüyle kalp ve batına tabidir. Gölgelik makamı orada daha kamil bir şekilde zuhur eder; sağır, kör ve dilsizin gölgesi de aynısıdır. Dolayısıyla bütün terminolojistler, ıstılah bilginleri, kitap ve şerh yazarları; Allah’ı, melekleri ve ahiret gününü bilen kimseler olduğunu sanmasınlar. Eğer onların ilimleri ayet ve nişane ise niçin onların kalbinde nurani tesirler icat etmemekle kalmamakta, kalplerinin karanlıklarını, ahlakî ve amelî bozukluklarını da artırmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de alimleri tanımak için bir takım ölçüler beyan edilmiştir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Allah’tan sadece alim olan kulları korkar.”[11] Yani haşyet sadece alimlere özgü şeydir. Allah’tan korkmayan bir kimse, alimler zümresi dışındadır. Acaba kalbimizde haşyet ve korkudan her hangi bir nasibimiz var mıdır? Eğer varsa niçin zahirde bir tesir ve etkisi görülmemektedir.

Kafi’de senedi Ebu Basir’e varan bir rivayette Eba Abdillah’tan naklen Hz. Ali şöyle buyurmaktadır: “Ey ilim talibi! Şüphesiz ilmin bir çok fazileti vardır. İlmin başı, tevazu; gözü, hasedden uzak olmak; kulağı, anlayış; dili, doğruluk; hafızası, araştırmak; kalbi, iyi niyet; aklı, eşya ve işleri bilmek; eli, rahmet; ayağı, alimleri ziyaret etmek; himmeti, selamet; hikmeti, takva; yeri, kurtuluş; öncüsü, afiyet; bineği, vefa; silahı, yumuşak dilli olmak; kılıcı, rıza; yayı, insanlarla iyi geçinmek; ordusu, alimlerle oturup kalmak; malı, edep; zahiresi, günahtan sakınmak; azığı, iyilik; suyu, uzlaşmak; kılavuzu, ilahî hidayet ve dostu ise iyileri sevmektir.”[12]

Hz. Ali’nin bu zikrettikleri şeyler alimlerin alametleri ve ilmin belirtileridir. O halde resmi ilimlere sahip olduğu halde bu şeylerden mahrum olan bir kimse, aslında ilimden bir nasibinin olmadığını, hatta cehalet ve dalalet ehli olduğunu bilmelidir. Ahirette de bu kavramlar, bilmediğini bilmemek durumu ve yersiz tartışmalar kendisi için zulmani hicaplar olacaktır. Kıyamette en büyük hasret duyanlardan olacaktır. O halde ilimde ölçü; alamet, nişane ve ayet olmasıdır. Dolayısıyla senin bu ilminde hiç bir bencillik olmamalı, gösteriş ve kibirden uzak bulunmalıdır.

Ayrıca “muhkeme” diye nitelendirilmesi de, gerçek ilmin, nuraniyet sebebiyle kalpte güven oluşturması, şek ve şüpheleri yok etmesindendir. İnsanın ömrü boyunca ilahî öğretiler için sayısız delil ikame ettiği ve cedelde muhatabını yendiği halde, bu ilmin kalbinde hiç bir etki icad etmemiş olması, aksine şek ve şüphesini daha da arttırması da mümkündür. O halde kavramları toplamanın ve terimleri çoğaltmanın hiç bir faydası yoktur. Aksine kalbi Allah’tan gayrisine yöneltmekte ve insanı Allah yolundan gafil kılmaktadır.

Ey aziz! Çare ve çözüm; ilminin ilahî olmasını isteyen insanın girdiği her ilimde gayret göstermesi, riyazet ve ciddiyetle niyetini halis kılmasıdır. Kurtuluş sermayesi ve feyizlerin kaynağı da niyeti halis kılmak ve halis niyet sahibi olmaktır. “Kırk gün Allah için ihlaslı olanın kalbinden diline hikmet çeşmeleri akar.”[13] Kırk günlük ihlasın etki ve faydaları bunlardır. O halde kırk veya daha fazla yıldır bu kavramlar ve ilimler sahasında çalışan, kendini ilimlerin allamesi ve Allah’ın ordusundan gören, ama kalbinde hikmetten bir etki ve dilinde bir hikmet damlası görmeyen sizler, bilmelisiniz ki öğrenim ve zahmetleriniz ihlas üzere olmamıştır, aksine şeytan ve nefs için çaba göstermiş bulunmaktasınız. O halde bu ilimden herhangi bir nitelik ve haletin oluşmadığını gördüysen, bir müddet tecrübe için de olsa, niyetini ihlaslı kılmak ve kalbini temizlemek için çalışmalısın. Eğer bunun bir etkisini görürsen devam ettirirsin. Gerçi tecrübe lafı edilince, ihlas kapısı kapanır. Ama yine de bu nurdan istifade eder ve doğru yola yönelirsin.

Velhasıl ey aziz! Sen tüm berzah, kabir, kıyamet ve kıyametin derecelerinde, ilahî hak marifetlere, hakiki ilimlere, güzel ahlaka ve salih amellere muhtaçsın. Hangi derecede olursan ol, ihlasını artırmaya çalış, nefsin vehimleri ile şeytanın vesveselerini kalbinden atmaya çalış. Böylece bir netice elde eder ve hakikate erişirsin. Senin için hidayet yolu açılır ve Allah-u Teala elinden tutar. Eğer bu boş ve batıl ilim, bozuk evham, kalbi zulmetler ve kınanmış ahlak ile öbür aleme göçecek olursak, ne kadar büyük musibetlere düçar olacağımızı, bu ilim ve ahlakın, bizler için ne kadar zulmet, dehşet ve ateşlere dönüşeceğini Allah biliyor!

4. Bölüm: İlmin Özel Çeşitleri

Araştırmacı filozof Molla Sadra (r.a) Usul-i Kafi şerhinde İmam Gazali’den[14] uzun bir söz nakletmektedir. İmam Gazali bu bölümde ilimleri dünyevi ve uhrevi ilimler diye ikiye ayırmıştır. Fıkıh ilmini dünyevi ilimden saymış, ahiret ilmini ise “mükaşefe” ve “muamele” ilmî diye ikiye ayırmıştır. Muamele ilminin; kalplerin haletlerini bilmek, mükaşefe ilminin ise kalpler kınanmış sıfatlardan tezkiye olduktan sonra kalpte oluşan bir nur olduğunu söylemiştir. Bu nurla hakikatler keşf olmakta ve sonuçta da zat, esma, sıfat, ef’al, hikmet ile diğer öğretiler hususunda hakiki bir marifet elde edilmektedir.[15]

Molla Sadra da bu taksimi beğendiği için bizim şerhiyle meşgul olduğumuz hadisin şerhinde şöyle demiştir: “Resulullah’ın yaptığı bu sınıflandırma, muamelat ilimleriyle ilgilidir. Zira halkın çoğunun istifade ettiği ilim de budur. Ama mükaşefe ilmi insanlardan çok azı için hasıl olmaktadır ve de simyadan daha değerli bir şey konumundadır. Nitekim sonradan zikredilecek olan Kitab’ul-İman ve’l-Kufr bölümündeki hadisler de buna delalet etmektedir.”[16]

Yazara göre ise Şeyh Gazali’nin sözünde bir sakınca var. Farzen doğru olsa bile, Molla Sadra’nın sözünde başka bir sakınca söz konusudur.

Gazali’nin sözünün doğruluğu durumunda Molla Sadra’nın sözünün sakıncası şudur: Gazali muamelat ilminin; sabır, şükür, korku, ümit vb. kalbin kurtarıcı halleri ile düşmanlık, hased, aldatıcılık vb. kalbin helak edici hallerini bilmekten ibaret olduğunu söylüyor. O halde Resulullah’ın zikrettiği üç ilim, muamelat ilminden sayılamaz. Sadece “fariza-i adile” bu ilimden sayılabilir. Bunun detayları ise beyan edilmiştir.

Gazali’nin sözünde ise iki sakınca vardır: Birinci sakınca, fıkıh ilmini dünyevi ilimlerden ve fakihleri ise dünyevi alimlerden saymıştır. Halbuki fıkıh, uhrevi ilimlerin en değerlisidir. Bu, nefis sevgisi ve insanın ehli olduğunu sandığı şeyleri sevmesinden kaynaklanmaktadır. Yani yaygın manada bir ahlak ilmi, bu açıdan diğer ilimleri, hatta aklî ilimlerden bile tekzib etmiştir. İkinci sakınca ise Gazali’nin mükaşefeyi ilimlerden sayması ve ilim sınıflandırmasına katmasıdır. Halbuki bu doğru değildir. Zira ilim, bakış, düşünce ve kanıt alanına girer ve fikir adımı ile ilgilidir. Mükaşefe ve müşahede ise bazen hakiki ilimlerin ve bazen de kalbî amellerin neticesidir. Özetle müşahede, mükaşefe ve esma ile sıfatları hayata geçirmek, ilim sahasına girmez. Mükaşefe ve ilim birbirinden apayrı şeylerdir ve de bu çok açık bir şeydir.

5. Bölüm: Faydalı İlim

Bil ki tıp, anatomi, astroloji, astronomi, vb. bir çok ilimler, ayet ve nişane gözüyle baktığımız takdirde, bir açıdan bunları Resulullah’ın (s.a.a) zikrettiği üç tür ilimden biri olarak saymak da mümkündür. Hatta ibret gözüyle bakacak olursak tarih ilmî bile böyledir. O halde bunlar “ayat-i muhkeme” den sayılırlar ve onlar vasıtayla Allah veya ahiret hakkında ilim elde edilir veya bu ilim güçlendirilmiş olur. Bazen de bunları elde etmek fariza-i adile ve bazen de “sünneti kaime” ilminden sayılır. Ama insan bu ilimleri başkalarının da istifade etmesi amacıyla salt ilim oldukları için öğrenirse, bu durumda sadece bizi ahiret ilminden alıkoyduğu takdirde kınanmış ilimlerden sayılırlar. Aksi takdirde bu ilimlerin ne bir zararı ve ne de yararı vardır. Nitekim Resulullah (s.a.a) da böyle buyurmuştur.

O halde ilimler üçe ayrılır. Birincisi; insana diğer alemin halleri hususunda faydalı olan ilimdir ve yaratılışın hedefi de buna erişmektir. İkincisi; insana zarar veren ve onu gerekli vazifesini eda etmekten alıkoyan ilimdir. Bu kınanmış bir ilimdir ve insan bu ilimlerden kaçınmalıdır. Örneğin sihir, simya ve illüzyonizm vb. ilimler gibi. Üçüncü kısım ilim ise insana bir fayda ve zararı olmayan ilimdir. tıpkı insanın boş vakitlerinde bazı ilimlerle meşgul olması gibi. Matematik, hendese geometri, astronomi vb. gibi ilimler, bu türden ilimlerdir. İnsan bu ilimleri de adı geçen üç ilimden birine uyarlayabilirse çok iyidir. Aksi takdirde en azından insanın bunlarla meşgul olmaması daha iyidir. Zira kısa ömür, az vakit, engeller ve olaylar karşısında, tüm ilim ve faziletleri elde edemeyeceğini gören akıllı insan, hangi ilmin kendine daha faydalı olduğunu düşünmeli ve o faydalı ilmini kemale erdirmeye çalışmalıdır. Elbette bütün ilimler arasında en iyi ve önemli ilim, insanın ebedi hayatına faydalı olan ilimdir. Bu ilimleri ise enbiya ve evliyanın emredip teşvikte bulundukları ilimlerdir. Bunlar ise söylendiği gibi Resulullah’ın andığı üç ilimdir. Hamd yüce Allah’a mahsustur.

[1] Usul-i Kafi, c. 1, s. 32, Kitab-u Fazl’il İlm, Bab-u Sıfat’il İlm ve Fazlih, 1.hadis

[2] Şerh-u Usul-i Kafi, s. 128, Kitab-u Fazl’il İlm, Bab-u Sıfat’il İlm, 1.hadis

[3] Yahya b. Habeş (Şahabuddin Suhreverdi) Şeyh-i İşrak diye meşhur olup, H. 6. asır filozoflarındandır. Aynı zamanda, Şeyh-i Mektul ve Hekim-i Mektul diye de meşhurdur. Suhreverdi, İşrak mektebini (Işıkçılık, İllumintive ekolünü) ihya etmiştir. 581 yılında otuz altı yaşındayken öldürülmüştür. Hikmet’ul-İşrak, Bostan’ul-Kulup, Barıket’ul-İlahiyye, el-Buruc, şerh’ul-İşarat, Avaz-i Per-i Cebrail adlı kitapları vardır.

[4] Şerh-u Hikmet’il-İşrak, s. 22-25

[5] Cami’us-Saadet, c. 1, s. 43

[6] Gurer’ul-Hikem, s. 408, 33. bölüm, 1. hadis

[7] Bakara/164, En’am/98, Rum/21-24

[8] Ta-Ha/124

[9] Ta-Ha/125

[10] Ta-Ha/126

[11] Fatır/26

[12] Usul-i Kafi, c. 1, s. 48, Kitab-u Fezl’il-İlm, Bab’un-Nevadir, 2. hadis

[13] Bihar’ul-Envar, c. 67, s. 242, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ul-İhlas, 10. hadis

[14] Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed b. Muhammed Gazali, (H.K. 450-505) Şeyh’ul-İslam lakabıyla tanınıp, Büyük Şafii fakihlerindendir. İtikatta ise, Eş’ari inançlarına sahiptir. Nişabur’da İmam’ul-Harameyn Cevini’nin öğrencileri arasına katılmıştır ve ondan büyük ilgi görmüştür. Vezir Nizam’ul-Mülk-i Tusi, yüce makama da sahip olan Gazali’yi, Nizami’ye medresesinin başkanı olarak tayin etmiştir. Gazali, bir müddet sonra ruhi değişim geçirerek resmi ilimlerden uzaklaşmış ve tasavvuf yoluna koyulmuştur. Bazı eserleri şunlardır: el-Vesit ve’l-Besit fi’l-Fıkh, İhya-u Ulum’id-Din, el-Mustesfa fi Usul’il-Fıkh, Mi’yar’ul-İlm, Tehafet’ul-Felasife

[15] Şerh-i Usul-i Kafi, s. 123, Kitab-u Fezl’il-İlm, Bab-u Farz’il-İlm, 5. hadis

[16] Şerh-i Usul-i Kafi, s. 128, Kitab-u Fezl’il-İlm, Bab-u Sıfat’il-İlm, 1. hadis

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv